1 Ağu 2010

172. DOSYA, İBRAHİM YALÇIN MİT AJANIDIR, MUHATABIM OLAMAZ


İBRAHİM YALÇIN
BİR MİT AJANIDIR
MUHATABIM OLAMAZ 


Şerif YILMAZ
26 Temmuz 2010 

İbrahim Yalçın’ın MİT ajanı olduğunu kendi el yazılı itirafnamesiyle, devrimci kamuoyuna belgeli olarak aktardık. Bu bitti. 

Sırtındaki bu kamburu örtmek için çırpınıyor. Hem de sözüm ona siyasi maskeyle "mücadele" veriyor, 20 yıl kanatları altına sığındığı TKEP'in işi bittikten sonra, arlanmadan Acilciliğe soyunuyor. Yeni, devam eden görevlerle ihbar üzerine ihbar yapıyor. Şerif Yılmaz’ın gerçek adı şudur diye sallayıp duruyor. Görevi gereği gerçek isim verme telaşı yaşıyor. 31 yıl önceki bir örgütsel eylemde şehit olan yoldaş üzerinden bunu yaparak, onurlu direniş tarihiyle devrimci hareketin önemli bir mevzii olan örgütümüze kara çalmaya çalışıyor.

Güneş balçıkla sıvanmaz. 3 yıldır durmadan kendileri yazıyor kendileri okuyorlar. Mücadele sürecine, şehitlere takmışlar, çamur atarak bu örgütte bu güne dek hiçbir karşılık beklemeden özveriyle çalışan insanları karalamaya çalışıyorlar. Gerçi bunu anlamak zor değil. Onlar görevlerini yerine getirmekle yükümlüler, Özel Harp Dairesi sorumluluğu!

Biz de kendi işimizi iyi biliyoruz; örgütlü insan sorumluluğuyla, demokrasi mücadelesinde bir duruş sahibi olma adına tüm imkanlarımızı değerlendiriyoruz. Önüne geleni karalamakla içine düştükleri kaos, bu devletle olan savaşımızı daha da anlamlı kılacaktır. 

Ülkemiz devrimci hareketinde görevi başında şehit olan binlerce yiğit var; Mahir Çayanlardan Deniz Gezmişlere, İbrahim Kaypakkayalara, İlker Akmanlardan Yüksel Eriş’e, Ömür Karamollaoğluna, Süham Överden İbrahim Bakırcı yoldaşa, Hanna Maptunoğluna, Filistin halkının haklı davası uğruna mücadelede şehit düşmüş kahraman yoldaşlarımıza kadar... Her biri farklı farklı kademlelerde üstlendikleri sorumluluklar çerçevesinde mücadele alanlarında şehit oldular. Bu süreci yöneten insanları, eylem sonuçlarından dolayı katil ilan etmek, yalnızca devletin ve işbirlikçilerinin işi olabilir; devlet bunu her zaman yaptı da. 74-80 dönemi burjuva basınına bir göz atmak bunu anlamak için yeterlidir. Bu gün bile, Kürt halkının genç evlatları taş atarak sokaklardaki tepkiyi örgütlerken; Başkan Öcalan’ı ve Kürt özgürlük hareketini bebek katili ilan edenler de aynı çevreler değilmidir?

Örgütsel  mücadeleyi, kuşkulu, müphem, şaibeli kılma gibi çabalarla varılmak istenen şey, devletin psikolojik savaş yöntemleriyle, halkın devrimci değer yargılarına yönelik olumlu yaklaşımlarının önünü kesmektir. Bu süreçte görev alanlar, maskeleri ne olursa olsun tek bir amaca hizmet ederler, o da on yıllardır demokrasi ve özgürlük uğruna mücadelede inşa edilen olumlu her şeye karşı devletle saf belirleyip, kirlilik üretirler. Kurgu üretirler. Yalan üretirler. Bu da savaşın bir yanıdır, bu cephede maskeleri düşmüştür. O'nu (onları) iyi tanıyoruz. Bu çerçevede de hesaplaşacağız!

MİT ajanlığı belgeyle, el yazılı itirafıyla kanıtlanmış bir ahlaksız olan İbrahim Yalçın’ın işi gücü bu. Malum şahıs, görevli ! İstanbul’da şüpheli ortaya çıkışından, Ortadoğu’ya gelişine ve Avrupa’ya geçişine kadar, her dönemi soru işaretleriyle dolu operasyonlar, ihbarlar. Hayatında komplocu, ihbarcı raporlar dışında tek bir satır yazı yazmamış bu şahsın çabasını tüm Acil camiası net şekilde biliyor ve yakından takip ediyoruz. Ayrıntılar için http://tarihselhainler.blogspot.com adresine bakabilirsiniz.

Bu ahlaksız cezasını beklesin, Acilci sabrıyla söylüyorum beklesin…  

Muhatabım değildir. Hiçbir zaman da muhatabım olmayacaktır… 

Şerif Yılmaz’ı, en iyi bilen yoldaşlarıdır. İşkencede, cezaevlerinde, askeri ceza evlerinde, sürgünde ve örgütsel görevlerde bu gerçeği bilenler, bu örgütün iradesi ve emektarlarıdır; devlet görevlisi bir kuklanın ne söylediğini muhatap almak bana düşmeyecektir. 

Örgüt arşivi örgütsel eylemin her aşaması için bilgilerle doludur. Yoldaşlarımıza eylemlerle, şahıslarla ilgili en doğru bilgiyi yine örgüt verir. Bilgiyi başka yerde aramak yanlışı peşinen kabul etmektir. Örgütlü davranış disiplini içinde bundan daha açık ve net bir şey olamaz.  

Şehit İbrahim Bakırcı yoldaş. 1978 yılında, örgütsel çalışma alanlarımız bünyesinde yer almış çalışkanlığı ve fedakarlığıyla örnek alınacak bir yiğit, bir emekçi, bir Acilci. Devrimci mücadelede örgütsel faaliyete katıldığı andan itibaren sürekli olarak kendini geliştirme ve yenileştirme yönünde çaba gösteren yanıyla İbrahim yoldaş kısa sürede büyük adımlar atan biri hale gelmişti. Sürece ilişkin yeni önerileriyle dikkatleri çeken ve bir o ölçekte de illegal konumunu ciddi anlamda koruyabilen, hala açığa çıkmamış birçok eylemde görev üstlenmiş, örgüt tarihimizin isimsiz kahramanlarından biriydi O.

İbrahim yoldaş, örgütsel faaliyetlilik çerçevesinde Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edilmelerini protesto eylemlerinin bir uzantısı olarak 7 Mayıs 1979’da (6 Mayıs 1978 gibi uydurma bir tarihte değil) Antakya’da şehit olmuştur. Daha önce yaşadığı başarılı eylemler dışında, bu eylemin gerçekleştirildiği anda maruz kaldığı teknik hata ilk ve son hatası olmuştu. Tıpkı geçmişte Yüksel Eriş Hoca’nın, Ömür Karamollaoğlu’nun ve daha nice devrimci insanın karşı karşıya kalmış olduğu benzer ölümler misali bir sonuçla karşılaşmıştır. Görevi başında şehit olmuştur.

İbrahim Bakırcı, örgüt kongremizin “Şehitler Onurumuz ve Gururumuzdur” başlığıyla ele alınan belirlemeleri çerçevesinde, Mahirlerden günümüze merkez komitesi onursal üyeleriyle birlikte devrim şehitlerimiz arasında ifade edilerek, tarihe mal olmuştur. Bu anlamda örgütümüz binlerce isimsiz kahramanı arasında adı kayda geçirilmiş, unutulmamış ve uğruna ölümlere gittiği davada mücadelemizde bayrak olanlar arasında yerini almıştır.

İbrahim Yalçın adlı bir kiralık polis ajanının (ki, ihbar karşılığı aldığı paranın itirafı ve ayrıntıları, polise teslim ettiği isim ve adresler, tel. numaraları.. kendi el yazılı ifadesinde daha önce yazılmıştı) devrimci kisveyle, bu kadar pişkin, onursuz ve ahlaksızca, utanmadan, sıkılmadan, hiçbir şey yapmamış gibi hala görev ifa etmesi karşısında, devrimci kamuoyunun daha duyarlı hareket etmesi gerekmektedir. Siyasal faaliyet adına ihbar, küfür, ölü konuşturma, iftira ve provokasyonlarla, yalan dışında hiçbir şey üretmeyen devletin çanak yalayıcılarına karşı sessiz kalmamalıyız.

 Şehitlerimize karşı verdiğimiz sözlerin arkasında duracağız. Bu bir mücadele sürecidir, haklıların haksızlara karşı kavgasıdır. Onlar haksızlar olarak devletin safında şu ya da bu şekilde zulmedip saldıracaklar, bizler de halklarımızın özgürlük ve demokrasi uğruna mücadelesinde devrimci direniş bayrağımızı yükselterek kavgamızı taçlandıracağız. Bu sürecin şahidi tarih olacaktır, uzun soluklu, inatçı ve sabırlıyız. Hiçbir şey bitmiş değil, inanıyoruz, kazanacağız. Halk düşmanlarından hesap soracağız…
 

171. DOSYA. ÇEYREK ADAMLAR

Engin Erkiner polis elamanıdır, ortağı da MİT ajanı İbrahim Yalçın’dır.
ÇEYREK ADAMLAR
1988’de Acilciler’den 40-50 kişi kopup TKEP’e katıldık diyor. Öyle olsun.
Sorumuz çok basit. Bırakın Acilcileri, 3 yıldır sürdürdüğünüz karalamalara rağmen, TKEP’e iltica edenlerden kaç kişiyi ikna edebildiniz, bunlardan kaçını bir araya getirebildiniz?
Sayılar ortada %1’ni bile bir araya getiremediniz. Eski kader birliği arkadaşlarınızdan üç kişiyi bile ikna edemediniz.
Çünkü siz kocaman bir yalansınız. Boş teneke sesi görevlilersiniz.
Siz, TKEP’i de tasfiye eden, Özel Harp Dairesi imalatı
 Bir polis organizasyonusunuz.

Süleyman Sait
6 Temmuz 2010

Kime çeyrek adam denir?
Adam olmayana.
Davranışları, iddiaları, böbürlenmeleri yalan kurgular üzerine aldatma üzerine kurulu olanlara bizim yörelerde çeyrek adam denir. Ölçü basittir, sayılarla da ifade edilir. Çeyrek adam, zor karşısında teslim olar, sorumsuz olur kaçar. Kaçarken arkasına bakmaz, fırsat ele geçince kaçmamış gibi davranır. Ancak bir kez onu herkes tanımıştır, çırpınışları boşuna bir araya getirmek istediği kendi türünden insanları bile bir araya getiremez.
Çeyrek adamların tarihi kirlidir bu yüzden topluluk içinde olamaz topluluk sorumluluğu alamazlar.
Bu vasıflar bize İtirafçı Engin Erkiner’i  tanıtır. 29 yıllık TKEP’lidir. 1982  Haziranından itibaren TKEP saflarındadır. Ama uğruna mücadele ettiği örgütün sorumluluğunu almaz, onu yok sayar. Çünkü TKEP tasfiye edilmiştir. Üstelik kendi marifetiyle polisle işbirliğiyle bu tasfiye gerçekleşmiştir. Tıpkı 19 Ağustos 1977’de Acilcileri de tasfiye etmek üzere itirafçı olduğu gibi; daha da öncesi Ankara’da örgütün polise verilmesi, Ömür Karamollaoğlu’nun ölümüne yol açtığı gibi.
Bu süreç tüm yönleriyle aydınlandığında bu adamın polis olduğu da açıkça ortaya çıktı. İstanbul’a taşınması ve İbrahim Yalçın diye biriyle buluşması, esasında bir polisiye buluşmaydı. Sonrası ise belge ve kanıtlarıyla kendi el yazılarıyla bu gerçek ortaya konmuştur.
Engin Erkiner ve İbrahim Yalçın MİT hesabına, özel harp dairesi yöntemleriyle devrimcilere saldırı ve karalama için organize edilmiş bir ikilidir. Kuklaların çeyrek adam olması da bununla ilintilidir.
Çeyrek adamın hayatı hiçbir baltaya sap olmamasıyla tanınır. Bizler bunu normal bir olay saydık; dengesiz, düzeysiz bir solcunun savruluşu olarak sandık; Öyle değilmiş, gittiği her örgütün çökmesinde rol oynama görevi olduğu açığa çıkmıştır.  Girdiği her örgütün başına bir şeyler geliyordu. Devrimci bağışları Küba sahil gazinolarında yemek de bunun üzerine eklenmiş bir ahlaksızlık olarak ele almak, artık bilmem neyin hesabını sormak olacaktı. Çirkin insan çeyrek insandır yaptığı her şeyde bir ahlaksızlık vardı; TKEP sempatizanı, Antepli İbrahim Yıldırım adına şirket kurdurup ortalığı tokatlamaları ise yaşam çizgilerinde emekten ne anladıklarını göstermeye yeterlidir.
1982 ve 1988’de Acil hareketinin mücadeleyi yükselttiği bir kesitte. Kongresini, konferansını, sol içi ittifaklar kombinezondaki yerini,  Filistin halkıyla dayanışmasını, ülkede faaliyetlerini tüm gücüyle yerine getirirken bu adam uzaklardan yeni tasfiyeler için örgütümüze el uzatıyordu. Bölgenin savaş ortamından kaçmak isteyenleri Avrupa’nın rahat ortamına davet ediyordu. 80’nli yıllar bölgemizin ağır savaşa yıllarıdır. Her alan ve har an savaş ortamı içindeydi.  Filistin askeri kamplarında eğitim amacıyla bulunan örgütümüz her şeyiyle bölge savunması için, Filistin halkıyla dayanışma için kararlı bir tutum içindeydi. Ancak itirafçı Engin’in kirli elleri el yazılı mektupları oyun içinde oyun örüyordu. Kimi korkaklar, sinsi yılanlar daha sonra “Filistin Günlüğü” adı altında kitap yayınlama utanmazlığı içinde olanlar, savaş arifesinde, bu itirafçının ve TKEP’in çirkin oyunlarıyla ilk kaçanlar olmuştu.
Örgütümüz savaşa Filistinlilerin yanında ve bölgeyi savunma çabası içinde bulunma kararı aldığı bir sırada, bunlardan ihanet geliyordu. İtirafçı, milliyetçidir, Arap düşmanıdır, Alevi düşmanıdır, bu gün Kürt özgürlük hareketine “devrimci katili” yaftası yapıştıran bir ırkçıdır da. Önceden ilkel karanlık oda devrimcileri olarak kitle içine çıkmayan kişilerden olduğunu sanırdık Öyle değilmiş, kitleler içinde çalışmak onun için görev sahasında deşifre olmak demektir polisliğinin açığa çıkması demektir. Bu yüzden Güney bölgesi etkin kitle çalışmalarına şiddetle kin beslemiştir. Rahat at oynatacağı karanlık oda kulislerini ona verilen görev için en uygun alan olarak görmüştür. Orta-doğudan kaçarken de aynı nedenler geçerliydi. Avrupa’nın rehaveti görev ifası için bir fırsattı. Avrupa üzerinden kirli emellerini orta-doğuya uzandıracaktı. Bunu da alçakça yaptı.
El yazılı mektupları yakalanıp açığa çıkınca da bu faaliyetin altında, o kesitte MİT’in Lübnan’da cirit atan Eymür vb. adamlarının işleriyle bir kesişme içinde olduğunu anladık. MİT örgütümüze olduğu kadar tüm devrimci harekete karşı organize işler içindeydi.
 Bu noktada birebir bir ilişki olup olmadığı ise sorgulanabilir.  MİT ajanı İbrahim Yalçını 1 kongremize gönderenler bölge çalışmasını koordine edenlerin olması ve bu satılmışın Engin Erkiner’le TKEP tasfiyesinde birlikte olması bu şebekenin geçmişten itibaren özel olarak organize edildiğini göstermektedir. 
Araştırmalar, İbrahim Yalçın’ın örgüte girmeden MİT hesabına İstanbul devrimci çevrelerine sokulan bir elaman olduğunu, belge, tarih ve kesin kanıtlarla gösterildi. Engin, Ankara Acilciler örgüt birimini polise teslim edip, Ömür’ün ölümüne yol açarak İstanbul’a taşınması ve İstanbul’u İbrahim Yalçın’la beraber polise teslim etmeleri,  bu sürecin nasıl da zincir halkaları gibi birbirine bağlandığını göstermeye yeterlidir.
Bu sürecin son halkasında bu ikili, kendi el yazılarıyla kendilerini tanımlarken MİT elamanı ve itirafçı olduklarını belirtmeleri iddialarımızın açık kanıtı ve belgesi olarak örgüt tarihi içinde yerini almıştır.
Engin Erkiner kendini tanıtıyor:
“Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


İbrahim Yalçın kendini tanıtıyor:
“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)
Tüm bilgiler ve kapsamlı açıklamaların tümünü alttaki linklerde bulmak mümkün
Bu cümleler, ikilinin devrimci hareket içinde nasıl bir rol aldığını göstermek açısından, Türkiye devrimci hareketi tarihi içinde ortaya konan en önemli kanıttır.
İddialarımızı belgesiz ve kanıtsız öne sürmeyeceğimize söz vermiştik. Bu kişilere yönelik kaygı ve suçlamalarımızın tümünü, kendi el yazılı, imzalı belge ve kanıtlarla ortaya koyduk. Bu konuyla ilgili 150’ye yakın dosya oluşturduk. Bu dosyalar da söylentiye, dedikoduya, ölü konuşturmasına prim vermedik. Kendi el yazılarını, mektuplarını ve itiraflarını, belge ve kanıt olarak koyduk. Bu nedenle şahsi hiçbir şeyleri bizi ilgilendirmedi; ebeveynleri, karıları, kız kardeşleri, ilişkileri bu tartışmaların konusu değildi, yeri de yoktu.
Gelelim çeyrek adama.
Uzatmayalım polis oldukları kesin olan bu ikilinin ayrıca çeyrek adam olmaları önemli değildir. Polis oldukları mutlak maddi delilerle ispat edildikten sonra ayrıca çeyrek adam olmalarını belirlemenin hiçbir anlamı olmaz. Çeyrek adam olmaları oluyu, TEKP’e sığınmada kader birliği yaptığı insanların bile bu gerçeği bildiklerini gösterme açısından önemlidir. Bırakın Acilcileri TKEP sığınmacıları bile bunların MİT ajanı olduğunu biliyorlar. Bunun ispatı için çok uğraşmaya gerek bile yoktur. Kendi verileri, kendi açıklamaları, TKEP’e ilticada kader birliği yaptıkları insanların %1’ini çevrelerinde toplayamamış olmaları bu gerçeği bir başka açıdan yeterince vermiş olmaktadır.
1982-1988 sürecinde Acilcilerden kaçarak TKEP’e sığındılar. Bu ayrılıkta çok kişi olduklarını iddia ettiler.  Kabul.
Örgütümüz, bu kaçkınları o günde sıfatlandırmıştı; bunlar örgüt disiplinine, bölgede savaş ortamına dayanamayan, 12 Eylül ortamında görev almaktan korkan ödleklerdi. Kim ve kaç kişi olmalarının hiç önemi yoktu, dün de bu gün de bunların vasfı budur
 Şimdi bakıyoruz ki, bu ikilinin üzerinde oynadığı, çirkefleriyle ikna etmeye çalıştığı çevre tas tamam bu kaçkın çevredir. TKEP sığınmacılarıdır. Yani TKEP’li sığıntıların Acile saldırılarını yeniden örgütleme çırpınışlarındalar..
Sığınmacılar on yıllardır TKEP’li. Acille ilişkileri de yok. Birçoğu yaşamlarının yarısını TKEP’te geçirmiş, dağılıp gitmiş.  Bunların Acile saldırılarda araç olarak kullanılmaları kime ne yararı olur. Ancak çirkin kokular geliyor, devrimci düşmanlığı ve polisiye kurgular belirginleşiyor; bunun en önemli verisi kesilmeden devam eden ihbarlar. Süreci takip ettiğimizde bunun hangi sonuçlara ulaşabileceğini kestirmek zor olmaz. Bu ise başka bir yazının konusu. Bu yazıda sadece kaçkınların toplamından kaçta kaçını bu ikili etrafına toplayabildi ona bakacağız.
MİT ajanı Ayı Cemal (İbrahim Yalçın, MİT’teki kod adı Şahin), Acilden 40-50 kişi kopup TKEP’e katıldık diyor. Öyle olsun.
Sorumuz çok basit. Bırakın Acilcileri, 3 yıldır sürdürdüğünüz karalamalara rağmen, TKEP’e iltica edenlerden kaç kişiyi ikna edebildiniz, bunlardan kaçını bir araya getirebildiniz?
Sayılar ortada %1’ni bile bir araya getiremediniz. Eski kader birliği arkadaşlarınızdan üç kişiyi bile ikna edemediniz.
Siz kocaman bir yalansınız. Boş teneke sesi, görevlilersiniz.
Bu ikili, Acilden TKEP’e sığıntı olarak giden kader arkadaşlarından bir elin parmak sayısı kadarını bir araya toplamaktan acizdirler. Bunlar, TKEP’i de tasfiye eden, Özel Harp Dairesi imalatı, bir polis organizasyonundan ibarettir.
Ortak bir amaçları yoktu, sığıntıydılar, ilk fırsatta da dağılıp gittiler. Şimdi bu adamlara neyin Acilciliğini oynatabilirsiniz? Acil kelimesi, dün olduğu gibi bu gün de kanlarını dondurur. İtirafçının Acil örgütüne “Polis Akademisi” suçlaması, merkez yayın organı CEPHE’ye  saldırısı boşuna değildi, adam TKEP’li  öyle davranması da normal. Nedense bu taktiği terk ettiler, TKEP tasfiye olmuş şimdi akıllarına Acilci görünmek gelmiştir yeni görevleri de budur. Ancak bilmiyorlar, Acilciler bu virüslere karşı şerbetlidir. Önceki deneyleri trajediyle sonuçlandı, tekrarı ise komedi olarak sürüyor.
İkili, yalvar yakar “sizde yazın, siz de gelin” deyip duruyor. Ancak kimse bu kirli insanlarla adlarını bir arada tutmak istemiyor. Bir elin parmak sayısına bile ulaşamadılar. Örgütümüzün 1 Mayısta meydana inen kitlesi ya da her hangi bir etkinlikte yer alan çevresi, bunları tükürükle boğar.
Esasında TKEP’e sığınanların kader birliği de bir anlıktı. O an geçip gidince, her kes başının çaresine baktı. Abarttıkları sayının %1’ni bile bir araya getirememeleri o kesitte bile bir arada olmamalarındandır. Kader birliği yaptıkları insanların ne düşündüğünü bilmeyecek kadar aptal olanların çırpınışlarını bir başka yerde aramak gerek. Yaptıkları iş bir polisiye görevdir. Böylesi görevlerde, ne kadar çok yalan üretilirse o kadar kafalar karışır, ortalık bulanıklaşır ilkesi geçerlidir. Bu bir Özel Harp Dairesi taktiğidir. Bu taktik Nazi kökenlidir. Nazilerin propaganda bakanı Gobels bu taktiği “ yalanı büyük söyleyeceksin, sık sık tekrar edeceksin, kimse inanmasa da kafaların karışması yeterlidir” sözleriyle özetler. Bu ikili aynı kaynaktan besleniyorlar.
%1’i bulamayan çırpınışlarıyla itirafçı Engin Erkiner ve MİT ajanı İbrahim Yalçın’a söylenebilecek tek şey, Ferhat, aşkı için dağları deldi, siz de Mihrac Ural sendromunuz için biraz daha gayret edin, ha gayret çoğu gitti azı kaldı…
Bu tartışmanın en komik kişisi Engincik sayılır, kamburu çok ağır yoktan var etmek için keleme oyanlarıyla evirip çevirdiği cümleler, kahkahalara yol açıyor. Bunlar arasında tartışmaları meydan savaşlarına benzetmesi, “göğüs göğse kıran kırana savaş yürüyor” demesi ki, duyan da uzay savaşları başladı sanacak. Zavallı, hayatı boyunca çevresinde sorumluluğunu üstlendiği bir çevresi olmayınca, üç beş kişiyle meydan savaşı verileceği sanısına kapılıyor (fildişi kulelerin karanlık odalarında polis ajanı olmanın doğal sonucu, mazur görülmeli ).
İkili TKEP’e iltica ettirdikleri sayının %1’ni bile bir araya getiremediler. Bunlara çeyrek adam derken hiçte haksız değiliz. Esas ölçüleri %1’dir; bu ölçünün Doğu Perinçek partisinin (İP) seçimlerde aldığı oy oranını göstermesi ise ilahi bir adalet gibidir.  Aynı ihbar medresesinin insanları aynı kaderi paylaşıyor. İhbar şebekeleri hiçbir zaman tolumun ve toplulukların %1 bile olamazlar. Bu onların kaderidir; muhbirler her zaman azınlıktadır.
TKEP’li bu ikili, bu nedenle hiçbir zaman Acilci olamadı. Acilci iradeyle mücadelesine devam edenleri etkileyemedi.
Şimdi gitsinler TKEP sığıntıları arasında  %1’lik oranı yükseltsinler, çeyrek adam olacak kadar çevre edinsinler. Ondan sonra yalan kurgularla, süre giden boş teneke gürültüsü çırpınışlarını sürdürsünler.
Kader arkadaşlarını bir araya getirmeyi bile becerememeleri bir yana, sitelerinde çeşitli nedenlerle bir yazı yazıp ortalıktan yok olanları saysak bile, bir elin beş parmağını oluşmuyor. Birer tepki yazısı yayınlayanların çoğuyla yapılan görüşmelerde, bu ikiliyle asla birlikte olmadıklarını ve olmayacaklarını İbrahim Yalçın’ın kesinlikle MİT ajanı olduğuna inandıklarını dile getirdiler; bu satılmış adam, kendisi hakkında kimsenin kuşkusu olmadığını iddia ediyor. Doğrudur, İbrahim yalçın MİT ajanı olduğu hakkında tek bir acilcinin kuşkusu yoktur. En ehveni şer olanı Acilden TKEP’e sığıntı geçen İ.D.  O da satılmış adamın MİT karşısında “zaaf gösterdiğini” sitelerinde açıkça yazmıştır; önce gitsin, kader arkadaşına cevap versin, onu ikna etsin. Bizim de buradan ekleyeceğimiz şey şudur, bir kez yapanın bin kez yapmayacağının garantisini verebilecek bir tek kişi varsa beri gelsin.
Bu satılmışın adamın Nazi propaganda yöntemiyle salladığı komik yalanlardan biri de Mihrac Ural’ın “SAMSUN’da İBRAHİM EVREN diye bir kişiyle birlikte yakalandığı” iddiasıdır. Bu yalan türü Gobels’in dudaklarını uçuklatacak cinstendir. Kendini aşmış bir türevdir, daha doğrusu bir tür havlamadır…
Mihrac Ural değişik yazılarında yakalanma olayın tartışmaya yer bırakmayacak açıklıkta izah etmiştir. “Ankara Yukarı Ayrancı’da, 10 Mart 1978 de lakabı Binbaşı Eşber ve onun denetiminde olan adını bilmediğim bir yoldaş, Semra ve Rezan adlı bayan yoldaşlarla birlikte, bir binanın bodrum katında yakalandım; Ankara’da elektrik işkencesi dahil her türden işkenceden geçerek sorgulandım. Ankara’nın ardından direk İstanbul emniyetine teslim edildim. İtirafçı Engin Erkiner, 19 Ağustos 1977 yakalanmasında, diğer yoldaşlarımla birlikte, polise ilk kez afişe edildiğimiz yerde İstanbul’da açılmış olan “Bombacı Leyla” davası nedeniyle de tutuklandım; Ankara’da elektrik işkencesi bilinen manyetolu telefon işkencesi değil, ani, kesik kesik, şok elektrik vererek, şalter indirip kaldırma şeklinde uygulandı.”  Bundan daha fazlasını aktarmaya gerek bile yok.
İbrahim yalçın MİT ajanıdır ve bu görevle Avrupa sahasında işine devam ediyor. Yalanın, en ahlaksızını, akıl zoru şekillerinin üretmektedir.
Daha önce de başka arkadaşların yazılarında dile geldi. Bu tartışma bitmiştir, son sözleri de söylenmiştir. 
3 yıldır aklın almayacağı hayal ve yalan ürünü karalamalara rağmen özel harp dairesinin kuklaları bu ikili sonuç alamamıştır. Özel harp dairesi devrimci hareketlere, yükselen ve gerçekçi davasıyla devleti rahatsız eden devrimci çıkışlara karşı kullandığı bu karalama yöntemi bu ikili elindi, 3 yıllık çırpınışlara rağmen iflasla sonuçlanmıştır.
Halk davası karşısında, polisin inandığı bir dava yoktur. Polisin kuklası olarak dava güdenler iflası da bir kader gibi beklemeye mahkumdurlar. Bu kaderi paylaşmak isteyecek bir kimse olamaz. Çevrelerinde kimsenin olmaması da bundandır. Mihrac Ural’ın siyasal yorum yazılarının arkasından nal toplayan, hayatında siyasi yazı yazmasını bile beceremeyen çeyrek adamların, bu yüzden yaşadıkları bunalımı, çıkışsızlığı da çok iyi anlıyoruz.
Çeyrek adamlar, kirli adamlardır.
Devrimci hareket tarihinin en çirkin insanları muhbirlerdir ajanlardır, itirafçılardır. Bunlar bu vasıftadır ve bunu tüm devrimci kamuoyu teferruatıyla bilmektedir. Aralarına dışarıdan gazel okuyup katılanlar bile bunu özel yazışmalarda açıkça itiraf etmiş bulunmaktadırlar.
Çeyrek adam, hep satar; çünkü o teslim olmuştur, hezimetini örtmek için de benzer aramaya mahkumdur. Zül çeyrek adamın şanıdır. Histeriye varan çırpınışları da bundandır.
Çeyrek adam hesap üzerine çok konuşur, çünkü hesapsızdır.
 Acelesi yok beklesin, faturanın kime kesileceğini iliklerine kadar hissederek görecektir. Dünyanın öbür ucunda saklansalar da sigara izmariti gibi ezilecekler, kurtuluş için ölümü bin kez arzulayacak ama bulamayacaklar…

170. DOSYA YARASI AKLINDAN BÜYÜK İTİRAFÇI ; ENGİN ERKİNER

ENGİN ERKİNER
YARASI AKLINDAN BÜYÜK İTİRAFÇI

Şerif Yılmaz
20 Temmuz 2010

Trablus 1983 savaşları ve şehit yoldaşları anlatmak o dönemi iyi bilmeyi gerektirir. Bir aptalın, bir MİT kuklasının, bir itirafçının bilgi düzeyi böyle bir veriyi kavrama şansı yoktur. Bölgeyi bilmeden bu savaş ve sonuçları üzerinde söz söylemek sadece o sözün sahibini alay konusu yapar.

Trablus savaşı, Beyrut kuşatmasının ardından geldi. 1982 Haziranında İsrail’in Lübnan’a saldırısı ve Beyrut kuşatmasının gündeme gelişi ardından bölgede güçler dengesinin ilişkisi de değişti. İsrail savaştan galip ülke olarak çıkmasının şartlarını dayatıyordu. Arkasına da Mısır, Suudi Arabistan, ABD ve İngiltere’yi alarak bu şartlarını mutlak bir yaptırım olarak ortaya koyuyordu. En önemli iki şart, İtani nehri güneyinde (İsrail’in kuzey sınırları, güney Lübnan) hiçbir silahlı Filistin örgütü olmayacaktı. Beyrut’taki Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) karargahları Trablus’a taşınacaktı. İsrail, Filistin davasının direnme güçlerini kendinden uzakta tutmak ve Trablus gibi yerlerde sorunu Arapların bir iç sorunu haline getirmek istiyordu.

Gerici Araplar bu palanı destekliyor ve Trablus’u İsrail’in programladığı biçimde bir savaş alanı haline getirmek istiyorlardı. Bu amaçla Şeyh Sait Şaban Kuvvetlerini de destekleyerek İlerici Filistin güçlerine, İlerici Lübnan güçlerine ve Suriye’ye karşı bir iç savaş alevlendirmek istendi. Büyük paralar da döküldü. Saat başı mevzi değiştiren ortadaki Filistinli guruplar birer İsrail kuklası olarak rol oynuyordu.

Trablus savaşı Filistin örgütleri arasında bir savaş değildi. Bu savaşta yer alan güçler bu gerçeği yetirince açıklar. Gerici Filistin örgütleri, Lübnanlı Müslüman Kardeşler Örgütü olan Şeyh Sait şaban hareketi, bunları destekleyen Gerici Mısır ve Suudi yönetimi ve bunların yanında her türden lojistik ve hava desteği sunan İsrail, ABD ve İngiltere bulunuyordu. Bu bölünme, o kesitin orta-doğusunda her köşedeki saflaşmayı tanımlıyordu. Devrimci saflarda ise,  İlerici Filistin örgütleri, İlerici Lübnan direnme hareketleri ve Suriye bulunuyordu.
Bu saflaşma dün gibi bu günde tüm etkinliğiyle bölgemizde süren bir saflaşmadır. O gün keskin savaş ortamıyla temsil edilen bu saflaşma, Beyrut kuşatmasında İsrail’e karşı diğer tüm Türkiyeli devrimci örgütlerin savaşa katılması gibi, 1983 Trablus savaşlarına da katılmamız kaçınılmazdı.
Savaşı başlatma ve ona katılmak bir örgütümüzün kararıyla olmadı. Savaş patlak verdiğinde, Örgütümüz Trablus’tan çok uzaklarda (35 km) olan Filistin Nidal Cephesinin Halbe kampında bulunuyorduk. Bu örgütün kamplarında askeri eğitim görüyorduk.  Savaşın uzağında olan kampta nöbet tutulmasına rağmen savaş karşılıklı cephe ya da mevzi savaşı da değildi. Havan atışları, Kınnas denilen suikastçı atışları yapılıyordu. Bu ayrıntıları atladığımız zaman olayın detaylarını da anlam ve sonuçlarını da birbirine karıştırmış oluruz.

Savaşta biz taraftık. Kamplarında bulunduğumuz güç devrimci bir Filistin direnme gücüdür: Bu güçlerden dostluk dayanışması askeri eğitim alıyorduk. Savaş çıkınca kampı terk etmek, kaçmak ahlaksızca bir tutum olurdu. Bunu aklı başında hiçbir devrimci değil, hiçbir insan bile yapamazdı. Kaldı ki biz bu savaşta açıkça taraftık. Filistin halkının bölge halklarının yanında İsrail’e karşı duruyorduk. Tartışılması gereken bölge saflaşmasında yerimizin doğru olup olmadığıdır. Biz dün de bu günde aynı safta yer aldığımızı ve bundan onur duyduğumuzu ifade ediyoruz. Yeniden savaş olursa aynı saflarda da savaşacağımızı belirtiyoruz. Bu savaştan kaçmak, Acilcilerin işi değildi. Her kim ki Hanna Maptunoğlu yoldaşın bu konuda bir tereddüdü olduğunu iddia ederse o, kendi korkaklığını, kendi bilgisizliğini, kendi saf tutmadaki aptallığını hana yoldaşın sırtına yıkıyor demektir.

Bu savaşta, ölmek ve yaşamak kadar normal bir şey yoktur. Şehitlerimiz, örgütümüzün verdiği bir emirle karşı cepheye taarruz esnasında şehit olmadı. Böylesi bir çatışmada taraf olup olmamayı tercih bir yana konumumuz itibariyle, içinde eğitim gördüğümüz kamp itibariyle zaten hedef konumunda bulunuyorduk. Zaten yoldaşların şehit olması da bulundukları kampın içinde süren yaşamın devamında, uzaktan gelen roket ve havan atışlarıyla oldu.
Bu kesitin siyasi anlamanı Mihrac Ural yoldaş Şehit Vedat Erdal (Rıza) yoldaşın Kardeşi Mithat Erdal’a gönderdiği mektupta da şu şekilde açıklamıştır:
 “Bir bölgede iki saf var ve bu iki safta savaş halinde ve her köşede yürüyen bir savaş. Ve  örgütümüz, Beyrut kuşatmasında  İsrail’e karşı bire bir dövüşürken Filistin Halk Kurtuluş Cephesinde (FHKC) olmamızla, Trablus savaşlarında Nidal Cephesinde olmamız arasında hiç bir nitelik farkı yoktu. Trablus savaşları, Beyrut ve güney savaşlarının bire bir uzantısıydı. İsrail, ABD ve Arap gericiliği Beyrut’tan çıkardığı güçleri, Lübnan’ı küçük kantonlara, devletlere, birbiriyle sürtüşen yönetimlere bölmek üzere ( Büyük Ortadoğu Projesi  ( BOP ) siyasetinin o günkü versiyonu),  İsrail’in uzağında olması koşuluyla, Trablus Şam kentinde yerleşmelerini dayattı. İsrail’i rahatlatma, ilerici güçleri zayıf düşürmek için, söz konusu gerici ittifak top yekun bu plana destek verdi.  Bu plan tutsaydı bu gün İsrail’e karşı hiçbir direniş ayakta kalmayacaktı. Güney Lübnan’ın 12 Temmuz 2006 savaşındaki başarısı olmayacak İsrail Ülkemizin sınırına kadar dayanacaktı. O gün de bu günde dile getirdik, bu bölgenin tüm savaşları, tüm siyasal olayları bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlıdır.  O gün uğruna şehit olunun değerlerin hasadını bu gün hepimiz ve ülkemiz yapıyor. Bu bir siyasal algıdır bir kişinin keyfi duruşu değildir. Bunu anla bunu bilince çıkartmaya çalış. Gerisi yalanla örülü şaibeden ibarettir.

Trablus savaşının nedeni buydu. Bu savaşta Suriye  diye bir  fiili olay yoktu. Ama desteği vardı. İsrail, askerleriyle yoktu ama bu savaş İsrail için İsrail, ABD ve Gerici Arap destekli, savaştı. Bu yanıyla, şehitlerimize şaibe yapanlar, Suriye’nin bu savaşta taraf olmasını kabul edip, neden İsrail’i masum gösteriyorlar, İsrail’i gizliyorlar. Keyfilik tas tamam budur. Bu da bir siyasi duruştur. Bu çirkin insanların Gazze savaşı sırasındaki yazdıkları bir iki satırlık paçavraya bakın orada “İsrail demokratik bir ülkedir kendini savunuyor” dediler. Birbirini izleyen tutumlar…

Bu savaş âmâ gözlerle bakılsa da bir bölge savaşı, İsrail için yürütülen bir gerici savaş olarak belirmiştir. Tüm belgeleriyle, bu günde sık sık Arap basınındaki verileriyle, tarihe tanıklık eden programlarıyla, bu gerçekler ayrıntılı olarak sergilenmiştir. Ama çirkin insanların bu derinlikte, bu bilgi dönüşümünde yerleri yoktur. Onlar, Mihrac Ural sendromları için ilaç olacaksa, şehitleri kirletmek gerekirse onu da yapmak vardır.

Savaş yürüyor. Bizim kamp uzakta. Öyle şehir savaşı değil. Trablus kentinden onlarca km uzakta bir eğitim kampını havanlarla bombalamak, neyin nesidir Allah aşkına, bunu bir izah etsenize.  Havan gelebilir diye bir kehanet mi yürütülecek kaçış öncesi, nedir söyler misin. Eğitimini gördüğün cepheden o an kaçış palanımı yapılacaktı, “özür dileriz beyler, yedik içtik, eğitildik, ama camınıza taş atanlar var, kavga çıktı, size eyvallah” mı denilecekti. Bu konuda ölü konuşturan onursuzlar, Hanna yoldaşı bu kadar onursuz, bu kadar korkak mı bu kadar siyasi duruşu olmayan biri mi sanıyorlar.” (115. Dosya Şehit Vedat Erdal’ın Kardeşi Mithat Erdal’a Cevap)

Şehitlerimizi kirletmek için, olayı evirip çevirip bilgisiz, sıradan insanların kinleriyle açıklamaya çalışmak malum olduğu gibi Özel harp dairesinin işidir. Devrimcileri ve yaptıkları doğruları kirletme işidir. MİT ajanı İbrahim Yalçın da bunu yapmak için çırpınıyor.

Şehitlerimizi defnederken Başkan Öcalan’ın taziye mektubu, Nidal cephesi lideri Semir Goşe’nin mektubu bunun önemli bir belgesidir. Soytarılar bu belgeleri nasıl yutacaklarsa yutsunlar ama bölgenin gerçekler içinde yerleri olmayanların, bilgisi bulunmayanların yaptıklarının bir sol içine sızmış Siyonist algılar olduğunu bilmeleri gerek.

Bu aptallar, “her şeyi kirli göstermek gerek” diyorlar, çünkü “Mihrac Ural her şeyi üreten ve en önde durandı. Her şeye kötülemek Mihrac Ural’ı kötülemektir” diye düşünüyorlar. Bu sendrom onları ölene kadar da terk etmeyecek; bu bir kader, sırtlarına yıkılmıştır; ölene kadar da taşıyacaklar.

Bunlara göre, “Suriye’de işimiz ne ? Neden oralara gittik? Arap ellerinde ne işimiz olur ki”, Bunlara göre “Lübnan savaşlarında işimiz ne? Savaş patlak verdi neden kaçmadık? Kimsenin yanında olma derdimiz yoktu, bırakıp gitmemiz gerekirken neden ölelim? Bu davalar bizi ilgilendirmiyor, Filistin için neden savaşalım”
Bunların aklı buraya kadar. Bu sorguları PKK için ve diğer Türkiyeli devrimciler için tekrar ettiklerini de biliyoruz. Bunun tek nedeni milliyetçi reflekstir, MİT’in kaygı ve tepkileridir.
Bu alanlar güç kazanma, güvenli yerde olma, toparlanma alanları olduğunu bilmek istemiyorlar çünkü ülke diye bir dertleri yoktur. Bunlar mücadele etmeye karşıdır; kimse güç olmamalı, örgütlenmemeli… Bu gün de polisin verdiği görevi, bu şekliyle hayata geçirmeye çalışmaktadırlar. Karalamalar ve şaibeler buradan ürüyor.
Şehitler üzerinde şaibe yaratanların sorunu ise kendilerinin şaibeli olmalarıdır.  Yarası aklından büyük olmak tas tamam budur. İşin bu boyutunda polis organizesiyle üretilmiş bir ikili duruyor. Onları bir daha tanıyalım.
Çok ağır bir yara, itirafçı olmak ve gelişmelerin, belgelerin kanıtların ışıkları altında polis organizasyonunda yer almak.

Engin Erkiner, İlkerleri ihbar ederek Beylerderesi katliamına yol açtığını kimse bilmiyordu. Bu açığa çıktı. Acilciler örgütünün kurucuları, siyasal iradeleri olan İlker Akman, Yusuf Ziya Güneş, Hasan Basri Temizalp Malatya Beylerderesi postanesi önünde kuşatılıp katledilmelerinin ihbarını Engin Erkiner yaptı.
Bunun ardından, evli ve bir kızı olduğu İlker Akman’ın kız kardeşini sokağa atarak işlediği ahlaksızlıktan uzaklaşmaya çalıştı.
Bununla kalmadı. Acilciler örgütü Ankara birimini polise teslim etti, Ömür Karamollaoğlu’nun ölümüne yol açtı.  Ankara birimini tefsiye eden bu polis organizesi kişi, İstanbul’a geçti.
İstanbul tasfiyesi için eylem gerekli görüldü. Bu ara MİT’in tanıştırdığı İbrahim Yalçınla birlikte tasfiye işine girişti. İstanbul Acilciler örgütü ve bu kişinin Türkiye çapında bildiği her şey polise teslim edildi. Polisin hiçbir koşulda adlarını açığa çıkaramayacağı insanları açığa çıkardı; Mihrac Ural’ı, Nebil Rahuma’yı, Ali Çakmaklı’yı polise ilk kez kendisi deşifre etti. Bu isimleri onlarca kes itirafnamesinde tekrar etti (bkz. 1. Dosya Engin Erikener Polis itirafnamesi http://tarihselhainler.blogspot.com )

Bu ikili burada da kalmadı. Acil hareketi saflarında çehreleri açığa çıkınca TKEP’e mülteci oldular. TKEP tasfiyesi öyle başladı. TKEP tarihten silindi. Bu süreci TKEP’li devrimciler çok iyi biliyor ve yeri geldikçe açıkça belge ve kanıtlarıyla ortaya koyuyorlar. TKEP’e “50 kişi mi ne” katıldıkları iddiasındalar iyi, peki bu kişilerin kaçta kaçını şu an ikna edebildiler %1’ni bile değil. İlginç değil mi?….

 30 yıl sonra bu ikili tekrar Acilci olmak gibi bir hevese kapıldılar. Heves değil görev. Çünkü Acilciler yeniden mücadelenin orta yerinde belirmeye ve yükselişe geçiyordu. Var güçleriyle toparlanıp demokrasi mücadelesine omuz vermeye çalışmak için hızla adımlar atıyorlardı. Bu MİT’i rahatsız eden bir gelişmeydi. Çünkü Acilciler ülkemizdeki farklılıkların kimlik haklarıyla
ilgili argümanlarını etkin tarzda dile getiriyorlardı. Bu ikili, yeniden Acile saldırı, karalama ve şaibe için göreve koşuldu.

Yaraları akıllarından büyüktü. Sırtlarında taşınmaz bir kambur bulunuyordu. Her şeyleriyle polis organizesi oldukları açığa çıkmıştı. Bunu kendi itiraflarında ifade ediyorlardı.

Engin Erkiner kendini tanıtıyor:
“Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)

İbrahim Yalçın kendini tanıtıyor:
“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Sonuç:
Trablus savaşı örgütümüzün onurlu tarihinin erdemli bir duruşudur. Şehitleri kirletmek için yapılan girişimler kimsenin kamburunu öretecek bir yama olamaz.
Bölge saflaşmasında yeri olmayanların Siyonist propagandaya hizmet eden yaklaşımlarını ülkemiz solu içinde bir biçimde görüyor olmamız çok normaldir. Bu daha da açık hale gelecektir. Çünkü Türkiye’de ister istemez bu sürecin bir parçası olarak saflaşacaktır.
Acil hareketi hiçbir özveriden kaçınmadan bulunduğu bölgenin devrimci hareketi oldu. 1982 Haziran savaşına da 1983 savaşında da taraftı. Her zaman taraf olmaya devam da edecektir. Örgüt tasfiyeleri için örgütten örgüte iltica eden itirafçılar ve MİT ajanlarının havlamalarını ise hiçbir zaman muhatap almayacağız.
Demokrasi mücadelesinde gücümüz oranın da hiçbir özveriden kaçınmadın yolumuza devam edeceğiz.

3 Tem 2010

2 TEMMUZ SİVAS KATLİAMINI PROTESTO



2 Temmuz 1993 Sivas (Madımak ) Katliamını Protesto
 Halkımız Meşalelerle Yürüdü.
Bir kez daha, bin kez daha kadim Roma kenti Antakya demokratik haklar için, özgürlükler için, farklılıklarımızı ötekileştirmek isteyen zihniyetlere dur demek için, adil ve eşit yaşam için, inançları yüzünden artık kimsenin yakılmaması için meşalelerle sokakları meydanları doldurdu.

DUYURU NO: 17 / 12Temmuz 1993 Sivas katliamı anısına

THKP-C(Acilciler) Basın Açıklaması 
2 Temmuz 2010 / No: 17


FARKLILIKLARIMIZ BARIŞIMIZIN TEMELİDİR

2 TEMMUZ 1993
SİVAS KATLİAMI ANISINA

2 Temmuz 1993 Sivas katliamı yıldönümü.
Farklılıklarını tarihler boyu düşman gören algılar, yaşama ait her türden barışı katlederek bu güne geldiler. Sivas katliamı bu algıların eseriydi.
2 Temmuz 1993 kıyımı, ne ilk ne de son kıyımdı. Üzerinde hüküm sürülen toprakların yerlisi olamayan, korku ve kaygı refleksleriyle örülü ilişkilerle farklılıkları ötekileştiren, düşman ilan ederek tasfiye eden akıl, geleceğimizi tehdit eden refleksleriyle aramızda bir hakim olarak yaşamaya devam etmektedir. Karanlık ilk ve ortaçağlara ışık saçan Anadolu uygarlıklarının yaratıcıları, kendi anavatan toprakları üzerinde bu akıl yüzünden bir ceset gibi yaşamaya mahkum durumdadırlar.
Aydınlanmanın kadim öncüleri aleviler bu topluluklarından birdir. Kıyım furyasında paylarına düşeni en çok alanlar da Aleviler olmuştur. Aydınlığın makus kaderi Alevilerin boynunda giyotin gibi asılı kalmıştır.
İnsanlığın bilgi birikim sentezlerine bilgelerinin katkılarıyla, ozanlarının nefesleriyle katkı yapanlar, her defasında açık bir ölümle yüz yüze bırakılmıştır. Bu durum, bir yanıyla Alevilerin kendi tarihleriyle yüzleşme sorunlarını aşamamış olmalarını, diğer yanıyla da koşulların güç dengelerinde aldıkları talihsiz yerle oluşan kaoslarını açıklar. Bu zaman zaman kimlik bunalımına kadar uzanan bir ifadeye bürünür.
Cumhuriyet döneminin laik surecini kurtuluş sanan Aleviler, Dersim’de (1938), Maraş’ta (1978) ve sonuncusu Sivas’ta (2 Temmuz 1993), devletin gözü önünde insanlığın vurdumduymaz duyarsızlığıyla katledilmişlerdir. Akıl hükmü olmaksızın şer-i hiçbir şeyi kabullenmeyen felsefi yaşam ilkeleri Alevileri laik Cumhuriyetin milliyetçi şerrinden, din tutuculuğundan kurtaramamıştır.  
 Kürtler gibi tüm farklılıklar, Aleviler gibi tüm inanç türleri, kılıç hakkı rahmeti altında yaşam sürdürmüşlerdir.
2 Temmuz 1993 Sivas katliamının yıl dönümünde, bu sürecin devam ettiğini dehşetle izlemeye devam etmekteyiz.  Tarihin karanlık dönem arka planından bu güne gelen ilişkiler, halkımızın duyarlılığını ve sorumluluklarını da şekillendirmektedir. Bununu için açık olarak, farklılığımız barışımızın temelidir diyor,  tarihle yüzleşmemizin gerektiğini bir kez daha belirliyoruz.
Bu makus kaderi aşmak için, farklılıklarımızı içselleştiren, onları birer kurucu eşit olarak ele alan, demokrasi ve özgürlüğü sonuna kadar genişletip derinleştiren mücadelemizde başarılı olmamız hayati önem taşımaktadır. Bunu başaramayan bir toplum ne özgür birliğini ne de geleceğini kurma şansına sahip olamaz.
THKP-C(Acilciler), bu ülke birimizin değil, hepimizindir şiarıyla, her türden milliyetçi bölücülüğe, İnançların ötekileştirilmesi ve yok edilmesine de şiddetle karşıdır.
 Örgütümüzün çağrısı farklılıklarıyla barışık, özgür ve demokratik bir cumhuriyet çağrısıdır. Bunun için mücadele edelim, 2 Temmuz 1993 Sivas katliamının tekrarlarına geçit vermeyelim.
 THKP-C (Acilciler)
2 Temmuz 2010

2 Tem 2010

169. DOSYA İTİRAFÇI ENGİN 33 YIL SONRA POLİS İFADESİNE ÖNSÖZ YAZMAK ZORUNDA KALDI

İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER
POLİS İTİRAFNAMESİNE
33 YIL SONRA ÖNSÖZ
 YAZMAYA MECBUR KALDI…

Süleyman Sait
30 Haziran 2010


Acilciler olarak, iddia ettik ve iddialarımızı el yazılı belgelerle kanıtladık; itirafçı Engin Erkiner'in polis itirafnamesini yayınladık... 3 yıl sıkıştırdık ön söz yazacak diye, verilmiş sözü vardı, sonunda kendine yakışan, belden aşağısını ağzından düşürmeyen lümpence bir önsöz yazdı. Kendini en iyi tanımlayan cümleleri kurdu… 33 yıl sonra polis ifadesine ön söz yazdı…

İtirafçının önsözü:

“Önsöz başlığı altında aşağıdaki kısa yazıyı yazıyorum:
Büyük umutlar bağlamıştın, ama hiçbir şey yapamadın. Böyle olacağını başlangıçtan beri biliyordum. Beklentim hiç yanlış çıkmadı.
Şimdi sen o kağıtları al, iyice bir kıvır ve uygun bir yerine yerleştiriver.” (Engin Erkiner. ÖNSÖZ, 29 Haziran 2010)

Bununla kalmadık MİT ajanı İbrahim Yalçın'ın el yazılı itirafnamesi de yayınladık... Bu el yazılı belge 12 sahife... Satılmış adam 150 000 TL’yi MİT’ten alarak Acilcilerin 1 Kongresini ihbara gönderilmişti. Teşhir ettik; ne anasına ne bacısına ne çocuğuna ilişmedik, sadece bir cümleyle o da kendi el yazısında kendini nasıl tanımlıyorsa öyle tanımladık. Belge ve kanıt ortaya koyduk. Şimdi sıra onda… İtirafnamesine ön söz yazmalı…

Geç kalsa da yazacak, çaresi yok… Engincik 3 yıl direndi, sonunda kendine yakışanı yazdı…

Sıra satılmış adam da. O da ön söz yazacak, bekleniyor... Hadi indir nidaları her alanda yükseliyor. Fare gibi kuyruğundan sallanacak, izmarit gibi ezilerek ön sözünü yazacak, hayallerine saklansa bile bundan kurtulamayacak…

Bu ahlaksızın yazacağı önsöz de ortağı gibi olacağı açıktır, belden aşağı küfür edebiyatlarına yeni çeşni katacakları açıktır…

Her kes aile terbiyesine göre yazacak, bu çok doğal…

Acilciler onlara sesleniyorlar, Biz iddia ettik ve belgeleriyle kanıtlarıyla ispat ettik. Sıra sizde… Sizin de iddialarınızın olduğunu söylüyorsunuz öyle mi? Hadi bakalım, belgelerle, kanıtlarla ispat ediniz.
Hani neredesiniz…
Yoksunuz çünkü koca bir yalansınız...
Yalan kurgudan ibaretsiniz...
Susun artık susun... Belgelerin konuştuğu yerde tarih olur yalanlar susar, susun artık tarih konuşsun…
Okura saygı duyun, saygısız ve sorumsuz insanlar, kendinize gelin,bizim yerimize sıradan insanlar, devrimciler sizi teşhir ediyor, fare deliklerine korku ve  dehşet içinde  sürüklenişiniz fayda etmeyecek, hak ettiğinizi bulacaksınız; çoğu gitti azı kaldı…
Acil hareketini onurlu bir direniş hareketidir, kirletemezsiniz. siz 30 yıllık TKEP’lisiniz Acille ne alakanız var ona cevap verin, TKEP’i tasfiye etiniz, göreviniz Acil hareketine kara çalmaya mı aktarıldı? İşte bunu beceremeyeceksiniz. 30 yıl hizmet verdiğiniz TKEP’i yazın, orada yarattığınız pislikleri herkes biliyor, 3 yıl bile kalmadığınız Acil hareketiyle işiniz nedir sizin? Görevli olanların bu kapıdan girmesi mümkün değil, fare gibi yakalandınız bundan sonrası çare olmaz. Açık oldunuz, izmarit gibi ezileceksiniz üç kişi bile değilsiniz, korku içinizi bürümüş, sonunuzu iyi biliyorsunuz uluslar arası korunma alın bakın bakalım fayda edecek mi?
TKEP’e kaçtınız kaç kişiydiniz ? kendinize bir sorun bakalım… TKEP’e kaçanları bile bir araya getiremediniz çeyreğini bile oluşturamadınız üç kişi bile değilsiniz birbirinizle hırlaşan,ancak sendromları etrafında bir araya gelen iki kişisiniz; biriniz itirafçı biriniz MİT ajanı
Her biriniz birer cümlelik adamlarsınız işte kendi el yazınızla kendinizi tarif edişiniz, Bizim bir şey dememize gerek kalmıyor:

Engin Erkiner kendini tanıtıyor:
“Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


İbrahim Yalçın kendini tanıtıyor:
“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)
Tüm bilgiler ve kapsamlı açıklamaların tümünü alttaki linklerde bulmak mümkün

Gerisini konuşmaya gerek var mı ?