23 Eki 2010

KCK DAVASI

THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması      

23 Ekim 2010 / No: 22


KCK DAVASI
KÜRT HALKININ YASAL SİYASET HAKKINI VE BARIŞI KATLETMEKTİR.

Siyasetin her adımında büyük umutlarla beklenen barış, bir kez daha katledilmektedir.
Demokratik açılım” adı altında söylenen her şeyin yalan olduğu her adımda açığa çıkmakta, demokrasiye inananların umutları yerle bir edilmektedir. Yasalar çerçevesinde siyaset yapmak isteyenler, yasa dışına itilmek için kovuşturuluyor, tutuklanıp terörist diye itham edilerek mahkum edilmek isteniyor.
Dağdan inip düzde siyaset yapma çağrılarının bir aldatmaca olduğu bu davranışlar, iktidarların düzde de yenilgiye uğradığının belgesidir. İktidarlar hezimete uğradıkları her alanı karşıtlarına yaşanmaz alan haline getiriyor.
Devlet iktidarını ele geçirenler, insanlığın ortak özgürlük söylemlerini kendi dar çıkarları için bir araç haline getiriyorlar. Başkasının kullanım hakkını da gasp ediyorlar. Asrın en büyük siyasi davası olarak ihdas edilen KCK davası, esasında Kürt halkının yasal zeminde siyaset yapma alanlarını yok etme girişimi olarak tecelli etmesi bu mantığın ürünü olmuştur.
Osmanlıdan cumhuriyete, 200 yıllık tarihin kanlı kıyımlarını 21. Yüzyılda da sürdürmek isteyen algılar Kürtlerin yasal siyasal çabalarını, insanlık suçu sayılabilecek yöntemlerle mahkeme koridorlarında acımasızca süründürmeyi amaçlamaktadır. Zindanları dolduran 1800 Kürt yasal siyasal mücadele aktivisti arasında, halkın özgür iradesiyle seçilmiş onlarca Belediye Başkanı ve Belediye Meclis Üyesi bulunmaktadır; tutuklanan yüzlerce insanla ilgili yapılan kapsamlı aramalarda terörle ilgili, yasa dışı olmakla ilgili tek bir maddi delil olmamasına karşın, açılan dava “Terör Örgütü Davası” olarak tanımlanmıştır. Böylece yargısız infaz yapılmıştır.
Kürt halkı, yüzyılların acısı ve kıyımına direnerek bu güne gelmiştir. Bu halk, tüm engellere karşın parlamentoda gurup kurabilme yetisi gösteren temsilcileriyle demokratik haklarını aramaktadır. Bu meşruiyetin ülke, bölge ve dünya kamuoyunda oluşturduğu haklı ilgi ve destek,  devletin ilkel statüleri ve akıllarını tedirgin etmiştir. İktidar, bu tedirginlikle, yasal olmanın meşruiyet sağlamadaki avantajlarını kırmak için çirkin ve kural dışı yöntemlere sapmakta bir beis görmemiştir.
29 Mart 2009 yerel seçimleri bu sürecin anlaşılmasında önemli bir dönemeçtir. İktidar yanı sıra, Genelkurmayın da siyasete müdahaleleriyle “moral kazanacağı bir başarı olanağı vermeyin” diyerek Kürt özgürlük hareketinin yasal çalışma zemininde tasfiyesi kararlaştırılmıştı; o güne kadar laikler ve İslamcılar diye çatıştığı iddia edilen güçler, ilkel milliyetçi reflekslerle bir bütün olmuştu. 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde iktidar, her boydan mülki amirleri ve güvenlik güçleriyle el ele oy için, aleni tarzda rüşvet dağıtımına girişmişti; buzdolapları, mobilyalar, çamaşır makineleri, her türden elektronik, kömür vb. rüşvet, medyanın etkin kampanya katkılarıyla yürütülmüştü.
Örgütümüz THKP-C(Acilciler), 29 Mart 2009 yerel seçimlerini, on yıllar sonrasına etkisi olacağını göz önüne alarak, “Son Düello” olarak tanımlamış, Kürt halkının yanında olduğunu bir kez daha ilan etmişti.
29 Mart 2009 yerel seçimleri Kürt halkının zaferiyle sonuçlandı. Kürt halkı, özgürlük hareketinin arkasında özveriyle durduğunu göstermişti. 54 belediye başkanlığı 99 belediye başkanlığına kadar yükseltti. “Türkiye Kürdistan’ı Haritası  tartışma götürmez biçimde, halkın oylarıyla çizilmiş oldu. Kürt özgürlük hareketi yasaların ve sistemin seçim kuralları içinde zafer kazanmıştı.
Bu sonuç, Türkiye siyasal tarihinin dengelerini değiştiren bir seçim olmuştu.
Kürt halkı 21.Yüzyılın siyasal kurallarına uygun yasal çalışmalarda da başarılı olduğunu, modern bir ulus olarak bu hakkı özgürce kullanarak sonuç alabileceğini göstermişti. Bu sürecin mantıki sonuçları olacaktı.
Kürtler bu başarılarını, kirli savaşın son bulması için, ortak ülkemizde barış içinde bir arada yaşamanın bir zemini olarak değerlendirmek istedi. Bu, bütünüyle ülkemiz halklarının talebiydi.
Bu noktadan itibaren barış çabaları daha da ciddi bir boyut kazanmıştı. Kürtler, bu süreci anlamlı kılacak girişimlerden de geri kalmadı. Bir ulusun tarih içinde sunacağı en büyük fedakarlıklarla oluşturduğu silahlı güçlerini (gerilla kuvvetleri) kademeli olarak barışa entegre etmeye hazır olduğunu ifade etmeye başladı. Tarihte hiçbir ulusal kurtuluş hareketinin yapmayacağı özveriyle barış için, var olan resmi dile, anadille eğitim hakkı koşulunda itirazı olmadığını, resmi bayrakla bir sorunu bulunmadığını, misak-i milli sınırlarına bir itirazı olmayacağını, güvenceleri verilmiş demokratik haklar koşulunda şiddet eylemlerine de son verebileceğini açıkladı. Bu amaçla ateşkes ilanları yaptı. Son referandumda (12 Eylül anayasa referandumu) devlet askeri ve güvenlik güçlerinin saldırılarına katliamlarına rağmen, tek taraflı ateşkese sonuna kadar sadık kaldı. Referandum sonrası ateşkes kararını uzatmayı da ihmal etmedi.
Bütün bu özveriler, iktidar güçlerini daha etkin ve aktif demokratik açılım yönüne götürmesi gerekirken tersi reflekslerle, ateşkese uyan gerillaları katletmeye, yasal siyaset içinde yer alan Kürt insanını toplu tutuklama ve terör örgütü suçlamasıyla zindanlara atmaya yöneltiyordu. KCK davası, bu korkak mantığın ürünü olarak üretilmişti.
Bununla da kalınmadı, yasaların ve LOZAN gibi Cumhuriyeti kuran uluslararası anlaşmaların “Resmi dil mevcut olmakla birlikte, Türkçeden başka bir dil konuşan Türk vatandaşlarına mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri için uygun kolaylıklar gösterilecektir” (Lozan Anlaşması 39. Madde 4. fıkra) diyerek, açıkça tanıdığı anadille mahkemelerde savunma hakkını reddedildi.
Kürt halkının barışa uzanmış, yasal çalışmaya yönelen çabaları bir kez daha katlediliyordu. Kirli savaşların sürmesi, anaların ağlaması, gençlerimizin zindanlarla birlikte mezarlara doldurulması isteniyordu. Bunun için tüm yollar stabilize ediliyordu.
Bu haksız davranışlar güven ilişkilerini yerle bir ediyor. Sık sık öne sürülen “silahların susması” talebi, devlet güvenlik güçlerinin aralıksız silahlı eylemleriyle, özrü kabahatinden büyük oluyor. Ateşkes ilanlarını bile yeni silahlı saldırı organizesi için zaman kazanma fırsatı olarak gören bir devletin kimseye verebileceği bir güven olmuyor.
Bu meyanda, Kürt özgürlük hareketinin yasal zeminde gösterdiği seçim başarılarını şaibeli hale getirmek için, Başbakanın ağzından “silahlarınızı çekin bakalım kaç oy alabilirsiniz” demek demagojiden başka bir şey değildir. Başbakana, “devletin ordusu, güvenlik kuvvetleri, korucuları, açık gizli istihbarat güçleri ve dev lojistik kaynaklarını arkanıza almadan kaç oy kazanabilirsiniz?” demek yanlış olmayacaktır.
Bu gelişmeler, kirli savaşın devam edeceğine bir işarettir. Devlet bir kez daha pervasız bir saldırı hazırlığı içinde oyalamalarla zaman kazanma çabasında olduğu anlaşılmaktadır.
İnandırıcılığı kalmamış bu iktidarın, anadil gibi en doğal demokratik bir hakkın kullanılmasına şiddetle karşı çıkışı manidardır. Başbakan ağzından “kimse anadille eğitim beklemesin” diye kesilip atıldığı bir ortamda, demokrasi adına bir beklentinin verisi kalmamış demektir.
Bu verilere dayanarak, barışa ilişkin umutlarımızı yitirmeden, ülkemizin yeni ve ağır bir çöküşe gittiğini halkımıza bildirmeyi görev sayarız.
Büyük bir güvensizlik süreci içinde, bir tarafta devlet ve kolları, diğer tarafta Kürt özgürlük hareketi ve demokrasi güçleri kırılgan dengeler üzerinde sert bir çatışma sathı mayilindedir.
İktidar, kendi kurallarını, sistemin yasalarını çiğneyerek adil bir siyasal rekabette kaçmaktadır. Kaçışını örtmek için de yenildiği her halanı demokratik güçlere yasaklı hala getirme çabasında uydurma iddialarla denetim altına almaya çalıştığı yargı erkini kullanmaktadır. Bu aynı zamanda ülkemizde yargının vicdanlardaki adalet alanlarının da yok edilmesidir. Bu birlikte yaşamanın tüm dinamiklerini kaosa sürüklemektir; başkalarını bölücülükle suçlayanların bölücülük yapmasıdır.
Bu ortamın yükselen gerginliklerinde her türden önlemin alınmasını, devrimci güçlerin omuz omuza vermesini, demokrasi güçlerinin bir bütün olarak Kürt özgürlük hareketiyle en sıkı dayanışma içinde mücadeleye yönelmesi gerektiğini önümüze bir görev olarak koymaktadır.
Örgütümüz THKP-C(Acilciler), tüm demokrasi güçlerini bu göreve çağırmaktadır.
Barışı kazanmak için, bu karanlık gidişe kirli ve bir o kadar kanlı savaşa son vermek için halklarımızı duyarlı olmaya çağırıyoruz.

THKP-C (Acilciler)
23 Ekim 2010