27 Eki 2010

206.DOSYA ACİLCİLER ŞU SATIRLARI OKUYUN

206.DOSYA
ACİLCİLER ŞU SATIRLARI OKUYUN

Levent Sami Sultan
27 Ekim 2010

Bazen çok uzun yazmak gerek. Bazen de iki satır yetiyor.
Ama en iyisi ilke edindiğimiz gibi belge ve kanıtla konuşmak. Kişiler kendilerini nasıl tanıtıyorlarsa, kendi imzalarıyla kendilerini nasıl tanımlıyorlarsa onlara öyle hitap etmek en tartışmasız olanıdır.
Bu nedenle tekrarla, hep MİT ajanı İbrahim Yalçın’nın tek tokat yemeden el yazısıyla yazdığı 12 sayfalık itirafnameyi yayınladık. Orada kendini MİT adına para alarak örgütümüzün 1. Kongresini ispiyonlamaya gelmiş bir MİT ajanı olarak tanımladı. Bu kişi kendi tanımı ebede kadar sırtına taşıdı öyle yürüyor.
Ötesi de var. MİT’le ilişkisinin ne zaman başladığını gizliyor hala buna cevap vermedi. Sabırla bekleyeceğiz.
İtirafçı Engin Erkiner de kendini Polis itirafçısı olarak tanıttı. Polis ifadesini yayınladık. Kendi imzasını taşıyor. Bir itirazı da olmadı, tersine övündü. O da ebede kadar İtirafçı adını aldı.
Ölü konuşturucusu ise Can yoldaşımız Nebili bize karşı kullanmak için konuşturtan Erkan Ulaşan adalı ahlaksızdır. 30 yıldır ne yaptığı bilinmeyen bu kişi sırtına kendi fiilinin adına alarak yürüdü. O da öğünerek Nebili bülbül yapmış ha bire konuşturtuyor. Böylece Nebil’i ikiyüzlü bir ahlaksız olarak lekelemeye çalışıyor; Nebil bir ekibin militanı olarak son ana kadar yoldaşlarıyla omuz omuza kalmıştır. Bir yandan yoldaşlarına karşı çirkince konuş diğer yandan onlarla birlikte kal, bu ikiyüzlülüktür. Ama Nebil asla bunu yapacak biri değildir. Dolaysıyla yalancı ve ikiyüzlü olan tek kişi o da ölü konuşturucusudur.
Şimdi alttaki satırlarda yer alan tartışmayı okuyun. Olayların içinde yaşamış Alaettin Özden bunlar için ne diyor, bir bakın. Bir de İrfan Dayıoğlu adlı kişinin sorumsuz, kaçak, güvenilmez kişiliğini ortaya seren ama bu şebekenin tümünü tanımlayan satırlarını okuyun.
Bunlara eklenecek bir şeyimiz yok. Kendileri yazıyorlar kendilerini tanımlıyorlar.
Bundan daha  geçerli bir belge olabilir mi?

 “Alaettin Ozden16 Ekim 2010, 08:46
Konu: erkiner sayfasi
irfan arkadas …Bir sey yapmaya calisiyorsaniz gercek bilgilerle yapin, öyle uydurma, kulaktan dolma tahminlerle bir yere varilamaz. Ben anladim ki bütün bu yapılanlar birilerinin kendi gunahlarini kamufle etmekten baska bir sey degil…. Hic kusura bakmayin anlamadigim diger bir husus da tum bu yazanlar cizenler acilcilik adina yaziyorlar ama ayiptir yani herbiri ayri orgutler icinde yer almis sonra o orgutleri de terketmis siginacak baska delikler aramislar bugun de rahata erip akillarinca bir hesap icine girmisler ayip gercekten bu ne kadar yalan dolan böyle »
Buna İrfan dayıoğlu da cevap veriyor : « ben kendi adıma Acilcilik adına yazma diye bir derdim olmadığını bildiğini zannederim. ben Acilciler içinde geçmişte yer almış biri olarak yazıyorum. doğru bildiklerimi yazmaya çalisiyorum. senin bana mesajını da aynen yayınlayacağım eğer sen istersen tabi. benim engin ile ve diğerleri ile de eski yoldaş olma hukuku dışında bir hukukum yok. olamaz da, belki seninle onlardan daha çok ortak buluştuğum alanlar bulunmaktadır »
İşte bu  kadar.
Ne  Acilcilik ne de doğru bir cümle var ortada. Herbiri diğerinden sorumsuz, kimsenin kimseyi bağlamadığı bataklık insanları. Devrimci bir direnme örgütü olan Acilcilerin geçmişini kirletmeye geleceğini devlet adına yok etmeyene çalışıyorlar. Alaittin Özden onları iyi tanımlamış « örgütlerini terk etmiş sığınacak bir delik aramış » kişilerden ibarettir.
Biri itirafçı, biri MİT ajanı, biri ölü konuşturucusu olan bu muhbirler şebekesinden başka ne beklenir ki ?
Gerçek Acilcilere çağrımız bu kirli insanlara bulunduğunuz her yerde teşhir ediniz.


204. DOSYA ANILARIN GÖR DEDİĞİ YAZISINA EKLER (Ekler 2-3)

204. DOSYA
ANILARIN GÖR DEDİĞİ YAZISINA EKLER
Notlar..2

Mehmet Yavuz
25 Ekim 2010
Ben de hayretler içindeyim.. Zira öğrendiğim çoğu şeyin tazeliği kaybolmadı henüz.

Mihrac'ın telefonu üzerine bir görüşme yaptık. Bu görüşmede benim sorduğum soru farklıydı: ''Nebil, randevu verenin ismini sana söyledi mi ?'' Sorum buydu... Erkan bu bilgileri yıllar önce değil, bu görüşmedeki sorum üzerine söylemişti. Yıllar önce bu soruyu sormamı gerektirecek bir anlatım olmamıştı.
Dinamitin İstanbul'a mı, Ankara'ya mı gittiği sadece bir ayrıntı lakin ben bugün ne yazıldığına değil, geçmişte bana ne anlatıldığına bakıyorum. Yani; bugün ne yazıldığının o kadar önemi yok benim için.
Burada önemli olan nokta; böyle bir taşıma işinden sonra otogarda polis tarafından çevrilip anlatılan türde bir sorgulamanın yapılmış olması. Bugün; bu olayın İstanbul'da 1977 AĞUSTOS ayında yaşandığının söylenmesi daha da anlamlı benim için. Zira İstanbul özelinde kapsamlı bir izlemenin var olduğu ama buradakilerin (Mete'nin uyarısına rağmen) ayakta uyuduğu kanıtlanıyor. Başka yerlere sıvanmak istenen töhmetin; sadece bir çamur olduğu daha da net artık.
Bu bilgi; İstanbul takibinin çiçeği burnunda katılımcı İbrahim Yalçın'la birlikte başladığının da ispatı. Onun eylem kadrosuna alınmasından öncesine ait dönemin böylesine kapsamlı, fotoğraflanmış bir takibatı var mı ?
Anlatılanla süregelen yaşam arasında fark varsa, ben yaşanılana bakmayı tercih ediyorum.
Durum budur.
Yorum..3

Eğer böyle demekle senin için geçmiş oluyorsa, yüreğin soğuyorsa, tamamdır.. Geçmiş olsun..
Lakin unutma ki, çiçeği burnunda eylemcinin senden sonra Cihangir'deki eve gelmiş olması, diyaloğun senden sonra başladığının kanıtı değildir. Bununla ilgili notlar zaten mevcut.
Görüyorum ki sen; kısa yoldan yüreğini soğutmakla ilgilisin. Sorun daha net anlaşıldı. Öyle olsun.

Tekrar edeyim; benim için bugün ne yazıldığı değil, geçmişte ne söylendiği önemli. Bugün yazılanlar geçmişle örtüşmüyorsa kafamı yormam.
Eğer anlatılanlar; ilgilisinin hayat akışına uygun düşmüyorsa, benim için masaldan öte anlamı yoktur.
Ama dedim ya; senin kinle dolu yüreğin soğumuş... Senin adına sevindim sevgili yoldaşım.
Lakin benim yüreğim nedense hiç soğumuyor.. Kafama takılan sorular da yanıtlarını bulamıyor.. Madem ki sen de bu kadar keşif resimlerine takılmışsın, meşhur operasyonda neden senin kim olduğunu hiç sormamışlar ?
Madem ki sizleri Mihrac uğurlamış; neden seni garajda çevirip '' ne getirdin, ne götürüyorsun'' diye sorgulayarak işin sırrını, yani takip edilmekte olduğunuzu deşifre ediyorlar ? Mihrac; valizde ne olduğunu söylememiş mi ?
Yolun açık olsun.

23 Eki 2010

KCK DAVASI

THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması      

23 Ekim 2010 / No: 22


KCK DAVASI
KÜRT HALKININ YASAL SİYASET HAKKINI VE BARIŞI KATLETMEKTİR.

Siyasetin her adımında büyük umutlarla beklenen barış, bir kez daha katledilmektedir.
“Demokratik açılım” adı altında söylenen her şeyin yalan olduğu her adımda açığa çıkmakta, demokrasiye inananların umutları yerle bir edilmektedir. Yasalar çerçevesinde siyaset yapmak isteyenler, yasa dışına itilmek için kovuşturuluyor, tutuklanıp terörist diye itham edilerek mahkum edilmek isteniyor.
Dağdan inip düzde siyaset yapma çağrılarının bir aldatmaca olduğu bu davranışlar, iktidarların düzde de yenilgiye uğradığının belgesidir. İktidarlar hezimete uğradıkları her alanı karşıtlarına yaşanmaz alan haline getiriyor.
Devlet iktidarını ele geçirenler, insanlığın ortak özgürlük söylemlerini kendi dar çıkarları için bir araç haline getiriyorlar. Başkasının kullanım hakkını da gasp ediyorlar. Asrın en büyük siyasi davası olarak ihdas edilen KCK davası, esasında Kürt halkının yasal zeminde siyaset yapma alanlarını yok etme girişimi olarak tecelli etmesi bu mantığın ürünü olmuştur.
Osmanlıdan cumhuriyete, 200 yıllık tarihin kanlı kıyımlarını 21. Yüzyılda da sürdürmek isteyen algılar Kürtlerin yasal siyasal çabalarını, insanlık suçu sayılabilecek yöntemlerle mahkeme koridorlarında acımasızca süründürmeyi amaçlamaktadır. Zindanları dolduran 1800 Kürt yasal siyasal mücadele aktivisti arasında, halkın özgür iradesiyle seçilmiş onlarca Belediye Başkanı ve Belediye Meclis Üyesi bulunmaktadır; tutuklanan yüzlerce insanla ilgili yapılan kapsamlı aramalarda terörle ilgili, yasa dışı olmakla ilgili tek bir maddi delil olmamasına karşın, açılan dava “Terör Örgütü Davası” olarak tanımlanmıştır. Böylece yargısız infaz yapılmıştır.
Kürt halkı, yüzyılların acısı ve kıyımına direnerek bu güne gelmiştir. Bu halk, tüm engellere karşın parlamentoda gurup kurabilme yetisi gösteren temsilcileriyle demokratik haklarını aramaktadır. Bu meşruiyetin ülke, bölge ve dünya kamuoyunda oluşturduğu haklı ilgi ve destek,  devletin ilkel statüleri ve akıllarını tedirgin etmiştir. İktidar, bu tedirginlikle, yasal olmanın meşruiyet sağlamadaki avantajlarını kırmak için çirkin ve kural dışı yöntemlere sapmakta bir beis görmemiştir.
29 Mart 2009 yerel seçimleri bu sürecin anlaşılmasında önemli bir dönemeçtir. İktidar yanı sıra, Genelkurmayın da siyasete müdahaleleriyle “moral kazanacağı bir başarı olanağı vermeyin” diyerek Kürt özgürlük hareketinin yasal çalışma zemininde tasfiyesi kararlaştırılmıştı; o güne kadar laikler ve İslamcılar diye çatıştığı iddia edilen güçler, ilkel milliyetçi reflekslerle bir bütün olmuştu. 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde iktidar, her boydan mülki amirleri ve güvenlik güçleriyle el ele oy için, aleni tarzda rüşvet dağıtımına girişmişti; buzdolapları, mobilyalar, çamaşır makineleri, her türden elektronik, kömür vb. rüşvet, medyanın etkin kampanya katkılarıyla yürütülmüştü.
Örgütümüz THKP-C(Acilciler), 29 Mart 2009 yerel seçimlerini, on yıllar sonrasına etkisi olacağını göz önüne alarak, “Son Düello” olarak tanımlamış, Kürt halkının yanında olduğunu bir kez daha ilan etmişti.
29 Mart 2009 yerel seçimleri Kürt halkının zaferiyle sonuçlandı. Kürt halkı, özgürlük hareketinin arkasında özveriyle durduğunu göstermişti. 54 belediye başkanlığı 99 belediye başkanlığına kadar yükseltti. “Türkiye Kürdistan’ı Haritası”  tartışma götürmez biçimde, halkın oylarıyla çizilmiş oldu. Kürt özgürlük hareketi yasaların ve sistemin seçim kuralları içinde zafer kazanmıştı.
Bu sonuç, Türkiye siyasal tarihinin dengelerini değiştiren bir seçim olmuştu.
Kürt halkı 21.Yüzyılın siyasal kurallarına uygun yasal çalışmalarda da başarılı olduğunu, modern bir ulus olarak bu hakkı özgürce kullanarak sonuç alabileceğini göstermişti. Bu sürecin mantıki sonuçları olacaktı.
Kürtler bu başarılarını, kirli savaşın son bulması için, ortak ülkemizde barış içinde bir arada yaşamanın bir zemini olarak değerlendirmek istedi. Bu, bütünüyle ülkemiz halklarının talebiydi.
Bu noktadan itibaren barış çabaları daha da ciddi bir boyut kazanmıştı. Kürtler, bu süreci anlamlı kılacak girişimlerden de geri kalmadı. Bir ulusun tarih içinde sunacağı en büyük fedakarlıklarla oluşturduğu silahlı güçlerini (gerilla kuvvetleri) kademeli olarak barışa entegre etmeye hazır olduğunu ifade etmeye başladı. Tarihte hiçbir ulusal kurtuluş hareketinin yapmayacağı özveriyle barış için, var olan resmi dile, anadille eğitim hakkı koşulunda itirazı olmadığını, resmi bayrakla bir sorunu bulunmadığını, misak-i milli sınırlarına bir itirazı olmayacağını, güvenceleri verilmiş demokratik haklar koşulunda şiddet eylemlerine de son verebileceğini açıkladı. Bu amaçla ateşkes ilanları yaptı. Son referandumda (12 Eylül anayasa referandumu) devlet askeri ve güvenlik güçlerinin saldırılarına katliamlarına rağmen, tek taraflı ateşkese sonuna kadar sadık kaldı. Referandum sonrası ateşkes kararını uzatmayı da ihmal etmedi.
Bütün bu özveriler, iktidar güçlerini daha etkin ve aktif demokratik açılım yönüne götürmesi gerekirken tersi reflekslerle, ateşkese uyan gerillaları katletmeye, yasal siyaset içinde yer alan Kürt insanını toplu tutuklama ve terör örgütü suçlamasıyla zindanlara atmaya yöneltiyordu. KCK davası, bu korkak mantığın ürünü olarak üretilmişti.
Bununla da kalınmadı, yasaların ve LOZAN gibi Cumhuriyeti kuran uluslararası anlaşmaların “Resmi dil mevcut olmakla birlikte, Türkçeden başka bir dil konuşan Türk vatandaşlarına mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri için uygun kolaylıklar gösterilecektir” (Lozan Anlaşması 39. Madde 4. fıkra) diyerek, açıkça tanıdığı anadille mahkemelerde savunma hakkını reddedildi.
Kürt halkının barışa uzanmış, yasal çalışmaya yönelen çabaları bir kez daha katlediliyordu. Kirli savaşların sürmesi, anaların ağlaması, gençlerimizin zindanlarla birlikte mezarlara doldurulması isteniyordu. Bunun için tüm yollar stabilize ediliyordu.
Bu haksız davranışlar güven ilişkilerini yerle bir ediyor. Sık sık öne sürülen “silahların susması” talebi, devlet güvenlik güçlerinin aralıksız silahlı eylemleriyle, özrü kabahatinden büyük oluyor. Ateşkes ilanlarını bile yeni silahlı saldırı organizesi için zaman kazanma fırsatı olarak gören bir devletin kimseye verebileceği bir güven olmuyor.
Bu meyanda, Kürt özgürlük hareketinin yasal zeminde gösterdiği seçim başarılarını şaibeli hale getirmek için, Başbakanın ağzından “silahlarınızı çekin bakalım kaç oy alabilirsiniz” demek demagojiden başka bir şey değildir. Başbakana, “devletin ordusu, güvenlik kuvvetleri, korucuları, açık gizli istihbarat güçleri ve dev lojistik kaynaklarını arkanıza almadan kaç oy kazanabilirsiniz?” demek yanlış olmayacaktır.
Bu gelişmeler, kirli savaşın devam edeceğine bir işarettir. Devlet bir kez daha pervasız bir saldırı hazırlığı içinde oyalamalarla zaman kazanma çabasında olduğu anlaşılmaktadır.
İnandırıcılığı kalmamış bu iktidarın, anadil gibi en doğal demokratik bir hakkın kullanılmasına şiddetle karşı çıkışı manidardır. Başbakan ağzından “kimse anadille eğitim beklemesin” diye kesilip atıldığı bir ortamda, demokrasi adına bir beklentinin verisi kalmamış demektir.
Bu verilere dayanarak, barışa ilişkin umutlarımızı yitirmeden, ülkemizin yeni ve ağır bir çöküşe gittiğini halkımıza bildirmeyi görev sayarız.
Büyük bir güvensizlik süreci içinde, bir tarafta devlet ve kolları, diğer tarafta Kürt özgürlük hareketi ve demokrasi güçleri kırılgan dengeler üzerinde sert bir çatışma sathı mayilindedir.
İktidar, kendi kurallarını, sistemin yasalarını çiğneyerek adil bir siyasal rekabette kaçmaktadır. Kaçışını örtmek için de yenildiği her halanı demokratik güçlere yasaklı hala getirme çabasında uydurma iddialarla denetim altına almaya çalıştığı yargı erkini kullanmaktadır. Bu aynı zamanda ülkemizde yargının vicdanlardaki adalet alanlarının da yok edilmesidir. Bu birlikte yaşamanın tüm dinamiklerini kaosa sürüklemektir; başkalarını bölücülükle suçlayanların bölücülük yapmasıdır.
Bu ortamın yükselen gerginliklerinde her türden önlemin alınmasını, devrimci güçlerin omuz omuza vermesini, demokrasi güçlerinin bir bütün olarak Kürt özgürlük hareketiyle en sıkı dayanışma içinde mücadeleye yönelmesi gerektiğini önümüze bir görev olarak koymaktadır.
Örgütümüz THKP-C(Acilciler), tüm demokrasi güçlerini bu göreve çağırmaktadır.
Barışı kazanmak için, bu karanlık gidişe kirli ve bir o kadar kanlı savaşa son vermek için halklarımızı duyarlı olmaya çağırıyoruz.

THKP-C (Acilciler)
23 Ekim 2010
   

21 Eki 2010

Notlar...

203.DOSYA

Notlar...

Mihrac Ural’ın notu:
Ölü konuşturucusunun çehresi bir kez daha açığa çıkıyor.
Her defasında farklı anlattığı, balans ayarlarıyla dile getirdiği yalanlar tamamıyla kendi uydurması olduğu netleşti. Tek şahidi olmayan, kendinden başka kimsenin duymadığı saçmalıkları, ne zaman ne de mekan itibariyle ispatı mümkün olmayan yalanları, artık suratının ortasını bir tokat gibi inmiş bulunmaktadır.
Örgütümüzle uzak yakın hiçbir ilişiği olmayan, son 32 yılda devrimci hareketin ne legal ne de illegal sahasında emeği olmayan bu ölü konuşturucusu, MİT ajanı İbrahim Yalçın ve İtirafçı Engin Erkiner’e ispiyonlarıyla ortak olmaya çalıştığı açığa çıkarılmıştır.
30 yıl önce örgütün şüpheli kişi olarak ifadesini almak üzere aradığı bu ölü konuşturucusunun on yıllar sonra Özel Harp Dairesi kuklalarının örgütümüzü, şehitlerimizi ve yoldaşlarımızı karalamak için üç yıldır sürdürdüğü saldırıların ortağı olarak ortaya çıkması her şeyi daha açık hale getirmiştir.
Kendi başına yaptığı şüpheli üç beş hırsızlığı şecaat gösterisi olarak sunarken dile getirdiği aptallık, örgütümüzün Antakya kitle çalışmalarına, sendika, sivil toplum kuruluşu, eğitim çalışmaları, miting, gösteri, boykot, basın açıklamaları, dergi, broşür, bildiri, basım ve dağıtım çalışmaları yerine koyma hayasızlığından başka bir şey değildir.
Bu tür insanların iç dünyalarında biriken vesveseler, arka planlarındaki karanlıklarına da bir işarettir. Buradan bakınca Nebil konusunun neden ısrarla istismar edilmek istendiği daha iyi anlaşılır. Ölümünden bu güne kesintisiz andığımız Şehit Nebil Rahuma yoldaşı son 2 yıldır hatırlamaları da buna bağlıdır.
Ölü konuşturucusunun o güne kadar Nebil’le ilgili tek bir çabasının olmaması, var olan çabalarının Nebil’i katledenlere karşı değil, onun can yoldaşlarını karalamaya yönelik olması ibretle izlenmektedir.
 Ölü konuşturucusu ahlaksız ve onursuzdur. Çehresini açığa vurmamızla birlikte, örgütümüze, şehitlerimize, yoldaşlarımıza yönelik kirli saldırıların üçlü şebekesi de netleşmiş oldu.
Herkes görevini yapıyor. 
Bu gerçeği bir kez daha Onurlu insan Mehmet Yavuz, kısa ve öz vurgularıyla, okurun bilgisine sunuyor.

Birlikte okuyalım…
***

Mehmet Yavuz
21 Ekim 2010

Anıların Gör Dediği başlıklı yazım üzerine bazı açıklamalarla karşılaştım. Bu nedenle pandoranın kutusunun biraz daha açılması gerekiyor.

Erkan, geçmişte Nebil'e yaptığı cezaevi ziyaretini anlatırken;


Kapı önünde Tacettin'in yanında Belma Gürdil'in de bulunduğunu,
Tacettin'in bir kaç kez görüş kabinine girdiğini,
Görüş kabinine sürekli girip çıkanlar olduğunu,
Kendisinin bu görüşmelerden arta kalan sürede iki kez kabine girerek 10-15 dakika kadar Nebil'le konuştuğunu

anlatmıştı. Ayrıca Nebil'in nasıl yakalandığına ilişkin randevu olayını anlatırken herhangi bir isim de vermemişti. Böyle bir anlatımdan geçmişte de, Nebil'in anıtını açarken de hiç söz etmemişti.

Erkan, 1977 yılında Nebil, Ali ve Engin'le birlikte İstanbul'a gidip döndükten sonra Nebil'in ağzından şu bilgiyi vermişti:

-'' Örgüt içinde Engin'e karşı büyük bir öfke var. Engin, kendisinin teorisyen olduğunu söyleyerek eylemlere katılmıyor. Eyleme katılan kadro ise, askeri ve teorik önderliğin bir olduğunu ileri sürerek Engin'in de silahlı eylemlere katılmasını istiyor.''

Anlatanın hatırasına saygı, unutmamayı gerektirir.

Ankara'ya dinamit götürme ve dönüşe ilişkin olay da Erkan tarafından anlatılmıştı bana. Erkan; bir çanta ile Ankara'ya gittiğini, çantayı Ömür apartmanına bırakıp sonra aldığını, boş çanta ile OTOGARA gelip otobüse bineceği sırada iki sivil polisin yanına gelerek çantada ne olduğunu sorduklarını, kendisinin çantanın boş olduğunu söylediğini, bunun üzerine polislerin çantayı açtıklarını, çanta açıldığı zaman içinden ağır bir dinamit kokusunun yayıldığını, bu nedenle yakalanma endişesine kapıldığını ama polislerin bu kokuya rağmen çantayı tekrar kapatıp kendisine dönerek;

-'' Ne getirdin, ne götürüyorsun ? '' diye sorduklarını söylemişti.

Ama şimdi dinamit götürmedim diyor. Doğru olabilir. Ben Erkan'ın yalancısıyım.

Bir de ZİNDANARKASI mezarlığı meselesi var. Zindanarkası mezarlığının kayıt defterini bir süre önce bu sitede yayınlamıştım. Bir günüm bu mezarlık idaresinde geçti. Nebil'in ölüm ve otopsi tarihleri belli. Ölüm tarihinden başlayarak bütün defteri memurlarla birlikte satır satır inceledim.

Bu defterde; kimsesizler mezarlığında gömülen faili meçhul cesetlerin nerede bulunduğuna, ölümün nasıl olduğuna ilişkin kayıtlar da düşülmüş... Lakin Nebil'e ilişkin ne faili meçhul ne de ismen bir kayda rastlamadık. Defterden sayfa koparılmış olabileceğini düşündüm ama numaralandırılmış sayfalarda eksik yoktu.

Evrak memuru, İstanbul'un tamamına ilişkin kayıtların Zincirlikuyu mezarlıklar müdürlüğü bilgisayarlarına aktarıldığını söyleyerek beni oraya yönlendirdi. Verilen isme gittim.. Bilgisayar kayıtlarında İstanbul'un tamamını taradık. Bir iz yoktu.

Bu konuda paylaşılacak bir şey kalmadı. Herkesin aklı ve belgesi kendine kalsın



ANILARIN GÖR DEDİĞİ

202.DOSYA
ANILARIN GÖR DEDİĞİ

Mehmet Yavuz
15 Eylül 2010

Herkesin bir geçmişi, geçmişe ilişkin kişisel anıları var. Lakin bu kişisel anılara insanın özlemleri de zamanla oradan buradan sızıp anıların bir parçası olmaya başlamışsa, ortaya vahim bir durum çıkar.
İnsanların bir de dahil olduğu toplulukla yaşadığı ortak geçmişleri, ortak anıları vardır. Ortak geçmişi; kişisel özlemlerin baskısı altında olan özel anılarla yorumlamaya kalkarsanız geçmişi deforme etmiş olursunuz.
Kişisel anılar; özlemle ne kadar şişerse şişsin, sahibiyle yaşadığı sürece kimseyi alakadar etmez ancak bu anılardan yola çıkarak ortak bir geçmiş deforme edilirse, ortak anının parçası olanların müdahalesi şart olur.
Gözaltı sürecinden beri çamur atıp iz bırakmaya çalışanlarla yüz göz olmamaya karar vermiştim. Çirkeflere karşı bu kararım aynen devam etmekle beraber Erkan tarafından yazılan kişisel anılara müdahale etmem gerektiğine inanıyorum. Çünkü yaşadığım ve tanık olduğum geçmişle örtüşmemektedir.
Müdahil olmadan evvel bir hususu da belirteyim; Erkan’ın kaleme aldığı ve Nebil’e atfedilen anlatımları ölü konuşturuculuğu olarak algılamıyorum. Bu tartışmalardan çok önce de bugün anlatıldığı gibi olmasa da Nebil’le yaptığı konuşmaların bazılarından haberdardım. Bu durumu belirtmek istememin en önemli nedeni; geçmişte yaşanan bir anı bugün nakledenden daha çok bunu anlattırana bakmak zorunluluğudur.
Hiç kimse herkesi sevmek ya da saygı duymak zorunda değildir. Bu, kişisel bir duruştur. Ancak yıllar sonra geçmişin tarihini yazarken bu kişisel tercihlerin etkisinden kurtulmamışsak, ortak tarihi kolayca deforme etmemiz mümkün hale gelir. Doğal olarak bunun da tarih olduğu söylenemez.
Öznel sevgi ya da nefretle kimi kişilerin kahraman, kimilerinin korkak ve hain olarak nitelendirilmesi; kantarın topuzunu kaçırmaktan başka bir şey değildir. Hangi duygu içinde olursak olalım, geçmişi yazarken Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek gerekir.
Buradan hareketle devrimci mücadelenin önemli direnç mahallerinden biri olan Antakya’da Mihrac Ural’ın yerini tartışmak, onu sünepe korkağın biri olarak tanıtmak abesle iştigaldir. Onu sevip sevmemek başka, geçmişteki hakkını vermek başkadır.
Yirmili yaşlarda yasadışı bir örgütlenmenin parçası olan bizler; yasadışı faaliyetin ne olduğunu bilmez bir toyluktaydık. Bu anlamda devekuşu gibiydik. Bizler; bir yanımızla gizli, başka bir yanımızla fal taşı gibi ortadaydık lakin bunun farkında dahi değildik.

Güya üçer kişilik hücreler halinde çalışıyorduk ama hepimiz birbirimizi tanıyor, topluca hareket etmekten çekinmiyorduk. İşte böylesi bir yapı içinde örgütsel disiplinden söz etmek elbette mümkün değildi.

Önemli günlerde örgütsel olarak yapılacak eylemlerin planlamasında, organizasyonunda ve gerçekleştirilmesinde Mihrac Ural’ın yer almadığını iddia etmek, tek kelimeyle geçmişe hakarettir. Bu tür anlatımlar ve yakıştırmalar doğru değildir.

Mihrac Ural’ın örgütsel bir plan ve karar kapsamında olmayan kimi kişisel eylem ya da planlardan bi-haber olması kadar doğal bir durum olamaz. Ancak kişisel bir heyecanla gerçekleştirilen bazı çocuksu işlerin sonucundan haberi de, elbette sonradan olmuştur.

Mesela; Erkan’ın stadyum civarındaki bir yolda çalışır halde gördüğü külüstür bir mobileti çalıp, sürükleyerek kaldığımız eve getirmesinden ne Mihrac’ın ne de bizlerin hiçbir ön bilgisi olmamıştır. Bu olaydan, mobileti sokakta görünce haberdar olmuştuk. Daha sonra bu mobileti kullanmayan acilci kalmamıştır.

Erkan’ın kamulaştırdığı bu mobiletin, ACİLCİLER tarafından kullanıldığının MİT tarafından tespit edilip onu kullanan herkesin fişlendiğini çok sonra öğrenmiştik.

Mihrac’ın bazı olaylardan bilgisinin olmadığı doğrudur; çünkü bu tür olayların tamamı anlık tepkilerin sebep olduğu kişisel eylemlerdir. Nebil’le birlikte örgütün silahlarını alıp eğitime gitmemizden de Mihrac’ın haberi yoktur. Erkan’la düz kontak yapıp çalmaya çalıştığımız otodan da. Ahmet Yıldırım’ın düşüncede kalan banka eyleminden de.. İleride lazım olur diye bir İtalyan turistin pasaportuna el koymamdan da..

Bizleri kişisel olarak bu tür eylemlere iten bir dürtü vardı. Hüseyin Cevahir’e ilişkin masallaştırılarak anlatılan kahramanlıkların etkisinde kalıyor ve kişisel olarak bizler de bir şeyler yapmak istiyorduk.

Bu tür eylemlerin psikolojik açıdan doğru yorumlanması gerekirken, kin güdülen kişileri inkar etmek için araç olarak kullanılması dürüst bir tavır değildir.

Nebil’in kısa bir cezaevi görüşmesinde Erkan’a bir yandan yakalanmasına ilişkin bilgiler verirken aynı anda kastedilen o kişilerle uzun uzun görüşmeler yapıyor olması gerçeği, mantıkla açıklanamayan soru işaretleriyle doludur. Bu soru işaretlerini yüksek sesle dile getirme zamanının geldiğini düşünüyorum.

Silahlı mücadelede yer alan her militan, aynı zamanda ölümle de yoldaştır. Bu nedenle Nebil seviyesindeki bir militanın gölgesinden bile kuşku duyarak her an tetikte olması, şüphelerini güvendiği yoldaşlarıyla paylaşması, onları uyarması gerekirken bunun tam tersi bir gerçekle karşı karşıyayız.

Erkan; Ankara’ya bir valiz dolusu dinamit götürüp boş valizle otogara döndüğünde sivil polislerce durdurulup sorgulandığını bizlerle hemen paylaşmıştı. Yıllar sonra bu olayı basamak olarak kullananlar, kendilerinin bu konudan haberdar edilmemesini kuşkuyla karşılayıp Mihrac’ın polisliğini o tarihlerden başlatmıştı. Halbuki bizler, o zamanlar bu olaya genel bir takip çerçevesinde hiç bakmamıştık. Bizler yapı gereği gizliliğin, takibin ne olduğunun tam olarak farkında değildik. Ama görüyoruz ki bu konuda bizlere göre çok daha tecrübeli ve uyanık olması gereken Engin bile Mete tarafından uyarılmasına rağmen polis takibini hiç önemsememiş. Bu durumda başkalarını töhmet altında bırakmanın alemi ne ?

Nebil’in kendisini yakalatanın ismini, firar öncesindeki görüşmede örgütsel anlamda bir bağı kalmamış Erkan’a anlatırken, bu bilgiyi cezaevinden birlikte firar edeceği ve en çok güvendiğini (?) ifade ederek Erkan’la tanıştırdığı yoldaşına vermemesi ne kadar garip ?

Nebil; kendisini yakalatanın ismini neden birlikte yattığı yoldaşlarıyla paylaşmıyor ?

Neden kendisini yakalatan kişiyle örgütsel bağını devam ettirip, onun adamlarıyla cezaevinde görüşüyor ?

Halbuki Nebil gibi kelle koltukta gezen bir militan; kendisini yakalatanın cezasını en önce kendisi verir. Oysa yazılan anılara baktığımızda bunun tam tersinin yaşandığını görüyoruz. İbrahim Yalçın’ın anlatımına göre Ali Çakmaklı’nın öldürülmesinden hemen sonra İstanbul’da buluştukları Nebil kendisine; ‘’ Ali Çakmaklı’ya karşılık Mihrac’ı cezalandırmak isteyenleri kendisinin zor tuttuğunu..’’ söylemiş..

Behey Nebil; sen mi bu kadar gafildin yoksa senin ağzından bu bilgileri verenler mi ?

Üç kişinin katılımıyla bir eylem yapılmış. İkisi halen hayatta. Onların anlatımıyla Nebil’in anlatımı taban tabana zıt… Dördüncü bir tanık da yok ki olayın şahitliğini yapsın. Aklıma yine soru işaretleri takılıp duruyor.. Sizlere de sorayım:

Nebil; firar öncesinde kendisini yakalattığını söylediği Mihrac’ın adamı Tacettin’le yoğun görüşmeler yaparken o telaş anında kısa aralıklarla görüştüğü Erkan’a bu tür olayları anlatmaya neden gerek gördü ? Olayların seyri, Nebil’in militan kişiliğiyle hiç örtüşmemektedir. Keza; firar gibi önemli bir olayı da eylemi riske edecek tarzda görüş mahallinde ilgisiz birine deşifre etmek, kendini bilen hangi militanın defterinde yazar ?

Erkan’ın anlatımları yalan mı ? Değil…Ben nakledene değil, anlatana bakıyorum…

Başka anlatımlar da var. Hatırladıklarımı paylaşayım. Bu anlatımların hepsi; Erkan’ın cezaevi ziyaretinde Nebil’in söyledikleridir:

‘’dışarıda gömdüğüm silahlar var, onları gömülü olduğu yerden alırsınız, firar edince sizlerle iribata geçeceğim…’’

‘’ Hiç kimseye güvenmiyorum. Eğer yine firar edemezsem Süheyl Yurt’a söyle benimle irtibata geçsin..’’

İkinci söylem oldukça önemli. Örgütsel anlamda hiç kimseye güveni yok ancak firar için örgütsel bir yapısı olmayan çocukluk arkadaştan beklenti içinde olmak…

Bu söylemler; duygusal anlamda Nebil’in gel gitlerinin olduğunu, ne serden ne de yardan geçtiğini göstermektedir.

Nebil’in öldürülmesi olayına gelince; altında binlerce sorunun yattığı bir başka pencere açılıyor önümüze. Nebil’e yapılan sarkıntılık iddiasında kullanılan silah; cinsel organdaki bendi.

Nebil’in can yoldaşı, en az onun kadar gözü kara bir militan olan Ziya Erdönmez; ben olayı olmasa sarkıntılık olayına inanır mıydı ?

Olayların üzerine giderken çokça soru sormak adetimdir. Emine, en mahrem yerde olan bu beni nasıl biliyordu...?

Bu benden Erkan da haberdardı. Kendisi de yıllarca önce görmüştü. Ama Emine nasıl biliyordu ?

Ayrıca, Ziya’nın eşi olmak dışında Emine kimdi ?

Nebil’in değil yoldaşının eşine, herhangi bir kadına bile yapmayacağından emin olduğumuz sarkıntılık suçlamasında en vurucu emareyi nerede görmüştü Emine ?
Yoksa ona birileri mi söylemişti bu beni ?

Nebil’in ölümündeki gizlerin kapağı halen açılmadı. Ama aralandı..

Nebil, yakalandığı zaman anadan üryan ağır işkence tezgahlarına yatırılmadı mı ? Ona işkence yapanlar o beni görmediler mi ?

Onun ölüm kararını verenler, Nebil’in içerideki gerçek polisleri deşifre edeceğini bildikleri için mi Ziya’yı oltaya getirip yoldaşının katlini sağladı ?

Nebil’in cesedi neden ortada yok ?

Zindanarkası kütüğünde neden kaydı yok ?

Bizler neden göz altına alındık ?

16 Eki 2010

MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN

201.DOSYA

MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN

SIRAT KÖPRÜSÜ SORUSUNA
CEVAP VER

“MİT’le ne zaman ilişkiye geçtin?”
ve
Hanefi Avcı üzerine yazmak


Mihrac Ural
14 Ekim 2010

Tekrar soralım, bilenler bilmeyenlere aktarsın.
MİT ajanı İbrahim Yalçın’a MİT ilişkisini sormuyoruz, onu itiraf etti, açıkça yazdı.
“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10) bu geride kaldı.
Şimdi sorumuz bunun ötesini bilmektir.
Sorumuz MİT’le ne zaman ilişkiye geçtiğidir.
Bu sorudan ödü patlıyor. Cevap vermemeye çalışıyor, Zira biliyor ki boynuna giydirilecek yafta bu sorunun cevabı olacaktır. Ahlaksız adam, satılmışlığı bir yana, kendini ne zaman sattığı her şeyi açığa çıkaracağını iyi biliyor, korkusu da bu; titriyor…
Bu soruya cevap vermemek için konudan konuya, yalan senaryodan yalan kurgulara atlıyor.   Ama bu kez, çekirge gibi üçüncü sıçrayışını yaptı ve pençemize girdi, kurtuluş yok.
Soru basit. İbrahim Yalçın, MİT’le ilişkini el yazınla kabul ediyorsun, peki tam tarih olarak MİT’le ne zaman ilişkiye geçtin? Bunu söyle.
İşkembe-i kübradan yalanlarla başkasını karalamak için senaryo yazmak kolay, internet muhbirciliği ise çok daha da kolay, ama gerçekleri dile getirmek zor öyle mi? Hadi konuş bakalım… Soruya cevap ver.
Nereye kadar gizleneceksin, göreve devam eden biri olarak bunu nereye kadar saklayabilirsin…

Tekrar edeyim, belgesiz kanıtsız kimseye bir suçlama yapılamaz. Bu bizim ilkemizdir. Yazılarımızda, belgesi ve açık kanıtı olmayan iddialar sahibine ait, tırnak içinde bir alıntı olmaktan öteye yer alamaz. Alıntısız yazmayı etik bulmayız, başkasına ait sözü kimseye mal etmeyiz, düşmanımızı tekleştirmek için kendisine ait olmayan sözü ona mal etmeyiz. Bu bir hukuk ilkesidir, buna bağlıyız. Hukukun herkese gerekli olduğuna inanırız.
Bu nedenle, öncelikle kişinin kendini nasıl tanımladığına bakarız. Bu çirkin tartışmalarda bile doğrudan sapmadık. İbrahim Yalçın MİT ajanıdır dedik bunu kendi el yazısından verdik. Kendini nasıl tanımlamışsa öyle yazdık.
Ama ötesi vardı. Bunu da bulduk ve yine el yazısından okura aktardık.
Şimdi bizi ilgilendiren ve bugün için önemli olan, İbrahim Yalçın’a sorduğumuz MİT’le ne zaman ilişkiye geçtin? Sorusuna cevap bulmaktır.
Bu cevap, MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın üstlendiği görevin ötesini açıklayacaktır.
Bunu bekliyoruz. Bu sorunun cevabı tüm taşları yerli yerine oturtacak.
Bu adamın örgüte giriş nedenini, onu örgüte sokan İtirafçı Engin Erkiner’in konumunu ve yaptıklarını izah edecek.
MİT ajanı İbrahim Yalçın’ının başı üzerinde duran Giyotin bıçağı budur.
Cevap veremiyor, korku dağları sarmış, uyduruk senaryolara sığınıyor, kaçıp duruyor…
Acelemiz yok, cevap verecek el mahkum.
Ortağı İtirafçı Engin Erkiner’de polis ifadesine “önsöz” yazma sözü vermişti de yerine getirmemişti. Sabırla bekledik, sıkıştırdık ve sonunda “önsöz” yazmak zorunda kaldı. Yazdığı önsözü isteği üzerine, münasip gördüğü polis ifadesinin arkasına yerleştirdik.
Bu MİT ajanı da yazacak… Sorumuza cevap verecek.
Konuyu bir daha ele alalım.
179. Dosyada sorunu şöyle yaklaşık olarak şöyle dile getirdik:
İbrahim yalçın MİT’le ilişkisine ait  “Üç tarih veriyor.
El yazılı belgesinin ilk cümlesinde “20 Ekim 1986 tarihinde” yakalandım diyor.
 MİT’le bu tarihten itibaren ilişkiye geçtiğini söylemeye çalışıyor. Bu tarih 1. Kongremizin hemen öncesi (1 ay öncesi) bir tarih. Yani, ilişkiye geçmesinin hemen ardından, gelip örgüte “açıklama yaptım” demek istiyor. 
Birinci tarih; 20 Ekim 1986
Yalan söylüyordu, zira el yazması itirafnamesinin 7. sayfasında, 20 Ekim 86’dan öncede de MİT’le ilişkide olduğunu açıkça belirttiği cümleler var;
“Ben ADANA’ya MİT’e döndüğüm de Sarı’yı gördüğümü beni kongreye götürmek için geldiğini. 13 ve 16 Ekim’de ANTAKYA PTT’si önünde saat 14.00de buluşacağımızı bildirdim” (İbrahim Yalçın İtirafnamesi s:7) Diyor.
İkinci tarih: 13-16 Ekim 1986.
Yine yalan söylüyor. Satılmış adam MİT’le birlikte örgüte karşı kurguladığı senaryoları ve alternatiflerini Kipti şecaatiyle arz ediyor. Sonuçta meşhur cümlesini söylüyor:
“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)
Üçüncü Tarih: 28 Ağustos 1986.
Bu tarihlere bakınca “20 Ekim 86 tarihinde” yakalandığı iddiasının yalan olduğu ortaya çıkıyor.
28 Ağustosta 86’da para alıp geldiğine göre (15 gün kaldığı ilk gelişi) bu ilişki daha eskilere dayanıyor olmalı. Ancak bunu açıklamıyor. Bizim sorumuz da buradan itibaren gündeme geliyor. Ne zaman ?..
MİT görevlisi olarak ilk gelişini yaptığında her şeyi örgütten gizleyip, bilgi toplayarak MİT’e dönüyor. Topladığı bilgileri olduğu gibi aktarıyor ve karşılığında her ne ise alacağını alıyor.  
İkinci gelişi 20 Ekim 86 tarihinden sonra gerçekleşiyor. Bu kez daha kapsamlı bir görevle dönüyor. Kendinden emin, görevini yapabileceği umuduyla Kongre’nin yapılacağı merkezi alana geliyor.
Satılmış adam oyuna devam edecekti. Ama beklemediği bir gerçekle yüz yüze kaldı. İstanbul MİT’i kanalıyla Adana MİT’nin organize ettiği Süleyman Uğur adlı ajan, örgüt tarafından yakalanmış, sorgusu yapılmıştı. Adana ve Antep MİT’inden gelen Aydın Ocak adlı MİT ajanı da tam bu arada yakalanmıştı. İbrahim Yalçın bunu öğrenince diz bağları çözülmeye başladı. İlmik boynuna girecek bu açıktı.
Süleyman Uğur (Cengiz) ifadesinde ısrarla, “birileri daha var” diyordu. “Bana ilişki vereceklerdi ama güvenmediler bunun için Kongreye gelen diğer ajanların kim olduğunu bilemedim”.  diye ısrarla tekrarla söylüyordu. İbrahim Yalçın bu ifadelerin kendisini kapsadığını hissetmişti.
Sonrası çorap söküğü gibi geldi.
Bu oyunu uzun süre sürdüremeyeceğini anlayınca itiraflarına başladı.
Önce ifadesini sözlü vermek istedi. Bunu ret ettik. Her şey yazılı olacaktı. Nitekim 12 sayfalık el yazısı itirafname böylece yazıldı.
Bu durum Mit ajanının örgüte ilk girdiği andan itibaren görevli olduğuna ilişkin bulgularla kesişiyordu…
Bu verilerden sonra, bu kişinin MİT’ten ne kadar para aldığı, ne yediği ne içtiği, karısını göz ameliyatı için MİT’e neden peşkeş çektiği, “sorumlum” diye tanıttığı Adana MİT’inden “Ufuk” adlı kişi ya da İbrahim Şahin’e atfen, “Şahin” kod adını almasının bir önemi yok.
O bir MİT ajanıdır.” Hepsi bu…
Bu sorumuzdan kaçışının nedeni de çok açık. O, örgütümüz THKP-C(Acilciler)’e, MİT ajanı olarak sızmıştı, onu örgüte getiren de ortağı İtirafçı Engin Erkiner’di.

Gelelim Hanefi Avcı yazmaya,..

HANEFİ AVCI YAZMAK

 Hanefi avcıyı yazmak öncelikle onun hakkında bilgi sahibi olmayı gerektirir. Yazdığı kitabı okumak ise en asgari adımdır. Bu polis şefinin Susurluk komisyonundaki ifadesini, Mehmet Eymür’ün “Sentez” adlı kitabını vb. iyice ve karşılaştırmalı okumayı gerektirir.
Bu konuda etraflı üç makale yazdım. Ayrıca birkaç makalede de konuya değindim. Bunlar 9 Eylül 2010 tarihli.”HANEFİ AVCI, ACİLCİLER, PKK ve CEMAAT”,  12 Eylül 2010 tarihli “HANEFİ AVCI HRANT DİNK ve ERGENEKON”, 28 Eylül 2010 tarihli “CEMAATİN RÖVANŞI (Hanefi Avcı ve Şeytani pusu)” başlıklarını taşıyor. Aynı konuyu, 19 Eylül tarihli “ANADOLU CUMHURİYETİ” ve 25 Eylül 2010 tarihli “TOPRAĞIN DİLİ” başlıklı makalemde “CEMAAT, ÜMMET VE ANADİL” alt başlığında irdeledim. Bir kitap kapsamında olan bu irdelemelere yenileri de eklenmektedir. (Bkz. http://mirural.blogspot.com/ )
Bu çalışmalar için ilk elden Hanefi Avcı’nın “Haliç’te Yaşayan Simonlar” kitabını etraflıca incelemekle kalmadım, mümkün olan araştırmaları da yaparak, okurlarıma ve halkıma bilgi sunmaya çalıştım. Bu çalışmalar bir disiplin olayıdır, entelektüel algılarım ve üstlendiğim sorumluluğun bir yükümlülüğüydü.
Makalelerimin ana konusu, ortada duran bilgilerin Cemaatle ilgili açığa vurduğu tehlikeleri halkımızın önüne bir mesaj olarak koymaktı. Yaklaşan tehlikeyi sergilemek, bunun ana unsurlarını açığa vurmak, mücadelede en geniş dayanışma için mesaj iletme amacını taşıyordu. Her devrimcinin yapması gerekeni kendi açımdan yaptım. Mesajlarımın özü: Cemaat bir cürüm şebekesidir, Ergenekon’un paşaları ne ise Cemaatin imamları da odur dedim. Yakın dönemin demokrasi mücadelesi burada biçimlenecektir diye ekledim. Bununla da kalmadım, Hanefi Avcıyı mazlum göstermek isteyen kendi yazıları ve basına karşı bir duruş sergileyerek eli kanlı bu emniyetçinin daha çok şey söylemesi gerektiğine dikkat çekmekti.
Her konuda halkıma bilgi verdiğim gibi, güçlü olması, başarabileceğine inanması gerektiğini dile getirdim; başı sonu belli muğlaklığı olmayan net çivi gibi yazılar yazdım. Görevimi yaptım.
Hanefi Avcıyı yazan başkaları da var, her zamanki gibi arkadan nal toplayan.
Birisi İtirafçı Engin Erkiner, diğeri MİT ajanı İbrahim Yalçın, Hanefi avcıyı yazdılar. Yazdıkları evlere şenlik.
İtirafçı Engin Enginer’i bilmeyenlere hep anlattım, bu adam siyasi derinliği olmayan bir ezbercidir dedim. Sanıldı ki siyasi husumetle bunları yazıyorum. İlgisi yok.
İtirafçı Engin, okumadan, alıntı yapmadan, dergilerden, gazetelerden, başkasına ait soyutlamalardan hırsızlık yaparak yazar. Bunun için alıntı yapmaz. Açığa çıkar.
İtirafçı Engin’in her hangi bir siyasi olayla ilgili olarak, kendine ait bir soyutlaması yoktur, bunun beceremez de. Son bir yıllık yazılarını alın, tek tek inceleyin benim yazılarımla da karşılaştırın, aradaki uçurumları görün.
İtirafçı, kimin yanında olduysa, hangi mekanda bulunduysa o görüşten olmuştur. HDÖ-ACİL ayrılığında Konya cezaevinde yanımda olduğu için Acilci olmuştur (bu günlerde “HDÖ-Acil ile ayrılığı siyasi değildi, buna teorik kılıf giydirildi” diyerek bu ayrılıkta herhangi bir işlevi olmadığını kendi diliyle söylemektedir), Avrupa’da TKEP’le ilişkisi olması dolaysıyla TKEP’li oldu, TKEP baharlaşınca Frankfurt Okulu çevresine takıldı, Alman Sol Partisine yamandı, ÖDP’li oldu vb.
Böyle bir insanın ne çevresi ne de sorumlu olacağı bir ekibi olabilirdi. Nitekim vardığı nokta da tas tamam budur. Ortağı MİT ajanıyla bu ölçekte dip dibe durmaları da bundan başka nedeni yoktu. Böyle bir insanın siyasi yazı denemeleri ise buna uygun olacaktı.
Her yazısı olduğu gibi Hanefi Avcı üzerine yazdığı iki paragraflık kıytırık yazı da, sözlerimin bir kanıtı olarak göstereceğim. Okurdan, itirafçının yazısını benim aynı konudaki makalelerimle karşılaştırmalı olarak okumasını isteyeceğim. Böylesi okumalarla kimin ne olduğunu anlamak zor olmayacaktır.
Öncelikle belirteyim,  böylesi bir okumada, okurun gözüne çarpacak ilk şey, itirafçının Hanefi Avcı’yı hiçbir biçimde okumadığıdır. Araştırmadığıdır. Bu öncelikle okura karşı saygısızlıktır. Ancak İtirafçı Engin Erkiner’in meşhur ilkesi malum, “kim ne derse desin sen bildiğini yap”. Hanefi Avcı yazısı da öyle bir yazı.
İtirafçı bu yazısından da anlaşılıyor ki, ne cemaati anlamış ne de Hanefi Avcın’ın ortaya koyduğu ve kendini gizlemeye çalıştığı söylemleri. Bu normaldir, bilgi birikimine dayanmayan yazı boş olmaya mahkumdur. İtirafçının, şahsıma saldırı yazılarının tümünde aynı ilkesizliğin olması bu kişinin siyasi konumlanışıyla da ilgili yeterli bilgi verir.
MİT ajanına İbrahim yalçın’ın Hanefi avcı yazmasına gelince.
Onun derdi başka. Senaryo yumurtlamaları atölyesi olarak yeni sallamalar yapmakla meşgul. Hanefi Avcı’yı sahte pasaportlarla Lazkiye’ye getiriyor görüştürüyor, Arap ülkesinde “Ayak Kıran” gibi komik Türkçe isimli kahvehaneler yumurtlayıp kurgular yapıyor; buna bir de Bedri Yağan’ı aptal yerine koyan, gizliliği bilmeyen, önlem almayan, sorunlu olduğunu söylediği örgütümüze sırlarını veren, Türkiye’ye gidiş gelişlerini anlatan bir aptal olarak göstermeye çalışıyor.
MİT ajanı da itirafçı ortağı gibi, Hanefi Avcı’yı okumamış, belli. Okusa bile aynı şeyleri söyleyecek çünkü derdi halkımıza bilgi vermek değil, devrimci mücadeleye mesaj aktarmak değil, yaklaşan cemaat tehlikesini açığa vurmak değildir.
MİT ajanının tek derdi, sırtındaki kamburu örtmek için Mihrac Ural’a saldırmaktır. Bu da çok normal. Muhatabımız değil.
Mit ajanı kamburunu örtemiyor. Çünkü MİT’le ilişkisini öyle bir biçimde ortaya koyduk ki elimizdeki son bilgilerle artık  kurtulma şansı kalmamıştır.
En yakını olanlar bile ondan kaçmaktadır. 2 aydır cevapsız kalan sorumuz, gece gündüz beyninin yemektedir. Bu soruya bir türlü senaryo uyduramamaktadır.  
MİT’le ilişkisini kendi el yazısıyla tek tokat yemeden itiraf etti. Ama ötesi vardı.
Geride kalan MİT’le tam olarak ne zaman ilişkiye geçtiğidir.
Buna cevap vermemek için çırpınıp duruyor, konudan konuya atlıyor ama olmuyor.
Kimseyi ikna edemiyor, herkes “MİT’le ne zaman ilişkiye geçtin” diye soruyor ve cevap bekliyor.
O, duymamış gibi davranıyor. Yeni yumurtalarını piyasaya sürerek bu soruyu es geçebileceğini sanıyor.
Bu soru kendisine olduğu kadar ortaklarına da yönelik bir sorudur. Onlar da cevap veremiyor, şaşkınlar nasıl örtecekler bilemiyorlar.
Şimdi dikkatleri dağıtıp, işi sulandırmak için Hanefi Avcı’yı, Bedri Yağan’ı, Lazkiye’yi, Türkçe isimli uyduruk kahvehaneyi harmanlayıp duruyor. Kendini örtmek için Bedri Yağan’ın adını şemsiye olarak kullanıyor. Bedri Yağan bunun gibi şerefsiz satılmışlara nasıl davranacağını ise herkes bilir.
THKP-C(Acilciler) örgütü sorumlu bir örgüttür. O koşullarda da sorumluluğunu yerine getirmiş, gerekli bilgileri iletmiştir. Bundan sonra da resmi örgüt başvurusu yapılması halinde bu bilgiler iletilir. Bu bilgiler MİT ajanlarına değil, devrimcilere iletilir. Bu bilgilerin bir ucu kime varacak o zaman görülür.
Komik adam, kendi kendine ninni söylüyor. Bir de cüceliğini unutarak, homurdanıyor, ona söyleyeceğim tek şey; tuvalet kağıdım eksik acele etsin…
“Evlad-ı zina” diye bir deyim var, çaresi kalmamış olanların son hamlelerinde, her türden ahlaksızlığı yapıp kendi bataklıklarında boğulmalarını ifade eden. İşte MİT ajanı ve ortağı böylesi bir “evlad-ı zinadır”.
Bu kavganın “Evlad-ı Kerbela” ile “Evlad-ı zina” arasında olduğunu bir kez daha hatırlatmak isterim.
MİT ajanı İbrahim Yalçın,
Ne yazarsa yazsın, Özel Harp Dairesinin bir kuklası olarak yazar.
Bu böyledir, başka yolu da yoktur.  
Devrimci örgütlerin, bu alanda deneyleri onun yalan kurgularını ayakaltında izmarit yapacak kadar derindir. Bu konuda ne yapsa ne etse ortaklaşa aldığımız hükmü değiştiremeyecektir. Tersine infazını yakınlaştıracaktır.
Özel harp dairesinin neler yapmakta olduğunu herkes biliyor, 3 yıl durmadan süren karalamanın kin olmadığını artık bilmeyen yok.
İbrahim Yalçın MİT kuklası olarak görevini yapıyor.