14 Ağu 2010

15 AĞUSTOS 1984 BİR MAKUS KADERİN YENİLGİSİ.


Mihrac Ural
15 Ağustos 2010

15 Ağustos 1984 Eruh baskını gerçekte Kürt ulusunun makus kaderinin yenilgiye uğradığı bir tarihtir; kendi tarihleriyle cesursa yüzleşen Kürtler, bu çıkışı başarabildiler. Bu güne önemli kazanımlarla gelen Kürt özgürlük hareketinin yükselişi bunun tecellisidir.
Böylesine önemli günler, ülkemizin demokrasi mücadelesinin olumlu ve her zaman öne çıkarılması gereken günleridir. Bu günlerin mesajını genelleştirmek halklarımızın kazanımları için zorunludur.
Türkiye solunun önünde de böylesi bir görev durmaktadır.
Türkiye solu, kendi tarihi ve makus kaderiyle cesurca yüzlemeyi başarama yükümlülüğü bu görevin en önemli yanıdır. Sol, İttihatçı geleneğin solu olmaya devam ederken içine düştüğü milliyetçi tutum, büyük emeklerin ürünü olana bu günleri de karartmaya yönelerek çok kötü bir örnek oluşturmaktadır. Böylesi bir sol, halkı temsil etmekten uzak bir soldur. Demokrasiyi tek ulus için algılayanların, farklılıkları ötekileştiren tutumları artan bir bölücü çaba olarak kendini göstermektedir. Milliyetçi solculuk asla demokrasiden yana olamaz.
15 Ağustos dolaysıyla kıssadan alınacak hisseler, Kürt özgürlük hareketi açısından, dayatılan kirli savaşa karşın bir iç savaşa yol açacak eğilimlere prim vermemekte anlam bulacaktır. Türkiye solu için ise kendi tarihiyle cesurca yüzleşerek farklılıklarımızın özgün ve özgür örgütlenmelerini içine sindirip, milliyetçiliğin her türüne karşı ikircimsiz bir mücadele etmesidir. Bunun en önemli yanı Kürt halkına dayatılan kirli savaşa karşı açık ve net tutum almaktır.
***
Tarihte etken bir yere sahip her olayın öncesi ve sonrasını açıklama adına bir dönüm tarihi olur. Bir dizi olgunun simgesi olur. Bu tür simgesel olaylar, tarih içinde biriken ve yoğunlaşarak o güne gelen olayların kırılma noktasıdır. Tarih yazımında çok az şeyi ifade etse de bu tür simgeler olmaksızın farklı dönemleri birbirinden ayırmanın olanağı olmaz.

 Kürt özgürlük hareketi açısından 15 Ağustos 1984 Şemdinli / Eruh baskını böylesi bir tarihi simgedir.

Bilindiği gibi, Kürt özgürlük hareketi tarihi çok eskilere dayanır. Çağdaş anlamda bu hareket 39 isyanla kendini ifade etmiştir. 200 yıldır devam eden kararlı bir eğilimin ifadesi olarak, bu gün varmış olduğu en üst düzeye 15 Ağustos 1984 Eruh baskını olayı simgesiyle ulaşmıştır. Öncesi ve sonrasıyla bu tarih, öncelikle Kürt halkının özverisini dile getirir. Kürt halkı, kesilmeden devam eden ölümlerin, kovuşturmaların, sürgünlerin, asimilasyon ve baskıların altından kalkarak bu güne gelmiştir. Haklı özgürlük davasının arkasında fedakarca duran bu halk, yaşadığımız coğrafyanın tüm farklılıkları ve demokrasi arayışları adına da bir etkinlik olarak siyasal gündemi belirleyen özgürlük hareketini ayakları üzerine oturtmuştur.

15 Ağustos 1984 Eruh baskınına yönelmeden önce 38 isyanla kendini dile getiren Kürtler, siyasal taleplerini kendi gerçeklerinden yola çıkarak dile getirmiştir. Kürt ulusu gerçeği bu taleplerin temelidir.

Ulus, sadece siyasala ait olan ve kendini devletle ya da siyasi eğilimle ifade eden bir fikir jimnastiği olarak ele alınmayacak olursa Kürtler, kendi coğrafyalarında kendi dilleriyle sosyal ve kültürel ilişkilerinin tarih içindeki evriminin sonuçlarıyla, özgürlük ve demokrasi taleplerini ortaya koyarak ulusal varoluşlarını da dile getirmişlerdir.  Bu tarihi alt yapının zemini olmaksızın, bu siyasi eğilimlerin doğması mümkün değildir; ulus birilerinin siyasal tercihi değil, tarihi bir kategori olarak uzun ve yoğun dil, kültür, ruhi şekillenme, ekonomik ve coğrafi bir dizi etmenin evrim birikimlerinin sonucudur. Kürtlerin ulus gerçeklikleri de özgürlük hareketlerinin var oluş nedeni de budur.

15 Ağustos 1984 Eruh baskını bu birikimlerin, yeni bir sürecin açılımında dönüm noktası olması itibariyle çok önemlidir. Bunu daha doğru algılamak için Eruh baskını öncesini kısaca belirlemek gerek.

Eruh baskını öncesi Kürt halkının mücadelesi iki döneme ayrılabilir.

Birinci dönem; tarih sahnesine çıkma potansiyelleri taşıyan bir ulusun özgürlük mücadelesini ulus adına bilinçli siyasi bir çabayla oluşturamadığı, lokal kalan isyanlarla dile getirdiği aşamadır.

İkinci dönem; 20.yy kesitinde yüksel ulusal hareketlere paralel yürüyen ve ulusal kurtuluşçu eğilimlerini siyasal söylemleriyle de dile getiren aşamadır.

Bu aşama kendi içinde iki bölümde irdelenebilir. Birincisi,  20.yy başlarında Kürt ulusal mücadelesinin, Türk uluslaşma süreci içinde ezildiği dönemdir, ikincisi Dersim isyanı sonrası 15 Ağustos 1984 Eruh baskınına kadarki dönem.

Son iki dönemin birinci evresi farklı değerlendirmelere muhatap olmuştur.

Osmanlının yıkıntılarından doğmaya başlayan ve bir ulusal devlet yapılandıran Türk ulusu, egemen olduğu coğrafyada birden çok etnik yapı üzerine oturmuştur. Kurulan ulusal devlet demokratik bir yapı oluşturamamış olması dolaysıyla da diğer etkin yapıların ve başta Kürt ulusunun özgürlükleri önünde set oluşturmuştur. Tekçi zihniyet ve algılarla kurulan Cumhuriyet,  kuruluş kesiti dünya siyasal yönelimlerinin etkisi altında, artan oranda bir ilkel milliyetçilik içine batmıştır. Bu batış, ırkçı bir dayatılmayla at başı gitmiş, farklılıkları ötekileştirme ve kanlı bir biçimde tasfiye etme süreciyle noktalanmıştır. Kürt ayaklanmalarının uğradığı kanlı akıbet ise, bu güne kadar süren toplumsal kaosların ve çözülmemiş sorunların kaynağı olmuştur. Bu süreç Dersim isyanıyla noktalanır (21 Mart 1937).

Dersim isyanıyla, 15 Ağustos 1984 Eruh baskını arasında kalan dönem ise çok önemli bir dönemdi. Bu dönem gerçek ve çağdaş anlamıyla siyasal örgütlenmeleriyle sivil toplum kuruluşları ve yayın etkinlikleriyle Kürtler bir ulus olarak tarih sahnesine çıkışlarının en önemli belirtilerini ortaya koydular. Gerçek bir ulusal kurtuluş hareketi bu sürecin içinde mayalandı. Bu sürecin özverileri, siyasal mücadele insanlarının emekleri ve aktiviteleri aynı zamanda, 15 Ağustos 1984 Eruh baskını sonrası gelişen Kürt özgürlük hareketinin de temelini atmış oldu.

Bu süreç içinde Kürt siyasal mücadele örgütlerinden ayakta kalanlar, öncekilerin yok oluşlarıyla dile gelen fedakarlıklarının ürünü olduğunu tarih adına teslim etmek yanlış olmayacaktır.

15 Ağustos Eruh baskını ve sonrası ise, Kürt özgürlük mücadelesinin en anlamlı ve en başarılı dönemidir. Bu dönem kararlı bir iradenin, geçmişi inkar etmeden üzerinde onurluca yükselmenin, milliyetçiliğe düşmeden ortaya konan kapsayıcı çabaların, başkasına ait rollere girme basitliklerine düşmeden ortaya konan özverilerin ürünü olmuştur. Kürtler ilk kez bu ölçüde kapsayıcı ve çok boyutlu mücadele yöntemleriyle Kürt ulusu adına demokrasi ve özgürlük taleplerini dile getirmektedirler.

15 Ağustos Eruh baskını, PKK’nın kendi coğrafyasını doğru algılamasıyla da çok yakından ilgilidir. Bölgenin devrimci hareketi olmak ve bir yerli hareket olarak bu coğrafyanın sunduğu her olanaktan yararlanabilmek, çok boyutlu dengelerin doğru kurabilmekle ilgilidir. Bekaa kampları ve 15 Ağustos ilişkisini bu kapsamda değerlendirmek yanlış olmayacaktır.  Buna PKK ve Türkiye solu ilişkisini de önemle eklemek gerek  (1982 Haziranda kurulan Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi  (FKBDC) kuruluşu gibi).

Sonuçta 15 Ağustos atılımı, Kürt halkının tarih sahnesine çıkış arzusunun kararlı ifadesi olarak ortaya çıkan bir atılımdır. Bu atılımın Liderliğini yapan en önemli kadroları yakından tanıyan bu satırların yazarı, yakalanan başarının en önemli özelliği olarak milliyetçiliğe prim verilmemesini tespit eder. Mücadeleyi demokrasi eksenli olarak sürdürmek bu liderliğin başardığı en önemli hadisedir; bu aynı zamanda ortak ülkemizde iç savaşın önünde duran en büyük engeldir.

Bu gün 15 Ağustos 1984 Eruh baskını, bir başlangıcın simgesel tarihi olarak sadece Kürt kardeşlerimizin değil Anadolu mozaiğinin de adına süren demokrasi mücadelesinin önemli bir günüdür. Bu günün mesajı Anadolu farklılıklarının özgürlük mücadelesi için de anlamlıdır.

15 Ağustos 1984 Eruh baskını gerçekte Kürt ulusunun makus kaderinin yenilgiye uğradığı bir tarihtir; kendi tarihleriyle cesursa yüzleşen Kürtler, bu çıkışı başarabildiler. Bu güne önemli kazanımlarla gelen Kürt özgürlük hareketinin yükselişi bunun tecellisidir.
Böylesine önemli günler, ülkemizin demokrasi mücadelesinin olumlu ve her zaman öne çıkarılması gereken günleridir. Bu günlerin mesajını genelleştirmek halklarımızın kazanımları için zorunludur.

Türkiye solunun önünde de böylesi bir görev durmaktadır.

Türkiye solu, kendi tarihi ve makus kaderiyle cesurca yüzlemeyi başarama yükümlülüğü bu görevin en önemli yanıdır. Sol, İttihatçı geleneğin solu olmaya devam ederken içine düştüğü milliyetçi tutum, büyük emeklerin ürünü olana bu günleri de karartmaya yönelerek çok kötü bir örnek oluşturmaktadır. Böylesi bir sol, halkı temsil etmekten uzak bir soldur. Demokrasiyi tek ulus için algılayanların, farklılıkları ötekileştiren tutumları artan bir bölücü çaba olarak kendini göstermektedir. Milliyetçi solculuk asla demokrasiden yana olamaz. 

15 Ağustos dolaysıyla kıssadan alınacak hisseler, Kürt özgürlük hareketi açısından, dayatılan kirli savaşa karşın bir iç savaşa yol açacak eğilimlere prim vermemekte anlam bulacaktır. Türkiye solu için ise kendi tarihiyle cesurca yüzleşerek farklılıklarımızın özgün ve özgür örgütlenmelerini içine sindirip, milliyetçiliğin her türüne karşı ikircimsiz bir mücadele etmesidir. Bunun en önemli yanı Kürt halkına dayatılan kirli savaşa karşı açık ve net tutum almaktır.


8 Ağu 2010

177. DOSYA

177.DOSYA

İBRAHİM YALÇIN MİT AJANIDIR
İŞTE YENİ BELGELER

Süleyman Sait

8 Ağustos 2010

THKP-C(Acilciler) bir direnme örgütüdür. Davası halkın davasıdır ve direnişi gerici sistemi koruyan devlete karşıdır. Örgütümüz, devletle ne çapta olursa olsun, en küçük boyutta bir ilişki içinde olan herkesi hakir görür. Muhbir ve hain görür. Bu nedenle devletle ilişkisi olma ihtimali bulunan sıradan insanları bile ötekileştirmekten çekinmez. Örgütümüze büyük yararlar sağlayacak olsa da bu kirli ilişkileri elinin tersiyle iter. Tüm devrimci hareketler bilir, zaman zaman kaçakçılar hizmet sunmak ister işleri kolaylaşsın diye. Ama örgütümüz bunu bile ret eden bir örgüttür; çünkü her kaçakçı ne kadar “namuslu” olursa olsun devletle bir biçimde dirsek teması içinde olmaksızın teknesini yürütemez. Böyleleri, para için her şeyi satabilir. Bunun önlemini keskin bıçak gibi almak ve uzaklaştırmak şarttır.

3 yıldır örgütümüz hakkında çılgınca söylenip duran bir ikili var. Her birinin kamburu dostlar başına. Her ikisi de polis organizesi. Bu ikilinin biri MİT ajanı. Bu ahlaksızı örgütümüz hiç muhatap almadı almayacak da. Elimizin tersiyle suratına iki tokat attık, tek soru sorduk MİT’ten 150 000 TL alarak 1. Kongreyi ihbar için geldin mi gelmedin mi ? diye sorduk. Bu yeterlidir. Cevabını kendi el yazısıyla ortaya koyduk ve bizim için bu şerefsiz kişi bitti. Cezasını beklesin, izmarit gibi ayak altında ezileceğini bilsin bunun ruhi bunalımlarıyla korkunun ecele faydası olmayacağını iliklerine kadar titreyerek hissetsin.

Örgütümüz bu ahlaksız, tüzüğünde insana karşı şiddeti yasaklayan hükümlerine uyarak zor kullanmadı. Ancak devrimci kamuoyuna ve halkımıza uzun bir dosya ile, yönetici yoldaşların da tek tek açık ve net görüşleri yazılarak bilgi aktarıldı. Görevimiz o gün bitmişti.

Örgütümüzü ne o gün ne bu gün bu satılmış adam kandıramadı. Örgüt bu adamı tedirginliğinin başladığı andan itibaren yakaladı.

İlk gelişi çok kısa süreliydi (15 gün) ve geri geleceği belliydi. İkinci gelişinde, yakalanmış olan iki MİT ajanının görünce, itiraf etmek zorunda kaldı. Bunun üzerine de örgüt bu adamı kuşatmaya aldı. Bir kez MİT’e bulaşmıştı ne kadar yıkansa da temiz olamazdı. Bir de çok ahlaksız biriydi, para için yapamayacağı şey yoktu. Karısının göz tedavisini MİT’e tahvil etmesi, Levent yoldaşın tanıklık yaptığı gibi MİT karısını sınıra kadar getirince ona ilk sorusunun “ne kadar para verdiler” olması bunu göstermeye yeterdi.

Bunları yeniden bin kez tekrar etmenin gereği yok. Zaten adam utanmadan 150.000 TL MİT’ten alıp örgütün 1. kongresini ihbar için yola çıktım diyor. Bunun için zerre kadar bir mahcubiyet bile duymuyor ve özür dilemeden hayatını devrimci mücadeleye adamış, işkencelerde ser verip sır vermemiş insanlara kara çalmaya çalışıyor. En komiği de 22 yıldır TKEP saflarında bir tasfiyeci olmasına karşın Acilcilere dönüp saldırması var;  bu komik halleri, zurnanın son deliği misali.

İbrahim yalçın MİT ajanıdır, hala resmi görevlidir, bunu tüm yönleriyle kendi el yazılı itiraflarıyla ortaya koyduk. Kendimizden tek kilime yorum eklemeden belgeledik.

Öner Ödemiş ise, bu ahlaksızın örgütümüze girişinin MİT organizasyonu olduğunu ispat etti. Olayları, zamanlamaları adım adım takip ederek bunu gösterdi.

Bu yazı, bu gerçeklerin bir ifadesi olarak, el yazılı itirafnamesinin içinde yer alan tarihleri karşılaştırarak bir kez daha ortaya koyuyor.

12 sayfalık el yazılı itirafnamesinde üç tarih bulunuyor. El yazısının ilk cümlesi 20 Ekim 1986 MİT elamanlarınca yakalandım diyor. Normal polis değil de MİT elamanı olduklarını nasıl bilmişse...

Sonra MİT’e, Sarı’yla iki randevü aldığını söylüyor tarih olarak da 13-16 Ekim diyor. Yanı İbrahim Yalçın’ın MİT’le ilişkisi, “yakalandığım” dediği 20 Ekim 1986 tarihinden de önce bir ilişki içinde olduğu anlaşılıyor.

 Adam, 12 sayfalık itirafnamesinin iç taraflarında ise başka bir tarih daha veriyor. “Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10). Bu da üçüncü tarih.

Yazıda bu tarihler öyle dizilmiş ki,  “yakalandım” dediği 20 Ekim tarihi, sanki 28 Ağustos tarihinden önceki bir tarih gibi, arada kaybolmuş. Oysa bu adam, Suriye’ye ilk gelişini 28 Ağustos’tan hemen sonra yapmıştı. El yazmasında da bunu söylüyor. 15 Gün kalmıştı. Ama ne hikmetse bu gelişinde (Birinci gelişi) örgüte hiçbir açıklamada bulunmuyor. MİT’le anlaşmasına uygun olarak, bilgi topluyor, üzerine bir ton adres alıyor ve 20 Ekim’de üzerimde yakalandı, ne yapayım, diyor. Oysa 28 Ağustos gelişi sırf bu bilgileri alıp MİT’e verme amacı taşıyor. Bunun karşılığında ne aldıysa alıyor.

İkinci gelişinde ise, örgütümüz iki MİT ajanını yakalayıp, sorgusunu yaptığı bir ortama denk geliyor. MİT iki ajanını göndermiş onlarda ilk anda ele geçiyorlar. Biri, Süleyman Uğur (Cengiz) İstanbul ve Adana MİT’i kanalıyla 1. kongreye gönderiliyor ve “orada iki elemanımız daha var, işiniz bitsin tanışacaksınız” diye de rahat olması tavsiye ediliyor. Diğeri ise Çorumlu Aydın Ocak (Kuşçu) Gaziantep MİT’i tarafından gönderiliyor ve hedefte örgütümüz, Mihrac Ural, PKK ve Öcalan yer alıyor. (Bkz. 67. DOSYA http://tarihselhainler.blogspot.com/  ve  http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ )

Bu gelişmeler karşısında MİT ajanı İbrahim Yalçın kaygıya kapılıyor, telaşlanıyor ve itiraflarda bulunacağını ifade ederek olası riskleri hafifletmek istiyor.

Bu satılmış adam, örgütümüz açısından ilk anda her yanıyla çıplak hale getirilmiştir. Bunun için, bu ahlaksızın yaşamını irdelemek bizim işimiz olamazdı. Bizi ilgilendiren tek cümlelik bir gerçekti. O da MİT’ten para alarak 1. kongreyi ihbar etmeye gelmiş olmasıydı; bu konuda belgeleriyle tüm gerçekler açığa çıkınca da örgüt içinde bu çirkin insanı kuşatıp tesirsiz hale getirmemiz yeterdi. 1. kongresini örgütleyen bir yapının bu konuyu içselleştirip dizginlemesi en uygun olanıydı. Örgütümüz bunu da halkımıza ve devrimci kamuoyuna bir dosyayla açıkladık.

Öner Ödemiş bu yazısında ayrıntılardaki şeytanı kuyruğundan tutup havaya asıyor.
Geniş bilgi için şu linkleri ziyaret ediniz:

176. DOSYA

176.DOSYA

İBRAHİM YALÇIN; 1977 SIZINTISI- 2


Ö. ÖDEMİŞ

7 Ağustos 2010

İbrahim Yalçın’ın 1977 yılın da örgüte sızan birisi olduğunu ilk yazılarda yazmıştım. Bu yazıda ise 1986 yılında, cezaevinden çıktıktan sonra neler yaptığını, yeniden  nasıl  ve ne zaman polis ile ilişkiye geçtiğini belgeleriyle ortaya  koyacağız. Aslında her şey alenen açık bir şekilde İ.Yalçın’ın kendi el yazmalarında  var. Bu güne kadar dikkatli bir araştırma yapılamadığı ve bir tarihsel akış içerisinde ele alınamadığı için net olarak ortaya çıkarılamamıştır. 

İbrahim Yalçın el yazmaları sayfa 1; 
“20 Ekim 1986 tarihinde Altınözü’nden Antakya ya geldim. Doğru postaneye indim. Antakya’dan Ahmet Rende’ye telefon ederek, İstanbul’a  gitmek üzere postaneden ayrıldıktan birkaç dakika sonra koluma giren MİT elemanlarının “İbrahim bir dakika gelir misin” uyarısıyla doğrudan karşı kaldırımda bulunan otomobile alındım”  

İ.Yalçın 20 Ekim 1986 tarihinde yakalandığını kendi el yazısıyla böyle anlatıyor. Yakalanıyor, falaka yiyor  ve üzerinde isinler, adresler vb. çıkıyor. Devam ediyoruz. 

İ.Yalçın elyazmaları sayfa 2; 
“Onlar ‘ Suriye’ye gittiğimi, tatili eşimle orada geçirdiğimi, bu adreslerdeki isimleri Suriye’ye göndereceğimi ayrıca Türkiye sorumlusu yada çok yetkili bir görevle geldiğimi açık söylemeseler de  ima ediyorlardı.” 

“…falakaya mola verdiklerin de (….) ellerimi yattığım yerden kaldırarak ‘yeter be, tamam artık Suriye’ye gittim’ diye bağırdım.” İ.Yalçın il yazmaları sayfa;4, 
Burada İ.Yalçın çok açık bir biçimde  ilk Suriye gedişinin polisin bilgisi dahilinde olduğunu söylüyor. İşe polis zaten biliyordu ile başlıyor. Tarih 28 Ağustos 1986. 

İ.Yalçın el yazmaları sayfa-5; 
“Beni önce İstanbul’a göndererek oradaki adreslerle görüşmemi ve durumlarını, ne yaptıklarını, konumlarını? Silah durumunu? İl sorumlusunu vs. öğrenmemi istediler. Ben İstanbul’a gittim. 6 günde gördüğüm adresi bilinen kişilere uğrayarak ellerindeki yayın organlarını kaybetmelerini ve çok önemli sorun varmış, Mihraç’tan haber geldi tüm randevularınızı durdurun, ikinci bir habere kadar herkes işine gücüne baksın diye, gördüğüm herkese söyledim” 

İ.Yalçın el yazmaları sayfa 7; 
“İstanbul da sarı Vedat’ı gördüm. Sarıya her şeyi anlattım ve hemen kaybolmasını ayrıca durumu buraya anlatmasını bildirdim.- Size anlatmış.- Orada Sarı’dan 13 ve 16 Ekim 1986 da PTT önünde( Antakya’da) buluşalım diye iki sahte randevu aldım. Adana’ya MİT’e döndüğümde  Sarıyı gördüğümü beni kongreye götürmek için geldiğini ve 13 ve 16 Ekim’de Antakya PTT’si önünde saat 14.00 de buluşacağımızı bildirdim. En çok bu habere sevindiler.”  

İşte İ.Yalçın burada tökezliyor. 20 Ekim 1986 tarihinde  polise yakalanmışken, Sarı Vedat ile 13-16 Ekim tarihin de randevu alıyor. Yani yakalandığını söylediği tarihten  7 gün önce!... 

İ.Yalçın’ın el yazmalarını dikkatlice okumaya devam edelim. Sayfa 8; 
“Bunlar (yani MİT) benim kongreden önce buraya gelmemi istedikleri için ‘peki şimdi nasıl gideceksin! Dediler. ‘Bende Ali Hamam zaten bilindiği için telefon eder,onun adını ve köyünü öğrenir, ondan sonra da telefon eder şu gün geliyorum motoru gönderin derim ve giderim,’ dedim. Hemen öğren dediler.” 

İ.Yalçın zaten bilindiğini söylediği Ali Hamam’ın adını ve köyünü  öğrenmek için Suriye’yi arayacağını söylüyor. Bilinen adı bir kez daha  telefonla öğreniyor. 

İ.Yalçın el yazmaları sayfa-9; “(…) bir hafta sonraya gün kestik (28 Ağustos 1986) ben o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler. Başarılar vs. dileyerek 150.000 TL paralarını alarak vedalaştık.” 

İ.Yalçın kendi il yazmalarında aslında itiraf ediyor. İlk geçişi öncesinde yani 28 Ağustos tarihin de MİT iler ilişkiye geçiyor ve görevli olarak Suriye’ye geliyor. 20 Ekim tarihinde değil. Bu şu demek; 

İ.Yalçın cezaevinden çıkar çıkma MİT ile bir biçimde ilişkileniyor. Sonra görevli olarak 28 Ağustos 1986 tarihinde Suriye’ye geçiyor. 15 gün kadar burada kalıyor, bilgi ve belge toparlıyor.  12-13 Eylül 1986 da yeniden Türkiye’ye dönüyor. MİT ile çalışmaya devam ediyor. Ekim atının sonlarına doğru tekrar MİT ile ilişkide Suriye’ye geçiyor. Aynı tarihlerde S.Uğur’da İstanbul dan Adana MİT’ine geliyor ve  görev verilerek Suriye’ye geçiriliyor. S.Uğur Suriye’ye gelir gelmez  deşifre oluyor ve yakalanıyor. MİT tarafından görevlendirildiğini itiraf ediyor.  

İ.Yalçın ile S.Uğur’un Suriye’ye geliş tarihleri arsında 3-4 gün  var. S.Uğur İstanbul’dan Adana’ya geliyor. Organizasyon Adana MİT’i tarafından yapılıyor. Hem İ.Yalçın hem de S.Uğur aynı birim tarafından  değişik pozisyonlarda  organize ediliyor.  

S.Uğur’a, i.Yalçın hakkında bilgi verilmemiş olabilir ancak S.Uğur’un bilgisi kesinlikle İ.Yalçın’a verilmiş olmalı. S.Uğur itirafında MİT’in kendisine ‘kendisi dışında 2-3 kişinin daha  görevli gönderildiğini,’ isim vermeden söylediğini belirtiyor. 

İ.Yalçın, S.Uğur deşifre edilip yakalandıktan sonra ona çok sert davranıyor ve herkesin içinde birkaç kez dövüyor. Şiddetle cezalandırılmasını istiyor. S.Uğur olayından 3-4 gün sonra, daha S.Uğur’un nasıl cezalandırılacağı kararı verilmemişken, İ.Yalçın benimde anlatacaklarım var diyerek “ünlü itiraflarına” başlıyor. 12 sayfa itiraf yazıyor, polisi kandırdığını söyleyerek, örgütü kandırıyor. 

O dönem yazdığı  itirafta ki tarihlerle oynuyor. Bunu kimse görmüyor. 20 Ekim tarihin de Antakya postanesi önünde yakalandığını söylüyor. Ancak  28 Ağustos tarihinde parasını alarak Suriye’ye geçtiğini itiraf ediyor. Sarı Vedat ile 13 Ekim tarihinde randevulaşıyor. Doğru olan tarih 28 Ağustos tarihidir. Yani cezaevinden çıktıktan sonra ilk Suriye’ye geçmeden önceki MİT ile ilişkiye geçiyor. İlk gelişinde itiraf etmiyor, bilgi aktarıyor. Ancak  aktardığı bilgilere dönük operasyon yapılırsa tekrar Suriye’ye gidemeyeceğini söyleyerek, operasyon yapılmasını engelliyor. Bilgisini verdiği ilişkiler izlenmeye alınıyor, ancak yakalanmıyor. 

İ.Yalçın ısrarla dikkatleri Suriye’ye ikinci geliş öncesi yakalandığına, ilk gelişinde böyle bir durum olmadığı noktasına  çekmeye çalışıyor. Bunun için yakalandığı tarih konusunda yalan söylüyor. Ancak arada hata yapıyor. 

İ.Yalçın, yakalanma tarihiyle oynayarak, ‘olayın daha yeni bir olay olduğunu ve hemen gelip örgüte anlattığını söyleyerek, güven oluşturmaya çalışıyor.  “Ben polise hiç çalışmadım, polisi kandırdım diyerek, örgütü kandırmak… 

İ.Yalçın 20 Ekim 1986 tarihinde değil, ilk gelişi öncesinde yani 28 Ağustos 1986 tarihinde  polisle işbirliği içerisine giriyor. Görevli olarak Suriye’ye gidiyor. 15 gün kadar kalıyor ve edindiği bilgilerle Türkiye’ye geliyor. Elde ettiği bilgileri polise aktarıyor, ancak  bu bilgiler doğrultusunda operasyon yapılmaması konusunda anlaşıyor. Polis Kongre için tekrar gitmesini yeni verilen görevleri yerine getirmesi durumunda ailesinin de Suriye’ye geçmesine izin verileceğini söylüyor. Anlaşıyorlar… 

Eski bir sızıntı  yeni baştan uyandırılarak, göreve döndürülüyor. Eski işlevine ve canlılığına kavuşuyor. 
İ.Yalçın’ın hesapları S.Uğur’un yakalanması ile aksıyor. Korkmaya başlıyor. Kendince zeki bir hamle yapıp, kendi iradesi ile açıklamalarda bulunuyor. Böylelikle herkesin kafasında “kendisi geldi açıkladı” ön yargısını oluşturarak, bir adım öne geçiyor. Bu senaryo bile, kriz durumunda kullanılmak üzere daha önceden hazırlanmış gibi görünüyor. 

İ.Yalçın’ın bu uyanık tavrı yüzünden, oradaki yönetici durumunda ki insanlar, o dönem için alınacak tavırda, kararsız kalıyor. O dönem için oluşan ağırlıklı yargı; İ.Yalçın, polis tarafında böylesi bir baskıya maruz kalmış ancak polisi atlatarak, tüm yaşananları gelip, örgüte anlatmıştır, şeklinde oluşmuştur. Böylelikle polisin bir hamlesi daha boşa çıkartılmış oluyordu. 

İ.Yalçın örgütte oluşan bu yargı  ile birlikte, önemli bir badireyi daha atlatıyordu. 

Devam edecek. 

Ö.ÖDEMİŞ. 

7 Ağu 2010

18. DUYURU

THKP-C(Acilciler) Basın Açıklaması 
5 Ağustos 2010 / No: 18

HASAN YEŞİLOĞLU YOLDAŞ VEFAT ETTİ
HALKIMIZIN, YOLDAŞLARIN BAŞISAĞOLSUN
(1960 Antakya 5 Ağustos 2010)

Geçirdiği beyin kanamasıyla komaya düşen ve 23 günlük yaşam mücadelesinde bu gün 5 Ağustos 2010 tarihinde vefat eden Hasan Yeşiloğlu yoldaş, örgütümüz THKP-C (Acilciler)’in yiğit bir kadrosuydu. Devrimci mücadeleye ilk adımlarını örgütümüzle birlikte atan, bunu kapsadığı müstesna yeriyle devam ettiren yoldaş, 12 Eylül rejimine karşı her alanda yürüttüğü mücadeleyle de kararlıca sürdürmüştür.
1978-1979 kesitinde liseli bir öğrenci olarak devrimci mücadeleye başladı. Aynı dönemde, zindan yatarak direnişini sürdürdü. Liseli bir devrimci olmakla kalmadı, örgütlü bir militan ve bir kadro olarak siyasi mücadelenin orta yerinde 12 Eylül karanlığına karşı savaştı.
Bu mücadele 82 anayasasına karşı örgütün aldığı tutum yolunda da büyük emeklerle kendini ifade etti. 1982 Kasım döneminde örgüte yönelik operasyonlarda işkence ve zindan süreçlerinden geçti. Örgüt üyeliğinden hüküm aldı. Askeri mahkemelerde yargılandı askeri cezaevinde yattı. Bu kesitin en direngen kadrosuydu.
Hasan yeşiloğlu yoldaş, Acilci geleneğin bayrağını her alanda yükseklerde tutu; işkencede olduğu kadar Zindan sürecinde de dik durdu. Alnının akıyla girdiği zorlu tecrübeden, yine alnının akıyla çıktı. Yaşadığı tüm ekonomik zorluklara rağmen, örgütlü yaşamı, devrimci mücadele sürecini bir an bırakmadan yoluna devam etti. 
Hasan yoldaş, kararlı bir direnme örgütü olan örgütümüzün gururuydu. Dünü bu güne bağlayan demokrasi mücadelesinde aldığı yer bu gururun haklı tecellisiydi; bilinçli, kültürlü, örgütçü, bir halk insanı olarak halkının hakları için çarpan yüreğiyle hayatının son anına kadar mücadele etti.
Örgüt geleneğimizin, mücadelemizin yılmaz bir savaşçısı olarak devrimci mücadelesini noktalayan Hasan Yeşiloğlu yoldaş, şehitlerimiz arasında ebedi yerini aldı. Halkımızın ve tüm yoldaşların başı sağ olsun. Anısı mücadelemizde bir bayrak olarak yaşamaya devam edecektir.
THKP-C(Acilciler)
5 Ağustos 2010

5 Ağu 2010

Hasan Yeşiloğlu 1960  Antakya  5 Ağustos 2010

HASAN YEŞİLOĞLU YOLDAŞ VEFAT ETTİ
HALKIMIZIN, THKP-C (ACİLCİLERİN)CİLCİLERİN BAŞI SAĞOLSUN
Mihrac Ural
5 Ağustos 2010
Hasan Yeşiloğlu, iliklerine kadar bilgi ve özveri dolu halkı için mücadele eden bir devrimciydi. O,  12 Eylül rejimine meydan okuyan Bir THKP-C (Acilciler) örgütü kadrosuydu. O bir militandı, o, bir halk adamı, yüreği büyük bir insandı.
Adana 6. Kolordu sıkıyönetim mahkemelerinde örgüt üyeliğinden yargılandı. Örgütünün üyesi olmanın onuruyla işkenceler zindanı Akçay askeri cezaevinde direnerek yattı. Yıllar sonra zindan çıkışı azminden kararlılığından hiçbir şey alamamıştı; tersine mücadeleye tüm gücüyle devam etti. İhanetlere, kırılmalara inat örgütünün mücadeleyi yükseltti.  Hayatı boyunca emekçi bir insan olarak yaşadı, onurlu ve başı dik olarak yoldaşlarıyla omuz omuza oldu. 78 kuşağının tipik özeliklerini üzerinde taşıyan Hasan yoldaş, dün gibi bu gün de örgütümüze yönelen devlet ve kuklalarının saldırılarına karşı göğüs gerdi. 26 Mart 2010 ihbarlarında gözaltına alınan yoldaşların moral kaynağı, takipçisi ve özgürlüklerine kavuştuklarında onları ilk kucaklayandı.
Hasan Yeşiloğlu defalarca yanıma geldi. Bu mücadeleye emek veren yiğitlerle birlikte uzun uzun sohbetler yaptık. İki önemli gözlemim oldu;
Birincisi, bilgi birikim ve kavrayışıyla beklediğimden çok daha iyi, bilge bir yoldaşla karşılaştım; önemi kararlar aldık önemli perspektiflerle yola tüm gücümüzle devam dedik.
İkincisi, dünden bu güne gelen örgüt ve devrimci türkülerde Ruhi Su’un sesini andıran sesiydi; sanki müzik eğitimi almış gibi içten ve yürük dolusu gür sesiyle, bizleri on yıllar gerisine,  gençliğimizin devrimci marşlarını okuma anılarına götürdü.
Bir demokrasi savaşçısını, yitirdik. Üzüntümüz büyük, anısı  mücadelemizde yaşayacaktır.


  
Hasan Yeşiloğlu ve yoldaşlarla, şehit mezarlığı anıtı önünde, şehitlerimizi kucaklarken. 16 Ocak 2010

HASAN YEŞİLOĞLU YOLDAŞIMIZ VEFAT ETTİ


HASAN YEŞİLOĞLU YOLDAŞ VEFAT ETTİ
HALKIMIZIN, THKP-C (ACİLCİLERİN)CİLCİLERİN BAŞI SAĞOLSUN
Mihrac Ural
5 Ağustos 2010
Hasan Yeşiloğlu, iliklerine kadar bilgi ve özveri dolu halkı için mücadele eden bir devrimciydi. O,  12 Eylül rejimine meydan okuyan Bir THKP-C (Acilciler) örgütü kadrosuydu. O bir militandı, o, bir halk adamı, yüreği büyük bir insandı.
Adana 6. Kolordu sıkıyönetim mahkemelerinde örgüt üyeliğ3inden yargılandı. Örgütünün üyesi olmanın onuruyla işkenceler zindanı Akçay askeri cezaevinde direnerek yattı. Yıllar sonra zindan çıkışı azminden kararlılığından hiçbir şey alamamıştı; tersine mücadeleye tüm gücüyle devam etti. İhanetlere, kırılmalara inat örgütünün mücadeleyi yükseltti.  Hayatı boyunca emekçi bir insan olarak yaşadı, onurlu ve başı dik olarak yoldaşlarıyla omuz omuza oldu. 78 kuşağının tipik özeliklerini üzerinde taşıyan Hasan yoldaş, dün gibi bu gün de örgütümüze yönelen devlet ve kuklalarının saldırılarına karşı göğüs gerdi. 26 Mart 2010 ihbarlarında gözaltına alınan yoldaşların moral kaynağı, takipçisi ve özgürlüklerine kavuştuklarında onları ilk kucaklayandı.
Hasan Yeşiloğlu defalarca yanıma geldi. Bu mücadeleye emek veren yiğitlerle birlikte uzun uzun sohbetler yaptık. İki önemli gözlemim oldu;
Birincisi, bilgi birikim ve kavrayışıyla beklediğimden çok daha iyi, bilge bir yoldaşla karşılaştım; önemi kararlar aldık önemli perspektiflerle yola tüm gücümüzle devam dedik.
İkincisi, dünden bu güne gelen örgüt ve devrimci türkülerde Ruhi Su’un sesini andıran sesiydi; sanki müzik eğitimi almış gibi içten ve yürük dolusu gür sesiyle, bizleri on yıllar gerisine,  gençliğimizin devrimci marşlarını okuma anılarına götürdü.
Bir demokrasi savaşçısını, yitirdik. Üzüntümüz büyük, anısı  mücadelemizde yaşayacaktır.


1 Ağu 2010

175. DOSYA, FİRAR


FİRAR
(Tarihte bu gün 31 Temmuz 2010)

Mihrac Ural
31 Temmuz 2010

Son sürgünüm, Niğde’den Adıyaman’a oldu; Niğde’de 1. koğuş temsilcisiydim. Zamanın Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e yazılan protestoda adım, 1. koğuş temsilcisi ve birinci sırada olarak verilmişti. 27 Aralık 1979 muhtıra mektubunun veriliş nedeni olarak Ankara’da matbaamızın ve silahlarımızın yakalanmasının dayattığı bir ortamda zindan ziyaretçilerimin yoğunluğunun -ailemden çok, yoldaşların sık sık gelip gitmesi- idarenin sürgün listesinde öne çıkmama yol açtığını sanıyorum.
Bu kez 11. sürgünümü almıştım; Adıyaman.
“Adıyaman nire ben nire” diyesi bir durum... Sanki çölde bir vadi içindeydim. Siyasi tutuklusu bile olmayan... Adıyaman’da da yanılmıyorsam iki siyasi tutuklu daha vardı. İzmirli olduğunu, adının Mustafa olduğunu hatırladığım çok olgun bir arkadaş. Gerisi adli mahkum.
Adıyaman sürgünü, sürgün içinde sürgündü. Devrimci bir insanın sürgününü ancak aynı durumda olanlar anlar. Bir de örgütsel bir sorumluluk varsa, özellikle de örgütsel temel tüm yetkiler omuzlarına binmiş, bunun günü birlik görevleri altında bulunuyorsan sürgün bir başka cehenneme döner; bilgi alacak, yönlendirilecek, görevlendirilecek insanların seni sürgün yerinde bulması seninle görüşmesi ayrı bir sorun ve sorumluluk ve yükümlülüktür. Bunları acımasızca yaşadık. Bir itirafçının örgüte yaptığı yıkımın ardından gelen yıkımlarda bu gibi hallerde kendini gösterir.
Adıyaman zindanında ikinci kat ranzada mukimdim (ikame ediyordum).  O zamanlar tek kanal olan TRT’de, yanılmıyorsam “insanlar yaşadıkça” adında bir film oynuyordu. Amerikan ordusunda disiplin olaylarını anlatıyor ve disiplin cezası almış askerlere uygulanan işkenceler anlatılıyordu.
Bu filmin meşhur bir sahnesi var, jopla askerin karnına yapılan bir vuruşu canlandırıyor. Jopun, gardiyanın elinin askerin midesinin içine kadar gömüldüğü izlenimini veren bir sahne. O an ne olduysa oldu. Kendimi yerde buldum.  Bir sinir krizi geçirmiş, bayılarak ikinci kattan yere düşmüştüm. Hastaneye kaldırıldım. Aynı anda mı sonra mı hiç hatırlamıyorum.  Aklımda kalan ring arabasıyla gittiğimizdi. Adıyaman Hastanesi’nde sonuç alınmadığı, beyin tomografisinin alınması gerektiği yönünde bir şeyler söylendiğini duydum. Sanırım bir hafta kadar sonra Adana Numune Hastanesi’nde tedavi için sevkim çıktı.
Numune Hastanesi’nde tedavim başladı. Yanılmıyorsam 10-15 gün orada mahkumlara ayrılan bölümde kaldım. Başımızda iki jandarma vardı; elim ranzaya zincirli olarak tutuldum.
Adıyaman Cezaevi’nin zimmetindeydim. Adana Numune Hastanesi’ne kontroller için gönderilmiştim ve gerisin geriye Adıyaman’a gönderilecektim. Sevk işlerinin kendine özgü bir mantığı vardı. Tek kişi için araba, jandarma, önlem, harcırah gibi sorunları telafi etmek üzere bir dizi insanı birlikte bu işleme tabi tutmak, belki daha ekonomik ve daha güvenli olarak algılanmıştır.
Hastaneden taburcu edilince, Adana Cezaevi’ne emanet olarak verildim.
Adana Cezaevi’ne vardığımda, Güney Bölgesi çalışmalarında yer alan bir dizi yoldaşla birlikte oldum. Her biri ayrı bir yiğit olan, her biri ayrı bir özelliği olan insanlardı. Tümü onurlu direniş örgütü olan Acilcilerin militan ve sorumlu insanlarıydı. Bir kez daha yoldaşlarımla olmuştum.

Adana Cezaevi’ne geldiğimde benden önce başlayan tünel çalışmaları olduğunu örgüt yöneticileri toplantısında açıkladılar ve bu sürece katılmamız önerisi yaptılar. Bu süreçte bizim de etkin yer alacağımızı ve ne gerekiyorsa yapacağımızı ifade ettim.
Benim açımdan zaten mahkemeler süreci çoktan bitmişti.
Bir ahlaksız itirafçı Engin Erkiner’in ve bu gün belgeleriyle açığa çıktığı gibi bu kişiyle birlikte, örgütümüze MİT ajanı olarak sızmış olan İbrahim Yalçın’ın bizleri polise ilk kez ilan etmiş olmalarının sırtımıza yıktığı ilgili ilgisiz ithamlarla karşı karşıya kalmıştık. Firar dönemim boyunca ülke çapında örgütümüzü yeniden toplayıp canlı bir mekanizmaya çevirdim. Örgütün hiç bilmediği alanlarda örgütlenme yaptım. Aranırken, Adana, İstanbul, Ankara, Samsun, Kayseri, Niğde alanlarına yetiştik.  Ankara, Yukarı Ayrancı semtinde benimle birlikte Ege Bölgesi’nden Binbaşı Eşber, adını bilmediğim bir yoldaş, Semra ve Rezan adlı yoldaşlarımla birlikte yakalandım. Bodrum katında olan örgüt evinin açık olan penceresinden kaçmak istedim; polisler her tarafı kuşatmışlardı, üzerime çullanıp yakaladılar.
Ankara Emniyet Müdürlüğünde işkence sürecim başladı, falaka, elektrik ve kaba dayak dahil her tür işkence üzerimde denendi. Elektrik işkencesi, kesintisiz verilen manyeto elektriği değildi. Şoklar halinde, şalter açıp kapatma yöntemiyle veriliyordu. Yere açılan bir battaniye ve haç gibi bir tahta üzerine yatırılmıştım. “Şalter” indirme olayı üzerine yorum yapan Özel Harp Dairesi kuklalarının, polisin bileklerine yapıştığı an itirafçı olmalarının rahatlığıyla bunu bilmemeleri çok normal…
Ankara’dan sonra İstanbul’a, emniyet müdürlüğüne işkenceye teslim ettiler. Oradan Sağmalcılar Cezaevine.
İtirafçı Engin’in adımızı polise vermesi ardından Antakya’da evimizin basılmasıyla Adana’ya geçişimiz, Adana’da evimizin basılması sonucu büyük şehir avantajlarıyla İstanbul’daki çalışmalara ağırlık verişimiz ve buradan ülkenin her alanına ulaşma olanağını değerlendirişimiz Ankara’da noktalandı. İşkencede ser verdim sır vermedim. Bunun sonucu geride kalan örgüt mekanizması zedelenmeden görevini sürdürmesiyle bu darbeyi de atlatmış olduk. Örgütün sorumlusu olarak alnımın akıyla girdiğim işkenceden anlımın akıyla çıkarak direnme çizgimi sürdürdüm. Polis bileğine girince teslim olanların yarattığı örneği alt üst ederek direnme örgütü yöneticisinin alması gereken tutumu ortaya koydum.
Sıra zindan sürgünlerindeki mücadeleye gelmişti.
Sürgünler bitip tükenmez acı bir süreç. Her sürgün, cezaevinde kurulan bir düzeneğin yıkılması demektir; bunun ne anlama geldiğini ise bu sürecin insanları çok daha iyi bilir.
Adana Cezaevi’ne teslim edildiğim kesitte siyasi tartışmalar çok yoğundu, faşizm tahlilleri, emperyalizm, sosyal-emperyalizm tartışmalarının yapıldığı dönemlerdi. Bu tartışmalarda gösterdiğimiz etkinlik, cezaevlerinde örgütsel açıdan çok önemli sonuçlar yaratmıştı.
Adana Cezaevi tüneli, başarıyla devam ediyordu.  Ancak tünelin aydınlatılması için döşenen elektrik kablosunun çıplak olduğu bir yerde, kazı işleriyle uğraşan Dev-yol’dan İsmail Şahin adlı yoldaş elektriğe çarpıldı (26 ya da 27 Haziran 1980 olmalı. Gazetelerde bu tarih 28 Haziran 1980 olarak geçiyor). Yoldaşın durumu çok ağırdı. Hala o sahneyi hatırlarım; her tarafı topraktı, vücudu yarı çıplak, tırnakları toprak doluydu. Yoldaşı hastaneye yetiştirmek gerekti. Ancak üzeri topraktı, tırnakları toprak doluydu. Tünel kazı işinin olduğu anlaşılacaktı. Tünelin yeryüzüne doğru kazılıp açılması (patlatılması) gerektiği kararı aldık. Oysa tünel cezaevi yakınlarında kiraya alınan bir evin bahçesine açılacaktı ve firar oradan kamyonlarla yapılacaktı. Kararımız Adana Cezaevi’nde yaklaşık 800-1000 civarında olduğu sanılan devrimci ve adli tüm mahkumların, bu ara cezaevi kedisinin de esaretten kurtulmasıydı. Tünel 150 metre civarında kazılmıştı.
 Ancak her şey ters gitmeye başlamıştı. Tünelin yeryüzüne açılan ağız kısmı jandarmaya çok yakın bir yerde yol ortasına gelmişti. Mahalle köpeklerinin yerden çıkan insanları görünce dikkat çekecek tarzda havlamaları eklenince, tünel olayı açığa çıkmıştı; önden çıkan kılavuz yoldaşlar jandarma ateşi altında kalmıştı. İdare durumun farkına varıp ani bir baskın düzenlemek istedi. Her şey akıl almaz bir süratle ters yüz oluyordu.
Çatışma çıktı. İki ayrı bölüm olan siyasilerin kaldığı yerlerde yangınlar çıkmaya başladı. Bizim yeterli silah ve bombalarımız vardı; ülkedeki sağlaşma ölçeğinde zindan gardiyanlarından sempatizanlarımızın olduğunu burada belirtmemiz, o dönemi daha iyi algılama adına önemli bir referanstır.
Silahlarımızın saklanmasından sorumlu olan KSD’li yoldaş Talip Can’la yıllar sonra bir araya gelince, WC taşının düzgünce sökülüp malzemelerin hemen altındaki foseptik çukurunda gizlendiğimizi konuştuk; o günleri yad etmiş, ayrıntıları ortaya çıkarmıştık.
İsyanda şehitler verdik. Ortalık çok gergindi. Ziyaret yasakları, aileleri tedirgin ediyor, çocuklarının ölü ya da diri olduğu konusunda kaygılarını artırıyordu. Bu sürecin sonunda, 6. Kolordu Komutanlığının denetiminde olan cezaevlerinde ziyaret kararları da oradan çıkıyordu. Nitekim ziyaret kararı bir gün önceden ilan edilmişti; ailelerin gün geçtikçe cezaevi önünde yığılması ve tepki reflekslerinin artması, izin kararının verilmesine etken olmuştu.
Görüş izni haberiyle birlikte alternatif firar girişimine başladık. Çok kısıtlı zamanımız vardı. Yoldaşlardan görüşe gelmesini istediklerimiz oldu. Her örgüt çok kısıtlı sayıda firar listesi oluşturdu. Benimle birlikte firar edecek iki yoldaşı belirledim. Firar kararı ve firar etmesi gerekenlerin belirlenmesinde tek karar sahibi olarak, o günün koşullarında çıkması gereken iki yoldaşı belirledim. Biri Ahmet Yiğenler diğeri ise Adil Okay’dı.
Kaçış tamamen kendi çabamızla gerçekleşti. Çıkış anındı gardiyanların görmemezlikten gelmeleri ise, içerdeki etkinliğimiz ve dışarıdaki yoldaşların çevre çalışmasıyla ilgiliydi. Bu firarda, önümüzü kesecek bir gardiyan yoktu, bunun hesabını içerde ve dışarıda ağır bedelle öderdi.
Firar gece yarısından hemen önceki hazırlıklarla başladı. Ziyaret yerine geçişi sağlayan koğuşlarla görüş yerini birbirinden ayıran pencerenin demir parmaklığı kesildi. Yanılmıyorsam saat 23… sonrasıydı. Bu işlem başarıldıktan sonra, siyasi yöneticilerin önceden belirlediği firar edecekler bir araya geldik.  Demir parmaklıklarını kestiğimiz pencereden görüş yerine girdik. Diğer siyasetten arkadaşlar da aynı kanaldan görüş yerine girmişti. Yanılmıyorsam sayımız 27 civarındaydı. Tarih 31 Temmuz 1980 (kaçış tarihinin tam günü, bu firarda yer alan diğer kişilerin anlatım ve belirlemeleriyle uyumludur; ancak bir iki gün geri de olabilir.)
Sabah görüş gecikmeli açıldı. İnsanca tedirginlikler geçirdik. Görüş açıldığı an görüşçüler tarafına bir hamlede aradaki kısa duvarı atlayıp karıştık. Beni almaya Gülay Kerimoğlu gelmişti (ona buradan acil şifa dileklerimi, sevgimi ve emekleriyle bu örgüte yaptığı katkılardan dolayı şükranlarımı iletiyorum). Sıradan bir masa arkasında duran gardiyan ve jandarma engelini de aşarak özgürlüğe kavuştuk.
Bir okulun bahçesi ya da küçük bir parkta Ahmet Çolak yoldaşa rastladık. O an tanıştık. Beni görmenin sevinciyle elindeki Longines saati çıkarıp hatıra olarak koluma taktı; hiç saat kullanmazdım, kırmadım aldım. Fotoğrafçıda, kaçış öncesi damat tıraşı olmuş halimle, kimlik için fotoğraf çektirdim.
Cemal Aydın yoldaşın evinde kaldım. Aydın Ailesi’ne, buradan bir kez daha yerine getirdikleri örgütsel görev ve bana karşı gösterdikleri ilgiden dolayı teşekkürlerimi iletiyorum.
Firar sonrası, her bir yoldaş yerine hükmü az olan bir yoldaşı sayımda adımız okununca “buradayım” demek üzere görevlendirdim. Nitekim sayımda adımız okununca “buradayım” diyen yoldaşın, bizlere benzer bile olmaması dikkat çekmiş ve bizi bire bir tanıyan gardiyanların gözlemiyle de firar ettiğimiz anlaşılınca, cezaevinde yeni gerginlikler çıkmaya başlamıştı. Amacımız kaçışımızın gizlenmesiydi. Ne kadar gizlenebilirse o kadar gizlemekti. Zira Adana Cezaevi’nden kaçan tüm devrimciler idam dahil en ağır cezalarla yargılanmaktaydılar. Bundan sonrasını 18 Temmuz 2010’da Zafer yoldaşın oğlu Fırat’ın düğününde telefonla bulduğum Mustafa Söylemez hoca şöyle aktarıyor; “ firarınızdan sonra, çok ağır baskılar altında kaldık” diyor ve duygularını şahsıma özel olarak yazdığı şiirle dile getiriyordu. 
Firar, basına yansımadı, çok sonraları tam istediğimiz gibi sıradan bir haber olarak çıktı. Firar edenlerin adları bile çıkmamıştı, sesiz sedasız geçirilmişti. Yerimize koyduğumuz arkadaşlar görevlerini başarıyla yerine getirmiş, çok önemli olan soluğu vermişti, güvenli bir ortamda yerleşme fırsatı tanımıştı.

Haber, gazetelere 5 Ağustos 1980 günü yansıdı. Milliyette “ ANARŞİ DÜN 16 CAN ALDI” Ana başlığı ve “ADANA CEZAEVİNDEN 22 SOLCUNUN KAÇTIĞI BELİRLENDİ” Alt başlığı altında verildi. Haberde “ Adana cezaevinden çok sayıda tutuklu ve hükümlünün kaçtığı yolundaki ihbarlar üzerine cezaevinde cuma günü başlatılan sayımlar dün tamamlanmış ve sol görüşlü 22 tutuklu ve hükümlünün kaçtığı belirlenmiştir. Sayım işleminin sağlıklı yapılamadığı belirtilen Adana Kapalı Cezaevi’nden çeşitli tarihlerde de 30’u aşkın mahkum kaçmıştı” ( Milliyet Arşivi, 5 Ağustos 1980 sayfa 1 ve devamı sayfa 10 http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/Arsiv/1980/08/05 )
Firarım, 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesi öncesine denk geldi. Bu yurtdışına çıkış ve örgüte güvenli bir liman oluşturma, siyasi, askeri eğitim için kamplar kurma ve diğer devrimci örgütlerle açık olarak bir araya gelme fırsatı içinde hayati bir öneme sahipti.
Örgüt bu firardan sonra nefes alır almaz, emin şekilde yoldaşlar yerleştirilir yerleştirilmez merkez yayın organı CEPHE yeniden yayına geçirildi (12 Eylül 1981), Merkez Komitesi Genişletilmiş Toplantısını (1-7 mayıs 1982) yaptık ve geçiş dönemi devrim hedeflerimiz adlı örgüt programını yeniden düzenleyip yayınladık, Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi (FKBDC) kurucu üyesi olduk (1-4 Haziran 1982). 1. Kongre, en geniş katılımla, en demokratik tarzda gizli oy açık sayım ilkesine dayalı olarak, muhaliflere sonsuz konuşma hakkı tanınarak bağlandı (24 Kasım 1 Aralık 1986). Kongrenin karara bağladığı yeni örgüt programını yayınlayıp, mücadelemizin yönünü tüm boyutlarıyla netleştirdik. Ortadoğu Konferansı bağlandı (1 Mayıs 1991). Örgütün ülke gidiş gelişleri için, ayakları yere sağlam basan bir sıçrama platformu kuruldu, tüm devrimci siyasi güçlere hizmetler sunuldu. Kısıtlı olanaklar paylaşıldı, devrimci hareketin en etkin şahsiyetleri ikili ya da bir arada toplantılarına ev sahipliği yapıldı, PKK ile en yakın örgütler olarak, evlerimiz ve sofralarımız ortaklaşa paylaşıldı; ortak eylemler ve yöre gezileri yapıldı (bu konu ayrı bir yazıda kapsamlı olarak işlenecektir). Filistin örgütleriyle omuz omuza 1982 Haziran savaşında İsrail’e karşı, 1983 Trablus savaşlarında İsrail, ABD ve Arap gericiliğine karşı savaşıldı; şehitler verdik. 1981’den itibaren İsrail sınırından Lübnan’ın en kuzey alanlarına kadar, Reşadiye, Nabatıya, Sayda, Sur, Burj el Barjne, Reml el bayda, Atfaiyye, Şatilla, Yanta, halbe vd. Kamplarda Filistin halkıyla ve devrimci örgütleriyle omuz omuza olduk.
Suriye’de Filistin örgütlerinin Hammuriye kamplarında yer aldık. Suriye’de Türkiye’nin baskısı yada özgün işlerimizle ilgili tutumlarımızdan dolayı, defalarca tutuklandık. Hiçbir baskıya, iltimasa boyun eğmedik, tenezzül etmedik, bileklerimiz kelepçeli iken kendi doğrularımızı ülkemizin demokrasi mücadelesinde kararlı yürüyüşümüzden asla taviz vermeyeceğimizi açıkladık. Öcalan’ın bölgeden çıkışı ardından, ortaya çıkan diplomatik baskılar sonucu, 1 yıl hücre cezası çektim (1999 Ekim-2000 Kasım).
Dün gibi bu gün de örgütümün başında her türden cefaya karşı direnerek teslim aldığım emaneti korumak ve geliştirmek için hiçbir özveriden kaçmaksızın, demokrasi mücadelesinde yoldaşlarımla mücadeleme devam ediyorum.  

174. DOSYA, MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN KORKMA, KORKUNUN ECELE FAYDASI YOK...



MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN
KORKMA
KORKUNUN ECELE FAYDASI YOKTUR…

Süleyman Sait
29 Temmuz 2010

Korkakların ağzından korku ithamları hiç düşmez.
İtirafçıların ağzından, herkesin bir şeyler itiraf ettiği suçlaması hiç eksilmez,
Ajanlar ise bin bir yol ve yöntemle ihbarcı olmaktan kurtulamaz.
Bu bir kaderdir. Bunun için tüm itirafçılar ve polis kuklaları birbirine benzer. Alın Kürt özgürlük hareketine çamur atanları, Acilcilere çamur atanlarla karşılaştırın tek cümleleri bile farklı değil. Çünkü kaynağı Özel harp dairesidir.
Adam sayfa sayfa el yazılı belgelerle itirafçı olduğu belgeleniyor, adamın el yazılı belgelerle MİT ajanı olduğunu itiraf ediyor, buna rağmen utanma sıkılma duymadan, okurla alay edercesine, sağa sola “korkaklık” suçlaması yapıyor. MİT ajanıdır, muhatap alınmaz…
Ama okur da bilsin, bu çirkin ve bir o kadar ahlaksız ikili kelimenin tam anlamıyla ve kendi el yazılı itiraflarıyla korkaklıklarının nereye kadar vardığını açıklıyorlar. Bizim bu açıklamalara ekleyecek, araştırma yapmaya tenezzül edecek hiçbir çabamız olmadı olmayacak. Bu konuyla ilgili dünya alem itirafçıyı itirafçı, Mit ajanını da MİT ajanı olarak biliyor. Gerisi boştur.
Polis bileklerinden tutuğu an, bülbül gibi ötmeye başlayan bu korkaklar, örgütü olduğu gibi ellerinde ve hayallerindeki olası tüm bilgi ve ihtimalleri de katarak vermişlerdir. Örgütün sırtına, örgütlü tüm yönetici, kadro ve militanların sırtına bu güne kadar süren ağır ithamların yükünü yığmışlardır.
İşkencelerde ser verip sır vermeyenlere çamur atmak ve bunun üzerinde bir onurlu direnme örgütü olan Acilciler hareketini kirletmek için yalan kurguların senaryolarıyla iştigal etmektedirler. Kendi ayıplarını, kendi kamburlarını örtmek için başkalarını kendileri gibi gösterim benzer aramaları içine düştükleri sendromu da yeterince açık anlatıyor.
Bu açık bir korkudur, yürek titremesidir, Çünkü ne kadar geç kalınsa da Acilcilerin er yada geç bu korkak sürüsüne kesilmiş olan cezayı yerine getireceği kesindir. Bu nedenle korkunun ecele faydası yoktur.
30 yıllık TKEP mültecileri, korkunun mülteci ettiği döküntüler, TKEP’i tasfiye ettikten sonra Acil hareketine havlayarak korkularını gizlemeye çalışmalarının ecele hiç faydası olmayacaktır.
Bir yanda gecelerini gündüzlerine katarak demokrasi mücadelesine katkı sunmak isteyen Acilciler, diğer yandan onlara çamur atmak isteyen Özel harp dairesi kuklaları bulunuyor.
İtirafçı Engin ve MİT ajanı İbrahim’in beslendikleri kaynağı net görmek için Kürt Özgürlük hareketine yönelen Özel harp dairesi suçlamalarını okumak ve bu ikilinin sözleriyle karşılaştırmak yeterli olacaktır. Bunlar, muhbir ve ajandırlar birbirlerine çok benzerler :
Bu linkte yer alan karalamaları, iğrenç iddiaları, tümüyle yalan kurgu senaryoları okuduktan sonra, bu ikiliyi ve karalamalarını neden muhatap almadığımız daha iyi anlaşılacaktı. İbrahim yalçın bir Av. Hüseyin Yıldırım’dır; tek bir cümleleri farklı değildir, aynı kaynaktan ve aynı amaçla kirlilik saçma çırpınışlarındadır. Ancak hiçbir işe yaramamaktadır, geviş getirir gibi sadece boynundaki ipi daha da daraltmakta ve sona yaklaşmaktadır; geride baki olan, zamanın hakemliğidir, düşene rahmet edilmesin
 Bu korkakları tanımak için kedi cümlelerini tekrardan okumak yeter de artar.
Engin Erkiner kendini tanıtıyor:
“Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)

İbrahim Yalçın kendini tanıtıyor:
“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Tüm bilgiler ve kapsamlı açıklamaların tümünü alttaki linklerde bulmak mümkün

Gerisini konuşmaya gerek var mı ?