23 Oca 2011

THKP-C (Acilciler)

THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması    

24 Ocak 2011 / No: 25


ŞEHİTLERİMİZ VE BÖLGE SAFLAŞMASI


26 Ocak 1976 Kurucu liderlerimiz İlken Akman, Hasan Basri Temizalp ve Yusuf Ziya Güneş’in, Malatya Beylerderesi’nde katledilişinin yıl dönümü.  Bir yıl sonra da Yüksel Eriş hoca şehit oldu (24 Ocak 1977).

Şehitlerimiz, halkımızın haklı davası uğruna verdiğimiz en değerli varlıklarımız, sunabileceğimiz özverinin yaşamla ödenmiş bedelidir. THKP-C (Acilciler), dün olduğu gibi bu günde halkının haklı davası için her özveriyi üstlenme kararlılığıyla şehitleri önünde saygıyla eğilir.

Örgütümüz, ülkemizde halkımızın hak mücadelesinde şehitler verdiği gibi, Filistin halkıyla dayanışmasında da bölgenin bir devrimci gücü olarak şehitler sunmuştur. Merkez Komite üyesi Hanna Maptunoğulu yanı sıra Süleyman Kılıç, Kuvvetin Külekçi, Vedat Erdal, Selahittin Kaya yoldaşlar, örgütsel özverilerimizin yaşamla ödenmiş bedelleri olarak tarihe geçti.

Bölge saflaşması ve mücadelesinde sunduğumuz şehitler, bölgedeki gelişmelerle ilgili duyarlılıklarımızın da önemli bir nedenidir. Bu duyarlılık, bölgemizdeki gelişmelerin daha çok dikkatle izlenmesi gerektiğine işaret ediyor.

Bu gelişmelerin en çarpıcı unsuru, Tunus halkının 21. Yüzyılın bir hediyesi olarak insanlığa sunduğu büyük armağanı “Yasemin devrimi”dir. Bu devrim, domino taşı etkisiyle bölgeye yayılma ihtimalini belirlemek gerek. Bölgede süren özgün gelişmelerle birlikte Tunus devrimi, halklar için bir umut kapısı olmuştur.

Örgütümüz, Tunus Arap halkının bölgeye olduğu kadar, insanlığa sunduğu bu armağanın daha çok demokrasi ve özgürlük olarak ikame edilmesi dileklerini belirtir; halkın diktatörlükler karşısındaki duyarlılığını selamlar.

 2011 yılının ilk ayı bitmeden, bölgemizde kızılca kıyamet işareti, savaş tamtamları çalmaya devam etmektedir. Bu gerginlik içinde, bölge hızla saflaşmaya yönelmektedir. Bu gelişmeler, ABD-İsrail ve Arap gericiliğinin yarım asırdır bölgemizde sürdürdükleri ölüm denklemlerinin devamı olarak gündeme geldiği de açıktır. Bu aynı zamanda, Büyük Orta-doğu Projesinin (BOP) ikame edilmesi için çabaların sürmeye devam ettiğini göstermektedir; oysa bu proje, sahiplerinin en güçlü olduğu dönemde, İsrail’in 12 Temmuz 2006 tarihinde Lübnan’a açtığı savaşın ardandan aldığı ağır hezimetle tarihe gömülmüştü.
Ancak bu karanlık güçler, bin bir yol ve yöntemle, bölgemizi talan etmek, ülkeleri ve halkları birbirine düşürmek için komplolar örmeye devam ediyorlar. Varoluşlarını, başkasının haklarını ve imkanları gasp etmek üzerine kurmuş olanlar, bu gün bir kez daha bölgemizi kanlı bir arenaya çevirmeye çalışıyorlar.

Lübnan’da patlak veren gelişmeler bunun bir işaretidir. Direnme güçlerini yıpratmak üzere oraya atılan yalan itham ve kurgular bunun bir parçasıdır. Hariri suikastının tek karlı tarafı olan İsrail ve destekçileri, suçluluk psikolojisiyle bu cürümü, direnme güçlerinin sırtına yıkmak için evrensel ölçekte akıl zoru çaba sürdürmektedir. Tek amaç bölge halklarının direncini kırmak, direnme kararlılığı gösterenleri kirletmektir.

Bu gelişmeler, Lübnan kadar bölgenin her ülkesini ve siyasal her varlığını ilgilendiriyor. Gelişmeler, bölgemizi patlamak üzere olan bir volkan haline gelmiştir. Bu da doğal olarak bölgede yeniden büyük bir saflaşmayı dayatmıştır. Bu saflaşma aynı zamanda, her siyasal etkinliğin bölge olaylarına karşı duruşunu da sınava çekiyor.

Bu verilerin ışığında örgütümüz, devrimci kamuoyunu ve halkımızı bölgemizdeki gelişmeleri yakından takip etmeye ve önlem almaya davet ediyor. Bu görev, aynı zamanda bölge saflaşmasında halkların çıkarı safında yer almak için sorumlu bir duruşa çağrıdır. Bu çağrı aynı zamanda, ortak ülkemizin özgürlük ve demokrasi mücadelesine omuz verme yükümlülüğüne de bir işarettir.


THKP-C (Acilciler)

24 Ocak 2011

13 Oca 2011

THKP-C (Acilciler) TARİHİ İÇİN BİR TASLAK...

219. DOSYA
THKP-C (Acilciler)
 TARİHİ BİR DİRENME ÖRGÜTÜDÜR

İKİYÜZLÜ OLAN
İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER ve MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN’DIR


Mihrac Ural
10 Ocak 2011


28 Yıllık TKEP’li itirafçı Engin Erkiner “ Acilciler’in 12 Eylül sonrasındaki tarihi rezil bir tarihtir, kirli bir tarihtir.” diyerek kendi rezaletini ve kirliliğini ahlaksızca dile getiriyor.
Rezil ve kirli geçmişi olanlar, herkesi kendileri gibi görmek isterler. Kendilerine benzer ararlar, bu yolla sırtlarındaki kamburun görülmeyeceğini sanırlar.
Ahlaksız adam poliste itirafçı olduğunu unutmuş, yüzlerce devrimcinin öz verilerle, işkence, zindan, sürgünlerle süren mücadelelerinin eseri olan Acilcilere dil uzatıyor, karalamaya çalışıyor.
Acilciler tarihi bir direnme örgütüdür. Hatalarıyla sevaplarıyla ortak ülkemizin demokrasi ve özgürlük mücadelesi için canla başla çalışmıştır.
Bu onurlu tarihi, kendi rezillik ve kirlilikleriyle karalamaya kimsenin gücü yetmeyecektir.
THKP-C(Acilciler) tarihi, 4. Dönemini yaşadığımız siyasal bir evrim sürecidir; her dönem özgün eylem ve çalışmalarıyla bir sonraki dönem tarafından aşılmıştır. Bu gelişmeler temelde siyasal evrimin ifadesi olarak birbirine bağlanmış halkaları ifade eder; örgüt tarihini bir ve bütün yapan da budur.
Bu süreçte bireylerin rolü, emeklerinin, tutarlılıklarının, riskler karşısında kararlı duruşlarının, özel bir çıkara tenezzül etmeyişlerinin, zorda teslimiyete karşı dik duruşlarının şekillendirdiği bir roldür.
Bu bir sınavdır. Bu sınavı başarıyla geçenlerin, bu sınavda kalanlar tarafından karalanması doğaldır. Ancak tarihi belgelerin ışığında yazacak olanlar yalnızca bu sınavı başaranlar olacaktır.
***

İtirafçı Engin, dayanamadı sonunda baklayı ağzında kaçırdı.
“Acilciler’in 12 Eylül sonrasındaki tarihi rezil bir tarihtir, kirli bir tarihtir.” (Engin Erkiner, “Acilcilerin öteki yüzü (1)” )

Üç yıldır süren kirli tartışmaların tek amacı vardı o da bu cümleleri lağım gibi, bir kin deryası olarak kusmaktı. Özel Harp dairesinin devrimcilere saldırı yöntemlerinin bir tekrarını dile getiren bu çirkin kişi artık her değeri ayaklar altına almış bulunmaktadır.

Kişinin kendi tarihi rezil ve kirli olunca, herkesi kendine benzetmek için çırpınır. Polise düştüğü an, tek tokat yemeden örgütümüze dair bildiği, bilmediği her şeyi, hayallerini bile teslim etti. İtirafçı oldu, Bunun sırtında oluşturduğu kamburu örtmek için, çırpınarak benzer aramaktadır. 28 Yıllık TKEP’li olmasına karşın Acilcilere saldırarak bu arayışını sürdürmektedir. Bir zavallının psikolojik sefilliğini yansıtan bu çabalar kimsenin gözünden kaçmıyor.

Yüzlerce militan ve kadronun emekleriyle yükselen bir direnme örgütüne yapılan bu ahlaksız saldırıyı kin olarak nitelemeye devam eden varsa, bir kez daha yanıldıklarını göreceklerdir.

Bu ne Mihrac Ural’a yönelik bir kindir ne de tek başına sırtındaki kamburu örtme girişimidir: bu bir görevdir devrimci harekete 12 Eylül rejimi ağzıyla saldırıdır, mevta haldeki solu bir kez daha katletmektir.

Acilcilerin bir yüzü var “öteki yüzü” diye bir ikircimliği yoktur.  Acilciler, her örgüt gibi farklı tarihi süreçlerden geçmiştir. Her dönemin kendi özgünlüğü içinde biçimsel farklılıklarına rağmen tüm dönemlerin tek amacı ülkemizin demokrasi ve özgürlük mücadelesidir. Acilciler bunun için mücadele etmiş, işkence, zindan, sürgün kasvetlerine katlanmıştır.
28 Yıllık TKEP’li bir itirafçının, Acil tarihi üzerinde söz söylemesinin hangi saiklerle olduğu bir yana, istisnasız tüm Acilcilerin bildiği süreçleri, malum kelime oyunlarıyla alt üst edeceğini sanması devam eden yalanlar zincirine yeni bir halka eklemekten başka anlama sahip değildir.
İtirafçı Engin Erkiner yalan söylüyor. Bu kez de müptezelce yalanlarına yenilerini ekliyor.
 Oysa her şey tüm yönleriyle açıktır. 
Çok ayrıntıya girmeden denebilir ki, Örgütümüzün beli başlı 4 dönemden geçmiştir.
1.       Dönem:  Kuruluştan 26 Ocak 1976 Malatya Beylerderesi’nde İlker Akman ve diğer kurucu yoldaşların şehit edilişine kadar.

2.       Dönem:  Beylerderesi katliamından, 19 Ağustos 1977 itirafçının doğum günü olarak belirlediğimiz örgütün çökertilmesine yol açan operasyon ve itiraflara kadar.

3.       Dönem:  19 Ağustos 1977’den 1. Kongreye kadar olan dönem.

4.       Dönem: 1. Kongreden bu güne kadar süren dönem olarak belli olay ve tarihi kesitlerden oluşur.

1.       DÖNEM
Bu dönemlerin ilki kurucu şehit yoldaşlarla birlikte sona ermiştir.
Örgütümüz kurucu liderlerini kaybetmekle kalmamış, atılımını, yazım etkinliklerini de kaybetmiştir. TDAS bu dönemin ürünüdür; Yüksel Eriş ve Ömür Karamollaoğlu’ndan aktardığım ayrıca, o dönemden geride kalan canlı tanık olarak Rıza Salman’ın görüşlerini yansıtan Kurtuluş Cephesi sitesinde açıklandığı gibi TDAS İlker Akmanın ağırlıklı olarak emek verdiği, farklı yoldaşların katkısıyla yazılmıştır;
"Üçüncü baskı yapılırken, broşürün hazırlanmasında ve yayınlanmasında yer almış pek çok yoldaşımız artık yaşamamaktadırlar. TÜRKİYE HALK KURTULUŞ PARTİSİ-CEPHESİ / HALKIN DEVRİMCİ ÖNCÜLERİ 1993" (http://www.kurtuluscephesi.com/eris/tdas.html Geniş bilgi için bkz: TDAS’ı kim yazdı dosyası http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ )
Bunun da önemi yok konumuz bu değil. Bu dönemin kapanmasına yol açan Malatya belyler derisi katliamının tek şüphelisi İtirafçı Engin Erikner’dir; İlker Akman’ın ablası olan karısının suratına “katil muhbir” diye haykırıp boşanmak istediğini ilan ettiği yakın tanıkların aktardığı bir bilgidir.
2.Döneme girilirken bu itirafçı bozuntusu aşağılık yaratık, silik kişiliğiyle, Yüksel Eriş hocanın, Rıza Salman’ın yönetici kişilikleri altında ezilerek yer almıştır.

2.DÖNEM

A) ANKARA-İSTANBUL
2. Dönemde Rıza Salman, Yüksel Eriş ve İtirafçı Engin bulunuyor.
Bu dönem ilginç bir biçimde Yüksel Erişin ve Ömür Karamollaoğlu’nun elinde bomba patlayarak şehit olmaları gündeme geliyor.
Bu olaylar, örgütün askeri açıdan hangi düzlemde olduğuna bir veri olduğu kadar, itirafçı müptezelin kendini askeri konularda bir uzman sanmasının komikliğini de gösteren acı anılardır. Bu dönemde Rıza Salman direnerek yakalanmıştır; bir Acilci yöneticinin alması gereken tutuma örnek olmuştur (hiçbir siyasi yaklaşımını tasvip etmediğim insan olarak da asla bir arada olmayı yeğlemediğim bu yöneticinin polis karşısında gösterdiği tutum bir Acilci için örnek tutumdur demek doğruyu teslim etmektir). Rıza Salman teslim olmamıştır.  2. Dönemin bu kesitinde İtirafçı tereyağından kıl çeker gibi sıyrılmış ama arkasında şehitlerle, yakalanmalarla örgüt adına hiçbir şey bırakmadan İstanbul’a geçmiştir; bu dönemde siyasal önemi olan ne bir yazı, ne bir görüş, ne bir bildiri, ne de bir basın açıklaması yoktur. Yapılan tüm eylemler acı sonuçlarla noktalanmış İlkerlerden sonra Ankara birimi de çökertilmiştir.
Bu dönemin muhasebesini hiç yapmayan bu itirafçı, hiçbir şey olmamış gibi, yiğitler ölüp direnenler zindana düşünce, doğan boşlukta birkaç ay, dar bir alanda, kimse üzerinde bir etkisi olmadan yönetici olarak  belirmiştir.
Örgüt tarihimizde bu itirafçı hiçbir zaman yönetici olarak olmamıştır. Ama bulunduğu her yerde bir tasfiye olayı gündeme gelmiştir.
Ömür Karamollaoğlu, şehit olduktan sonra (24 Mart 1977), İstanbul operasyonunda polise itirafçı olarak teslim olana kadar geçen 6 ay içinde bu itirafçının yönetici olarak bir örgüt genelini bağlayan hiçbir etkisi yoktur olmamıştır. Bu örgütte, yönetici anlamında bu kişinin İstanbul bölgesinde, kısa sürede bulunduğu dönem dışında da bir yöneticiliği yoktur.
Bu dönemin kısırlığı, sığlığı, İlkerler sonrası dönemin siyasal açıdan ne kadar içi boş bir dönem olduğunu da göstermesi açısından önemlidir.
İtirafçı Engin, İstanbul’a gelmiştir. Gelişiyle birlikte bu bölgede toplanan kadro ve militanlar, bölgelerden gelen silah ve mühimmat dahil her şeyi ilk operasyonda tek tokat yemeden polise teslim etmiştir. Ancak bu işi tek başına değil, örgüte sızdırdığı MİT ajanı İbrahim Yalçın’la birlikte yapmıştır.
Bu konuda kendi itiraflarıyla bunu belgeli hale getirmiştir;
“Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)
İbrahim Yalçın’a aylardır MİT’le ne zaman çalışmaya başladın? sorusunu soruyoruz, Cevap vermiyor. Fare gibi kaçıyor. Bu sorunun cevabı her şeyi ortaya koyacağını, örgüt tarihinde itirafçıyla oynadıkları kirli rolü ortaya sereceğini biliyor. Cevapsız yüzlerce soru açıklığa kazanacağını biliyor.
Her konuya bir kulp, kurgu ve yalan senaryoyla cevap veren bu kişinin neden MİT’le ne zaman çalışmaya başladın sorusuna cevap vermediğini artık çok açık olmuştur. O, baştan itibaren bir MİT elamanıydı. Bu günde aynı işe devam etmektedir.
2. dönem örgütsel bir yıkımla kapandı. İtirafçı ve ortağının örgütü yok ettikleri kanısındaydılar. MİT ajanı İbrahim yalçının el yazılı itirafnamesinde dile getirdiği şu sözleri o gün içinde geçerli saymak yanlış değildir;
“Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)
kısa bir süre zindan yatıp çıkarılan MİT ajanı İbrahim Yalçın, 1979 Aralığında tahliye edilirken örgüte yönelik büyük operasyonunda görev almak üzere işe koşulmuştu.
2. Dönem böylece, örgüt adına ne varsa polise teslim edilerek, yazınsal açıdan yeni hiçbir şey üretilmeden, geride firari olarak kalanların sırtına bir ton itham yıkılarak, olası eylemler ve olası militanların da isimleri verilerek, unutulanlar hatırlandığında polise bunu “kronolojik olarak” aktarıp deklare ederek kapanıyordu.
Bu dönem, özellikle Güney ve Karadeniz bölgelerinden aktarılan kadroların yaptığı askeri eylemler ve yarattığı etki, hiçbir zaman gerçek bir askeri yeterliliğini ifadesi değildi. Basının, İnterkontinental otelinin kurşunlanma anında, tesadüfi olarak yapılan bir güvenlik toplantısı nedeniyle gösterdiği ilgi örgütümüzü devrimci mücadeleye ne tanıtan nede oradaki yerini belirleyen bir ölçüttü. Bunun için militan ve kadroların büyük özverilerle, her alanda, kitleler indinde, meydanlarda, işkence ve zindanlarda gösterdikleri destansı çabalarla olmuştur.
Kişiler kendi “Rezil ve Kirli” geçmişlerine göre, benden sonrası tufan yaklaşımlarıyla bir tarihi direnme örgütü olan Acilcileri tanımlamak istemeleri boylarını çok aşar.
Tarihi itirafçılar, ajanlar yazamaz…
Acilciler tüm dönemlerin, birbirine aktardıkları birikimlerin olumlu olumsuz tecrübelerin örgütüdür. Bu dönemleri objektif olarak ele alamayan ikiyüzlülerin değerlendirmeleri bir anlam taşımamaktadır.

B) GÜNEY BÖLGESİ

22. Dönemin b şıkkında özgün yapısıyla, yükselen çalışmalarıyla güney bölgesinin ayrı bir yeri vardır. Bu bölge Hatay ve Adana’yı kapsar.
Bu yazı bir tarih yazımı denemesi olmadığı için bu bölümü uzun anlatmayacağım. Ancak, bu bölgenin, kitle çalışması, basım yayım etkinliği, Lise ve Ortaokulların tümü, istisnasız örgütlü komiteler tarafından yönlendirildiğini belirtmeliyim. Şehrin tüm mahallelerinde, eğitim enstitüsünde, köylerde ilçelerde örgütlü yapılar oluşturulmuştu. Bu özelliğiyle Güney Bölgesi örgütten çok farklı bir boyutta ağırlık ve etkinlik sahibiydi (örgüt tarihinde bu sürecin ardından gelen gelişmeleri kavramak için bu belirlemelerin önemi büyüktür, yoksa tarih herkesin kendini yaratıcı güç sandığı, bir metafizik dalaşa benzer)
Bu bölge,  kitle çalışmasını merkezine almış bir bölgedir.
Diğer tüm bölgelerde, Karadeniz’de kimi alanlar hariç kapalı oda gerillalarının kitlelerden kopuk, askeri eylem bekleyişinden ibaret çalışmaları hüküm sürüyordu.
Sonuçta örgütün Acilciler ve HDÖ ayrılığında bu altyapıların rolü belirleyici olmuştur.
Bu bölgelerde ilk elden bölgesel ölçekte yayınlanan TEK YOL DEVRİM dergisi, kesintisiz her askeri eylemle ilgili basın açıklamaları, “Sosyal Emperyalizm Tezlerinin saçmalığı” broşürünü ve bu broşür etrafında ardı arkası kesilmeyen seminerlerin verilmesiyle birçok alanda TKP, AYDINLK, DEV-YOL gibi örgütlerin tutunması mümkün olmamıştır. Örgütümüz sağlam siyasal algılarla bu alanlarda siyasal üstünlük sağlamıştır.
Bu dönemde söz konusu bölgelerde askeri eğitim faaliyetleri, Binboğa tırmanışını çok geride bırakan etkinlikte kadro yetiştirmiştir. Bölge ülkenin her tarafına bu dönem ve sonrası dönemlerde kadro ihraç etmesi de bu çalışmaların etkinliğini göstermeye yeterlidir. Nebil Rahuma ve Ali sönmez yoldaşların İstanbul eylemlerinin olmazsa olmazı olarak rol oynamaları çok şeyi anlatmaya yeterlidir. İtirafçı polise bu yoldaşları İstanbul’a nasıl gönderdiğimi ayrıntılarına varana kadar itiraf etmiştir.
Bu denemde Antakya TÖB-DER şubesi başkanı Salih yoldaş, öğretmen örgütlenmesi kadar illegal birimde de sorumlu olarak iki alanda başarılı çalışma örnekleri veriyordu. TÖB-DER merkezinde de etkinliklerimiz hızla artıyordu. Acilcileri böylesi Türkiye çapında en sıkı örgütlülüğüyle kurumlaşmış bir merkezi yapıda temsil etmek, bu bölgenin yükselen değerleri açsından çok anlamlıdır. Bu alanla ilgili örgüt tarihimizi Salih yoldaş kaleme alacaktır. Okur, MK üyesi Salih hocanın 217. Dosyada yaptığı tarihi açıklamaları izleyerek de önemli kanaatler elde edebilir.
Bu dönemin dernek çalışmaları, kitle ve mahalle çalışmaları tüm boyutuyla örgüt tarihi yazımında ele alınacaktır. Orada, bu sefil ihbar şebekesinin birkaç kişiyi geçmeyen ilişkilerine karşılık, binlerce sempatizanın ve halk insanımızın adı anılacaktır.

3.DÖNEM

A) 12 Eylül öncesi kesit
Acilcilerin 3. Dönemi, 19 Ağustos 1977’den sonra 1. Kongreye kadar süren dönemdir.
İtirafçı, kendisinin de içinde yer aldığı yöneticilik tarihini itirafçı olarak 2. Dönemle birlikte noktalamıştır. Polis itirafnamesi, gerçek anlamda bir utanç belgesidir. Akıl almaz bir teslimiyet belgesidir.
19 Ağustos 1977’de bu itirafçının geride bıraktığı enkaz ve sırtımıza yıktığı itirafların ağır baskısı altında firari koşullarda örgütü yeniden yükseltmeye ve mümkün olabilecek her şehirde örgütlemeye koyulduk.
Acili, Acil örgütü yapan süreç, önceki dönemlerden aldığı olumlu ve olumsuz her şeyle bu dönemle birlikte şekillenmeye başlamıştır. Bu ne bir sansasyonel eylemlerle ne de bir broşürün adıyla ilgilidir; broşür, zaten kısa sürede aşılmıştı. Bu noktada bir kez daha, tarih tesadüflerin eseri değildir gerçeği beliriyor.
Bu var oluş, tamamıyla kadro, militan, sempatizan ve destek veren halk kitlesinin emekleriyle, Acilci olan herkesin katkısıyla olmuştur.
Bu sürecin başında benim olmam ya da olmamanın hiçbir önemi yok,  bu süreçte beliren Acilcilik, tüm acilcilerin onurlu çalışmalarının bir eseredir.
3. dönemin en önemli verisi basım yayım faaliyeti kararıdır. Bu da geçmişte yerel olan yayınların aşılarak ülke çapında merkez yayın organı çıkarma girişimidir. CEPHE bu algılarla yayın hayatına girmiştir. Bu adım Acil tarihinin en stratejik adımıdır acili siyasallaştıran, yönelimlerini anlamlı kılan adımdır.  Bu yönde aldığım karar geçmişi bu güne bağlayan en önemli karardır.
Güç koşullarda, basım kalitesine bakmadan yazım faaliyetinin basımla sonuçlanarak kitlelere dağıtılması, bu sürecin en önemli halkasıdır. Bu eğilim Ankara’da bir matbaanın satın alınmasını ve eski yeni yayınlarımızın basımına başlanmasına geçit vermiştir. Bu aynı zamanda yazım çalışmalarımızın da hızlanmasını tetiklemişti.
“SOVYET SOSYAL EMPARYALİZM TEZLERİNİN SAÇMALAIĞI” kitabı, “KAPİTALİZİM Mİ? SOSYALİZM Mİ?” Adı altında basımıyla da devam eden CEPHE basımı yeni makalelerin çıkmasına yol açmıştı. Ulusal sorun adlı kitabımın basımı, ardı arkası kesilmeden yazılan makaleler, faşizm konusunu açıklığa kavuşturulması gibi o denem tartışmalarına açıklık getiren örgütsel tutumlar belirginleşmişti. Ancak bu sürecin en doruk yerinde HDÖ ile geliştirdiğimiz siyasal ayrılığın ideolojik temellerinin atılması olmuştu.
 Acili, Acil yapan siyasal süreç böylece şekillenmişti.
“Askeri sanat” terk edilmiş, ortaya attığım “savaşın politik sanatı, politik gerilla savaşı” kavramları yerleşmeye başlamıştı. Klasik halk savaşının, kır gerilla savaşının, köylülüğün temel güç olma esprisinin bu süreçte aşılması gerçekleşmişti. 
1979 yılları sonuna kadar devam eden bu siyasi evrim, Acili siyasal zeminde ne savunduğunu bilen bir örgüt haline getirmişti.  Bu gelişme ve evrim olmasaydı örgütümüz ne bir devrim programı yazabilirdi nede  kongreye gitme cesareti  olabilirdi. Bu sürecin başında olarak, kadro ve militan yoldaşlarımın emekleriyle  bir yükseliş dönemine girilmişti.
Bu yükseliş aynı zamanda TDAS’ın da aşılmasıydı. TDAS’ın eklektik dokusu siyasal gelişmemize uymayan bir dokuydu. Birçok kişinin birçok garklı algıyla kaleme aldığı açık olan bu broşür tarihimizin bir parçasıydı, birçok alanda önemli hizmetleri de olduğu açıktır.  Ancak 1979 gelip çattığında TDAS teorik olarak çoktan geride kalmıştı (bu konuda ayrıntılı bilgi ve TDAS yorumu 214. DOSYA’da yer almaktadır http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ )
Bu yükseliş, 1978 Mart’ında yakalanmamıza karşın, geride örgütü yöneten bir yönetim kadrosunun bırakılmış olmasıyla da belirginleşmiştir.  Polise düşünce, örgütün var olan, geçmiş ve gelecekte  olma ihtimali taşıyan üst komitelerini isim, adres, eşkal ve olası eylem ithamlarıyla teslim eden bir itirafçının yarattığı yıkım ve ahlaksız duruş böylece aşılmış oluyordu.
Örgütte yönetici olmanın onuru poliste direnerek verilmiş, geride kalan örgüt sağ salim kurtulmuştu. Bu bir ilkeydi düşen, bir sonraki halkayı koruyacaktı. İtirafçı Enginin, ortağı MİUT ajanı İbrahim yalçın’la yıktığı bu ilkeyi bizler bir kez daha dik tutarak örgütü, karanlık odaların kitle nedir bilmez, sorumsuz askeri tiplerin elinden kurtarmıştık. Örgütü kitlelerin dünyasına taşımıştık. Güneş yüzü görerek büyümesini sağlamıştık; bunda Güney bölgesi ve Karadeniz örgütlenmesindeki kitlesel algıların önemli rolü olmuştu.
Bu dönem, örgütün zindanlardan da aldığı yönetsel etkinliklerin, uyumlu bir çalışa olarak sürdürüldüğü bir dönemiydi.
Zindan direnişleri, faşistlerle çatışmada gösterilen yaygın etkinlik, artık eski tek eylem boyutunu çoktan aşmış nitelik sıçraması yaparak aynı anda birden çok alanda aynı saatte eylemler dönemine geçilmişti.
“Askeri açıdan” Acilcileri diğerlerinden ayıran en önemli özellik budur. Hiçbir örgüt, PKK dahil o kesitte böylesi bir etkinlik sağlayamamıştı. Ancak askeri bakış açımızın değişimiyle eylemlerimizin siyasal yanı, çok daha ön planda oluyordu. Bu da örgütü şahıslara yönelik bir suikast örgütü olmaktan çıkarıyordu.
İtirafçının sık sık örgütümüzü eylem algısı açısından diğerlerinden geri gösterme aptallığının yanılgısı bilmediği bir konuda konuşmasındandır.
19 Ağustos 1977 itirafçının doğum günüdür. Bu günle birlikte örgütsel tarihimizin 2. Dönemi kapanmıştır yeni açılan dönemle birlikte örgütümüz insan öldürmekten ısrarla ve kararlıca kaçınmaya çalışmış, askeri eylemi psikolojik bir etki boyutuna çekmiştir. Siyasallaşmanın mantık uzantısı olarak askeri eylemi insan katletmek üzerine değil siyasal etkisi ve mesajı üzerine yoğunlaştırmayı esas almıştır; bu bizim örgütsel eylemlerimizin yaygınlığına ve aynı anda birden çok yerde eylem yapabilecek kadro ve militan potansiyeli kazanmamıza da yol açan bir açılımdı.
Acilcileri diğer örgütlerden ayıran tastamam budur; eylemlerimizin içerik ve biçimidir.
Benzer örgütlerle benzemezliğimizi budur, bizi biz yapan da bu hassasiyetlerimizdir.  Örgüt tarihimiz yazılırken dikkat edeceğimiz en önemli özelliğimiz de bu olacaktır.
Örgütümüzün bir askeri eylem ve insan katleden örgüt olma eğilimi olmamalıdır, bunun aşılması gerekiyordu ve aşıldı; bu aynı zamanda siyasal yazınsal etkinliklerimizle at başı yürüdü. Hedef siyasal mücadeledir adam katletmek değil.
Oysa itirafçı Engin,  kendi diliyle, kimi nasıl öldürecekleri konusunda araştırma yapıp durduğunu, başka bir örgütün (MLSPB) onları atlatarak, adamı öldürdüğünü, kana susamış bir katil olarak anlatıyor. Oysa Acilcilik bu değildi. Bu algıları yenilgiye uğratmamız gerekiyordu ve bunu başardık.
Örgüt geçmişimizde böylesi insanların olması ile bunların itirafçı ya da MİT ajanı haline gelmeleri eşyanın doğasıyla uyumludur; MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın, bir alevi ticaret adamını özel olarak kandırıp getirerek, kendi eliyle katlettiğini, bunun da bir faili meçhuller dönemini bir parçası olarak İstanbul MİT’nin talimatıyla yapıldığı bu gün artık tartışmasız açığa çıkmıştır (Adamı katlederken kulağına fısıldayarak da “beni tanıdın mı, ben İbrahim Yalçın’ım” demiştir)
Ama bu tür safralar uzun süre aramızda kalamadan, dökülüp gitmeleri örgütümüzün siyasal karakteri için önemli bir referanstır.

B) 12 Eylül kesiti

12 Eylül dönemine gelirken örgütümüz ülke içinde örgütlülük açısından olduğu kadar, siyasal yazım, deneyim, işkencelerde ve zindanlarda direnme açısından oldukça toparlanmış bir örgüt haline gelmiştir. Abartısız bulunduğumuz her zindan da öncü bir direnime sergiledik, eğitim çalışmalarıyla, adli mahkumlardan bile kadro transfer edecek bir etkinlik yarattık.
Bu birikimler 12 Eylül döneminin ilk sarsıntıları atlatıldığı andan itibaren yine öncü rolleriyle zindan direnişleri örgütümüz kadro ve militanlarının esiri olarak, bulundukları her yerde gelişmiştir; Mamak zindanı bunun en önemli halkasıdır.
Bu süreci besleyen ve zindanda dik duruşa önemli bir moral kaynak olan yurtdışına da gerçekleştirilen etkin siyasal faaliyetler olmuştur. Bu etkiler zindandaki siyasal kombinezonlar üzerinde yaptığı etkiyle olduğu kadar mücadele açısından oluşturduğu moralle de belirgindir.
Bu sürecin ince ayrıntılarına girmeden dile getirilmesi gereken ön en önemli çalışmaları sırasıyla şunlardır;
 Merkez Yayın Organı CEPHE yeniden yayın hayatına başladı ve ülke içine imkanlar ölçüsünde dağıtımına girişildi.
Komünistlerin birliği adı altında başlayan süreç ve Türkiye devrimci hareketi içinde belirginleşen yerimizin yükselişi.  O güne kadar Merkez komitesi olarak örgütü yöneten yoldaşlara ek olarak bölgelerdeki temsilcilerin katılımıyla yapılan genişletilmiş Merkez komitesi toplantısının bağlanması ve  Kongreye giden sürecin başlatılması.
Filistin örgütleriyle ilk bağlantıyı kurmamla birlikte askeri eğitim kamplarının oluşturulması, aranan ve eğitimi yapılması gereken yoldaşlara güvenli bir liman oluşturarak bu sürecin açılması. Bu eğilim parti okulu algısının doğmasına ve parti okulunun kurulmasına gidilmesi.
Bilinçli ve kararlı bir politikayla, o gün için imkansız anlamına gelen adımların atılmasıyla 12 eylül dönemine karşı örgütümüzü  hazırlamaya başladık.
İşte şerefsiz itirafçının, hakir insanın “Rezil ve kirli” diye göstererek, suçlamak istediği örgütsel dönemimiz bu kaygılarla, görev yapma çabasıyla başarılmış devrimci duruşlardır.
Örgütü yıkan, polise teslim eden bir itirafçının hezeyanı olan bu sözler, tüm acilcilere bir hakaret olarak yazılırken bunun hesabını vermeyeceğini mi sanıyor? Yanılıyor, beklesin görsün.
Bu süreç en doruk noktasında 1982 Haziranında İsrail’in Lübnan’a karşı savaş açtığı günlerde, bizler bir dizi Türkiyeli devrimci hareket toplanarak Türkiye tarihinin ilk ve tek Cephesini kurduk (1 Haziran 1982). Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi (FKBDC).
Bizler, bir yandan İsrail’in açtığı savaşın kanlı bombardımanları altında yoldaşlarımızın mevzilenme ve direnişini düşünürken, diğer yandan 12 Eylül rejimine karşı örgütümüzün diğer devrimci örgütlerle Birleşik Direnişini organize ederken bu sefil alçak, TKEP’li ahlaksızların safında örgütü arkadan hançerlemekle meşguldü.
 Kirlilik adına yeryüzünde olabilecek en alçakça yöntemlerle, bu gün örgüt arşivinde olan el yazılı mektuplarında belgeli kanıtlı olan kışkırtmaları, yoldaşların kafalarını bulandırmaları gündeme getiriyordu. Örgüt içinde bölünmeyi kışkırtan el yazılı mektupları, kişileri kandırmak üzere Avrupa’da ilticacı yapma rüşveti önerileriyle, onursuzca savaş kaçkını haline getirip, TKEP saflarına katma çabası içindeydi; şimdi soruyorum, şu ahlaksızın örgütü TKEP bu gün nerede, biri cevap versin.
Biz ise olduğumuz kadarınca işte buradayız, sanalda var olduğumuz gibi meydanlardayız da. İşte yasal yayınlarımız, işte derneklerimiz, işte kesilmeden yayınlanan siyasi duruşlarımız. Sayıları kimse sormasın, bu ülkenin solunda yüz binleri yürüten örgütlerin yok olduğu bir ortamda siyasi bir duruş olarak var olmak yok alanlara göre bin kat daha etkin olmaktır. Acilciler işte böylesi bir noktada demokrasi ve özgülük mücadelesini sürdürüyor.
Ya itirafçı ve ortağı, onlar her zaman hezimetle yüz yüze gelen sorumsuzlar olarak örgütümüze karalama yapmakla meşguller. Siyasi haysiyet ve şeref sahibi olmayan bir itirafçının Acilcilere böylesine dil uzatması, hak ettiği cezanın boynuna asılacak yaftada yer alacakları bu günden kendi eliyle yazılmasından ibarettir. Bunu da göreceğiz, herkese de göstereceğiz.
Şimdi herkes elini vicdanına koysun ve kimin kirli ve rezil olduğu kendi kendine söylesin.
Bir tarafta çirkinlik, diğer tarafta canını dişine katarak devrimci mücadele için, halkların çıkarı için verilen çaba bulunuyor; gerisi boş laftır…
Örgütümüz 3 döneminin ikinci kesitini de başarıyla geçmiştir. Bunu 1. Kongresini yaparak dosta düşmana göstermiştir. Sayın Öcalan’ın kongre konuşması, Filistin temsilcilerinin kongre konuşmaları ve merkezlerinin ilettiği mesajlar bunun en büyük delilidir.
Bütün bu gelişmeler o kesitte hayali bile zor olan bir kongrenin hiçbir sıkıntıya uğramadan bağlanmış olması, MİT’in aralarında İbrahim yalçın da olduğu,  Süleyman…, Aydın Ocak tan oluşan üç ajanını da yakalanması büyük öneme sahiptir.  
Başarıyla bağlanan kongremiz,  ülkemizde yüz binleri sokaklara dökmesine rağmen kongre örgütlemeden yok olan örgütlere nispeten büyük bir başarı olarak gündeme gelmiştir. Bunun ön hazırlıkları önceden de belirttiğim gibi, genişletilmiş MK toplantısına ve orada alınan karaların hayata geçirilmesi sonucudur.
Bütün bu çabalar dikkatli okurun gözünden de kaçmayacağı gibi bir disiplin, bir kararlılık, bir yükümlülük ve amatör ruhla ele alınmış profesyonellikle yerine getirilmiştir.
Bu dönem aynı zamanda sosyalist ülkelerle ilişkilerin geliştiği dönemdir. Her dönemin kendi mantığı ve verileriyle o dönemin gerekleri ve öne çıkan sorunlarıyla yapılacak olanlara sarılıp yerine getirme çabası içinde olunmuştur.
Avrupa’da örgütleme çalışmaları, CEPHE Dergisine bağlı her ülkede ihtiyaçlara bağlı olarak farklı yayın organlarının çıkarılması, bu sürecin bir parçası olarak ilerlemiştir. Bu dönem Türkiye’de legal yayın için büyük sıkıntılara rağmen maddi kaynak aktarımı yapılmıştır, o kesitte on binlerce Fransız Frank’ı İstanbul bölgesinde,  ATAK dergisinin basımı için gönderilmiştir; bu konuda önemli adımlar da atıldı. CEPHE Dergisi, her sayısının kapağını, o günün koşullarına göre çok önemli bir tarzla, gerçek bir yağlı boya tablosu olarak dizayn edilmiştir; Paris’te, Momart tepesi ressamlarından biriyle yapılan anlaşmayla bunu sürekli kılmıştık.
Bu dönemin sonunda, CEPHE 50. Sayıyı çok geçmişti. Binlerce makale, bildiri ve 60’ı aşkın broşürle bu kesitte oldukça verimli bir siyasal edebiyat biriktirmiştik. Örgütümüz istisnasız her konuda, haftalık gerektiğinde günlük anında özel baskılarla olayları açıklamış kitlesine ve kadrolarına siyasi mesajını iletmişti. Yayınlanan bildiri sayısı 3000 civarındadır. Bütün bu çabalar, emekler örgüt bir sorumluluğun emekleriydi.
Kim  ne olursa olsun siyasi tezlerimize katıl ya da katılmaz, sever ya da sevmez ancak önünde saygıyla eğileceği bir performansla siyasi mücadele elimizden gelen her şeyi yaptığımızı ortaya koyan verimli bir kesit yaşadığımız teslim edecektir. İşte itirafçının kirletmek istediği, görmek istemediği ya da bilinçlice altında ezilmekten dolayı yadsıdığı, kin duyduğu gerçek budur. Buna kirlilik buna rezillik diyenin dili kesilir o kadar…
 1990 yıllarına girerken, sosyalist sistemin çöküşüyle değişen dünya güçler dengesi ve algıları örgütümüz yeni evriminin sürecini de belirleyen bir unsurdu. Yeni sürece 3. Dönemin ikinci kesitinde geliştirdiğimiz, “İşçi Sınıfı Halklaşmalıdır” teziyle girdik.
Bu  yaklaşım dünyanın değişimini kavramaya başlayan ve bu konuda sorumlu bir örgütsel tutumla  tezlerini  örgüt içi ve dışı tartışmalara açan bir süreçtir.

4.DÖNEM

İçinde olduğumuz ödem 4. Dönemdir. Bu dönemi 2000 yıllarından itibaren başlatmak yanlış olmayacaktır.
Bu dönem örgütün yeniden siyasal ve kurumsal olarak düzenlenme dönemidir. Bu açıdan 500’ü aşkın temel makale ve dört önemli kitap halinde sanal ortamda oluşturulacak tezlerimin yer aldığı çalışmaları kapsamaktadır.
Örgüt olarak bu süreci, evrensel ölçekte bir küreselleşme süreci olarak belirledik. İki küreselleşmeye dikkat çektik. Birincisi emperyalist mal satımıyla, siyasi dayatmalar, savaşy ve darbelerle işgallerin at başı gittiği bir küreselleşmedir. Diğeri ise, insanlık kolektif aklının birikimleriyle açılan bilişim çağının  üretim küreselleşmesidir; bu yeni bir uygarlığa doğru gidişi tanımlayan gelişmeydi, bunu çözümlemeye yöneldik, siyasal sonuçları örgütsel ve program açısından etkilerini belirlemeye yöneldik.
 Bu dönemle birlikte, işçi sınıfı, sınıf mücadelesi ve buna bağlı tüm söylemlerin yeniden gözden geçirilip eleştirilerek yeni koşullara uygun verilerin saptanmasına sorumluca giriştik. Görüşlerimizi açık adımız ve adreslerimizle yazarak tartışmaya koyduk. Önemli oranda polemikler yaptık ilgiyle izlenmeye de devam ediyoruz.
Sınıf mücadelesi reformist bir mücadeledir, tezini ortaya koyduk.
Kapitalizmin öz oğlu olan işçi sınıfı, kapitalizmi tasfiye edemez, tersine ekonomik çöküntüde burjuvaziyle omuz omuza sistemini kurtarmaya çalışır diye belirleme yaptık.
Devrim tarihsel olmasa geri dönüşü zorunlu olur dedik. Tarihsel devrim teknolojik devrim ve bilgi dönüşümleri üzerine oturmuş bir devrimdir dedik: bu devrimin en temel ihtiyacı daha çok özgürlük ve demokrasidir dedik: bu nedenle de, çağımızda devrimci olmak demokrasi ve özgürlüğün alanlarını sonuna kadar genişletme mücadelemiz de yer almak demektir diye de hedeflerimizi net belirledik.
Real sosyalizmin esasında yeni bir uygarlık olmadığı, olamayacağını belirledik. Real sosyalizm kapitalizm madalyonunun diğer bir yüzü olduğu gerçeğinin işlenerek, alternatif önerimizin demokrasi ve özgürlükte anlam bulan, daha çok demokratik hakların kazanılmasını mücadelesinin temeline oturtan bir yönelim belirledik.
Bu açılımlar, uzun polemiklerin, teorik formülasyonların ürünü olarak yazınsal literatürümüzün zenginliği arasında yer aldı. Dinamik, tüm canlılığıyla gelişmeleri izleyen bir örgüt olarak kendi siyasal evrimimizi senek algılarımızla oturtmayı sürdürdük. Kırılmadık, yok olmadık, çok geriledik ama yolumuza ayni azım ve kararlılıkla devam ettik.
Bu amaçla, sivil kitle kuruluşlarında, mesleki dernek ve etkinliklerde, basım yayın alanlarında  önerdiğimiz siyasal  yönelime uygun yapılanmalara  gücümüz oranında  hız verdik. Sakince, yeni tezlerimizi ikame ederek, bilince çıkararak mücadeleyi kavramış insanların örgütlü mücadelesi haline getirmeyi sürdürmekteyiz.
Ülkemizin her siyasi eyleminde yerimizi almaya çalışıyoruz, Örgütümüzün duyuruları düzenli bir biçimde on binlerce insana aynı anda ulaştırılması için gerekli her çabayı sürdürüyoruz. Arşivimizi genişletiyor tarihimizin bu kesitini de belgeleriyle biriktiriyoruz.
 Biz örgütlü devrimci mücadele bayrağını, ülkemiz devrimci hareketlerinin bir eşiti olarak, açıp yolumuzda yürürken, düşmanlarımızın kuklaları ise bize akıl almaz bir çılgınlıkla saldırmaya devam etmektedir.
Beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz, ama on yıllardır değişmeyen kararlı bir azimle yoluna devam eden, birbiriyle ölümüne bağlı olan, her siyasal gelişmede tutum ortaya koyan, meydanlardaki kitlesel varlığıyla da sanalı çok geride bırakarak, mücadelenin orta yerinde varım diyen bir çabaya saldırmak kimin işidir bunu soruyorum?
Bu çabalar, THKP-C(Acilciler) örgütünün dünden bu güne gelen mücadelesidir. Bu örgüt, zerre kadar katkısı olanların da aralıksız her şeyini ortaya koyarak sürece devam edenlerin de örgütüdür. Hiçbir emek bu örgütte kaybolmaz. Bunu kimse kaybedemez.
Kirliliğe, rezilliğe bulaşmamış, devletle işbirliği yapmamış, itirafçılık ajanlık gibi eşlere ve kişilere bulaşmamış her Acilci, bu satırlarda övülen tüm değerlerin de sahibidir.
Bu örgütün değerlerini para karşılığı MİT’e satanlar, ömrünün yarısını TKEP adlı bir örgütte geçirmiş itirafçıların, örgütümüz tarafından tekmelenerek köpekler gibi sokağa atılması üzerinden on yıllar geçtikten sonra, kendilerini aldatmaktan başka anlamı olmayan saflaşma diye bir abesi yoktur olamazda. Bu hayalleri kuran ajanların ve itirafçıların çehrelerine her gün salladığımız tokatlar verilen tek cevaptır. Bu köpekler, havlayarak günlerini beklisin.
THKP-C(Acilciler), 1. Kongresinde belirlenmiş kurumları ve yöneticileriyle, canla başla çalışmasını devam ettirmektedir. Devlet ve onun kuklalarıyla da demokrasi ve özgürlük mücadelesi sürdürmektedir. Kirli insanlar, izmarit gibi ayakaltında ezilmekten başka değerleri yoktur.
Bu somut verilere bakarak bu örgütün tarihine “rezil” diyecek “kirli” diyecek kişi kim olabilir?
Bu ahlaksızlığı yapan itirafçı Engin Erkineri’n olması bu yolun sonunda bu şerefsizin ne hallere düştüğünü herkesi karşısına alarak can çekiştiğinin de bir ifadesidir.
İtirafçı Engin,
Otur yazılarını okuyan kaç kişinin olduğunu sorgula. Günlük olarak tıklayanların sayısına bak. Bunun için sitende solda duran “KONUK YAZILAR” İkonunda, altta yer alan “bütün yazılar”ı tıkla. Tüm yazılar karşında olacak, oradaki sayıyı ver. Herkes görsün. Bir de Mihrac Ural’ın adı olmasa, seni kim ve kaç kişi tıklayacak bir de böylesini dene. Ondan sonra bir sonuç çıkar ve utanmaz yüzünü bir türbanla peçesiyle ört….
 “kirli” ve “Rezil”  adam, suratına tükürüyorum…

9 Oca 2011

ENGİN ERKİNER BİR İTİRAFÇIDIR İBRAHİM YALÇIN BİR MİT AJANIDIR YALANLARINI, KARALAMALARINI ŞİDDETLE ELEŞTİRİYORUM

218.DOSYA
DEVRİMCİ KAMUOYUNA İLANIMDIR
Zafer Gündoğdu
THKP-C(Acilciler) MK üyesi
9 Ocak 2011
1979 Konya ceza evinden buluşup omuz omuza verdiğim günden bu güne, yaşantım boyunca ilkelerim olan demokrasi ve özgürlük mücadelesinin arkasında duruşumun doğal bir uzantısı olarak Mihrac Ural yoldaşla devrimci bir kader birliği yaptım. Bundan onur ve gurur duyuyorum.
Hiçbir özveriden kaçınmadan, halkımız ve ülkemizin aydınlık geleceği için mücadele ettik.  Yaşamsal tehlikeler dahil işkence, zindan ve sürgünler yaşadık. 12 Eylül karanlık dönemlerine karşı ülkemde mücadelemi sürdürdüm ve bağlı olduğum örgütsel değerleri yükseltmeye çalıştım. 40 yılla yaklaşan devrimci mücadelemin hiçbir kesitinde böylesine ilkesiz, böylesine ahlaksız bir karalama kampanyasına tanık olmadım; ilgisiz insanları, aileleri, insani değerleri hiçe sayarak yapılan karalamalar, bu çirkin insanların kendi ahlak algılarını yansıtan bir zül belgesidir.
İnsanlık değerini yitirmiş itirafçı Engin Erkiner ve kendi el yazılı belgelerle MİT ajanlığı kanıtlanmış İbrahim Yalçın’ın devrimci hareketi karalamaktan başka bir anlamı olmayan örgütümüze ve bu örgütün başında bulunan Genel Sekreter yoldaşa karşı yürüttükleri iğrenç kampanyayı bir kez daha şiddetle lanetliyorum.
Bu ahlaksız kuklaları muhatap almamaya çalıştım, bundan sonra da muhatap almayacağım. Kendi kirliliklerini örtmenin bir yolu olarak ortaya saçtıkları çirkinlikler, derin devletin demokrasi mücadelesine yönelttiği saldırı olduğuna inanıyorum.
Örgütümüz, halklarımız haklı talepleri uğruna mücadele eden bir direnme örgütüdür, bu karalamalar bu örgüte emek vermiş herkese yöneliktir.
Tüm Acilcileri, polis organizesi bu şebekeye karşı duyarlı olmaya çağırıyorum.
Mihrac Ural yoldaşla demokrasi mücadelesinde sonuna kadar, omuz omuza olduğumu bir kez daha deklare ediyorum.
Örgütümüz MK üyesi Salih Hoca’nın “Devrimci Kamuoyuna” 217. Dosyada dile getirdiği açıklama ve eleştirilere imzamı attığımı belirtiyorum.

ENGİN ERKİNER İTİRAFÇISI ve MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN KARALAMALARI ÜZERİNE

217. DOSYA
Devrimci Kamuoyuna Açıklamamdır
Salih hoca
THKP-C (Acilciler) MK üyesi
7 Ocak 2011

Mihrac Ural, 35 yıldır örgütlü devrimci siyasi mücadelemin yoldaşı, iyi-kötü günün, özverinin, dayanışmanın, bilgi ve kültür bölüşümlerimin dostu, kökleri şehrimizin her köşesinde filiz veren, ortak demokrasi ve özgürlük mücadelemizin öncü militanıdır.
Ona yönelen karalamaları şiddetle kınıyorum.
Herkes bilsin ki,
Karalamalara, şaibelere iltica edenler,
Kendi zaaf ve ayıplarını örtmek için çırpınan zavallılardır.
Bu türlerin devrimci harekete verdiği zarar, sırtlarında taşıdıkları kamburlarla yakından ilgilidir.
Kirlilik ve şaibelerde ısrar ne kişisel bir kinle ne de siyasi tartışmayla izah edilir.
Bu olsa olsa bir “görevli” işidir. THKP-C (Acilciler)’in örgütsel değerlerine, yöneticilerine yapılan saldırı bu boyutuyla, bir ihbar, bir Özel Harp Dairesi işidir; bu tür karalama örneklerini, Kürt özgürlük hareketi ve liderine sıklıkla yapılanlarla aynıdır, bu yöntemler artık açık hale gelmiştir.
TKEP’li Engin Erkiner’in ve İbrahim Yalçın’ın ortaklaşa yaptıkları görev bundan ibarettir. Bunların belgelerle, kendi el yazıları ve itiraflarıyla kanıtlanmış itirafçılıkları ve para karşılığı örgütü MİT’e ihbar etmeleri devam eden işlevlerinin de ne olabileceğine bir işarettir.
Ülkemizde demokrasi mücadelesi geniş alanıyla, halklarımızın beklentileri ve özlemleriyle ilgili yükümlülüklerimiz orta yerde dururken, geçmişimizi onurla taşıyarak bu mücadeleye omuz vermemiz gerekirken, en azından her birimiz kendi bulunduğu alan ve kanaatleriyle çaba sarf etmesi gerekirken, kin ve ihbar üzerine kurulu bu kirli çabalar kabul edilemez.
Devrimci kamuoyuna bu gerçeği ilan etmeyi görev bilirim.

(( Salih Hoca’nın yukarıda spotlarını verdiğimiz uzun açıklamasını ilgili okurlar http://acilciler-thkpc.blogsopt.com/  linkinden  ve altta büyük sütundan takip edebilirler ))


Salih hoca (K.B)
7 Ocak 2011
1976’dan bu yana omuz omuza olduğum, devrimci örgütsel yaşamımı birlikte paylaştığım, en zorlu kesitlerde, birbirimizle, yoldaşlarımızla ve devrimci hareketlerle omuz omuza olduğumuz, tarihi direnmelerle mücadelede tavizsiz duruşlarla belirlenen örgütümüz Acilcilere ve Mihrac Ural yoldaşa yönelen saldırıları şiddetle kınadığımı belirtiyorum.
Uzun süredir, bu tartışma biter ve kirlilik sahiplerine kalır diye bekledim. Bu dönem boyunca örgütümüzün Genel sekreteri Mihrac Ural’la yoğun iletişim içinde, örgütümüze ve değerlerimize yapılan saldırıların mahiyeti üzerinde fikir alışverişi içinde olduk. Vardığımız sonuç, geçmişte örgüte en büyük zararı verenlerin hala aynı yolda devam ettikleri yönündeydi.
Örgütü tasfiye etmek için girişilen bu çabalar devrimci ahlaktan yoksun oyunlarla iç içe geçmiş bulunuyor. Bu tasfiyeci girişimlerin, yıllar önce saflarımızdan koparak TKEP’e sığınmaları ve TKEP’i tasfiye ettikten sonra yeniden Acilcilere yönelik saldırılara geçmeleri manidardır.
19 Ağustos 1977’de polise düştüğü an bildiği bilmediği her şeyi polise veren Engin Erkiner, örgütümüz tarihindeki yeri bir itirafçı olarak belirmiştir. Bu onun örgüt içinde dışlanmış konumunu da belirleyen temel nedendir.
19 Ağustos 1977’ye gelirken, itirafçı Engin Erkenir’in, İlker Akman ve arkadaşlarının Malatya Beylerderesi’nde uğradıkları katliam birçok soru işaretlerini taşımaya devam eden bir acı hadisedir.
Hemen ardından Acilciler Ankara örgüt biriminin tamamen ölü ya da diri olarak tasfiye edilmesi dikkat çekicidir; Rıza Salman’ın yakalanması, Ömür ve Yüksel hocanın ellerinde bomba patlaması ve şehit olmaları. Ankara biriminin olduğu gibi dağıtılmış olması ardından, Engin Erkiner’in İstanbul’a taşınası ve örgütün burada da ağır darbe alması soru işaretleriyle doludur.
Bu güne kadar kimse bu adamın, İstanbul’a gelişiyle ilgili kararın nasıl verildiğini bilmemektedir. Kısa bir süre sonra da İbrahim Yalçın’ı örgüte sızdırması ise çok daha dikkat çekicidir.
Hemen ardından bu ikilinin girdiği ilk eylemlerle birlikte baskınlar ve operasyonlar başlamıştır.
Bütün bunlar tesadüf olamaz.
Bu süreci sürdürdüğümüzde, 1982 de örgütümüze yönelik saldırıların başlaması, ardından İbrahim Yalçın’ın MİT’le ilişkili örgüt merkezine gelerek tasfiyeci çabaları yükseltmesi ve bu ikilinin birlikte TKEP’e girmeleri ve ardından TKEP’in tasfiye edilmesi, asla tesadüf olamaz.
Bu süreç, organize bir süreçtir, bir zincirin halkaları olarak bir birine bağlantılıdır.
Bu akıl almaz sürecin tesadüf olduğunu söylemek  için tanrıdan vahi beklemek gereklidir .
İtirafçı Engin,1982’de TKEP’e sığındı. Bu yanıyla kesintisiz 28 yıllık TKEP’lidir. Hayatının yarınsını geçirdiği bir örgütün üyesi olarak, üstelik tasfiyesinde yer aldığı kendi öz örgütüyle ilgili bir şeyler söylemesi gerekirken, Acilciler örgütüne saldırmak istemesi mandardır.
Normalde, İtirafçı Engin’in yapması gereken şey, öz örgütü TKEP üzerinde fikir yürütmek olmalıydı. Bu sorumsuz kişinin zerre kadar bir sorumluluğu olsaydı, aramızda kaldığı 1,5 yıl üzerine bu ölçekte kin ve nefretle yazacağı yerde, 28 yıl içinde barındığı TKEP’le ilgili bilgi vermesi gerekti. Acilcilerle on yıllardır bağı kesilmiş birinin örgütümüze dil uzatması, karalama ve şaibe yaratması ve bu yoldaki mantıksız ısrarı, kinle açıklanamayacak bir tutumdur.
19 Ağustos 1977’de polise düştüğü an, tek bir tokat yemeden hayallerini bile itiraf eden, örgüte ait her şeyi, malzeme, adres, yönetici, sempatizan, dost her şeyi polise sunan birin, 33 yıl sonra muhbir olarak karşımıza çıkması dikkat çekicidir.
Engin Erkiner özetle kendini şöyle anlatıyor;
“Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)
 Doğu Perinçek izinden gitmek diye bir şey varsa, tüm itirafçılar bu cümlelerle işe koyuluyorlar.
20 sayfalık polis itirafnamesi, sıradan birinin bile ayıplanacağı bir ifadedir. O bunun ötesini yapmıştır. Örgütümüzü polise teslim etmek için, unuttuğunu bile söylemiştir, hayalini anlatmış olası eylemleri ve olası kadroları bile sıralamıştır. Bunu unutmadık. Bunlar bir yana, İtrafçı Engin Erkiner, bir de MİT ajanı İbrahim Yalçın’ı örgüte taşımıştır. O gün bu gün bu ikili polis organizesi olarak aynı çizgi üzerinde devrimciliğe zarar vermeye devam etmektedirler.
Örgütsel değerlerimize ve yoldaşlarımıza yapılan saldırılarda İtirafçı Engin Erkiner’le birlikte kendini MİT’e 150 000 TL karşılığı satmış olan İbrahim Yalçın’ın yer alması bu kin deryasının derin mahiyetini anlatmaya yeterlidir.
İbrahim Yalçın’ını bulunduğu her yerde tanımlayan alamet-i farika, para için yapmayacağı hiçbir şeyin olmadığıdır.
Bu kişi, bu ahlaksızlığıyla, örgütümüzün 1. Kongresini ihbar etmek için MİT’ten para almakla kalmayıp bu günde aynı görevle işine devam ettiğini anlamak için bu günde yaptıklarını izlemek yeterlidir; hayatında siyasi tek bir satırlık yazısı olmamasına karşın ihbar, yalan kurgu ve şaibe yaratmada her türden çirkinliği sergilemesi okura önemli bir mesajdır.
Bu kişi de 22 yıldır TKEP saflarındadır. Buharlaşan bu örgütün tasfiyesinde itirafçı Engin’le ne tür roller aldığı bilinmemektedir. Bu ayrıntıların üzerinde, TKEP’lilerin durması gerek. Bu ikili polis organizesi kişinin on yıllardır içinde yer aldıkları TKEP’le ilgili bir tek anılarını dile getirmezken, örgütümüze yönelik karalamaları herkes için anlamlı bir belirti sayılmalıdır.
TKEP yok edildi, Acilciler ise olduğu kadar tüm gücüyle,  siyasal duruşu, yazınsal etkinliği, legal yayın ve sivil toplum kuruluşlarıyla demokrasi mücadelesinde kararlıca yürüyor; polisin ölülerle bir işi olmadığını söylemeye gerek yok sanırım…
Bu noktadan ısrarla ve önemle belirtirim ki, İbrahim Yalçın’ın bilinen düşkünlüğüyle, MİT hesabına çalışmasını sürdürdüğünden kuşku duymamamıza yol açacak hiçbir davranışı yoktur. 3 yıldır inatla sürdürülen bu karalama kampanyasını kin, siyasi husumet gibi olgularla izah etmenin mümkünü yoktur.
Mit’e satılmış bu şahsın kullandığı yönteme dikkat edilirse, özel harp dairesinin yöntemleri olduğunu fark etmek güç değildir; yoldaşı yoldaşa, dostu dosta düşürmek, belgesiz, kanıtsız dedikoduları gerçek diye ileri sürmek, kendi iddialarını sonraki yazılarında tırnak içine alarak gerekçe olarak sunma gibi aptalca oyunlarıyla tipik bir polisiye faaliyet içindedir.
Bu satılmış kişi de kendini şöyle tanımlıyor;
“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)
Bu kişi ayrıca, arkadaşların uzun zamandan beri sorup durdukları, İbrahim Yalçın, MİT’le ne zaman çalışmaya başladın? Sorusuna cevap vermemekte ısrar etmektedir. Bu sorudan kaçmak, bu kişinin üzerinde bu gün için de geçerli olacak şüpheleri artırmaktadır.
Buna rağmen, bir kez kendini MİT’e satan birinin, söyleyeceği her şeyde bir soru işareti olması itibariyle muhatap alınmaması gerektiği kanısındayım.
Bu kaynaklardan üreyen yalan kurgularla örülü karalamaların tek kaynağı derin devlet ve polisiye tezgahlardır.

AİLELERE DİL UZATMAK
Bu çevrenin,  Mihrac Ural ailesine yaptığı hayasız saldırıyı şiddetle lanetliyorum.
Bu saldırılar gerçekte tüm devrimci ailelere yapılan saldırı olarak ortaya çıkmaktadır. Zeki Ural amcaya yönelen, saçmalık ötesi suçlamalar, bu devrimci insanın Antakya tarihinin her devrimci eyleminde en önde olduğunu bilmeyen cahillerin işidir, bunun da ötesi devrimci değerleri yıpratmak isteyen karanlık kişilerin işidir. Komik olan ise, Zeki amcanın Farsız işgaline karşı bir ulusal kurtuluş hareketi olarak beliren URUBA hareketindeki devrimci mücadelesini (1935-1938), o gün var olmayan, 1947’de kurulan Suriye devletine bağlama gafıdır. Aptalların bile alaya alacağı bu sallamaları, sadece bilgisizlik olarak görmek çok safça olacaktır. Bu çirkin çabalar polisiye işidir…
İtirafçı Engin’in, hepimizin anası olan merhume Cemile Ural teyzeyi bile dil uzatması, bu türlerin insanlıktan ne kadar uzak olduklarını gösteren bir davranıştır Bunun bile çok ağır sorumluluğu olduğunu kimse unutmamalıdır. Bu yöntemleri lanetlemekle yetineceğim. Mihrac Ural’ın ailesine çocuklarına dil uzatanları, sapık olmaktan başka bir şeyle tanımlamak mümkün değildir. Bu ahlaksızlığın bir bedeli olacaktır, lanetliyorum.
Bu muhbir şebekesinin, her siyasal sürgünün dolaşım için evrak sahibi olma çabasını bile çirkince ele alması zıvanadan çıkma hallerini yansıtıyor.
EVRAKLARIMIZ
Orta-doğuda benim de aralarında olduğum, Müntecep, Ali Sönmez ve Mihrac Ural’ın evrak sahibi olmalarını akıl zoru yorumlara tabi tutmalarını tiksintiyle karşılıyorum.
Bu evrakların, sahte onlarca işlem sonucu ve keşfedilince resmi bir değeri olmayan özeliklerini burada dile getirmeyeceğim. Kin ve ihbar üzerine kurulu yaygaraları, yukarıda saydığım yoldaşlarla aynı anda çıkardık. Sahte işlemleri aynı anda yaptık. Bu işlemleri yaparken yakalansaydık beli şu ana kadar da zindanlarda olurduk. Ama her devrimcinin yapması gereken cesareti göze alarak evrak sorunumuzu çözmeye çalıştık. Bu biliniyorken neden, sanki bu evrakı sadece Mihrac Ural yoldaşı çıkarmış gibi hedef alınmıştır. Bunu anlamak zor değil. Yoldaşa yönelik bu çabalar lanetliyorum. Yaptıkları ise doğrudan Muhabarata bir ihbardır, bu da muhabartala kimin ilgili olduğuna iyi bir veridir.
Evraklarımız sahte olmasa da ne olurdu?,
Her siyasi firarinin evraklarını %100 gerçek yapması en istenen şeydir. Bu olması %100 sahte olmasının hiçbir sakıncası yoktur. Sürgünleri bilenler bunun önemini de iyi bilirler.
Avrupa’da resim bir evrak elde etmek için siyasi mültecilerin nasıl çırpındıklarını, ne tür yollara başvurdukların bilen biri olarak, orta-doğuda elde ettiğimiz evrakların da çok daha çetrefilli yollarla ede edildiğini söylemekten başka bir ek yapmayacağım.
Ahlaksız adamlar ayrıca bölgede her örgütün kendi kimliğini, kendi kararıyla çıkarıp yoldaşlarına verdiğini ise söylememe gerek yoktur.
Bu kimlikler sonuna kadar, tüm yoldaşların emin şekilde hareket etmelerini sağlamışsa başarılı bir girişim olarak görmek gerek. PKK, DS gibi önemli örgütler aynı yöntemi değerlendirmekle akıllık ettiklerini burada ayrıca söylememe gerek yoktur; örgütümüze karşı yapılan Paris operasyonunda (30 Kasım1988), bir çanta dolusu sahte mühür ve pasaport, evrak ele geçti. Every Savcısı bile “bunlar her siyasi kaçağın taşımakta doğal hakkı olan şeylerdir” diye polise çıkışarak, delil bile saymadı;  polise, daha ciddi deliler getirmesi için 21 günlük anket süresi tanıdı, sonra tutuklu yoldaşların serbest bırakılacağını söyledi. Nitekim süre dolup yeni kanıtlar ortaya konmayınca da tutuklu yoldaşlar serbest bırakıldı.
Bu ahlaksızlar Fransız savcısı kadar insan olamadılar Suriye’de evrak yapmamızı ihbarlarıyla muhabarata mesaj olarak vermeye çalışıyorlar.
Kişi herkesi kendi gibi bilir diye bir söz vardır. Bunlar hayatları boyunca yaptıkları her şey de bir kirlilik olduğu için, başkasının çabalarını da öyle görmeleri normaldir.
Örgüte emek vermiş herkesi kirletmek ve ihbar etmek işlerinin temelini oluşturuyor. Bu çirkin insanlar, TKEP’e sığınırken, bir arada oldukları kişileri bile ikna etmekten aciz insanlar. Sözde onlarca kişi kopmuştu, şu an bir araya getirdikleri bir elin parmak sayısı bile değil; bu bir şeyleri anlatmaya yetmez mi?...

MEHMET KOÇ

Çirkinliklerine alet etmeye çalıştıkları, insanlar arasında, burada önemle anacağım Mehmet Koç yoldaştır. Mehmet Koç, Ortadoğu sürecini bizimle birlikte yaşamış bir devrimci yoldaşımızdır. Birlikte iyi kötü günler paylaştık. Avrupa’da da birlikte olduk. Son dönemlerinde, hastalığını istismar ederek Mehmet Koç’u Mihrac Ural aleyhine kullanmak isteyen bu  insanlardan rahatsızlığını direk bana ifade eden Mehmet Koç yoldaş’ın  verdiği şu bilgiyi okurla paylaşmak vicdani bir sorumluluktur.
Mehmet Koç’u Mihrac Ural aleyhine konuşturtmak ve kullanmak isteyen bu insanlara karşı prim vermemiştir. Hastalığı ilerleyip yatağa düşünce çevresine toplanan bu ahlaksızlara karşı, yapacakları kirliliğe ortak olmamak için, onların ısrarıyla yazacaklarını söyledikleri “Anı kitabı”nda kirli amaçlarını engellemek için, “Yazacağınız bir anı kitabı olursa, Mihrac Ural’ın adı yer almasın” demiştir.
Aklı başında olan herkes bunun ne anlama geldiğini bilir; Mehmet Koç açıkça, “sizin yazacağınız bir ‘Anı kitap’ta, beni Mihrac Ural’a karşı bir şey söyleyen adam olarak lanse etmenizi istemiyorum” demiştir. Olay budur.
Bu bir duruştur anlayana ancak gözlerini kin bürümüş insanlar her şeyi tersinden yorumlamak için kullanacakları açıktır. Mehmet Koç yoldaşın bu duruşunun çok daha açık olarak bana aktardığı şu bilgiyle kesişmesi kanaatlerimin ne kadar doğru olduğuna bir gösterge sayılır; Mehmet Koç, benim aracılığımla özel olarak Mihrac Ural’a gönderdiği bir mesaj oldu o da şudur; “bu çirkin insanlar Mihrac Ural’ın babasının fotoğrafını bulmaya ve karalama yapmaya çalışıyorlar; muhatap almasın, bu çabalar kirli çabalardır, devrimcilikle alakalı değildir”
İşte Mehmet Koç böyle bir insandı. Bu ahlaksızlara karşı da böylesine duyarlıydı. Bir insana ölüm döşeğinde yaptıkları baskıların hiçbir işe yaramadığının da gerçekleri değiştirmediğinin de önemli bir ifadesidir.

NEBİL RAHUMA

Bu ikili, çirkinliklerini Antakya devrimci hareketinin yarattığı değerleri birbirine kırdırtma çabaları da dikkat çekicidir.
Antakya Acilcilerin kalesidir. Bunu yaratan da Antakyalı devrimcilerdir. Dünü birlikte kurduğumuz insanlar arasında Nebil Rahuma da önemli bir militan ismidir. Kalleşçe şehit edilmiştir. Onu her defasında saygıyla andık o bize ait bir değerdi ve hep oyla kalmıştır. Bu yoldaşı adını kullanarak Mihrac Ural ya da herhangi bir yoldaşı karalamak beyhude bir çabadır.
Bu gerçeklerin ışığında, Nebil Rahuma yoldaşın adını kirli işlerine karıştırmak isteyenleri ölü konuşturarak, uydurmalarla, kurgu yalanlar ve karalamalarla bu kuşağı birbirine düşman gösterme çırpınışlarının sergilenmesini şiddetle kınıyorum.
Nebil yoldaş, örgütlü devrimci mücadeleye atıldığı andan itibaren Mihrac Ural yoldaşın ekibinde yer alan bir militandı. Şehit olana kadar da öyle sürdü. Bunun aksi her söz, sadece ve sadece polisiye bir çabanın ısrarıdır.
Nebil yoldaşın cesedi hala bulunamamıştır. Onunu için  Antakya da  yoldaşların yaptığı anıt mezar bu kuşağın birbirine olan bağlılığının ve verdiği değerin en anlamlı ifadesidir. Bu kuşağı birbirine kardırmak isteyenlere de verilen en iyi cevaptır.
Siyaset kapasitesi yetersiz olanların karanlık amaçlarla yaptığı bu saldırılar, direnme örgütü olan Acilcilerle uzak yakın bir ilişkiye sahip olamaz. Zaten bu insanların birkaç seneyi geçmeyen Acil hareketindeki varlıklarına karşı TKEP’te on yıllarını tüketmelerinin nedeni de budur; sonuçta TKEP’i tasfiye etmeleri de örgüt algılarına önemli bir gönderme olarak durmaktadır.

MÜNTECEP KESİCİ OLAYI
Ortadoğu sürecine gelince, bu sürecin her kesitinde hepimiz birlikte, zoru da kolayı da yaşadık. Bu dönemin öz verileri bu dönemin şehitleri, bu dönemin zorluklarını hepimiz bir arada paylaştık. Bu döneme dil uzatanlar, örgütümüzün en önemli ve en sağlıklı gelişme dönemini kirletmek isteyenlerdir.
Bu dönemde ortaya çıkan sorunların birçoğunda ben de vardım.
Gerçekleri yerli yerine oturtalım.
Müntecep Kesici’nin ölümü, Filistin davası uğruna dövüşen yoldaşların şehit olmasını, Hanna yoldaşın görev başında geçirdiği trafik kazasında ölümünü çarpıtarak Mihrac Ural’a saldırmak beyhude bir çabadır.
Bu dönemin canlı bir şahidi olarak, bu çirkin çevrenin tüm anlatımlarının yalan olduğunu söylüyorum. Hiçbir şeyi gerçekliğiyle anlatmıyorlar. Kulaktan dolma bilgileri bile çarpıtarak, senaryolaştırarak istedikleri kirli amaçlarına uygun servis etme çabası veriyorlar.
Müntecep (Şeyh) yoldaşın kazayla ölümü üzerine söylenenler akıl zoru söylemlerdir. Olmayanı var etme çabasıdır: Olayı onlarca kez bire bir yaşayanların aktarmasına karşın, illa Mihrac Ural yoldaşı karalamak için onun sırtına yıkma çabası, bu çirkin insanların amaçlarını da yeterince izah ediyor.
 Parti Okulumuzun bulunduğu Bassit kampında Müntecep Kesici (Şeyh) yoldaşın kaza sonucu ölümü sırasında, ben, Mihrac Ural, Mustafa Burgaz ve bir dizi yoldaş Lazkiye’de bulunuyorduk. Örgüt merkezi kampı, herkesin dikkatli davranması gereken bir yer. Müntecep yoldaş fevri davranışlarıyla bilinen bir yoldaştır. Merkezi kampta yoldaşların tüm iyi niyet ısrarlarına provokatif davranışlarla cevap vermiştir. Sorumlular gelene kadar beklemesi gerektiği söylenmesine rağmen o aşırı tepkilerle tutum almıştır. Bu esnada ortaya çıkan bir itişmede kaza ile patlayan silah Yoldaşın ölümüne yol açmıştır.  Bu olayın kışkırtıcısı, örgüt arşivinde belgeleriyle bulunan el yazmalı mektuplarıyla itirafçı Engin Erkiner ve TKEP’in o dönemdeki yöneticileri olduğunu, tarihe bir not olarak düşmeyi gerekli görüyorum. Bu olayı, alçakça kullanmak için, kirli niyetlere alet etmek isteyenleri lanetlemekle yetineceğim.
HANNA YOLDAŞ VE FİLİSTİN DAVASI ŞEHİTLERİ
Hanna yoldaş olayı daha da bir garip senaryo ürünü olarak sunuluyor; bu akılsızlar 300 km yol yapan, virajlarıyla yokuşlarıyla inişleriyle yol tepen bir arabanın nokta atışı yapar gibi, “fren balatalarıyla oynandığı için kaza yaptı” demek, okuru aptal yerine koymaktır.
Üstelik Hanna yoldaş, bir arama noktasında birlikte getirdikleri örgüt silahları nedeniyle yanlarına bindirilen görevliyle yerini değiştirmiş. Arabanın içinde üç yoldaş ve bir yabancı kişi olduğu halde, yaşanan trafik kazasını “Hanna yoldaşı böylece katlettiler” diye yorumlamak insafsız ve bir o kadar ahlaksızca bir cinnettir.
Bunlar okuru aptal mı sanıyorlar. Üç yoldaştan biri olan kadın yoldaş hala yaşıyor ve olayın tanığı üstelik Paris’tedir, görüşüne bile başvurmadan böylesine pervasız bir ahlaksızlıkla  kurgu yapmaları manidar olmalıdır.  
Kaza yapan arabayı süren yoldaş, etmedikleri söz bırakmadıkları Şerif yoldaştı. Böylesine ölümcül bir kazadan bu yoldaşın nasıl kurtulduğunun, elleri kolları ayakları başının nasıl parçalandığını bilmeden, bu kirli iddia nasıl yapılabilir ki? Bunlar hep öyledir, olayın içinde, olan ve yaşayan insanların tanıklığına bile gerek görmeden istedikleri gibi olayı yorumlayıp insanları suçlamayı bir görev edinmişlerdir.
Hitler’in propaganda bakanı Gobels ne demiş, “yalanı söyleyeceksen büyük söyle, kimse inanmasa bile kafalar karışır, bu da amaç için bir araçtır”…
Bir de Hanna yoldaşı şehit görmemek, ona bile çamur atmak neyin nesi? Vicdansız insan bile bunu kabul edemez.
Hanna yoldaş askeri elbisesiyle, görevi başında, Filistin halkının haklı davasının dayanışmasında şehit olmuştur. Bunun aksini iddia etmek, her şeyi kirletmekle bir sonuç alacağını sanmaktır. Bu karalamalar kin değil, bu karalamalar insanlıktan çıkmış derin devletin devrimcilere ve devrimcilerin enternasyonalist dayanışmasını kirletme çabasıdır.
Filistin davası uğruna şehit olan yoldaşların kanıyla oynamak, ihanetlerin en büyüğüdür.
Şehitler, enternasyonalist dayanışma amacıyla, Filistin kamplarındaki Acilci militanlarıydı. Bir siyasal eğilim olarak orada bulunuyorlardı. Filistin örgüt kamplarında eğitim görürken kopan çatışmalarda, İsrail, Arap gericiliği ve Filistin gericiliğiyle bölgenin her köşesinde süren savaşın orta yerinde, arkalarını dönüp kaçacak insanlar değildi. Kanaatlerinin arkasında durup yiğitçe, kahramanca savaşmayı tercih edenlerdi.  Bu savaştan kaçarak TKEP’e sığınanların on yıllar sonra bu gün şehitlerin böylesine onurlu duruşlarını kirletmeye çalışmalarının tek bir anlamı var, oda devrimci mücadeleyi kirletmektir.
Trablus’ta  süren  çatışmaları Filistin örgütlerinin iç kavgası olarak algılayanların ne bölge ne de o kesit hakkında zerre kadar bir bilgileri olmadığını açıktır.
Bölgemizde hiçbir sorun, büyük saflaşmanın dışında ortaya çıkmamıştır. Trablus savaşı ise İsrail Arap Gericiliği ve ABD’nin, ısrarla istediği Filistinlileri İsrail sınırından uzak bir yerde konumlandırma çabasının bir sonucudur. İsrail, kendine yönelik Filistinli tehlikesini sınırından uzan bir alana taşıma çabasıdır. Ayrıca, bu çatışmalarda Şeyh Sait Şaban adlı gerici Müslüman Kardeşler Örgütünün de yer aldığını hatırlatacağım; bu örgüt İsrail ve Arap gericiliği tarafından beslenen bir örgüttü.
Trablus savaşlarında Filistinli ve orta-doğulu ilerici devrimci güçler zafer kazandı. Bu zafer İsrail’in bu alana yerleşmesinin belini kırmıştır. Bu başarıda örgütümüzün ve şehit yoldaşlarımızın katkı yapması onurludur. Bölge devrimcileri olmanın sorumluluğunu yerine getirmektir. Bu bir görevdi. Bu görev 12 Eylül karanlık rejimine karşı savaşın bir parçasıydı; MİT’in bu kesit boyunca, Lübnan’ın sahasında cirit attığı gerçeği, anılarını yazan her MİT görevlisi açıkça dile getirmektedir.

 ÇALIŞMALAR
Bu dönemin başında olan Mihrac Ural yoldaşla, sürecin her kesitinde örgütümüzü yükseltmeye çalıştık. Bunu da birbirimize güvenle yaptık. Antakya TÖB-DER başkanlığı sürecinde ( Bu süreci ayrı bir tarih yazımı ile tüm detaylarıyla aktaracağım), Antakya Devrimci Kültür Derneği sürecinde, Antakya’nın iki büyük kitlesel mitinginin örgütlenmesi sırasında, TEK YOL DEVRİM dergisinin çıkarıldığı süreçte, tüm yoldaşlarla omuz omuza vererek devrimci mücadeleyi şehrimizde kökleştirdik; dernek dernek seminer çalışmaları, eğitim çalışmaları, legal ve illegalin koordineli çalışmasını ikame ettik. Seçimlerde bir etkin güç olarak rol oynadık; Milletvekili adayları bile desteğimiz için kapımızı aşındırıp durdu.
Bu süreci yaşayanlar bilirler ki, örgütsel çalışmamızda Mihrac Ural sürecin her kesitinde en önde duran yoldaşımızdı. Bu süreç olduğu gibi tüm etkinliğiyle yurt dışı kesitinde de sürdü. Örgütün 12 Eylül karanlık rejiminden korunması ve yeniden ülkedeki mücadeleye omuz vermesi açısından oluşturulan imkanlar yaşamsaldı. Buna yayın faaliyetlerimizi, Türkiyeli devrimci hareketlerin Cephe girişimlerindeki yerimizi (FKBDC), Devrimci Birlik Platformu çalışmalarımızı ve bütün bu çalışmaların taçlanması olan,  Kongremiz ifade edeceğim.
Kongremizin ortaya koyduğu demokratik tabloda, gizli oy açık seçimle bağlanan başarısı ise ayrıcalıklı bir yere sahiptir; illegal bir silahlı mücadele örgütünde böylesi bir kongrenin, onlarca delegeyle toplanıp, hiçbir aksama olmadan başarılması, bu çirkin insanların karalama kampanyalarına verilecek en iyi yanıttır;
Kongreyi başarıyla bağlayanlarla, kongreyi ihbar için MİT’le işbirliği içinde, 150.000 TL karşılığı satılmışların karşı karşıya gelmesi kadar doğal hiçbir şey olamaz. İtirafçı ya da MİT ajanı olmak siyasal mücadelede bir insanın altından kalkamayacağı suçtur; bu ikilinin polis organizesi işlere bu ruh haliyle atılmaları eşyanın tabiatına uygundur.
AVRUPA
Avrupa sürecine gelince, bu alanda da örgütümüze yakışır emekler verdik. Hatalarımızla sevaplarımızla hiçbir özveriden kaçınmadık.  Devletlerin yıkılıp buharlaştığı, dev siyasetlerin ortadan yok olduğu bir koşuldan geçtik. Biz ne ise öyle kaldık. Örgütümüzü savunduk değerlerine sahip çıktık. Hatasız insan yok, önemli olan çalışmaların devrimci kaygılarla ortaya konmasıydı. Onu yaptık. Ama bu gün hiçbir ilgileri kalmamış olduğu örgütümüze saldıranların yapmaya çalıştığı şey farklı bir şeydir; üç yıl durmadan kusulan kirlilik bir takip işidir, polisiye görevden başka bir şey değildir; hiçbir kin böylesi bir ısrarı ortaya koyamaz. Üstelik iflas eden türden böylesi bir ısrarı insan olan kimse sürdüremez bu bir görevdir isteklerden bağımsız gelişen.
Avrupa’da Tüm çabamızla her eylemde her yürüyüşte her etkinlikte var olmanın katkı yapmanın onurunu yaşadık.
Dünyanın değişimleri ve gelişmeleriyle, solun uğradığı sonuçlara bizde maruz kaldık. Ancak dönemin tümünde atılması gereken tüm adımları atmaktan, örgüt sorumluları olarak geri durmadık. Bu ortamda cımbızla tutulup çekilecek hiçbir teferruat genelin doğrultusunda yapılan olumlu çabaları örtemez. Senaristler, bıktırıcı tekrarların zavallı sığınmacıları, bu gerçekleri örtmeyi başaramayacaklardır. İtirafçı Engin ve MİT ajanı İbrahim yalçın’ın Avrupa çalışmalarını küçümseme ve yok sayma çabaları ise ciddiye alınmayacak bir çırpınıştır. Örgüt arşivi belgelerinde bu çabalar, dernek, yayın, etkinlik, protesto, miting, yürüyüş ve konferanslardan oluşan yoğunluğuyla, çirkin suçlamalara bir şamar olarak durmaktadır.
 Ülkemiz için hiçbir özveriden çekinmeden, omuz omuza olduğumuz tüm yoldaşlarımızla verebileceğimiz her şeyi ortaya koyarak mücadele ettik. Acilciler diye bir gerçek Türkiye solunda var olduysa, bunu kolektif emeklerimize inşa ettik. Bu süreçte bu ikili sadece tahripkar tutumlarıyla var oldular.
Acil hareketinden kaçarak, başka alanlara sığınanların bu gün Acil’i dillerine dolamalarını ise kirli bir amaç olarak görüyorum.  Şiddetle lanetliyorum.
Avazları çıktığı kadar havlasınlar, bu açıklamamın ardından da hakkımda etmeyecekleri söz kalmasın, önemsemiyorum bu devrimci mücadele sürecinde herkesin bir rolü var onu oynayacak kuklalarda görevlerini yapacak.
Ama bilsinler ki biz buradayız, Mihrac Ural’la yoldaşla biriz ve birlikteyiz, ona yönelen her kirliliğe karşı da duruşumuz açık ve nettir.
Bundan sonra da ülkemizin demokrasi mücadelesinin her aşamasında omuz omuza olmaya devam edeceğiz.
Bu polis organizesi çabaları bu güne kadar muhatap almadım, bundan sonra da almayacağım.

SONUÇ

Bu kısır çekişmeler zaman aşımına uğramıştır. Ülkemizin demokrasi mücadelesine omuz vermek varken bu kirlilik içinde yüzmeyi, şaibelerle başkasına saldırmayı iş edinenlerin aramızda ve çevremizde hiç bir yeri yoktur.
İtirafçılara, kendini parayla satanlara en iyi cevabı demokrasi mücadelesinde ortaya koyduğumuz ve koymaya devam edeceğimiz emekler verecektir. Nerede olursak olalım, hangi kanaatlerde bulunursak bulunalım bu ortak payda üzerinden haklarımız için ve ülkemiz için olumluyu yükseltmekle yükümlüyüz.
Örgütümüze emek vermiş her onurlu insanı bu karalamalara karşı tavır almaya, bulunduğu yer ve imkanlarla gerekli cevabı vermeye davet ediyorum.
Devrimci kamuoyuna ve Halkımıza duyurum budur.