21 Nis 2010

ERMENİLERİ CUMHURİYET DE KATLETTİ (2)

Değerli arkadaşım, 
Ermeni  soykırımı ile ilgili  yazı dizimizin ikinci bölümünü sizlerle paylaşıyorum, Bu ülke birimizin değil hepimizin diyen, demokrasiyi farklılıkların eşitliği üzerinde bir kurumsal ve yasal güvenceler bütünü olarak algılayan,  tarihle cesurca yüzleşme iradesi gösterenler adına,  bu diziyi her gün bir bölüm olarak ileteceğiz.
 Not: Orijinal belgede iki önemli fotoğraf bulunmaktadır. Dosyayı açtıktan sonra, "orijinal belge" butonuna tıklayın.Anı belge ve ilgili yazımları http://mirural.blogspot.com/  dan da izleyebilirsiniz
Mihrac Ural.
20 Nisan 2010
Leopold F. Gaszczyk kimdir? 

N.Nadi Çelik
 29.07.2009


Leopold’un kim olduğunu ve neler yaptığını üç beş cümlede anlatmak mümkün olduğu gibi, yüzlerce sayfada da anlatmak  mümkündür. Ancak ne üç beş cümle ne de yüzlerce sayfa onun tarihte ki konumlanışını ve olaylara karşı duruşunu ve bu duruşun dayandığı felsefenin temel özelliklerini bir bütün olarak aktarmaya yeterli olmayacaktır.  Onu anlatmakta ki zorluk onun bir kahraman olmayışından kaynaklanır. Heykelsiz kahramanları anlatmak sizlerinde tahmin edebileceği gibi  her köşede heykelleri dikili duran herhangi bir kahramanı anlatmak kadar kolay değildir.  Heykelsiz ya da kahraman olmayan kahramanlara dair kullanacağınız her ifade aynı zamanda onu yeterince anlatmadığınız hissini yaşatır size. Açıkça belirtmem gerekir ki, şu anda okuduğunuz ve tarafımdan kaleme alınan bu satırlar Leopold’u anlatmak iddiasından ziyade onun biyografisiyle ilişkin elde edilen sınırlı bilgilerin kısa notlar biçiminde aktarılmasından başka bir şey değildir.
İttihatçıların coğrafyamızda yol açtığı trajik sürece tanık olan, Leopold bir asker olarak katıldığı savaşta insan öldürme sanatının incelikleri yerine tam aksine insan yaşatmanın inceliklerini kavramıştı. O,  İttihatçıların topraklarımızın kadim halklarına yönelik imha hareketine karşılık insan yaşatmanın bin bir yöntemini yaratıp geliştirdi ve geliştirdiği bu yöntemler sayesinde  binlere onbinlere varan mağdurları kurtarmayı başarabildi.
Leopold, 15.11.1896  tarihinde Avusturya'nın Schlesien şehrine bağlı  Weisskirchen kasabasında doğdu. (Avusturya'nın-Schlesien şehri 1.nci dünya savaşından sonra Polanya sınırlarına dahil edilmiştir. Ve bu vesileyle Leopold F.Gaszczyk, Avusturya ve Polonya pasaportlarına sahipti. )

1915 yılında Avusturyalı olarak, Avusturya-Macaristan imparatorluk ordusunda   Rusya’ya karşı  asker üniformasını taşıdı. 1916'da Bukowina ve Karpaten 'de mevzi (Siperler) kazıcısı olarak görev aldı.

1917-18 'de İtalya’da İsonso savaşında muharebe mücadelesi verdi. Leopold, savaş süresince üç kez yaralandı. Bunun üzerine kendisine samariter dersi, telefon- telegraf okulu ve hemşirelik alanlarında görevler verildi.

1919 'da görevli olarak Belgrada gönderildi.  Yine 1919 yılının ağustos’unda Halep (Haleppo- Aleppo) ve Damaskus'ta (Şam)  bulundu.

Savaşın sona ermesiyle birlikte Leopold F. Gaszczyk, , ermeni soykırımının mağdurları ile yakından ilgilenen ve bir Amerikan sivil kuruluşu olan Near East Relief’te elektrik mekanisti olarak çalıştı. 1919 'da Kayseri, Sivas, Samsun ve Harput'ta Elektronik cihazları montaj'ına başkanlık etti.

Söz konusu görevleri sırasında Karadeniz' de ikinci kez Rum ve Ermenilerin sürgün edilişlerine tanık oldu.
 
1923 senesinde ise Danimarka'lı Karen Jeppe’nin başkanlığında ki Danimarkalı Ermeni Dostları adındaki kurumda, Karen Jeppe’nin yardımcısı olarak çalıştı. Halep’te  Ermeni Mülteci ve Dul yerleşim kamplarında Hasta bakıcılığı görevini üstlendi. Karen Jeppe’nin 1935 yılında vefatı üzerine kurumun başkanlığına getirildi.  1946 yılında kurumun kendisini ilga edişine kadar başkanlık görevini sürdürdü.
Görevde bulunduğu dönemde soykırım kurbanlarının dere kenarlarında atılmış ve giderek çürüyen cesetlerine, çöl yollarında katledilmiş Ermeni kadın ve çocuklarının iskeletlerine, Maraş ve Adana yöresinden kaçıp, Sancak’ a sığınan bir avuç insanın trajedisine tanık oldu.  
Halep yanı sıra Sancak’taki (İskenderun, Antakya ve havalisi) soykırım ve savaş mağdurları ile de ilgilenirken bu kez de Sancak’ın Türkiye’ye devredilme sürecindeki uluslararası politik ayak oyunlarına ve bu ayak oyunlarının kurbanı olan Arap halkının acılarına tanık oldu. Bu sürece dair 8 sayfalık anı belge niteliğinde yazı kaleme kaldı. Leopold’un tüm yardım çalışmaları boyunca yüz sayfayı aşan rapor, anı, mektup niteliğinde yazmaları mevcuttur. Bu yazmalar genellikle Almanca ve İngilizce kaleme alınmıştır.
Kocasını soykırımda yitirerek dul kalan Ermeni Horome ile evli  olan Leopold’un 1946 yılında başkanlığını yaptığı kurumun ilgasından (faaliyetinin sona erdirilmesi) sonraki hayatı ve faaliyetleriyle ilişkin ve yine hangi tarihte ve nerede öldüğüne dair şu ana kadar yürüttüğümüz çabalara rağmen bir bilgiye ulaşmak mümkün olmadı. Bu konuda ilerde edilecek bilgiler siz okurlarla şüphesiz ki anında paylaşılacaktır.
Yukarıda belirttiğim gibi Leopold’u anlatmak gibi bir büyük iddiadan tamamen uzak olan bu yazıyı burada noktalıyor ve sizleri Sayın Mihrac Ural’ın yorumları ve Lepold’un anı belgesiyle baş başa bırakıyorum. 


Mihrac Ural’ın notu:
Leopold Gazsczyk daha iyi anlamak için onu şiirinden de tanımak yerinde olacaktır; duygu yüklü, anlam yüklü, yürekleri dinamit kutusu yapan kısa şiirini birlikte okuyalım.

“Bu küçük yer benim ufak olsa bile
Burada ben yaşıyorum
Burada ben seviyor, seviliyorum
Burada ben ikamet ediyorum
Burası benim vatanım
Burada ben evdeyim.

600 senelik sıcak avcılığınız sizin dilekleriniz ise, bunu Allah bilir..
Umut ve yardım etmek mümkün olduğunca.

Suriye/Halep (Aleppo)
Tarih; 28.Mayıs 1946.


Leopold Gaszcyk” (
Leopold Gaszczyk, “Die Sancak Episode” S.8)





ERMENİLERİ CUMHURİYET DE KATLETTİ (1)

Bu acı gerçeğin, Leopold Gazsczyk’in kaleminden belgesi
“DİE SANCAK EPİSODE”  
İlk kez AYRI VARLIK blogunda
yayınlanıyor.
Mihrac Ural
19 Nisan 2010
Belge Danimarka Krallık Arşivinden Toplum Bilimci Sayın Nadir Nadi Çelik’in araştırmalarıyla gün yüzüne çıkarıldı.
Belge çevrisi üzerinde Pedegog, tercüman, Sayın Özcan Burno emek verdi. İlk çeviri nüshası üzerinde AGOS gazetesi Tarih bölümü çalışmalarını sürdürdü ve yeni bir çeviri nüshası oluşturdu. Bu nüsha üzerinde Bir kez daha Sayın Özcan Burno çalıştı. En son olarak Sayın Nadir Nadi Çelik, ince eleyen sık dokuyan çalışmasıyla yayına hazır hale getirildi.
Tarihe  bu belgeyi bir not olarak düşen Leopold Gaszczyk’tir. Polonya asıllıdır, Danimarkalı Ermeni Dostları Derneği başkanı “Urfalı kız” lakaplı Karen Jeppe’in yakın çalışma arkadaşı ve aynı derneğin sonraki başkanıdır. Tarihe düştüğü notlar anılarıdır, kendi gözlemleri, fotoğraflarıyla Cumhuriyetteki Osmanlının tanıklığını yapmaktadır.  
L. Gaszczyk, anı belgesine “DİE SANCAK EPİSODE”  başlığı koymuştur.  Sancak, Osmanlı idari birimlerinden biridir. O gün, tarihi adıyla Liva İskenderun – Antakya sancağı ve havalisi olarak bilinen idari alana SANCAK denirdi. Bu günkü Hatay ilini kapsayan alan.
Episode kelimesi ise, olay, hadise, vaka, serüven olarak anlamlandırılabilir. Yunanca’da tiyatroda bir perde, bölümdür, Latinceden de tüm Avrupa dillerine yerleşmiştir. Leopold Gaszczyk’ın anı belgesinde bu başlık en yakın anlamıyla Sancak trajedisinde bir bölüm anlamına gelir.
Belge bu gerçeği tarihe not düşüyor. Yarın 20 Nisandan itibaren yayına girecek olan anı belge dosyasının birinci bölümü Leopold Gazsczyk biyografisi ve belgeye ön söz yer alacaktır. Ardından belgeye ait fotoğraflar ve el çizimi harita yer alacaktır. 23 Nisanda da anı belge ilk kez okurla buluşacaktır. 


167. Dosya: GÖZALTI...

Mehmet YAVUZ
14 Nisan 2010


Mihrac Ural'ın notu:


26 Mart 2010 Cuma sabahı, 2 yıldır süren ihbarların son hamlesini yaptılar. Devletten bekledikleri baskın gerçekleşti. 

Beklentileri vardı, ancak hiç bir şey bulamadılar.

Yılların dersleri,  önlemleri ve birikimleri itirafçıların önünü kesti;  biri itirafçı, biri MİT ajanı, bir diğeri ölü konuşturucusu ihbar çetesi kurmuş ha bire ihbar servisiyle meşgul…
Çabaları boşa çıktı. Sözün bittiği yer de burası…

Kendi kamburlarını örtmek için, benzer bulmak için, çırpınıp durdular Ahlaksızca karalama ve şaibe ürettiler. Ama nafile...

Acilcilere kimse kara çalamaz, bir onurlu direniş örgütünün militanları, kadro ve yöneticilerini yeryüzünde hiç bir güç lekeleyemez. Bunu bilmiyorlar.

 Bilmemeleri normal, 28 yıldır TKEP'li olan, hayatında kararlı bir duruş içinde olmayan, en yakınının sorumluluğunu bile üstlenmeyen, örgütten örgüte, tasfiye ve kirli işlerle uğraşanların düşecekleri yer burasıdır, burası bir bataklıktır…
 
Bu şebekeyi iki cümleyle tanımladık. Her bir cümle de kendilerine ait.

 Biri 150.000 TL karşılığı kendini MİT’e satmış, bunu 12 sayfalık itirafnamesinde, el yazısıyla dile getirmiş; "örgüt bitince de devlet arkasında olacak rahat edecek" diye de övünmüş.
 Diğeri, polis bileğini tutar tutmaz itirafçı olacağını belirtmiş, vermişler eline kağıdı, kalemi dökülmüşte dökülmüş...

33 yıl sonra, aynı görevle sahnedeler. "Sizi deşifre etmeye devam edeceğiz " diyorlar. Doğu Perinçek'in sadık izcileri görev başındalar.

 Ülkemiz, halklarımız için, demokrasi ve özgürlük için çabamız var.  Davamız, sistemle ve devletle, kuklalara ayıracak vaktimiz yok…

 2 yıldır bitmeyen yalan kurgu üzerine kurulmuş nakarat,  başlı başına iflaslarının ifadesidir. Onların anlına bir kader yazdım ebede kadar beni yazacaksınız diye, nakarat öyles sürür gider..

Aptallar anlayamıyor, bir iki yamakla sonuç alabileceklerini sanıyor. Kendilerine benzer bulmak için çırpınıyorlar. Muhatap değiliz, okura karşı sorumluluğumuz var onu yerine getirmekle yetiniyoruz
Bileğimizi bükemedikler, 2 yıl değil 200 yıl sürse de başaramazlar; güneş balçıkla sıvanmaz bilmiyorlar. Kaderlerinde boynu bükmek var, hesap vermeye mahkum olduklarını görmüyorlar.

2 yıldır çırpınıyorlar, kamburları örtülmüyor, benzer bulamıyorlar. Yazılarına bakın siyasi yazı diye bir tek satırları yok. Hayatlarında siyasi yazı yazmamış satılmışlara zaten sözüm yok. İnsanın kanı donuyor bu yüzsüzlük karşısında; Nebil’in ölümüne yol açan 2 kg altını nerede nasıl harcamış olması bir yana, örgütten habersiz böylesi bir ahlaksızlığı yapmış olması da bir yana, Nebil’in ölümüne neden olması ve MİT’ten para almış olması yeter de artar.

 Ama adam bir şey yapmamış gibi yüzsüzce hala yazıyor. Tek bir Acilci bu adamı aklamıyor ama farkında değil. İtirafçının, hayatında Acil’ci olmamış yamakların geçici yol arkadaşlıklarına güveniyor. Tek kişi olduğunun farkında bile değil. İtirafçı Engin’in “bu adam MİT’ten para almış ne diyorsun” sorusuna verdiği “onun sorunudur” cevabını bile duymuyor.  Düşmek buna derler, alçaklık budur. Beklesin o…
Bir de komiğime olan bir yamağın serzenişi ” zamanı hakem koydum” sözüme takılmış; adam aptal ya, bilmiyor.  35 yıldır dik duran Acilcilerin 40 yıl geçse de hesabın peşinde sonuç alacaklarını anlamıyor. Hayatında Acilci olmamış bir aptalın muhatap alınmayacağını kavramıyor, elimizin tersiyle iki tokat dışında bir değeri olmadığını anlamıyor,  çırpınıp duruyor; "gizli tarih, kutsal kitap" diyor, ama lağım çukurunda olduğunun farkına bile varmıyor.

Evet muhbir şebekesi isim isim belli. Komploları, provokasyonları, ihbarları da başlarına çalındı. Gerisi teferruat...
 
Onurlu insan Mehmet Yavuz, bu gerçeği şöyle özetliyor; 

"Bir yola çıkarken alçaklara yağacak karı, tepelerden esecek rüzgârı hesaba katıp sonucuna katlanırım. Doğal olanı budur.
Ne yazık ki hesaba katmadığım; tartıştığım kişilerin ne kadar alçak olduklarıymış. Alçaklara yağan kar gün gelir erir, yerinde çiçekler açar. Fakat alçaklık hep baki kalır."
Yazının tümünü birlikte okuyalım...

Gözaltı...
Mehmet Yavuz
14 Nisan 2010
Sabahın kuşluğunda köpeklerin yoğun havlamasıyla karışık kapı zilini duydum. Bu vakitte sütçü dahi gelmezdi. Merakla camdan dışarı baktım. Gözlüğümü takmadığım için dışarıda bir kalabalık görüyor ama kim olduklarını seçemiyordum. Etejerin üstündeki gözlüğümü alıp aşağı indim.

Kapıyı açıp dışarı bakınca kalabalıktan birisi;

-''POLİS'' diye seslendi.

Köpeklerim kapıya gelen kalabalığa kıyasıya havlıyor, kapıya elini uzatana saldırıyordu... Köpekleri sakinleştirip ön balkona kapadım. Bahçe kapısını açınca ekibin başında olan komiser, arama emrini göstererek evimde arama yapılacağını, benim de gözaltına alınacağımı söyledi.

Arama emrine baktım; '' yasa dışı terör örgütüne üye olmak '' gerekçesiyle ev ve arabamda arama yapılarak yakalanmam isteniyordu. Bir ekip de olası bir çatışma ya da firara karşı çevrede tertibat almıştı.

Elleri otomatik silahlı siviller içeri doldular. Evde yatanları uyandırdım. Herkes şaşkındı. Koridorlarda, odalarda elleri silahlı bir sürü sivil dolaşıyordu. Evim, didik didik arandı. Bütün laptoplar, hard diskler, flaş bellekler, cep telefonları, arşivdeki yazılı ve görsel belgeler tutanakla alındı.

Bir bayan polisin düzenlediği tutanağa göz attığımda garibime giden bir ifade oldu. Şöyle bir cümle vardı: '' Şüpheliden bilgisayar kayıtlarından kopya isteyip istemediği soruldu, ........ dedi ''

Bana böyle bir şey sorulmadığını komisere hatırlattım. Komiser, kopyalama cihazları olmadığı için arama anında kopyalama yapamadıklarını; bilgisayarları, flaş bellekleri, telefonları ADANA'daki laboratuvara göndereceklerini söyledi.

Evden alınan eşyalarla birlikte içi görünmeyen bir minibüse konuldum. Evvele Mersin Devlet Hastanesi'ne götürülüp oradan Emniyet Müdürlüğü nezaretine bırakıldım. Buraya alınırken çeşitli açılardan resimlerim çekildi.

Yaklaşık bir saat sonra üç kişilik bir ekip eşliğinde Antakya Emniyet'ine sevk edildim. Burada Terörle Mücadele Şubesinin nezaretine alınırken kayıt yapılan defterde Mehmet Güzel'in adını gördüm. Polislerin konuşmasından İstanbul ve Ankara'dan da getirilecekler olduğunu öğrendim.

Üstümdeki eşyalar emanete alınıp nezarete götürülürken Mehmet Güzel ile Hüsamettin Çalış'ın da yan hücrede olduklarını gördüm. Selamlaştık.

Evimin basıldığı andan başlayarak tahmin etmeye çalıştığım manzara belli olmuştu. Nebil'i arama, onurunu iade etme çabamızın tadına varamamıştık ama anlaşılan cefasını bu şekilde görecektik.

Ertesi gün İstanbul'dan Hasan Balcı ile Emrullah Gemci'nin, Ankara'dan Ömer Gazel ile Öner Ödemiş'in getirildiklerini öğrendim. Ondört kişi aynı şekilde gözaltına alınmıştık.

Emniyet sürecinde yaşadıklarımız, 12 Eylül dönemine göre oldukça farklıydı. Darbe öncesi ve sonrasında emniyet tezgahından geçenler, gördükleri işkencelerin travmasını uzun yıllar taşımıştı. Ağır işkencelerde sakat kalma, hayatını kaybetme gibi durumlar da herkesin karşılaşabileceği bir gerçekti. Sorgulama denen şey; dayak, baskı, tehdit ve işkence ile suç yüklenmesiydi.

Oysa şimdi; hakaret içeren bir kelime dahi sarfedilmeden teknik takip ve dinleme sonucu elde edilen delillerden yola çıkılarak sorgulama yapılıyor, bir fiske dahi vurulmuyordu. Bu, önemli bir değişimdi.

Sorgumda; Nebil Rahuma'nın önemi soruldu.. Neden otuz yıl sonra bu ismin öne çıkarıldığı öğrenilmek istendi... Özenle Nebil'i anlattım. Yasadışı terör örgütü oluşumu soruldu; teröre nasıl baktığımı anlattım. Teknik takibe takılan hususları, atılan iftiraları, iftira atanların nedenlerini anlattım.

Savcılık sorgusu da aynı şekilde geçti. Kişisel anlamda bir sorun söz konusu değil. Atılan iftiraların doğru olmadığı ortada. Lakin, salıverilme sonrası yaşadığım durum cezaların en büyüğü oldu.

Bütün bilgisayarlarıma, belgelerime, Nebil'e ilişkin yazılarıma, telefonlarıma incelenmek üzere el konuldu. Herhangi bir kopyalama işlemi yapılıp tarafıma bir suret de verilmedi. Söylendiğine göre üç aya kadar verilmesi de mümkün değilmiş.

İşte bana verilen asıl ceza bu. Bütün işlerim durdu. Bütün bağlantılarım kesildi. Yürürlükteki hukuk kurallarına göre bunların olmaması gerekiyor. Ama yaşadıklarımız, bu mealde hukuk kurallarına uygun düşmüyor.
Bir yola çıkarken alçaklara yağacak karı, tepelerden esecek rüzgârı hesaba katıp sonucuna katlanırım. Doğal olanı budur.

Ne yazık ki hesaba katmadığım; tartıştığım kişilerin ne kadar alçak olduklarıymış. Alçaklara yağan kar gün gelir erir, yerinde çiçekler açar. Fakat alçaklık hep baki kalır.




17 Nis 2010

166. Dosya: PROFESYONEL BİR NAMUSUZA SON KEZ...

Zeki BAYTERİN
16 Nisan 2010

Hakkımda yayınlanan son yazı profesyonel bir namussuz tarafından hazırlanmıştır.  En değer verdiğim hanım kardeşimiz için ileri geri konuştuğumu yazmışlar.  Bu şebeke hep aynı şeyi yapıyor tartışmalarda ahlaksızlık temel argümanları olmuş bataklıktan çıkmıyorlar. Bunun nedeni nedir ?
Açık gerçekleri görmektir, doğrudan yana tavır takınmaktır. Vicdanın sesini dinlemek, belge ve kanıtlara inanmak, devrimci duruş ve yoldaşlığın verilerine görmektir…


Bunlar Mihrac Ural sendromu içindeler. Dünyada bir başka örneği olmayan, tek kişiye saldırıyla her şeyi açıklayabileceklerini sanan ve sonunda her şeyleriyle yalan dolan olan çabaları artık örtülemez hale gelmiştir.
Bir iki kişiden fazla olmayan biri itirafçı biri MİT’e satılmış adam, devrimcilik mi istiyorlar hayır, örgüt mü kuruyorlar hayır, geçmişi onurlu mu görüyorlar hayır, 28 yıldır TKEP’li olmalarını unutup Acili yeniden mi örgütlüyorlar hayır… Peki dertleri nedir ? Bu kin deryasının bir izahı olmalı. Tarihte eşi olmayan bu çirkinlik neden? 
Kişi, bir iddia ortaya atıyorsa bir kaç açıklama yapar bitirir. Uzatmak her zaman bir şeyleri örtmektir. Bunların yaptığın bu işin içinde başka ellerin oynadığına işarettir. Bu ısrarın başka izahı yoktur; bu kadar yok saydıkları bir insan için bu kadar çırpınış, onun büyüklüğünü göstermekten başka ne anlama gelir ki, baş edemiyorlar, kimseyi de ikna edemiyorlar, bu nedenle temcit pilavı gibi tekrarları oynuyorlar.
Boşuna onlara “ömrünüz boyunca beni yazacaksınız” denmedi…
Oysa, Mihrac Ural’a karşı dursaydım göz bebekleri olacaktım. Gerçekleri görüp onun can dostu olunca akıl zorlaması yöntemlerle üzerime saldırıyorlar. Dikkat edin, gerçekten yana, devrimcilikten yana, geçmişine bağlılıktan yana, değerler ve yoldaşlığa sahip çıkmaktan yana, dürüstçe sözünü söyleyip arkasında durmaktan yana kim tavır aldıysa bunlara karşı durdu.
Onları çileden çıkaran da budur. Ben de Ali Çakmaklı dayımla ilgili gerçekleri tüm ayrıntılarıyla gördüm ve açıkça vicdanımın sesini duyarak tavrımı ortaya koydum.

Yazıştım. Bu yazışmalar, AYRI VARLIK blogunda yayınlandı. Şimdi bu yazışmaları, MİT ajanı İbrahim Yalçın sanki gizi bir şeyi açığa çıkartıyor gibi tekrarla yayına almış. Bu çok iyi oldu. Yazışmalarımın yayınlanması bana gurur verir.  Önerim,  bu yazışmaları herkesin tekrar tekrar okumasıdır; Mihrac Ural’la yazışmalarımdaki seviyeye, olgunluğa, yapılan karşılıklı önermelere, insancılığa, dürüstçe söylenen sözlere bakın. Devrimci harekete duyulan bağlılığa ve kaygıya, siyasi dil için yapılan önermelere, şahsi konulara girmeme yönünde ısrarlı vurgulara bakın.
Bir de bunların çirkin diline göz atın. Onların her gün durmadan tekrar eden belden aşağı, analara, babalara, bacılara, kardeşlere, çocuklara, bebek yaşındaki küçüklere karşı saldırılarına bakın. Seç,  beğen al…
Ahlaksızlığın her türü, her biçimi sergilendi durdu bu tartışmalarda. İbrahim Yalçın bir ahlaksızdır onun ortağı da bir onursuzdur. İkisi, görevli olarak bu çirkinlikleri sürdürmesi esasında tüm devrimci harekete karşı bir saldırı anlamı taşımaktadır.

İnsanları birbirine kırdırmak için çırpınışları dikkatten mi kaçıyor sanıyorlar; Alevi iseniz Sünni’ye, Arap’sanız Türklere, Antakyalıysanız Adanalılara, İstanbullulara ispiyonlamalarına göz atın. Hepsinde, kardeşi kardeşe, dostu dosta, yoldaşı yoldaşa kırdırma taktiği sırıtıyor.
 Son olarak Antakyalıyı Antakyalıya kırdırma çabalarına tanık olduk. Bu gün Mihrac Ural, M.B ile uzun uzun telefon konuşması yaptığını ve bu çirkin insanların onun adına ne türden yalanlar aktardığını öğrenmiş olduk. Anneler, bacılar, babalar için söyledikleri, Fuat Çiler için yazdıkları ahlaksız söylemlere karşı Burgaz'ın "herkes, ahlakı ne ise onu yapar" diyerek gösterdiği tepkiyi öğrendik… Dahası var…

Anlaşıldı ki, Antakyalıyı Antakyalıya kırdırma taktiği tutmuyor. Bir de Adanalıyı Adanalıya kırdırma taktiğini deniyorlar. Bu çevresiz, bu ahlaksızlar herkesi kendileri gibi sanıyorlar. Ama yanılıyorlar. Öncelikle gerçekler saklanamıyor. Sonra ortak çevrenin insanları birbirini kendileri gibi satmıyor, yalan söylemiyor, gerçeği açığa çıkarmak için çok çabaya da gerek kalmıyor…
MİT ajanı İbrahim’in işi bu,  insanları birbirine kırdırmak. Bu kez de benim adıma yalan kurgu ve uydurmalar serisine başladı. Amaç Adanalıyı Adanalıya kırdırmak. İddia o ki, hayatım boyunca bacım bildiğim, ailesiyle bir aile bütünselliği içinde olduğum, saygımda her zaman güzüm gibi koruduğum C .A'ın hanımına ilişkin kötü söz söylemiş mişim, C.A için küçük düşürücü lafa etmiş mişim…
Bu şerefsiz, bu satılmış adamlar işi gücü bırakmış insanların hanımlarını konu etmekle meşguller anlaşılan. Hep belden aşağı söylemler. “Deşifre etmek” dedikleri bu olsa gerek.
 Şeref haysiyetlerini ayaklar altına alıp afişe etmek hangi etik duruşa girer bilemiyorum ama onlara soruyorum sizin ananız bacınız yok mu be ahlaksızlar…
Şimdi bende şöyle desem etik olur mu, karısını MİT eline düşürüp göz ameliyatı yaptırdığını unuttu mu? Şehit lider İlker Akman’ın kız kardeşini boşayıp, kızıyla sokağa atan İtirafçının ahlaksızlığını unuttu mu? Ya da Isparta ceza evinde, isyan ortamında, kitap sayfaları arasında B.G ile yaptığı ahlaksız yazışmaları hatırlamıyor mu? Daha onlarcasını sıralamak mümkün ama bunlarla iştigal kime ne kazandırır ki…
Tencere dibin kara seninki benden kara…
Bu alan bizim alanımız değil. Gerektiğinde adamın suratına söylenmesi gereken sözümüzü söylemekten geri kalmayız ama namusa dokunmayız.  Bu yüzden diyorum ki, bu çirkinliklere bulaşanlar yalanla iştigale mahkumdurlar.
Bunlar, kişilerin namus ve şeref hassasiyetleriyle ilgili yapmakta oldukları bu çirkinliğin hesabını bir gün mutlaka vereceklerdir.


Artık her şey açık ve ortada duruyor. Hep kurgu yapıyorlar ve akıl zorlaması iddialarla şaibe yaratıyorlar. Bunun adı görevdir… Bu adam, görevlidir. Dolaysıyla herkes işini yapıyor demek yanlış değildir…
 26 Mart 2010 14 devrimci arkadaşımızı ispiyon ederek gözaltına alınmalarını, 14 aylık ihbar çalışması sonucu becermeyi umut ettiği sonuçlar bunu yeterince ortaya koyuyor.

Bu satırlarda son kez, satılmış adama sesleniyorum. Amaçlarınıza alet olmadığım için, en değerli dostluk ilişkilerimizi kirletmeye gücünüz yetmeyecektir.
Ben adımla yazıyorum, altında da imzam var, gelin bu yazılarımı tartışın. Hoşunuza gider gitmez orası sizi ilgilendirir, ama düşünceyi tartışın. Hayatında tek bir siyasi yazı yazmamış bu sefil satılmışın düşünce diye bir derdi olmadığı için verecek bir cevabı da yok. Arkadaşlar layık görmüş (Mihrac Ural değil) yaşıma başıma, insan ilişkilerimden aktardıklarıma bakarak “dede korkut” demişler, sağ olsunlar. Herkesi adıyla çağırırlar; ona da MİT ajanı diyorlar. Ortağına da itirafçı… Hazmetmeyi bileceksin ya da pislik içinde olmayacaksın, anlaşıldı mı…
Yalan serginizde payıma “sarhoş, feodal” düşmüş. Benden aktarmışlar,  ben bu sözleri söylerken dar kafalılara için söylemedim. Tekrar ediyorum, kendimi sıradan biri olarak gördüğümü tevazu ve mahcubiyetle dile getirdim. Kırk diploma aldığımı söylemedim ama sizin gibi kimseye “o çocuğu…”, “… aşağı kasım paşa” demedim. Ölen anaya “… canı cehenneme” deme şerefsizliği göstermedim, “ şırfıntı…” tabirini kimsenin bacısına karşı söylemedim. Yalanım dolanım hiç yok, söyleyeceğimi açık ve derk söylerim. Altında da imzam olur. Ya siz, sinsi sinsi ne yaparsınız söyleyin bakayım…
Tekrar ediyorum. Ben sıradan biri devrimciyim, feodal yanım da ağır basar. Bir devrimci olarak karınca kadarınca da yaşam tecrübem var. İnsan ilişkisine dair ön görülerimle doğruyla yanlışı seçerim. Seçimimi de yaptım. Sizin gibi ahlaksızlardan yakamı silktim.
Çünkü temiz değilsiniz, çünkü insan değilsiniz. Kardeşi kardeşe kırdırtmak sizin işiniz. Siyaset yazmayı beceremeyecek kadar da siyaset dışı lümpenlersiniz.  Neler yazmış fi zamanında iddiasında olanın siyasi yazı kapasitesini gördük sonunda,  yazmadığını yazdım diye yutturmalarını da anladık sonunda…
Muhbir şebekler,  yaşınıza, başınıza, ak saçlarınıza sarkık, burkuk hallerinize bakarak sizlere önerim,  görevli olduğunuz yerden yarından tezi yok emeklilik için müracaat ediniz.
Sizi başka bir şey paklamaz.


7 Oca 2010

165.dosya : YORUMSUZ

Zeki Bayterin 14 Nisan 2010

“Tek bir soru...

Bu yazılanlar yalan mı? Uydurma mı? Yoktan var edilerek üretilen hayal ürünleri mi?

Yalandır, uydurmadır, böyle birşey olmamıştır diyebilen bir kişi varsa çıksın SÖYLESİN...

Ben kendi adıma söylüyorum. Ben bu sitede yazılan yazılar adına da konuşuyorum.

Yalan söyleyen, yok yere kirlilik yaratan, şaibe üreten, belgesiz, tanıksız konuşan her kim olursa olsun NAMUSSUZDUR..."

Yukarıdaki satırların sahibi malum… MİT ajanı İbrahim Yalçın.

Kendisine tek bir soru sormuşlar onu taklit ediyor. Cevap verememişti. Ne sormuşlardı önce bir hatırlayalım;

“İbrahim yalçın, THKP-C(Acilciler) örgütü 1. kongresini takip ve ihbar etmek için ön ödeme olarak, MİT’ten direk ve elden keş para 150 000 TL aldın mı? Almadın mı “ (Bkz. 57. Dosya http://tarihselhainler.blogspot.com/)

Bir MİT ajanı muhatap alınmaz, bizde bu kural, cezası verilir o kadar. Onu muhatap almadan, okurun bilgisine sunmak için yazıyorum. Cevabım evet, sizler birer yalancısınız. Her yazdığınız da şaibe ve kirliliktir, diyorum... Dayım ALİ ÇAKMAKLI’nın ailesine küfrettiğimi uydurmandan tut, bir dolu çirkin suçlamaları unuttuğumu varsay. Ama şunu İyi hatırla, Bir yazında benimle görüşüp nasihat edensin… Yalancı olduğunu söylemek zorundayım, söylemesem yüreğim söylesem dudaklarım kanar. Söylemeliyim ki kendi küllerinde çırpınmasın Anka… Söylemeliyim ki yakmasın kanatlarını, kendi ateşinde. Öyle ya, yalancının mumu yatsıya da kalmıyor.

Hep yalan söylediniz hep uydurma ve kurgularla konuştunuz ve hele tek bir belge ve kanıt ortaya koymadınız. Ama sizin için söylenenler kanıtlarıyla belgeleriyle ortaya kondu. Belge ve kanıtlar, başkasının değil, duyum ya da ölü konuşturarak değil, kendi el yazılarınız ve polis ifadelerinizdi. Gerisi teferruattır denip ciddiye bile alınmadınız.

Ama siz, 2 yıldır çırpınıyor kendinizden başka kimseyi kandıramıyorsunuz. Oysa sağlam iddialar iki satır, üç cümle olur, kanıtlar ve belgeler konur, biter. Yukarıda sana sordukları sorunun seni bitirmesi gibi…

Haliniz perişan beyler pür perişan…

Kamburunuz ömür boyu çirkinlik kusmaya mahkum etmiş sizi.

Bundan sonrası dağları delmektir, öyleyse vur kazmayı Ferhat, çoğu gitti azı kaldı.

164.dosya :GARİP DİYALOGLAR

12 Nisan 2010 Pazartesi

Mihrac Ural'ın notu:


Zeki Bayterin, Ali Çakmaklı'nın yeğeni olarak yazmaya başladı. Ama bu gün o, Zeki Bayterin olarak yazmaya devam ediyor. Kendisi olmaya kendi adına hiç bir gölge altına girmeden yazımaya devam ediyor.

"Zeki Bayterin, Acilcilerin Dedekorkutu"dur diyenler var. Ben de öyle tanımlıyorum. Tipik bir Adanalı, sözü anlamlı anlamlı gediğine koyan. Ama hiç kimsenin, şahsına, anasına, avradına, babasına, bacısına ilişmeyen bir erdemli insan. Erdemsizlere klavuz olacak kalibrede...

Yoksuldur, ama onurludur. Bu sutünlarda yazılarına asla müdahale edilmez.

Ona "şahıslarla ilgilenme, siyaset toplum için yapılır şahsi dalaşlar, sadece sahibini kirletir; kirlilerin az olmadığı bir ortamda daha dikkatli olmak gerek." uyarısı yapmakla yetinirim.


Çabamız demokrasi mücadelesine daha çok insan katmaktır, örgütsüz milyonlar arasında bir alan bulup örgütlemektir. Biliyoruz ki, örgütlü insan çevresi olan insandır, "ipi kopuk" değil. Kimliklidir yanlışını uyaran olur. Bu açıdan benim çevrem sürekli uyarılarımı dikkate alır, ben de onların uyarılarını. Bunun için son sözlerimizi söyledik ortak kararımız gereği.

Zeki bu yazısında da gerçeklere ışık tutmuş.

Birlikte okuyalım...


Zeki BAYTERİN
13 Nisan 2010

Yıllardır yaşamın bizzat içerisinden tanıdıklarımızı saymazsak, devrimci maske ardında kim ne kadar marifetliymiş, kim nere de ne türden teşhirci, burjuva kültür batıklığına takılı, bir bohem, bir lümpen ve daha geri konumda olduğunu yazdıkları yazıları belge olarak görüp değerlendirmekte haksız olmayız.

Yaşamın içerisinden birebir tanıdıklarımızı bir kenara bırakalım uzaktan, yıllardır seyrettiğimiz bir dolu eski insan neler yapmış hele bunun içerisinden çıkmanın mümkün olduğunu söylemek için hayal gücünün çok geniş olması, daha doğrusu uzaydan daha dün gelinmiş olması gerekir. Keşke mümkün olsa, dar bir salonda değil geniş bir alanda stadyumda toplanılsa da kim ahlaklıdır ilk ve son konuşulsa ve bir çok tartışmalı sorun da konuşmalar bitse. Yani hayal ediyorum sizde buna katılın. O zaman ortaya çıkan tablo yıllar süren birlikteliklerin ardından ununu eleyip oturmayı beceremeyenlerin, sınır ötesinden anti-bilimsel esas oğlan olma kaygısıyla yüz yüze kaldığınızı göreceksiniz.

Artık bir kendileri vardır. Birde ifadelerinden anlaşılan, daha dün, eski yoldaşlarıyla bir şekilde zorunlu görüşen bu insanlar, bu günkü söylemler temelinde mi görüşüyorlardı? Suçlu aramak için mi? Doğrusu merak ediyorum.

O gün. Bu gün söylenilenler hiç mi akla gelmiyordu. Yıl 2010 Mihrac Ural suç makinesine mi döndü kaç göz arasında. İnsan gözünde insan ne çabuk değişiyor. Bu keskin dönüşler her zaman kirli niyetlerin ürüdür. Kabe’nize taş atmanızın vebalin bir kenara, 2 yıldır bitiremediğiniz bu saldırılardan sonuç alamadığınızı görmüyor musunuz. 2 yıldır karalamalarla adını başlık yaptığınız insanın ne kadar büyüttüğünüzü ve onun dev gövdesi altında ezildiğinizi hissetmiyor musunuz. Düyada bu ölçekte korkulan, bu ölçekte ilgi sahibi edilen bir başka Süpermen devrimci var mı? Yazılarınızın titrek yüreği hep buna işaret ediyor. Hele hele onu hiç tanımayan, hayatında birkaç saatini bile geçirmemiş olanların da sürüye yamanma, hayatında Acilci olmayanın kraldan çok kralcı olma cinsten saldırıları ne kadar inandırıcıdır kendinize soruyor musunuz? Örgüt 88 de bitti derken iki yıl önce 1. Kongrede coşkun alkışlarla, oy birliğiyle Genel sekreter seçtiğinizi ne çabuk unuttunuz. Bu örgütün merkez yayın organı CEPHE’yi yayınlayan, zindanda da bunu takip eden, yurt dışında 12 Eylül karanlığında da yayınına ülke içinde dağıtımıyla sürdüren kararların sahibini ne tez unutmuşsunuz; o zaman onun talimatlarıyla hareket ederken aklınız neredeydi. Bunu yüzlerce örnek daha ekleyebilirim. 10 000’e yakın belgeden söz ediliyor, siz de örgüt adına kaç satırlık belge var söyler misiniz; hangi örgüt bu kadar önemli bir arşivi, duyarlı yöneticileri olmasa göz bebeği gibi bu güne kadar koruyabilirdi. Söyler misiniz? Allah aşkınıza bir de şu sizin 28 yıllık TKEP’li olmanızı yadsıyıp, üzerinizden attığınız kabuğun içine bir daha girme çabanıza ne demeli. Bakın bay yılan sürüsü bunca yıl sonra, adama hadi oradan derler…


Mihrac Ural’ı 33 yıl önce karşı kaldırımdan gördüğümü saymazsam hiç görmedim. Sekiz ayı aştı sadece yazılarından tanırım. Bu sürece dahil olurken onu aklamak gibi bir misyon yüklenmeyi hiç düşünmedim. Tersine ona suçlu gözüyle yaklaşarak yazıştım. Onun 30. yıl önce dayımın ölüm emrini verdiğini öğrendiğim insanların inandırıcılığını yitirmesinden, nokta kadar menfaatler için virgül gibi eğildiklerini görmem bu günle birleştirildiğinde doğal olarak bu suçlamanın abes olduğu sonucuna vardım. Kolaya kaçılmış öne çıkan emek veren her yerde örgüt için çırpınan birinin suçlanması en kolay olanıydı, o yapılmış. Bu gün aynı şeyin tersten tekrarına tanıklık yapıyoruz, akıl almaz yalanlarla, aynı mantıkla aynı şeyler yapılmaya çalışılıyor. Birincisi trajediydi, ikincisi açık komedi; kişinin kendi kendiyle alay eden türünden.

Bu gün açık ve net olarak görüyorum bir tarafta sahtekarlar, diğer tarafta baskınlara, göz-altılara meydan okuyan direngen insanlar karşı karşıyadır. Muhbirler bir yanda devrimciler diğer yanda, geçmişten bu güne devam eden mücadele halindedir.

Bu ortamda Mihrac Ural’ın Ali Çakmaklı’nın katlinde payı olmadığını açıkça söylemem bir insani duruştur; gerçiği vicdanı rahat söylemektir. Bunu teyit eden çok şey ve o günün sorumlusu insanların bu konuda beyanları var. Ali Çakmaklı ile Mihrac Ural arasındaki samimi ilişkinin ceza evi boyunca nasıl sürdüğünü bilen canlı tanıklar var. Ama amaç o değil, amaç şaibedir kindir ve sonuçta bunun adı bir yerde görevli olmaktır. Bu sözlerim aklama anlamına gelirse aynen öyledir, kabulümdür.

Sadece şahsi çekişmelerinden dolayı hiç tanımayanların 30 yıl sonra yeniden yaşayanları hiçe sayarak ezberci despot anlayışla aynı bakışta ısrarcı olmalarını anlamakta güç. Yıllar sonra sizde nerden çıktınız demekte demokratik bir haktır. Artı, bahsedilen insan ( Ali Çakmaklı) birinci derece yakınımsa en az konuşanlar kadar, benim konuşma hakkım vardır. Tanımayanların neden konuştuklarını iyi tanıyıp, konuşmayanları anlamak güç değil, alışıldık bir düzendir bozulmaz; kirli amaçlara Ali Çakmaklı’yı alet etmek bu ucuz insanların, hayatlarında bir şey başardıkları görülmemiş insanların işidir. Ama yıllardır, Mihrac Ural için dayımın “ölüm emrini verdi”ğini söyleyip bu gün sesi çıkmayanları bulabilsem, tek bir sorum olacak, bilmeyenlerin aşağı yukarı her gün seslendirdiklerini bir kere seslendirsinler. Ali hoca, nın ölüm emrini Mihrac Ural vermişti desinler. İhaleye vermesinler, burjuva politikasına malzeme servisi yapmasınlar. En azından suçladığınız insan kadar büyük olun, diyalog yolunu seçsin.

“Namusum ve şerefim üzerine yemin ederim” diyecek olanlar tarafımdan dikkate alınıp yeniden değerlendirilecektir, buna Ali hocanın ajan olduğunu söyleyenler de dahildir. Olur insan yanılabilir. “O gün yanıldık öyle değilmiş” desinler, yeterli. Ben de yanıldığımı söyleyecek düzeydeyim, hiç kimseye de göbek bağım yok, insani ilişki dostluktan gayri. Yalnız aşağıda hiç tanımadığımız dünyadan bihaber, içki arkasına sığınan serserileri. eski söylemlerle masallarına inanmayanların karşısına dikip diş gıcırdatma, ters bakmalarını sağlamak acizliğinde, maskaralığında ta kendisidir. İnsan gibi sorusu olana insan gibi cevap hazırdır.

Adana’da meselelerin nasıl halledildiğinin acısını en iyi biz biliriz. Yıllarca dizinin üstünde fındık kıran kalitesizler değil ilgili olana duyurulur. Eskimiş çirkin taktiktir. Tanınmayan yeni düşmanlıklar yaratmanın zararlarından bahsedip, yeni olumsuzluklar yaratmak provakatif tavrın önünü açmaktır. Boş verin devrimciliği, her şeyden önce insan olunmalı sonra, dostluk da düşmanlık da seviyeli olmalı. Her alanda dostluğun sonsuza dek süreceğini söylemek ne kadar hayal olsa da. Dostluklarında yerini bitmez tükenmez kinle sürmesi, anlaşılması garip, düşündürücü bir duygudur. Herhangi bir sebepten dostluk bitebilir, insanlar içlerine bastırdıkları duygularını fırsatını bulduğunda dışa vurabilir. Bilemesiniz ki, küsersin ilişkini de kesersin. Bazı şahsi düşmanlıkları da başkalarına yansıtma yaygınlaştırmak gibi çabalarda niyet onursuzdur. Küçük bir örnek vereyim. Ahmet. Nebil Rahuma’nın yeğenidir. Bir yerde selamlaşıp ya da el sıkışırken dayımdan dolayı, dayısının öldürüldüğünü düşünmesinden daha doğal ne olabilir. Kaldı ki öyle de değil, Peki bu yanlış duyguyu biz ölen yakınlarına dayatmanın ahlaki yanı nedir söyler misiniz? Siz kimsiniz be kardeşim siz kimsiniz bunca yıldır susmuşsunuz bu gün sizi duygularımızla oynamaya sürek kim söyler misiniz. Ayıpla iç içesiniz, devrimciliğin her türüne kara çalıyorsunuz ama dönüp kendi el yazılarınız ve ifadeleriniz için bir özür bile dilemiyorsunuz, “işimize devam edeceğiz” deme arsızlığı yapıyorsunuz. Sizi değil varsa sizi okuyanları anlamak güç; kurgularla suçlu bulmayı bırakın açıkça itirafçı olduğunu ifadesinde söyleyen ve yine açıkça MİT’ten 150.000 TL alarak kongreyi ihbara geldiğini söyleyen dururken başkalarıyla ilgili olmak suçluya ortak olmak değil midir. Soruyorum size…



Beyler ne bizim gibilerle nede duygularımızla oynamaya kimsenin hakkı yoktur. Biriniz “bileğinden tutulduğu an, itirafçı olmuş eline kağıt kalem verilmiş dökülmüşte dökülmüş…” diğeriniz ise fiyatını 150.000 tl olarak belirlemiş ve kendini satmış. Hiç ilgili olmayacağız, hesabı gününde sorulmalıydı bu ikilinin, örgüt düşünülmüş, bölünme olmasın denilmiş, kuşatılmışlar da ama bu günler yaşandı ya işte o gün karar alınmalıydı bu gün bu çirkinliklerin olmasının önü kesilmiş olurdu. Şaibeli olanal kendi dilleriyle, yazılı belgeleriyle bunu söylüyor daha ne aranacak, okurları varsa okurları bu cümleleri okusun önce. 14 kişi gözaltına alındı bunlardan biri bu çevrenin adamıydı ne odluda gözaltına anıldı anlamamıştık, sonra öğrendik onlara “ahlaksız şerefsiz” demiş, bir bacının adını yalan iftiralarla dillerine doladıkları için. Onu da yakacaklardı. Ama ilginç olan, bu tartışmalar da zorlandıktan sonra adını ortaya koyarak yazan ölü konuşturucusu gözaltına alınmamış; ne ilgin ne ilginç, taraftar korunuyor sürüden kopan MİT’e yem oluyor …

Anladık beyler sizi, 26 Mart 2010 Cuma günü arkadaşlarımız göz altına alındığında her şey açık oldu. Kar maskelilerin sabahın köründe İstanbul, Ankara, Mersin, Antakya baskınlarının arkasında hangi çete olduğu anlaşıldı arife maruftur çok söze gerek yok…



Yaşadıklarımdan yola çıkarak ahlaksız olana ahlaksız demek prensibim olur.

Gönül isterdi politik yazsaydım Ali hocanın yeğeni gibi başlayıp kaportacının dahi, bir kaç kitap yazdığı yerde incecik bir kitapta ben yazsaydım. Saldırmak yerine kelime düşüklüklerinde yardımcı olunsaydı hani devrimcilikten çok söz ediyorsunuz, yaşamımda ilk defa katkı görmüş olurdum . İnsani diyalog kocaman bir sıfırdır sizde altında kalıyorsunuz. Dedikodu yazar olmaya geçit vermez bunu bilmiyorsunuz. Bu süreçte anladık geçmişte de bu günde ciddi bir yazı yazmamışsınız TDAS’ı üstlenme abesiniz size ait bir kolektif emeğe el koymaktır. El koymaların iz süreni komiser Kolombo’yu hatırlatıyorsunuz.



Doğrusu yadırgıyorum, İçki kültürü yokmuş, diğerini önden tanımamışta arkadan zorlanmış insanları tanımak için yıllarca arkadaşlık yapmaya gerek var mı? Bazı şeyleri beynimde canlandırınca yüz yüze de kimlerin zorlanacağını, patinaj yapıp, traktör lastiği kadar çukur kazacaklarını tahmin edebiliyorum yıkılası sınırlar.

Yoksulluk alay konusu kemerini semiriyor. Zenginlikte suç, uyduruk servetler paparazileri kıskandıran atlatmalar oluyor. İnsan kendi halinde nasıl olunmalı acaba diye düşünürken, dikkatini çeken başka bir uçla da karşılaşabiliyoruz. Bir insanın saflığının, yani temiz olmasının alay konusu edilme olayıyla. Doğrusu burada iki kelime etmem gerektiğine inanıyorum. Konumuz MEHMET GÜZEL . Geçmişinin arkasında dik durmayı becerebilen, cezaevlerinde 14 yılı deviren, dönüp yılmadan görev alıp demokrasi mücadelesinde halkı için tüm zorlukları yenmeye çalışan bir kahraman. Bu yiğit insan nesli tükenmiş türden bir insandır. Ortaya koyduğunuz halinizle eline su dökemeyeceğiniz bir militan. Bu cümleleri kurmak için Mehmet Güzel'in dostu olmaya bile gerek yok, adam gibi düşmanı iseniz de bunu söylersiniz. Doğrusu ben, kendimi sokak ağzı konuşan apolitik bir adam zannediyordum. Bu süreçte hayal kırıklığı yaşıyorum, olunacak bir şey bırakılmadığını görüyorum; aklımın almadığı bir kirli küfür ağzıyla her türden etik değerlerin çiğnendiğine tanıklık yapıyorum. Mafya, lümpen aleminin en çirkin zevzeklerinin bile aciz kalacağı bir dili, iki de birkaç diploma aldığını açıklayan (polisteki ifadesinden aldığı diplomayı nedense hiç söz konusu etmeyen), kelimelerle oynayıp herkesi istediği gibi suçlamayı marifet sayıp Nebil’den aldığı 2 kg altını ve MİT’ten aldığı 150.000 TL yi ne yaptığını açıklamak için kırk kez balans ayarı yapan bir satılmıştan duymak, sanırım taşların yerine oturmasından ibaret bir durumdur. Yaşadıkça öğreniyoruz…



İddia kanıt ve belgeyi dayanmalı. Bunu yapamayanın karalaması iddiası şaibedir. Şaibeli insanların başkalarını şaibeli yapma çabaları ise insan psikolojisinde bilinen bir refleks türüdür. Biz sizi biliyoruz beyler hem de çok iyi, 26 Mart 2010 Cuma gününü gücünüzü de gördük koruduklarınızı da öğrendik. Siz taklitsiniz Doğu Perinçek’in ihbar makinesi olanak da bir taklitsiniz, orijinaliniz şu an kimlerle nerede onu bilince çıkartın yeter…

Sizde bizi tanıyorsunuz…



Gözaltına alının, polisle, devletinizle sorunu olan, direnen, karınca kadarınca ama kararlı bir irade ve ısrarla buradayım diyen birer demokrasi mücadeleperestleriyiz. Taklidimiz olmaz…

163. dosya : SÖZÜN BİTTİĞİ YER...

Mihrac Ural 2 Nisan 2010

Söylenti değil, siyasi hasım iddiası değil, üçüncü kişilerin doğrulamasını bekleyen söylem değil. Ölüler adına konuşmak da değil. El yazılarıyla, imzalarıyla, yorumsuz resmi belge ve kanıtlarla gerçekler ortaya konuyor. İşte belge ve kanıtın; kendi el yazılarıyla, altında imzalarıyla söyledikleri. Altı üstü birer cümle...

Birinci cümle, Polis işbirlikçisi İtirafçı Engin Erkiner’e aittir;

“Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)

Yukarıdaki cüme 33 yıl önce söylendi, polisteki yazılı ifedesinde de yerini aldı; o gün polis, bileğini tutuğu an itirafçı olacağını bellirtti.

Eline kağıt kalem verdiler; hayalleri dahil her şeyi anlattı, örgüte ait her türden gizli bilgiyi "kornolojik olarak" polise teslim ederek deşifre etti, döküldükçe döküldü. Unuttukları aklına geldikçe, mazgal kapısını tıkladı, polisi çağırdı "şimdi hatırladım" diyerek, unutulanları bile polise teslim etti, teslim oldukça da döküldü...

Utanmaz İtirafçı, ahlaksız bir kişi olarak, 33 yıl sonra bu gün, muhbirliğe devam edeceğini ilan ediyor.

Doğu Perinçek medresesinin sadık bir öğrencisi olarak, ihbarlarını sürdüreceğini dile getiriyor; "deşifre etmeye devam edeceğiz" diyor.

Bu ihbarlar sonucu, İstanbul. Ankara, Mersin ve Antakya'da 14 devrimci "terör örgütü mensubu olarak" gözaltına alındı.

Evet, tam 33 yıl sonra itirafçı bir kez daha ihbarlarıya sahnedeki yerine, Özel Harp Dairesinin bir kuklası olarak alıyor; "Mihrac Ural 'bizi ihbar ediyorlar' diye bağırıp çağırıyor. İhbar etmek, deşifre etmekse, buna bundan sonra da devam edeceğiz" (Engin Erkiner, "Mihrac Ural ile Muhabarat; Uzak Durun!" 28 Mart 2010)

"Mihrac Ural gibi... bir kişiyle yoğun ilişki içinde olmanın bedeli vardır. Bu tür insanları bıkmadan usanmadan teşhir edeceğiz…" (Engin Erkiner, 'Alçaklara Kar yağıyor Üşümedin mi?' 1 Nisan 2010)

" Çizgimizi bundan sonra da sürdüreceğiz" (Engin Erkiner, 'Alçaklara Kar yağıyor Üşümedin mi?' 1 Nisan 2010)

Bu cümlelerle birlikte artık her şey açık hale geldi. Devrimcilere karşı, polis ajanı muhbirler bir şebeke oluşturup servislerini yapıyorlar.

Davamız adeletsiz, gerici sistemle ve onu koruyan devlete karşıdır. Kuklalar için hiç vakit tüketmedik. Kuklalar, kendi sözleriyle kendilerini yeterince açık tanımlıyorlar. Okura, bunu sunmakla yetiniyoruz.

Bizi, 33 yıl önce ihbar eden bu ahlaksız itirafçı, bu günde ihbar etmeye devam ettiğini açıklıyor; tek fark, dün yakalandığında, bu gün ise bir görevli olarak açıkça yapmaktadır.
İkinci cümle; MİT ajanı İbrahim Yalçın’a aittir;



“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " ( İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)



Bu satılmış kişi muhabımız değildir. Cezasını beklesin.



İbreti alem sonu için, zaman aramızda hakemdir.



Acilciler tarihi bir onurlu direnme tarihidir. İçimize sızdıkları an açığa çıkarttığımız bu iki kişi dışında, saflarımıza kirli hiçbir insan yaklaşamamıştır. Bu da Acilciler tarihinin şanlı ve gururlu yanıdır.



10 000'i aşkın belgenin içinde yer aldığı dev örgüt arşivinin ve yoğun olarak biriken örgütsel çalışma belgelerinin tanıklığıyla örgütsel tarihimiz, direnenlerin kaleminden ve devrimci akademisyenlerin katkısıyla yazıldığında okurda çok şey öğrenecektir.



Bunun ilk adımı olan dosyalar, belgeler, kanıtlar, fotoğraflar, örgüt arşivinin yayınlanabilir tüm vesikaları bu bloglarda yeri geldikçe de okura sunulacaktır.



http://tarihselhainler.blogspot.com/ --- http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ --- http://mirural.blogspot.com/

162.dosya : "DEŞİFRE ETMEK"

Mihrac Ural 29 Mart 2010

33 önce itirafçı olarak örgütle ilgili her şeyi deşifre etti. Bu gün, 33 yıl sonra yeniden, ortağı MİT ajanıyla yine "deşifre" edeceği tehdidi yapıyor.

Aydınlık dergisinin ifşaatlarını, deşifre girişimlerini hatırlayın. Sol güçlere verdiği zararı aklınıza getirin, aynı görevler yerine getiriliyor.

Doğu Perinçek'in ikici nesil modülleri iş başında.


Devrimcilerin dikkatine;

İtirafçı Engin Erkiner ve MİT ajanı İbrahim Yalçın, ihbarlarına devam ediyor...


19 Ağustos 1977. Örgütümüz İstanbul'da ağır bir darbe aldı. Basına "Bombacı Leyla" operasyonu olarak geçti. Baskınlarda biri yakalandı.


Polis bileğini tutuğu an, itirafçı olmak istediğini söyledi.


Eline kalem kağıt verdiler, "kornolojik olarak" örgütle ilgili herşeyi akıl almaz bir ayrıntıyla verdi. Bildiği, tahmin ettiği, olasalıkları dahil tüm eylemleri, kadroları, önceki ve sonraki üst komiteleri, ölüyü diriyi, melzemeleri ev adreslerini, şoförleri, sempatizanları, merhaba dediği, yoldan geçen ilgisiz insanları verdi de verdi...

Aklına geldikçe mazgal deliğinden polisi çağırdı "şimdi hatırladım" dedi ve yeniden verdi. Nebil yoldaşı, Ali çakmaklı'yı, Mihrac Ural'ı, Ali Sönmezi ilk kez polise "deşifre" ediyordu. İlgisiz eylemleri ilgisiz olan bizlerin de sırtına yıkarak, polise yapılabilecek eylem ihtimallerinin neler olabiliceğini kurgulayarak anlattı, döküldükçe döküldü.

Bizleri, bundan tam 33 yıl önce deşifre etmişti. Polis bu gün yine peşimizde. Biz mücadelede onlar takipte. Aynı kişi, İtirafçı Enigin Erkiner bizi yine deşifre etmeye devam ediyor.

Bu gün de deşifre ediyor. O gün polis bileğini tuttuğu an, şimdi ise ortağı MİT ajanı İbrahim Yalçın ve ölü konuşturucusuyla birlikte işine devam ediyor. Yine ilgili ilgisiz herkesin ismini "deşifre" ederek görevini yapıyor.

33 yıl önce (19 Ağustos 1977) şunları söyledi:

“Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi,19 Ağustos 1977, s:16)

33 yıl sonra (28 Mart 2010) aynı sözleri şöyle tekrar etti:


"Mihrac Ural 'bizi ihbar ediyorlar' diye bağırıp çağırıyor. İhbar etmek, deşifre etmekse, buna bundan sonra da devam edeceğiz"

(Engin Erkiner, Mihrac Ural ile Muhabarat; Uzak Durun!)


İşte Engin Erkiner budur. 33 yıl önce itirafçıydı, şimdi ise pervasız bir muhbir. Bu ne bir hasım iddiası ne de bir suçlama, adam kendi görevini kendi yazısıyla açıkça ifade ediyor. Biz hiç bir iddiada bulunmadan kişi kendini nasıl tanımlıyorsu öyle aktarıyoruz; belge ve kanıtla kendi el yazısını ortaya koyuyoruz.


"Deşifre etmek" sözü kime ait, bunun kaynağı kimdi diye sorarsanız, devrimci süreci iyi bilenler irkilerek Doğu Perinçek diyecektir.


Evet ihbarı sol arasına sokan onu bir medrese haline getiren ve sonunda Genelkurmayın basit bir kuklası olarak yakalanın bu kişi Doğu Perinçek'tir.


Engin Erkiner, ortağı MİT ajanıyla, bu zincirin son halkalarından biridir. Muhbir Engin'in ortağı, MİT ajanı İbrahim yalçın'ı, kendi itirafnamesinde, kendi el yazısıyla, kendini nasıl tanımladığını okuduğumuzda tüm taşlar yerli yerine oturacaktır:


“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi, s: 9-10)

İşte bu muhbir taife, demokrasi mücadelesine omuz veren, yasal zemin dışında hiç bir çabası olmayan, yasal dergi ve derneklerde çalışan devrimcileri tek tek "illegal örgüt üyesi" olarak lanse edip ihbar etti. Gözaltına alınmalarını yol açtılar.

Muhbir şebekesi, İtirafçı Engin ve MİT ajanı İbrahim yalçın

Size sesleniyorum;

26 Mart 2010 Cuma günü. Şafak sökerken evlerimize baskın yaptınız, yüzlerinizde kirli sutarınızı örten kara maskeler vardı. Çoluk çocuk, ailece hepimizi yerlere yatırdınız. Karalama ve şaibe uydurması yalan kurgulardan ibaret yazılarla, Doğu Perinçek öğrencileri olarak başaramadığınızı, devletinizle birlikte ölüm kusmak üzere kurulu silahlarınızla başarmaya çalıştınız.

Engin Erkiner, İbrahim Yalçın, Erkan Ulaşan siz dünden bu güne uzanan görevlilersiniz; Özel Harp Dairsenin kuklaları olarak bir ekipsiniz.

Demokrasi mücadelesi nin neferlerini ihbarlarınızla yakmağa çalıştınız. 14 yiğit insanı gözaltına aldırdınız. Bununla da bir şeyleri başardığınızı sandınız; haliniz Kıpti misali, şecaatinizi arz ederken sirkatinizi itiraf ettiniz.

Siz resmi birer polis ajanı, ahlaksız birer ihbarcısınız.

Davamız gerici sisteminizle ve onu koruyan devletinizledir. Onurlu direnme tarihiyle bizler sizleri koruyan güçlere karşı halklarımızınh haklarını savunmaya devam edeceğiz.

On yıllardır katlanmadığımız zulüm kalmadı. Çekmediğimiz acı kalmadı. İşkenceler, zindanlar, firar ve mültecilik koşullarının tüm kesvetini omuzladık.

Başımız dik, halkımız için, demokrasi mücadelesini sürdürdük. Bu gün de aynı yolda, dünden gelen doğrularımızın arkasında durarak mücadele ediyoruz. İhbarlarınız bizi yıldıramaz, mücadele devam edecektir.









DOSTLARA TEŞEKKÜR EDERİZ...

İhbarlar, yalanlar, saldırılar ve provakasyonlar sonuç verdi... Hep uyardık, yapmayın dedik, bunlar ihbar dedik, tartışmalarımızı siyasal yapalım dedik... Dinletemedik. Ve 29 Mart 2010 günü yapılan baskınlarla göz altına alınarak sorgulandık. Bu süreçte gerçek dostlarımız hep yanımızda oldu. Bu süreci bizimle birlikte yaşadılar. Onlara gönül dolusu teşekkür ediyorum.


Dostlarımız dışında kalanlar ise ellerini oğuşturarak, bir biçimde içeri atılmamızı beklemeye başladılar. Bu densiz insanlar, bu susmayan insanlar, bu her koşulda Acil hareketinin tarihini savunan insanlar, bir an önce susturulmalı diye çabaladılar.


Ama yine başaramadılar. Yine ayaktayız, yine dikiz ve yine alanlardayız. Polis ve savcılık sorgusunda bile Acil hareketinin tarihini adım adım savunarak dışarı çıkmayı bildik. Hemen her yazımızda, üstüne basa basa, biz Acil hareketinin onurlu tarihini savunuyoruz dedik. Bu bizim tarihimiz ve kirletilmesine asla izin vermeyiz dedik ve bunu yaptık.


İhbarcılar, yalancılar, hainler, provakatörler.... Bir kez daha size sesleniyorum... Ben ve benim gibi düşünenler, Acil hareketinin tarihine saldırmanıza, yalanlarınıza, ihanetlerinize asla izin izin vermeyeceğiz. Bu tarih bizim tarihimiz ve sonuna kadar savunmaya devam edeceğiz.


Yeni süreçte demokrasi mücadelemizi Acil Demokrasi platformu içerisinde vereceğiz. Acil Demokrasi Platformu demokrasi mücadelemizdeki yeni adresimiz olacaktır.Yaşama dönük kaygılarımızı hep canlı ve dinamik tutacağız... Biz geleceği bu günden kendi doğrularımızla, hesapsız savunmaya, sahip çıkmaya devam edeceğiz...


Gözaltı sürecimizde yanımızda olan, bizi yanlız bırakmayan, yanımızda olduğunu bir biçimde bizimle paylaşan tüm dostlara teşekkür ediyorum.. Birlikte daha uzun yollar kat edeceğiz ve hep başımız ve yüregimiz dik olacak...


Ö.Ödemiş

KIZILDERE KATLİAMININ ÖĞRETİSİ

Şerif YILMAZ 30 Mart 2010

30 MART 1972, Türkiye devrimci demokratik hareketinin gelişim seyrinde

yaşanan önemli bir tarihsel kesite işaret eder. Bu tarihte uğruna

ölümlere gidilebilecek devrimci, militan dayanışmanın günümüzde ne

kadar ihtiyaç duyulan bir gerçek olduğu tüm yakıcı sıcaklığıyla

önümüzde durmaktadır.


Öyle ki, içinde bulunduğumuz süreçte toplumun aydın, devrimci,

demokrat kişi ve kurumlarına reva görülen her türden baskı ve terörün

milliyetçi tarzda dışa vurumu ayyuka çıkmakta. Bu saldırılar devlet

bünyesinde Kızıldere'den günümüze, farklı adlar altında olsa da Genel

Kurmay Özel Harp Dairesi ve ihbarcı çömezlerinin, MİT ajanlarının

çabalarıyla hayata geçirilmektedir.



Son günlerde devlet terörü Tunceli-Sivas kırsalı ve Cudi dağlarında

maddi yıpratmayla, diğer yanda da psikolojik savaş yöntemleriyle

demokratik açılım adına hayata geçiriliyor. Yakın süreçte yaşanan

yıldırma, korku salma, güvensizlik yaratma türünden gerçekleştirilen

operasyonlar; gerek Barış ve Demokrasi Partisine yönelik saldırılar,

gerekse birkaç gün öncesinden İstanbul-Ankara-Mersin ve Antakya'da

demokratik kurum ve kuruluşlarla temsilcilerine karşı sürdürülen

devlet terörü dikkat çekmektedir.



Mahirlerden günümüze kadar THKP-C'nin devrimci-demokrasi mücadelesinde

şekillenen oluşumu, farklılığı itibariyle, siyasal mücadelede içinden

çıkıp geldiği toplumsal sürecin daha ilerisinde yer alışıyla döneme

damgasını vurmuştur. Devrimci direniş çizgisinde geçmişten

alınabilecek ciddi anlamda hiçbir miras yok iken, ilk kez, siyasal

anlamda geleceğe miras oluşturacak hattın temelleri bu konjonktürde

atılarak, Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya ve arkadaşları

bu sürecin baş mimarları olmuşlardır.



Örgütümüz böylesi bir siyasal mirasın temelleri üzerinde, her türden

ihanete ve yılgınlığa karşı mücadele bayrağını teslim alan İlker Akman

ve yoldaşlarının sürece omuz vermesiyle kendini geliştirerek bu

günlere gelmiştir. Şehitler verme pahasına yükseltilen devrimci

dayanışma ruhu, mücadele azmimizi bileyen onur duyduğumuz geçmişimizin

en önemli mirasıdır.



Kızıldere'den günümüze taşınan en anlamlı miras, Devrimci-demokratik,

siyasal mücadelede oluşturulan direniş hattının bilince çıkartılarak,

bir duruş, bir kültür haline getirilmesidir. Bu inançla yolumuzu

aydınlatıyor, yılmadan, usanmadan, bedeller ödeyerek demokrasi uğruna

mücadelede mevzilerimizi daha da etkin hale getirmenin çabasını

veriyoruz.





Bu ana temalar üzerinde Kızıldere şehitlerini anmak, mücadelemizde

yaşatmak, Onlar'a en yakışır olanı yapmaktır. O dönemin

şekillendirdiği farklılıkları, günümüzün konjontürel değişimleriyle

kucaklaştırarak geleceğe taşımak, bilişim çağının devrimci

açılımlarıyla kesişir. Bu anlamda da bir kez daha geçmişimize sahip

çıkıyor, onur duyuyoruz.



Geçmişini inkar edenlerin, geleceği yakalama şansı olmayacaktır.