8 Ağu 2010

176. DOSYA

176.DOSYA

İBRAHİM YALÇIN; 1977 SIZINTISI- 2


Ö. ÖDEMİŞ

7 Ağustos 2010

İbrahim Yalçın’ın 1977 yılın da örgüte sızan birisi olduğunu ilk yazılarda yazmıştım. Bu yazıda ise 1986 yılında, cezaevinden çıktıktan sonra neler yaptığını, yeniden  nasıl  ve ne zaman polis ile ilişkiye geçtiğini belgeleriyle ortaya  koyacağız. Aslında her şey alenen açık bir şekilde İ.Yalçın’ın kendi el yazmalarında  var. Bu güne kadar dikkatli bir araştırma yapılamadığı ve bir tarihsel akış içerisinde ele alınamadığı için net olarak ortaya çıkarılamamıştır. 

İbrahim Yalçın el yazmaları sayfa 1; 
“20 Ekim 1986 tarihinde Altınözü’nden Antakya ya geldim. Doğru postaneye indim. Antakya’dan Ahmet Rende’ye telefon ederek, İstanbul’a  gitmek üzere postaneden ayrıldıktan birkaç dakika sonra koluma giren MİT elemanlarının “İbrahim bir dakika gelir misin” uyarısıyla doğrudan karşı kaldırımda bulunan otomobile alındım”  

İ.Yalçın 20 Ekim 1986 tarihinde yakalandığını kendi el yazısıyla böyle anlatıyor. Yakalanıyor, falaka yiyor  ve üzerinde isinler, adresler vb. çıkıyor. Devam ediyoruz. 

İ.Yalçın elyazmaları sayfa 2; 
“Onlar ‘ Suriye’ye gittiğimi, tatili eşimle orada geçirdiğimi, bu adreslerdeki isimleri Suriye’ye göndereceğimi ayrıca Türkiye sorumlusu yada çok yetkili bir görevle geldiğimi açık söylemeseler de  ima ediyorlardı.” 

“…falakaya mola verdiklerin de (….) ellerimi yattığım yerden kaldırarak ‘yeter be, tamam artık Suriye’ye gittim’ diye bağırdım.” İ.Yalçın il yazmaları sayfa;4, 
Burada İ.Yalçın çok açık bir biçimde  ilk Suriye gedişinin polisin bilgisi dahilinde olduğunu söylüyor. İşe polis zaten biliyordu ile başlıyor. Tarih 28 Ağustos 1986. 

İ.Yalçın el yazmaları sayfa-5; 
“Beni önce İstanbul’a göndererek oradaki adreslerle görüşmemi ve durumlarını, ne yaptıklarını, konumlarını? Silah durumunu? İl sorumlusunu vs. öğrenmemi istediler. Ben İstanbul’a gittim. 6 günde gördüğüm adresi bilinen kişilere uğrayarak ellerindeki yayın organlarını kaybetmelerini ve çok önemli sorun varmış, Mihraç’tan haber geldi tüm randevularınızı durdurun, ikinci bir habere kadar herkes işine gücüne baksın diye, gördüğüm herkese söyledim” 

İ.Yalçın el yazmaları sayfa 7; 
“İstanbul da sarı Vedat’ı gördüm. Sarıya her şeyi anlattım ve hemen kaybolmasını ayrıca durumu buraya anlatmasını bildirdim.- Size anlatmış.- Orada Sarı’dan 13 ve 16 Ekim 1986 da PTT önünde( Antakya’da) buluşalım diye iki sahte randevu aldım. Adana’ya MİT’e döndüğümde  Sarıyı gördüğümü beni kongreye götürmek için geldiğini ve 13 ve 16 Ekim’de Antakya PTT’si önünde saat 14.00 de buluşacağımızı bildirdim. En çok bu habere sevindiler.”  

İşte İ.Yalçın burada tökezliyor. 20 Ekim 1986 tarihinde  polise yakalanmışken, Sarı Vedat ile 13-16 Ekim tarihin de randevu alıyor. Yani yakalandığını söylediği tarihten  7 gün önce!... 

İ.Yalçın’ın el yazmalarını dikkatlice okumaya devam edelim. Sayfa 8; 
“Bunlar (yani MİT) benim kongreden önce buraya gelmemi istedikleri için ‘peki şimdi nasıl gideceksin! Dediler. ‘Bende Ali Hamam zaten bilindiği için telefon eder,onun adını ve köyünü öğrenir, ondan sonra da telefon eder şu gün geliyorum motoru gönderin derim ve giderim,’ dedim. Hemen öğren dediler.” 

İ.Yalçın zaten bilindiğini söylediği Ali Hamam’ın adını ve köyünü  öğrenmek için Suriye’yi arayacağını söylüyor. Bilinen adı bir kez daha  telefonla öğreniyor. 

İ.Yalçın el yazmaları sayfa-9; “(…) bir hafta sonraya gün kestik (28 Ağustos 1986) ben o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler. Başarılar vs. dileyerek 150.000 TL paralarını alarak vedalaştık.” 

İ.Yalçın kendi il yazmalarında aslında itiraf ediyor. İlk geçişi öncesinde yani 28 Ağustos tarihin de MİT iler ilişkiye geçiyor ve görevli olarak Suriye’ye geliyor. 20 Ekim tarihinde değil. Bu şu demek; 

İ.Yalçın cezaevinden çıkar çıkma MİT ile bir biçimde ilişkileniyor. Sonra görevli olarak 28 Ağustos 1986 tarihinde Suriye’ye geçiyor. 15 gün kadar burada kalıyor, bilgi ve belge toparlıyor.  12-13 Eylül 1986 da yeniden Türkiye’ye dönüyor. MİT ile çalışmaya devam ediyor. Ekim atının sonlarına doğru tekrar MİT ile ilişkide Suriye’ye geçiyor. Aynı tarihlerde S.Uğur’da İstanbul dan Adana MİT’ine geliyor ve  görev verilerek Suriye’ye geçiriliyor. S.Uğur Suriye’ye gelir gelmez  deşifre oluyor ve yakalanıyor. MİT tarafından görevlendirildiğini itiraf ediyor.  

İ.Yalçın ile S.Uğur’un Suriye’ye geliş tarihleri arsında 3-4 gün  var. S.Uğur İstanbul’dan Adana’ya geliyor. Organizasyon Adana MİT’i tarafından yapılıyor. Hem İ.Yalçın hem de S.Uğur aynı birim tarafından  değişik pozisyonlarda  organize ediliyor.  

S.Uğur’a, i.Yalçın hakkında bilgi verilmemiş olabilir ancak S.Uğur’un bilgisi kesinlikle İ.Yalçın’a verilmiş olmalı. S.Uğur itirafında MİT’in kendisine ‘kendisi dışında 2-3 kişinin daha  görevli gönderildiğini,’ isim vermeden söylediğini belirtiyor. 

İ.Yalçın, S.Uğur deşifre edilip yakalandıktan sonra ona çok sert davranıyor ve herkesin içinde birkaç kez dövüyor. Şiddetle cezalandırılmasını istiyor. S.Uğur olayından 3-4 gün sonra, daha S.Uğur’un nasıl cezalandırılacağı kararı verilmemişken, İ.Yalçın benimde anlatacaklarım var diyerek “ünlü itiraflarına” başlıyor. 12 sayfa itiraf yazıyor, polisi kandırdığını söyleyerek, örgütü kandırıyor. 

O dönem yazdığı  itirafta ki tarihlerle oynuyor. Bunu kimse görmüyor. 20 Ekim tarihin de Antakya postanesi önünde yakalandığını söylüyor. Ancak  28 Ağustos tarihinde parasını alarak Suriye’ye geçtiğini itiraf ediyor. Sarı Vedat ile 13 Ekim tarihinde randevulaşıyor. Doğru olan tarih 28 Ağustos tarihidir. Yani cezaevinden çıktıktan sonra ilk Suriye’ye geçmeden önceki MİT ile ilişkiye geçiyor. İlk gelişinde itiraf etmiyor, bilgi aktarıyor. Ancak  aktardığı bilgilere dönük operasyon yapılırsa tekrar Suriye’ye gidemeyeceğini söyleyerek, operasyon yapılmasını engelliyor. Bilgisini verdiği ilişkiler izlenmeye alınıyor, ancak yakalanmıyor. 

İ.Yalçın ısrarla dikkatleri Suriye’ye ikinci geliş öncesi yakalandığına, ilk gelişinde böyle bir durum olmadığı noktasına  çekmeye çalışıyor. Bunun için yakalandığı tarih konusunda yalan söylüyor. Ancak arada hata yapıyor. 

İ.Yalçın, yakalanma tarihiyle oynayarak, ‘olayın daha yeni bir olay olduğunu ve hemen gelip örgüte anlattığını söyleyerek, güven oluşturmaya çalışıyor.  “Ben polise hiç çalışmadım, polisi kandırdım diyerek, örgütü kandırmak… 

İ.Yalçın 20 Ekim 1986 tarihinde değil, ilk gelişi öncesinde yani 28 Ağustos 1986 tarihinde  polisle işbirliği içerisine giriyor. Görevli olarak Suriye’ye gidiyor. 15 gün kadar kalıyor ve edindiği bilgilerle Türkiye’ye geliyor. Elde ettiği bilgileri polise aktarıyor, ancak  bu bilgiler doğrultusunda operasyon yapılmaması konusunda anlaşıyor. Polis Kongre için tekrar gitmesini yeni verilen görevleri yerine getirmesi durumunda ailesinin de Suriye’ye geçmesine izin verileceğini söylüyor. Anlaşıyorlar… 

Eski bir sızıntı  yeni baştan uyandırılarak, göreve döndürülüyor. Eski işlevine ve canlılığına kavuşuyor. 
İ.Yalçın’ın hesapları S.Uğur’un yakalanması ile aksıyor. Korkmaya başlıyor. Kendince zeki bir hamle yapıp, kendi iradesi ile açıklamalarda bulunuyor. Böylelikle herkesin kafasında “kendisi geldi açıkladı” ön yargısını oluşturarak, bir adım öne geçiyor. Bu senaryo bile, kriz durumunda kullanılmak üzere daha önceden hazırlanmış gibi görünüyor. 

İ.Yalçın’ın bu uyanık tavrı yüzünden, oradaki yönetici durumunda ki insanlar, o dönem için alınacak tavırda, kararsız kalıyor. O dönem için oluşan ağırlıklı yargı; İ.Yalçın, polis tarafında böylesi bir baskıya maruz kalmış ancak polisi atlatarak, tüm yaşananları gelip, örgüte anlatmıştır, şeklinde oluşmuştur. Böylelikle polisin bir hamlesi daha boşa çıkartılmış oluyordu. 

İ.Yalçın örgütte oluşan bu yargı  ile birlikte, önemli bir badireyi daha atlatıyordu. 

Devam edecek. 

Ö.ÖDEMİŞ. 

7 Ağu 2010

18. DUYURU

THKP-C(Acilciler) Basın Açıklaması 
5 Ağustos 2010 / No: 18

HASAN YEŞİLOĞLU YOLDAŞ VEFAT ETTİ
HALKIMIZIN, YOLDAŞLARIN BAŞISAĞOLSUN
(1960 Antakya 5 Ağustos 2010)

Geçirdiği beyin kanamasıyla komaya düşen ve 23 günlük yaşam mücadelesinde bu gün 5 Ağustos 2010 tarihinde vefat eden Hasan Yeşiloğlu yoldaş, örgütümüz THKP-C (Acilciler)’in yiğit bir kadrosuydu. Devrimci mücadeleye ilk adımlarını örgütümüzle birlikte atan, bunu kapsadığı müstesna yeriyle devam ettiren yoldaş, 12 Eylül rejimine karşı her alanda yürüttüğü mücadeleyle de kararlıca sürdürmüştür.
1978-1979 kesitinde liseli bir öğrenci olarak devrimci mücadeleye başladı. Aynı dönemde, zindan yatarak direnişini sürdürdü. Liseli bir devrimci olmakla kalmadı, örgütlü bir militan ve bir kadro olarak siyasi mücadelenin orta yerinde 12 Eylül karanlığına karşı savaştı.
Bu mücadele 82 anayasasına karşı örgütün aldığı tutum yolunda da büyük emeklerle kendini ifade etti. 1982 Kasım döneminde örgüte yönelik operasyonlarda işkence ve zindan süreçlerinden geçti. Örgüt üyeliğinden hüküm aldı. Askeri mahkemelerde yargılandı askeri cezaevinde yattı. Bu kesitin en direngen kadrosuydu.
Hasan yeşiloğlu yoldaş, Acilci geleneğin bayrağını her alanda yükseklerde tutu; işkencede olduğu kadar Zindan sürecinde de dik durdu. Alnının akıyla girdiği zorlu tecrübeden, yine alnının akıyla çıktı. Yaşadığı tüm ekonomik zorluklara rağmen, örgütlü yaşamı, devrimci mücadele sürecini bir an bırakmadan yoluna devam etti. 
Hasan yoldaş, kararlı bir direnme örgütü olan örgütümüzün gururuydu. Dünü bu güne bağlayan demokrasi mücadelesinde aldığı yer bu gururun haklı tecellisiydi; bilinçli, kültürlü, örgütçü, bir halk insanı olarak halkının hakları için çarpan yüreğiyle hayatının son anına kadar mücadele etti.
Örgüt geleneğimizin, mücadelemizin yılmaz bir savaşçısı olarak devrimci mücadelesini noktalayan Hasan Yeşiloğlu yoldaş, şehitlerimiz arasında ebedi yerini aldı. Halkımızın ve tüm yoldaşların başı sağ olsun. Anısı mücadelemizde bir bayrak olarak yaşamaya devam edecektir.
THKP-C(Acilciler)
5 Ağustos 2010

5 Ağu 2010

Hasan Yeşiloğlu 1960  Antakya  5 Ağustos 2010

HASAN YEŞİLOĞLU YOLDAŞ VEFAT ETTİ
HALKIMIZIN, THKP-C (ACİLCİLERİN)CİLCİLERİN BAŞI SAĞOLSUN
Mihrac Ural
5 Ağustos 2010
Hasan Yeşiloğlu, iliklerine kadar bilgi ve özveri dolu halkı için mücadele eden bir devrimciydi. O,  12 Eylül rejimine meydan okuyan Bir THKP-C (Acilciler) örgütü kadrosuydu. O bir militandı, o, bir halk adamı, yüreği büyük bir insandı.
Adana 6. Kolordu sıkıyönetim mahkemelerinde örgüt üyeliğinden yargılandı. Örgütünün üyesi olmanın onuruyla işkenceler zindanı Akçay askeri cezaevinde direnerek yattı. Yıllar sonra zindan çıkışı azminden kararlılığından hiçbir şey alamamıştı; tersine mücadeleye tüm gücüyle devam etti. İhanetlere, kırılmalara inat örgütünün mücadeleyi yükseltti.  Hayatı boyunca emekçi bir insan olarak yaşadı, onurlu ve başı dik olarak yoldaşlarıyla omuz omuza oldu. 78 kuşağının tipik özeliklerini üzerinde taşıyan Hasan yoldaş, dün gibi bu gün de örgütümüze yönelen devlet ve kuklalarının saldırılarına karşı göğüs gerdi. 26 Mart 2010 ihbarlarında gözaltına alınan yoldaşların moral kaynağı, takipçisi ve özgürlüklerine kavuştuklarında onları ilk kucaklayandı.
Hasan Yeşiloğlu defalarca yanıma geldi. Bu mücadeleye emek veren yiğitlerle birlikte uzun uzun sohbetler yaptık. İki önemli gözlemim oldu;
Birincisi, bilgi birikim ve kavrayışıyla beklediğimden çok daha iyi, bilge bir yoldaşla karşılaştım; önemi kararlar aldık önemli perspektiflerle yola tüm gücümüzle devam dedik.
İkincisi, dünden bu güne gelen örgüt ve devrimci türkülerde Ruhi Su’un sesini andıran sesiydi; sanki müzik eğitimi almış gibi içten ve yürük dolusu gür sesiyle, bizleri on yıllar gerisine,  gençliğimizin devrimci marşlarını okuma anılarına götürdü.
Bir demokrasi savaşçısını, yitirdik. Üzüntümüz büyük, anısı  mücadelemizde yaşayacaktır.


  
Hasan Yeşiloğlu ve yoldaşlarla, şehit mezarlığı anıtı önünde, şehitlerimizi kucaklarken. 16 Ocak 2010

HASAN YEŞİLOĞLU YOLDAŞIMIZ VEFAT ETTİ


HASAN YEŞİLOĞLU YOLDAŞ VEFAT ETTİ
HALKIMIZIN, THKP-C (ACİLCİLERİN)CİLCİLERİN BAŞI SAĞOLSUN
Mihrac Ural
5 Ağustos 2010
Hasan Yeşiloğlu, iliklerine kadar bilgi ve özveri dolu halkı için mücadele eden bir devrimciydi. O,  12 Eylül rejimine meydan okuyan Bir THKP-C (Acilciler) örgütü kadrosuydu. O bir militandı, o, bir halk adamı, yüreği büyük bir insandı.
Adana 6. Kolordu sıkıyönetim mahkemelerinde örgüt üyeliğ3inden yargılandı. Örgütünün üyesi olmanın onuruyla işkenceler zindanı Akçay askeri cezaevinde direnerek yattı. Yıllar sonra zindan çıkışı azminden kararlılığından hiçbir şey alamamıştı; tersine mücadeleye tüm gücüyle devam etti. İhanetlere, kırılmalara inat örgütünün mücadeleyi yükseltti.  Hayatı boyunca emekçi bir insan olarak yaşadı, onurlu ve başı dik olarak yoldaşlarıyla omuz omuza oldu. 78 kuşağının tipik özeliklerini üzerinde taşıyan Hasan yoldaş, dün gibi bu gün de örgütümüze yönelen devlet ve kuklalarının saldırılarına karşı göğüs gerdi. 26 Mart 2010 ihbarlarında gözaltına alınan yoldaşların moral kaynağı, takipçisi ve özgürlüklerine kavuştuklarında onları ilk kucaklayandı.
Hasan Yeşiloğlu defalarca yanıma geldi. Bu mücadeleye emek veren yiğitlerle birlikte uzun uzun sohbetler yaptık. İki önemli gözlemim oldu;
Birincisi, bilgi birikim ve kavrayışıyla beklediğimden çok daha iyi, bilge bir yoldaşla karşılaştım; önemi kararlar aldık önemli perspektiflerle yola tüm gücümüzle devam dedik.
İkincisi, dünden bu güne gelen örgüt ve devrimci türkülerde Ruhi Su’un sesini andıran sesiydi; sanki müzik eğitimi almış gibi içten ve yürük dolusu gür sesiyle, bizleri on yıllar gerisine,  gençliğimizin devrimci marşlarını okuma anılarına götürdü.
Bir demokrasi savaşçısını, yitirdik. Üzüntümüz büyük, anısı  mücadelemizde yaşayacaktır.


1 Ağu 2010

175. DOSYA, FİRAR


FİRAR
(Tarihte bu gün 31 Temmuz 2010)

Mihrac Ural
31 Temmuz 2010

Son sürgünüm, Niğde’den Adıyaman’a oldu; Niğde’de 1. koğuş temsilcisiydim. Zamanın Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e yazılan protestoda adım, 1. koğuş temsilcisi ve birinci sırada olarak verilmişti. 27 Aralık 1979 muhtıra mektubunun veriliş nedeni olarak Ankara’da matbaamızın ve silahlarımızın yakalanmasının dayattığı bir ortamda zindan ziyaretçilerimin yoğunluğunun -ailemden çok, yoldaşların sık sık gelip gitmesi- idarenin sürgün listesinde öne çıkmama yol açtığını sanıyorum.
Bu kez 11. sürgünümü almıştım; Adıyaman.
“Adıyaman nire ben nire” diyesi bir durum... Sanki çölde bir vadi içindeydim. Siyasi tutuklusu bile olmayan... Adıyaman’da da yanılmıyorsam iki siyasi tutuklu daha vardı. İzmirli olduğunu, adının Mustafa olduğunu hatırladığım çok olgun bir arkadaş. Gerisi adli mahkum.
Adıyaman sürgünü, sürgün içinde sürgündü. Devrimci bir insanın sürgününü ancak aynı durumda olanlar anlar. Bir de örgütsel bir sorumluluk varsa, özellikle de örgütsel temel tüm yetkiler omuzlarına binmiş, bunun günü birlik görevleri altında bulunuyorsan sürgün bir başka cehenneme döner; bilgi alacak, yönlendirilecek, görevlendirilecek insanların seni sürgün yerinde bulması seninle görüşmesi ayrı bir sorun ve sorumluluk ve yükümlülüktür. Bunları acımasızca yaşadık. Bir itirafçının örgüte yaptığı yıkımın ardından gelen yıkımlarda bu gibi hallerde kendini gösterir.
Adıyaman zindanında ikinci kat ranzada mukimdim (ikame ediyordum).  O zamanlar tek kanal olan TRT’de, yanılmıyorsam “insanlar yaşadıkça” adında bir film oynuyordu. Amerikan ordusunda disiplin olaylarını anlatıyor ve disiplin cezası almış askerlere uygulanan işkenceler anlatılıyordu.
Bu filmin meşhur bir sahnesi var, jopla askerin karnına yapılan bir vuruşu canlandırıyor. Jopun, gardiyanın elinin askerin midesinin içine kadar gömüldüğü izlenimini veren bir sahne. O an ne olduysa oldu. Kendimi yerde buldum.  Bir sinir krizi geçirmiş, bayılarak ikinci kattan yere düşmüştüm. Hastaneye kaldırıldım. Aynı anda mı sonra mı hiç hatırlamıyorum.  Aklımda kalan ring arabasıyla gittiğimizdi. Adıyaman Hastanesi’nde sonuç alınmadığı, beyin tomografisinin alınması gerektiği yönünde bir şeyler söylendiğini duydum. Sanırım bir hafta kadar sonra Adana Numune Hastanesi’nde tedavi için sevkim çıktı.
Numune Hastanesi’nde tedavim başladı. Yanılmıyorsam 10-15 gün orada mahkumlara ayrılan bölümde kaldım. Başımızda iki jandarma vardı; elim ranzaya zincirli olarak tutuldum.
Adıyaman Cezaevi’nin zimmetindeydim. Adana Numune Hastanesi’ne kontroller için gönderilmiştim ve gerisin geriye Adıyaman’a gönderilecektim. Sevk işlerinin kendine özgü bir mantığı vardı. Tek kişi için araba, jandarma, önlem, harcırah gibi sorunları telafi etmek üzere bir dizi insanı birlikte bu işleme tabi tutmak, belki daha ekonomik ve daha güvenli olarak algılanmıştır.
Hastaneden taburcu edilince, Adana Cezaevi’ne emanet olarak verildim.
Adana Cezaevi’ne vardığımda, Güney Bölgesi çalışmalarında yer alan bir dizi yoldaşla birlikte oldum. Her biri ayrı bir yiğit olan, her biri ayrı bir özelliği olan insanlardı. Tümü onurlu direniş örgütü olan Acilcilerin militan ve sorumlu insanlarıydı. Bir kez daha yoldaşlarımla olmuştum.

Adana Cezaevi’ne geldiğimde benden önce başlayan tünel çalışmaları olduğunu örgüt yöneticileri toplantısında açıkladılar ve bu sürece katılmamız önerisi yaptılar. Bu süreçte bizim de etkin yer alacağımızı ve ne gerekiyorsa yapacağımızı ifade ettim.
Benim açımdan zaten mahkemeler süreci çoktan bitmişti.
Bir ahlaksız itirafçı Engin Erkiner’in ve bu gün belgeleriyle açığa çıktığı gibi bu kişiyle birlikte, örgütümüze MİT ajanı olarak sızmış olan İbrahim Yalçın’ın bizleri polise ilk kez ilan etmiş olmalarının sırtımıza yıktığı ilgili ilgisiz ithamlarla karşı karşıya kalmıştık. Firar dönemim boyunca ülke çapında örgütümüzü yeniden toplayıp canlı bir mekanizmaya çevirdim. Örgütün hiç bilmediği alanlarda örgütlenme yaptım. Aranırken, Adana, İstanbul, Ankara, Samsun, Kayseri, Niğde alanlarına yetiştik.  Ankara, Yukarı Ayrancı semtinde benimle birlikte Ege Bölgesi’nden Binbaşı Eşber, adını bilmediğim bir yoldaş, Semra ve Rezan adlı yoldaşlarımla birlikte yakalandım. Bodrum katında olan örgüt evinin açık olan penceresinden kaçmak istedim; polisler her tarafı kuşatmışlardı, üzerime çullanıp yakaladılar.
Ankara Emniyet Müdürlüğünde işkence sürecim başladı, falaka, elektrik ve kaba dayak dahil her tür işkence üzerimde denendi. Elektrik işkencesi, kesintisiz verilen manyeto elektriği değildi. Şoklar halinde, şalter açıp kapatma yöntemiyle veriliyordu. Yere açılan bir battaniye ve haç gibi bir tahta üzerine yatırılmıştım. “Şalter” indirme olayı üzerine yorum yapan Özel Harp Dairesi kuklalarının, polisin bileklerine yapıştığı an itirafçı olmalarının rahatlığıyla bunu bilmemeleri çok normal…
Ankara’dan sonra İstanbul’a, emniyet müdürlüğüne işkenceye teslim ettiler. Oradan Sağmalcılar Cezaevine.
İtirafçı Engin’in adımızı polise vermesi ardından Antakya’da evimizin basılmasıyla Adana’ya geçişimiz, Adana’da evimizin basılması sonucu büyük şehir avantajlarıyla İstanbul’daki çalışmalara ağırlık verişimiz ve buradan ülkenin her alanına ulaşma olanağını değerlendirişimiz Ankara’da noktalandı. İşkencede ser verdim sır vermedim. Bunun sonucu geride kalan örgüt mekanizması zedelenmeden görevini sürdürmesiyle bu darbeyi de atlatmış olduk. Örgütün sorumlusu olarak alnımın akıyla girdiğim işkenceden anlımın akıyla çıkarak direnme çizgimi sürdürdüm. Polis bileğine girince teslim olanların yarattığı örneği alt üst ederek direnme örgütü yöneticisinin alması gereken tutumu ortaya koydum.
Sıra zindan sürgünlerindeki mücadeleye gelmişti.
Sürgünler bitip tükenmez acı bir süreç. Her sürgün, cezaevinde kurulan bir düzeneğin yıkılması demektir; bunun ne anlama geldiğini ise bu sürecin insanları çok daha iyi bilir.
Adana Cezaevi’ne teslim edildiğim kesitte siyasi tartışmalar çok yoğundu, faşizm tahlilleri, emperyalizm, sosyal-emperyalizm tartışmalarının yapıldığı dönemlerdi. Bu tartışmalarda gösterdiğimiz etkinlik, cezaevlerinde örgütsel açıdan çok önemli sonuçlar yaratmıştı.
Adana Cezaevi tüneli, başarıyla devam ediyordu.  Ancak tünelin aydınlatılması için döşenen elektrik kablosunun çıplak olduğu bir yerde, kazı işleriyle uğraşan Dev-yol’dan İsmail Şahin adlı yoldaş elektriğe çarpıldı (26 ya da 27 Haziran 1980 olmalı. Gazetelerde bu tarih 28 Haziran 1980 olarak geçiyor). Yoldaşın durumu çok ağırdı. Hala o sahneyi hatırlarım; her tarafı topraktı, vücudu yarı çıplak, tırnakları toprak doluydu. Yoldaşı hastaneye yetiştirmek gerekti. Ancak üzeri topraktı, tırnakları toprak doluydu. Tünel kazı işinin olduğu anlaşılacaktı. Tünelin yeryüzüne doğru kazılıp açılması (patlatılması) gerektiği kararı aldık. Oysa tünel cezaevi yakınlarında kiraya alınan bir evin bahçesine açılacaktı ve firar oradan kamyonlarla yapılacaktı. Kararımız Adana Cezaevi’nde yaklaşık 800-1000 civarında olduğu sanılan devrimci ve adli tüm mahkumların, bu ara cezaevi kedisinin de esaretten kurtulmasıydı. Tünel 150 metre civarında kazılmıştı.
 Ancak her şey ters gitmeye başlamıştı. Tünelin yeryüzüne açılan ağız kısmı jandarmaya çok yakın bir yerde yol ortasına gelmişti. Mahalle köpeklerinin yerden çıkan insanları görünce dikkat çekecek tarzda havlamaları eklenince, tünel olayı açığa çıkmıştı; önden çıkan kılavuz yoldaşlar jandarma ateşi altında kalmıştı. İdare durumun farkına varıp ani bir baskın düzenlemek istedi. Her şey akıl almaz bir süratle ters yüz oluyordu.
Çatışma çıktı. İki ayrı bölüm olan siyasilerin kaldığı yerlerde yangınlar çıkmaya başladı. Bizim yeterli silah ve bombalarımız vardı; ülkedeki sağlaşma ölçeğinde zindan gardiyanlarından sempatizanlarımızın olduğunu burada belirtmemiz, o dönemi daha iyi algılama adına önemli bir referanstır.
Silahlarımızın saklanmasından sorumlu olan KSD’li yoldaş Talip Can’la yıllar sonra bir araya gelince, WC taşının düzgünce sökülüp malzemelerin hemen altındaki foseptik çukurunda gizlendiğimizi konuştuk; o günleri yad etmiş, ayrıntıları ortaya çıkarmıştık.
İsyanda şehitler verdik. Ortalık çok gergindi. Ziyaret yasakları, aileleri tedirgin ediyor, çocuklarının ölü ya da diri olduğu konusunda kaygılarını artırıyordu. Bu sürecin sonunda, 6. Kolordu Komutanlığının denetiminde olan cezaevlerinde ziyaret kararları da oradan çıkıyordu. Nitekim ziyaret kararı bir gün önceden ilan edilmişti; ailelerin gün geçtikçe cezaevi önünde yığılması ve tepki reflekslerinin artması, izin kararının verilmesine etken olmuştu.
Görüş izni haberiyle birlikte alternatif firar girişimine başladık. Çok kısıtlı zamanımız vardı. Yoldaşlardan görüşe gelmesini istediklerimiz oldu. Her örgüt çok kısıtlı sayıda firar listesi oluşturdu. Benimle birlikte firar edecek iki yoldaşı belirledim. Firar kararı ve firar etmesi gerekenlerin belirlenmesinde tek karar sahibi olarak, o günün koşullarında çıkması gereken iki yoldaşı belirledim. Biri Ahmet Yiğenler diğeri ise Adil Okay’dı.
Kaçış tamamen kendi çabamızla gerçekleşti. Çıkış anındı gardiyanların görmemezlikten gelmeleri ise, içerdeki etkinliğimiz ve dışarıdaki yoldaşların çevre çalışmasıyla ilgiliydi. Bu firarda, önümüzü kesecek bir gardiyan yoktu, bunun hesabını içerde ve dışarıda ağır bedelle öderdi.
Firar gece yarısından hemen önceki hazırlıklarla başladı. Ziyaret yerine geçişi sağlayan koğuşlarla görüş yerini birbirinden ayıran pencerenin demir parmaklığı kesildi. Yanılmıyorsam saat 23… sonrasıydı. Bu işlem başarıldıktan sonra, siyasi yöneticilerin önceden belirlediği firar edecekler bir araya geldik.  Demir parmaklıklarını kestiğimiz pencereden görüş yerine girdik. Diğer siyasetten arkadaşlar da aynı kanaldan görüş yerine girmişti. Yanılmıyorsam sayımız 27 civarındaydı. Tarih 31 Temmuz 1980 (kaçış tarihinin tam günü, bu firarda yer alan diğer kişilerin anlatım ve belirlemeleriyle uyumludur; ancak bir iki gün geri de olabilir.)
Sabah görüş gecikmeli açıldı. İnsanca tedirginlikler geçirdik. Görüş açıldığı an görüşçüler tarafına bir hamlede aradaki kısa duvarı atlayıp karıştık. Beni almaya Gülay Kerimoğlu gelmişti (ona buradan acil şifa dileklerimi, sevgimi ve emekleriyle bu örgüte yaptığı katkılardan dolayı şükranlarımı iletiyorum). Sıradan bir masa arkasında duran gardiyan ve jandarma engelini de aşarak özgürlüğe kavuştuk.
Bir okulun bahçesi ya da küçük bir parkta Ahmet Çolak yoldaşa rastladık. O an tanıştık. Beni görmenin sevinciyle elindeki Longines saati çıkarıp hatıra olarak koluma taktı; hiç saat kullanmazdım, kırmadım aldım. Fotoğrafçıda, kaçış öncesi damat tıraşı olmuş halimle, kimlik için fotoğraf çektirdim.
Cemal Aydın yoldaşın evinde kaldım. Aydın Ailesi’ne, buradan bir kez daha yerine getirdikleri örgütsel görev ve bana karşı gösterdikleri ilgiden dolayı teşekkürlerimi iletiyorum.
Firar sonrası, her bir yoldaş yerine hükmü az olan bir yoldaşı sayımda adımız okununca “buradayım” demek üzere görevlendirdim. Nitekim sayımda adımız okununca “buradayım” diyen yoldaşın, bizlere benzer bile olmaması dikkat çekmiş ve bizi bire bir tanıyan gardiyanların gözlemiyle de firar ettiğimiz anlaşılınca, cezaevinde yeni gerginlikler çıkmaya başlamıştı. Amacımız kaçışımızın gizlenmesiydi. Ne kadar gizlenebilirse o kadar gizlemekti. Zira Adana Cezaevi’nden kaçan tüm devrimciler idam dahil en ağır cezalarla yargılanmaktaydılar. Bundan sonrasını 18 Temmuz 2010’da Zafer yoldaşın oğlu Fırat’ın düğününde telefonla bulduğum Mustafa Söylemez hoca şöyle aktarıyor; “ firarınızdan sonra, çok ağır baskılar altında kaldık” diyor ve duygularını şahsıma özel olarak yazdığı şiirle dile getiriyordu. 
Firar, basına yansımadı, çok sonraları tam istediğimiz gibi sıradan bir haber olarak çıktı. Firar edenlerin adları bile çıkmamıştı, sesiz sedasız geçirilmişti. Yerimize koyduğumuz arkadaşlar görevlerini başarıyla yerine getirmiş, çok önemli olan soluğu vermişti, güvenli bir ortamda yerleşme fırsatı tanımıştı.

Haber, gazetelere 5 Ağustos 1980 günü yansıdı. Milliyette “ ANARŞİ DÜN 16 CAN ALDI” Ana başlığı ve “ADANA CEZAEVİNDEN 22 SOLCUNUN KAÇTIĞI BELİRLENDİ” Alt başlığı altında verildi. Haberde “ Adana cezaevinden çok sayıda tutuklu ve hükümlünün kaçtığı yolundaki ihbarlar üzerine cezaevinde cuma günü başlatılan sayımlar dün tamamlanmış ve sol görüşlü 22 tutuklu ve hükümlünün kaçtığı belirlenmiştir. Sayım işleminin sağlıklı yapılamadığı belirtilen Adana Kapalı Cezaevi’nden çeşitli tarihlerde de 30’u aşkın mahkum kaçmıştı” ( Milliyet Arşivi, 5 Ağustos 1980 sayfa 1 ve devamı sayfa 10 http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/Arsiv/1980/08/05 )
Firarım, 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesi öncesine denk geldi. Bu yurtdışına çıkış ve örgüte güvenli bir liman oluşturma, siyasi, askeri eğitim için kamplar kurma ve diğer devrimci örgütlerle açık olarak bir araya gelme fırsatı içinde hayati bir öneme sahipti.
Örgüt bu firardan sonra nefes alır almaz, emin şekilde yoldaşlar yerleştirilir yerleştirilmez merkez yayın organı CEPHE yeniden yayına geçirildi (12 Eylül 1981), Merkez Komitesi Genişletilmiş Toplantısını (1-7 mayıs 1982) yaptık ve geçiş dönemi devrim hedeflerimiz adlı örgüt programını yeniden düzenleyip yayınladık, Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi (FKBDC) kurucu üyesi olduk (1-4 Haziran 1982). 1. Kongre, en geniş katılımla, en demokratik tarzda gizli oy açık sayım ilkesine dayalı olarak, muhaliflere sonsuz konuşma hakkı tanınarak bağlandı (24 Kasım 1 Aralık 1986). Kongrenin karara bağladığı yeni örgüt programını yayınlayıp, mücadelemizin yönünü tüm boyutlarıyla netleştirdik. Ortadoğu Konferansı bağlandı (1 Mayıs 1991). Örgütün ülke gidiş gelişleri için, ayakları yere sağlam basan bir sıçrama platformu kuruldu, tüm devrimci siyasi güçlere hizmetler sunuldu. Kısıtlı olanaklar paylaşıldı, devrimci hareketin en etkin şahsiyetleri ikili ya da bir arada toplantılarına ev sahipliği yapıldı, PKK ile en yakın örgütler olarak, evlerimiz ve sofralarımız ortaklaşa paylaşıldı; ortak eylemler ve yöre gezileri yapıldı (bu konu ayrı bir yazıda kapsamlı olarak işlenecektir). Filistin örgütleriyle omuz omuza 1982 Haziran savaşında İsrail’e karşı, 1983 Trablus savaşlarında İsrail, ABD ve Arap gericiliğine karşı savaşıldı; şehitler verdik. 1981’den itibaren İsrail sınırından Lübnan’ın en kuzey alanlarına kadar, Reşadiye, Nabatıya, Sayda, Sur, Burj el Barjne, Reml el bayda, Atfaiyye, Şatilla, Yanta, halbe vd. Kamplarda Filistin halkıyla ve devrimci örgütleriyle omuz omuza olduk.
Suriye’de Filistin örgütlerinin Hammuriye kamplarında yer aldık. Suriye’de Türkiye’nin baskısı yada özgün işlerimizle ilgili tutumlarımızdan dolayı, defalarca tutuklandık. Hiçbir baskıya, iltimasa boyun eğmedik, tenezzül etmedik, bileklerimiz kelepçeli iken kendi doğrularımızı ülkemizin demokrasi mücadelesinde kararlı yürüyüşümüzden asla taviz vermeyeceğimizi açıkladık. Öcalan’ın bölgeden çıkışı ardından, ortaya çıkan diplomatik baskılar sonucu, 1 yıl hücre cezası çektim (1999 Ekim-2000 Kasım).
Dün gibi bu gün de örgütümün başında her türden cefaya karşı direnerek teslim aldığım emaneti korumak ve geliştirmek için hiçbir özveriden kaçmaksızın, demokrasi mücadelesinde yoldaşlarımla mücadeleme devam ediyorum.  

174. DOSYA, MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN KORKMA, KORKUNUN ECELE FAYDASI YOK...



MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN
KORKMA
KORKUNUN ECELE FAYDASI YOKTUR…

Süleyman Sait
29 Temmuz 2010

Korkakların ağzından korku ithamları hiç düşmez.
İtirafçıların ağzından, herkesin bir şeyler itiraf ettiği suçlaması hiç eksilmez,
Ajanlar ise bin bir yol ve yöntemle ihbarcı olmaktan kurtulamaz.
Bu bir kaderdir. Bunun için tüm itirafçılar ve polis kuklaları birbirine benzer. Alın Kürt özgürlük hareketine çamur atanları, Acilcilere çamur atanlarla karşılaştırın tek cümleleri bile farklı değil. Çünkü kaynağı Özel harp dairesidir.
Adam sayfa sayfa el yazılı belgelerle itirafçı olduğu belgeleniyor, adamın el yazılı belgelerle MİT ajanı olduğunu itiraf ediyor, buna rağmen utanma sıkılma duymadan, okurla alay edercesine, sağa sola “korkaklık” suçlaması yapıyor. MİT ajanıdır, muhatap alınmaz…
Ama okur da bilsin, bu çirkin ve bir o kadar ahlaksız ikili kelimenin tam anlamıyla ve kendi el yazılı itiraflarıyla korkaklıklarının nereye kadar vardığını açıklıyorlar. Bizim bu açıklamalara ekleyecek, araştırma yapmaya tenezzül edecek hiçbir çabamız olmadı olmayacak. Bu konuyla ilgili dünya alem itirafçıyı itirafçı, Mit ajanını da MİT ajanı olarak biliyor. Gerisi boştur.
Polis bileklerinden tutuğu an, bülbül gibi ötmeye başlayan bu korkaklar, örgütü olduğu gibi ellerinde ve hayallerindeki olası tüm bilgi ve ihtimalleri de katarak vermişlerdir. Örgütün sırtına, örgütlü tüm yönetici, kadro ve militanların sırtına bu güne kadar süren ağır ithamların yükünü yığmışlardır.
İşkencelerde ser verip sır vermeyenlere çamur atmak ve bunun üzerinde bir onurlu direnme örgütü olan Acilciler hareketini kirletmek için yalan kurguların senaryolarıyla iştigal etmektedirler. Kendi ayıplarını, kendi kamburlarını örtmek için başkalarını kendileri gibi gösterim benzer aramaları içine düştükleri sendromu da yeterince açık anlatıyor.
Bu açık bir korkudur, yürek titremesidir, Çünkü ne kadar geç kalınsa da Acilcilerin er yada geç bu korkak sürüsüne kesilmiş olan cezayı yerine getireceği kesindir. Bu nedenle korkunun ecele faydası yoktur.
30 yıllık TKEP mültecileri, korkunun mülteci ettiği döküntüler, TKEP’i tasfiye ettikten sonra Acil hareketine havlayarak korkularını gizlemeye çalışmalarının ecele hiç faydası olmayacaktır.
Bir yanda gecelerini gündüzlerine katarak demokrasi mücadelesine katkı sunmak isteyen Acilciler, diğer yandan onlara çamur atmak isteyen Özel harp dairesi kuklaları bulunuyor.
İtirafçı Engin ve MİT ajanı İbrahim’in beslendikleri kaynağı net görmek için Kürt Özgürlük hareketine yönelen Özel harp dairesi suçlamalarını okumak ve bu ikilinin sözleriyle karşılaştırmak yeterli olacaktır. Bunlar, muhbir ve ajandırlar birbirlerine çok benzerler :
Bu linkte yer alan karalamaları, iğrenç iddiaları, tümüyle yalan kurgu senaryoları okuduktan sonra, bu ikiliyi ve karalamalarını neden muhatap almadığımız daha iyi anlaşılacaktı. İbrahim yalçın bir Av. Hüseyin Yıldırım’dır; tek bir cümleleri farklı değildir, aynı kaynaktan ve aynı amaçla kirlilik saçma çırpınışlarındadır. Ancak hiçbir işe yaramamaktadır, geviş getirir gibi sadece boynundaki ipi daha da daraltmakta ve sona yaklaşmaktadır; geride baki olan, zamanın hakemliğidir, düşene rahmet edilmesin
 Bu korkakları tanımak için kedi cümlelerini tekrardan okumak yeter de artar.
Engin Erkiner kendini tanıtıyor:
“Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)

İbrahim Yalçın kendini tanıtıyor:
“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Tüm bilgiler ve kapsamlı açıklamaların tümünü alttaki linklerde bulmak mümkün

Gerisini konuşmaya gerek var mı ?




173. DOSYA, ENGİN ERKİNER HER POLİS AJANI GİBİ YUMURTACIDIR.

ENGİN ERKİNER
HER POLİS AJANI GİBİ YUMURTACIDIR.


Süleyman Sait
10 Temmuz 2010

Akıl almaz ruhi bunalım içinde, çırpınan bir zavallı.

Rüyalarında bile yakalandığı sendromun esiri olarak yaşayan bir bunak kişi.

İtirafçı olduğunu kendi el yazısıyla itiraf etmiş, polise yardım maksadıyla örgütü tümden teslim etmiş ahlaksız bir soytarı: Engin Erkiner.

 Ankara, İstanbul örgüt birimlerini ortağı MİT Ajanı İbrahim Yalçınla tasfiye ediyor ve bununla kalmayıp TKEP’i de tasfiye işine giriyorlar. Bunu da yerine getirince boşta kalıyorlar. Kuluçka dönemine giriyorlar.

Ortak ülkemizin demokrasi mücadelesi yükseldikçe kimlik haklarının bu sürece katılımı gündeme gelmiştir. Bu alanda Acilciler üzerlerine düşen tüm etkinlikleriyle atağa geçmiştir. Ne olduysa bu andan itibaren oldu. Kuluçka dönemindeki ikili, sahiplerince köpek gibi ortalığa salındı. İhbar servisleri başladı, Doğu Perinçek’ten sonra devrimcileri bu ölçüde ihbar eden bir başka örnek oluşmadı. Şahıs yıpratmasına yönelik siteler kuruldu. Genelkurmayın desteklediği sitelerden biride bu ikilini sitesi olduğu açığa çıktı. Başlangıçta olayı şahsi kin sananların yanıldığı açığa çıktı, bir görev ifa edilmekteydi, üç yıldır günü birlik sürmesinin gösterdiği gerçek de bundan başkası değildi. Dünya tarihinde şahsı olarak bu ölçekte çirkin bir karalama kampanyası yalnızca görev amacıyla, MİT kuklalarınca sürdürülebilirdi. PKK’ye yönelik yapılanların aynı türden ve aynı kaynaktan olmasının nedeni de budur.

Engin Erkiner polisin adamıydı. Mahir çayan döneminin son kesitinde nasıl bir rol oynadığı meçhul ancak buda araştırmalarla ortaya çıkma durumundadır. O dönem, Kurtuluş dergisinde adı geçmesine rağmen tutuklanmayın biri olması çok ilginçtir.

12 Mart faşist darbesi herkesi tutuklamasına karşın bu adamın tutuklanmaması çok ilginçti. Bu dönemin ardından şekillenmeye başlayan ilk oluşumlardan biri olan ve henüz adı net belirmiş olmayan, bir illegal çevrede yer alması ve sonra bu çevrenin HDÖ olarak örgütlenmeye başlamasıyla birlikte 26 Ocak 1976 beyler deresinde İlker Akman, Hasan Basri Temizalp ve Yusuf Ziya Güneşin katledilmesinde parmağı olduğu şüphesi, bu noktada önem taşıyor. Beylerderesinde İlkerlerin postaneye gitmeleri ve kiminle konuştuklarının hala bilinmemesi, onların postanede oldukları ihbarını Engin Erkiner’in yaptığı bu günkü araştırmalarla kesinlik kazanmış durumdadır. İlkerlerin katledilmesinde birinci derecede bu muhbirin rol oldu. Bu sürecin mantık zincirini ilerlettiğimizde,  1977 ocağından itibaren, örgütün Ankara biriminin yakalanarak çökmesi ve Ömür karamollaoğlu’nun elinde bombanın patlaması olayında birinci derece sorumlu olan kişinin Polis ajanı olarak çalışan Engin Erkiner’in rolü olduğu artık bu gün açısından kesinlik kazanmış durumdadır.

Örgütün her şeyini bilen biri olduğu iddiasında olan bu kişinin İstanbul’a geçmesi ve örgütün aynı akıbete İstanbul’da da uğraması birbirine bağlandığında tablo her yönüyle açık hale gelmiş olur.
İstanbul’da ilk gün örgütlediğini iddia ettiği, gerçekti ise polis organizesi içinde olan İbrahim yalçın’ı eylemlere sokması ve örgüte ait tüm bilgileri bu ikilinin vermiş olması, polis itirafnamesinden de anlaşılacağı gibi bir son halkadır.

Polis, örgütü bu adımla tamamen çökertmiş oldu. Acilcilere mensup bile istisna herkesin adı polise afişe edilmiş oldu.  Üst komiteler, evler, adresler, kadro ve militanlar sempatizan ve dostlar tek tek verildi. Bir tek tokat yemeden yapılan bu iş açıkça bir görevdi. Bu belgeleriyle ispat edildi.

Acilcilerin yükselişi ise bunların ulaşamayacakları bir alandan gelen isimleri bu muhbirler tarafından polise ilk kez afişe edilmiş olan Güney bölgesi sorumluları ve kadrolarının yükseltmesi gündeme böylece gelmiş oldu.  Örgüt böylece polisin elinden kurtarılmış oldu. Aranmalarına rağmen, kendi bölgelerinde kaçıp Adana’ya yerleşen ekip, merkez yayın organı CEPHE dahil örgüt birimlerin tek tek yeniden yükseltmeye koyuldular.  Adana baskını ardında başarıyla kaçan bu ekip İstanbul gibi bir metropolde, aranmalarına rağmen daha kolay illegal çalışma fırsatı yaratabildiler. Birçok eylem ve örgütleme çalışmasıyla, örgütü ayağa kaldırdılar. B- bu güne kadar açığa çıkmayan ve bilinen eylemler (banka kamulaştırma eylemi, Faşistlerin merkezi olan Küllük kıraathanesinin kurşunlanması, İnterkontinentalin otelinin 2. Kez kurşunlanması bu dönemde gerçekleşti. Bunun gibi birçok eylem. Bu sağlam iç tutarlılığı olan ve sızıntısız olan ekip tarafından başarıyla yapılmasına karşın hiç açık verilmemiştir.  Bu eylemlerin kamulaştırmalarıyla örgüt güç buldu ve ülkede daha geniş bir alana yayılabildi. Bu ara Güney bölgesi en üst seviyede örgütsel çabalarını yükseltiyordu.

Bütün bu çabalara karşın İtirafçı Enginin polise ifşa ettiği isimler ağır kovuşturma altında kalmışlardı. Bu ekip yakalandığında bile birbirini asla ele vermedi. Eylemlerini gizledi. Böylesine başarılı olan bu ekip örgütün 12 Eylül döneminde yeniden yükselişinin de temel i oldu. Bu ekip yurt dışını sonuna kadar en iyi şekilde değerlendirmesini bildi, Filistin kampları ve güvenli limanda toplanarak kongreye kadar uzanan süreci inşa etti.

12 Eylül döneminde, Acilcilere bir kez daha musallat olamayacağını anlayın bu kuklalar TKEP’e sığındılar. Orada işlerini kolay yürüttüler, TKEP tasfiye oldu, tarihe karşıtı. Bu dönemde Engin ve İbrahim nerede bir araya geldiyse, bir tasfiye olayı gündeme geldi. Bu gün de bu ikili Acilcilere karalama yaparken aynı işlevi görüyor olması artık hiçbir şeyin tesadüf olmadığını gösteriyor.

Şimdi Avrupa’da yaptıkları karalamalar ve şaibelerle aynı işi sürdürdüklerini göstermektedirler. Israrla örgütsüz kalacaklarını ve kimseye bir örgütsel önerme yapmamaları ise amaçlarının ne olduğuna çok iyi bir göstergedir. Örgütsüz olmak sorumsuz olmaktır, buna sığınarak yerine getirdikleri görevi denetimsizce yapabileceklerine inanmaktadırlar.

Ancak bunu başarma şansları kalmadı. Yüzlerce kişiden gelen mektupların gösterdiği gerçek, bu polis ajanlarının deşifre olduğudur; özellikle TKEP çevrelerinden gelen bilgiler çok net durumdadır; “biz Engin Erkiner’i saflarımızda yeterince teşhir ettik ve bitirdik, bizim ortamda bu adama ekmek kalmadı. Şu an yaptığı ilgisi olduğu Acilcilere saldırarak yeni tasfiye girişimlerinde bulunmaktır. Bunu da yakından izliyor ve biliyoruz “ (İsviçre’den TKEP’li  E.)

30 Yıldır TKEP’li olan birinin, hiç ilgisi olmadığı, tarih bir bağı olmadığı Acilciler örgütüne saldırmasının alt yapısı da bu verilerdir. Geçmişte başaramadıkları görevi tamamlama çabasıdır. MİT bunları bu amaçla organize etti.

 MİT’in kaygısı iyi anlamak gerek. Bu anlaşılınca Polis Engin Erkiner’in amaçları da açık olarak ortaya serilir.

MİT’in kaygısı Kürtlerle birlikte diğer halkların da kimlik mücadelesine kalkışmasıdır. Böyle bir durumda bu gerici devletin ayakta durma şansı yok olur; Bu ihtimali başından yok etmek için çırpınan MİT ve derin devlet, özellikle Kürt–Arap çatışmasını ve iki halk arasında ülke içinde ve komşu ülkelerde düşmanlık yaratmak için, her türden yola başvurmaktadır. Anadolu Ajansının (AA) ortaya attığı, 11 Kürt öldürüldü, 400 PKK yakalandı yalan haberi bu amaçla servis edilmiştir: Polis Engin Erkiner’in bu habere dört elle sarılması bu ortak görevde yapılan işbölümü gereğidir. Amaç Kürt-Arap çatışmasını -olası her alana yaymak ve Kürt halkının özgürlük mücadelesine katkı yapabilecek tüm dinamikleri uzak tutmaktır. Engin ve İbrahim adlı polis köpeklerinin işi de tam burada ortaya çıkmaktadır. Acilci düşmanlığı, Arap düşmanlığı, alevi düşmanlıkları burada mayalanmıştır.

MİT, ülkemizde farklı inanç ve etnik toplulukların kimlik hakları mücadelesini doğmadan engellemek istiyor. Özellikle üçüncü büyük etnik toplumsal güç olan, 4 milyon nüfusuyla Arap mücadelesinden ürküyor. Kürt özgürlük hareketini olduğu kadar ülkemiz demokrasi mücadelesine büyük bir manivela olabilecek bu gücün, demokrasi mücadelesine katılımını engellemek istiyorlar. Her türden milliyetçiliğe ve bölücülüğe karşı olan, kimlik haklarını tek bir başlık altında toplayıp “ANADİLLE RESMİ OKULLARDA EĞİTİM HAKKI” olarak formüle eden Türkiyeli Arapların örgütlü siyasal mücadelelerinin önü kesilmek isteniyor.

Ortak ülkemizin tüm farklılıklarının demokratik hakları ve özgürlükleri için, bir Türkiyeli siyasal mücadele örgütü olarak tavır koyan THKP-C (Acilciler)’e karşı MİT kuklalarının saldırıya geçmesi, dönemin özellikleriyle uyumlu görünmektedir. Engin ve İbrahim adlı MİT kuklalarının görevi de burada anlam buluyor.

Özel harp dairesi kuklaları itirafçı ve muhbirler, nasıl ki, Başkan Öcalan için akıl almaz suçlamaları üretip pazara sürüyorlarsa, Acil hareketine yönelik olarak da aynı şey yapılmaktadır. Bu ölçüde bir benzerliğin olması, kuşkuya yer bırakmayacak kadar açık bir göreve işaret ediyor; kulalar Özel harp dairesinin yönlendirmesiyle devrimci örgütlere ve liderlerine saldırıyor.

Kürtleri dizginlemenin mümkünü kalmadı, onlar hepimiz adına yürüyorlar. Ancak yeterli değil. Kürdistan karayla çevrili bir Coğrafya. Bu da Kürt ulusunun özgürlük mücadelesine zorluklar ekliyor. Denizlere açık değil, dört bir yanı işgalci ülkelerle kuşatılmış, bir yandan emperyalistler ve Siyonistler diğer yandan işgalci bölge devletleri ölüm üzerine ölüm kusuyorlar. Kürtler, özgürlük mücadelelerine nefes alımı pencerelerin açılması gerekli. Bu pencere, bir dış olanak olarak ele alınmayacaksa en uygunu Türkiyeli Arapların mücadelesiyle oluşturulur. Böylesi bir pencereden, Kürt halkı tarihinin en yoğun oksijenini alır. Bu gün ülkemizin demokrasi mücadelesi olduğu kadar Kürt halkının özgürlük mücadelesinin böylesi bir nefes penceresine ihtiyacı bulunuyor. MİT’in kuklalarıyla üzerimize saldırma çılgınlığının altında bu yatmaktadır. Engin ve İbrahim gibi köpekler bu amaçla salınmaktadır.

Bu nedenle Kürtler kadar, ülkemizin diğer farklılıklarının da mücadeleye omuz vermesi gerek. Bu topraklarda yaşayan, kimlik haklarından yoksun olan tüm etnik dokular, özgün örgütlenme ve özgür mücadeleyle bu sürece katılmalıdır. Bu çabalar hızla olgunlaştırılırken, MİT ve kuklaları boş durmuyor. Bu türden gelişmeler, Kürt özgürlük hareketi gerçeği kadar tehlikeli olarak görülüyor. Köpek sürüsü bunun için havlıyor.

Dikkat edilsin, Arap düşmanlığı, Alevi düşmanlığı bunların temel söylemi olarak bu yüzden gündeme geliyor; iddia ettikleri gibi “olmayan örgüt ve lideri” için, “sanal örgüt ve sanal lideri” için bu çılgın reflekslerin oturacağı tek bir yer vardır, o da görevli olmaktır.

Bizler Fırat’ın ötesi ve berisi, Torosların güneyi ve kuzeyi dedikçe, bu yüzden çıldırdılar. Irkçı, milliyetçi çehrelerini tüm çirkinliğiyle gündeme getirdiler. Bu amaçla da Kütlerle, Arapları düşman yapmak isteyen yalan haberlerin servisçiliğini yaptılar.

18 yıl aynı sofrada yemek yiyen, aynı evlerde aynı yastığa boş koyan PKK lideri ve üst düzey sorumluları ile Acilcilerin dayanışmasını şaibeli yapmaya çalıştılar. Kardeşi kardeşe kuşku yaratacak söylemlerle kırdırma taktiğini sürdürüyorlar. Sallama yalanların nedeni de tas tamam budur.  Ama atmasyonları geç gelen hazsım iddiası olduğunun farkında bile değiller, bunak adamlar…

Bu yumurta makinelerine göre, ‘Mihrac Ural’ın, Irak savaşının da, Lübnan başbakanı Refik El Hariri suikastında rolü kesindir,  Johan F. Kennedy Suikastında da parmağı olduğu ihtimali olabilir (22 Kasım 1963). Babası Zeki Ural’ın ise Atatürk’ün ölümünden sorumlu olduğu ise çok yüksek bir ihtimaldir. Çocuklarının ise olmamış bir suikast hazırlığında yer alacakları bilimsel bir kehanet olarak söylenebilir‘


Bu itirafçının traji-komik aklı, 19 Ağustos 1977’de örgütü polise teslim ederken de aynıyla geçerliydi, polise örgütün olası eylemlerini anlatırken hayali benzetmelerle böylesi bir eylemde kimlerin yer alabileceğini söylüyordu. Orada da Mihrac Ural’ı tarif etmesi bu günkü sallamalarına önemli bir göndermedir. Tahminlerini bile polise teslim etmiş bir ahlaksız, bakın ne demiş;


 “ … HAKKI Selimiye AK Bank soygununun örgüt tarafından gerçekleştirilen bir eylem olduğunu söyledi. Bu soygundan şimdi hatırladığım kadarıyla…örgüt tarafından yapıldığı kesindir. Daha sonraları bu soygundan MUHARREM’de bana bahsetti. Bankaya üç kişi girdiklerini söyledi… MUHARREM tarafından anlatılan olayı şu şekilde değerlendirebilirim. MUHPARREM tarafından, orta boylu, esmer, düz saçlı ve hafif dolgun ve hafif bıyıklı şahsın örgüt Güney Bölge sorumlusu MİHRAÇ olacağını tahmin ediyorum…” (Engin Erkiner polis İfadesi, s:19)


Kuklaların mantığı öyledir. Okurla alay etmek bunlar için önemli bile değil. Çünkü, “yalanı büyük söyleyeceksin sık sık tekrar edeceksin, kimse inanmasa da akıllar karışsın yeter, amaç da budur.” İlkesiyle yürüyorlar.  Komiklikleri de burada başlayıp burada bitiyor…

Bu yalan makinelerinin yumurtalarından istenen sonuç, Kürtlerin yalnızlaştırılması, ezilmesidir. Bunun için de PKK’yi “ devrimci katili” ilan ediyorlar. Özel harp dairesi yalanlarını Arap halkının mücadelesine karşı yol kesen bir veri olarak servis etmeye çalışıyorlar. Okurlarından bile utanmadan yalan haberler ileri sürüyorlar. Yalanları Kürt haber ajanslarınca da yalanlanınca, kıytırık haberlerle ayıplarını örtmek için çırpınıyorlar.

Dikkat edilsin, bu kuklalar, şahıslar adına ortaya sürdükleri hiçbir alıntının yerini belirtmezler. Kaynağı olmayan alıntılar bu yumurta uzmanlarının işidir. Nereden alınmış, kim söylemiş, hangi makalede, yazılı belgede ve linkte yer alıyor,  asla belirtmezler. Çünkü kendileri konuşuyor kendileri yazıya döküyor, kendileri havlıyorlar.

Konu çok açık, kuklalar iş başı yapıyor. Demokrasi mücadelesine katkı yapabilecek yeni dinamikleri doğmadan katletmek, engellemek, kimlik hakkı arayışını boğmak için çırpınıyorlar; kuklalara “ ilk hedefiniz Akdenizdir ileri” dediler ve yürüttüler.

 Acilciler, demokrasi mücadelesinde halkların kimlik hakları savunusu yaptıkları andan itibaren bu ikili de sahneye çıkarıldı.

Yumurta makinesi böylece işe koyuldu.

Yalanlar birbiriyle akıl almaz çeliklilerle dolu olsa da önemli değil. Nazi Gobels’in yöntemi işleyecekti “büyük yalan söyle ve sık sık tekrar et, kimse inanmasa bile akıllar karışır, amaç da budur”

Bu amaçla, şaşkınca, ilgili ilgisiz herkese, “araya adınızı sokar kirletiriz, sırtınıza neler yıkarız neler” diyerek ürkütüp karaladılar. Ama, bu çirkinliği kimse ciddiye almadı. Mehmet Yavuz gibi demokrasiye gönül vermiş, nakliye sahasında devrimci etkinlik yaratmış, hükümetlerin, bakanların yakasına yapışabilmiş, Acilciler örgütünün kadim ve temel taşlarından biri olan bu onurlu insana, akıl almaz cahil cüreti suçlamalar yaptılar.

Mehmet Yavuz’un yoldaşları, dostları ve meslektaşları buna sessiz kalmadı. En iyi cevabı vererek ahlaksız kuklaları susturdu.

Yumurtacıların görevleri belli. Bir de dertleri var.

Dertleri, sırtlarına binen itirafçı ve MİT ajanı kamburudur. Bunu hafifletmek için, sonradan akıllarına gelen uyduruk suçlamalarla komik duruma düşmeleri bulunuyor.

Herkes için geçerli olmak üzere, yalan kurguların sonsuz olabileceğini göz önüne alırsak, bunların ömürlerinin sonuna kadar yalanlarının esiri olmaları hiç de garip olmayacaktır. Mihrac Ural sendromunu toprağa birlikte götüreceklerdir. Hayırlı olsun demekten başka bir şeyimiz olmayacak.  

Allah kimsenin sırtına böylesine kirli bir kamburu dayamasın; bu açıdan benzer aramaları boşunadır diyoruz. İtirafçı Engin, bunu 19 Ağustos 1977 ‘de polis bileğini tutuğu an düşünecekti. Ama gerçek bunun da ötesindeymiş; belgelerle ispat edildiği gibi Engin yakalanmadan önce polis organizasyonunun bir parçası olarak çalışmış, Ankara, İstanbul ve son olarak TKEP tasfiyesi içinde  ortağı İbrahim’le birlikte yer almış.

İbrahim Yalçın için söylenecek şey yok, o bir MİT ajanı olarak Acilcilere girdi, resmi olarak görevine devam ediyor.

Yumurtalar, yumurtalar…

Engin aptalı, günü birlik yaşadığı sendromun kabusları altında akıl almaz zorlamalarla ürettiği yumurtalar,  polis imalatı Özel Harp Dairesi ajanı olduğu gerçeğini örtemiyor. Esiri olduğu kaderi iliklerine kadar acıyla yaşamaktan kurtulamıyor. Bir ömür boyu yalan üreterek bu yolda toprak olacak zavallı.

Belgesiz kanıtsız, hasım iddiasıyla kim kimi suçlayıp kimi ikna edebilir ki.

Bizler iddia ettik ve el yazılı belgeleri koyduk. Önce bunları temizlesin temizleyebilirse. Sonrası kolay gelir.

Sonradan aklına gelmekle hasım karalamaları yapmanın ecele faydası yoktur.  Hele hele siyasi düzeyi sıfır olan birilerinin yazabileceği tek şeyin karalama olduğu bir koşulda, kamburunu örtmesinin imkanı yoktur.

El yazılı belgeleri ve kanıtları, el yazılı gizli yazışma mektuplarını orijinal haliyle izlemek isteyen okur için iki link vermekle yetineceğiz. Laf kalabalığı yerine orijinal belgelere bakmak yeter de artar.