29 Haz 2011

DUYURU NO:30 (HALKIN İRADESİNE YASAK KONAMAZ)

THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması        
29 Haziran 2011 / No: 30

HALKIN İRADESİNE
YASAK KONAMAZ

12 Haziran 2011 seçimleriyle belirlenen halkın iradesine, Yüksek Seçim Kurulu tarafından ipotek konulmuştur. Bu tutumla halkın iradesi gasp edilmek istenmektedir. Sistem kendi kurallarını ihlal eden duruşlarla, geleneksel yasakçı, baskıcı yüzünü, atanmışların seçilmişler üzerindeki hükümranlığını sürdürmekte kararlı olduğunu göstermiştir. Bu duruş, demokratik anayasa oluşturmanın yolunu kesmekten başka bir anlama sahip değildir.
"Demokrasi yolunda mesafe kat edildiği", "komşu ülkelere nasihat dağıtıldığı", "Sivil ve demokratik bir anayasa için ustalık dönemine girildiği" iddialarının yalan okyanusunda, halkın gizli oy açık sayımla tercih ettiği temsilcilerinin milletvekili haklarına yasak koyularak, sivil bir darbe girişiminde bulunulmuştur.
Ülkeyi artan oranda kaosa sürüklemek isteyen bu algı, sistemin doğasında, tek boyutlu algısında, Osmanlı aklının farklılığı yok etme mantığında, İttihatçılığın militarist milliyetçiliğinde, Cumhuriyet içindeki  yeni-Osmanlıcılıkta bulunmaktadır. 21. Yüzyılda böylesi ilkel inatlarla ülke mozayiğinin barışını korumak, farklı etnik ve inanç türleri arasında barış içinde bir arada yaşama dengesi oluşturmak mümkün değildir. Özgürlük ve demokrasi talebinde bulunan kitleler birlik ve bütünlük diye ısrarlı bir biçimde, öz verilerle kendini ifade ederken, sistemin ve iktidar güçlerinin ısrarla bölücülük yapması ülkemiz gerçeğinin bir paradoksu olarak belirmektedir.
Ülkemiz, oligarşik bir sistemle yönetiliyor. Onlarca yüksek kurum ve bunlar arasındaki dengelerle belirlenen icra, ülkemiz siyasal sisteminin ana dokusudur. Bu kurumların yasakçı zihniyeti, halkın iradesine ipoket koyması, anti demokratik yapısını göstermektedir. 21. Yüzyılda böylesi sistemler, halka ağır siyasi, toplumsal, ekonomik faturalar ödetir. Bu noktada kanunsuzluk, iktidarın elinde sallanan bir kılıç olur, keyfi idare halkın iradesini dışlar.
Hukukun herkese gerekli olduğu ilkesi, ülkemizin bu tarihi kesitinde bu nedenlerle, her zamandan daha anlamlıdır. Çünkü bu günün verileriyle ortaya çıkan derin devlet, hukuksuzluğun, kanunsuzluğun da kaynağı olarak belirmiştir. Ülkemizi yöneten ve oligarşik yapının temel dayanağı olan Milli Güvenlik Konseyi (MGK) gibi yüksek kurullar, Ergenekon diye tanımlanan eski derin devletin elinden çıkmış, Cemaatle ifade edilen gerici güçlerin hakim olduğu yeni bir derin devlet yapılanmasının denetimi altına girmiştir. Bu değişiklik, sistemin en ücra köşelerinde yeniden yapılanmanın yarattığı ilişki ve çelişkileri getirecektir. Bu da altta süren hak ve talepler uğruna yürütülen mücadeleye, üstte sistemin iç dengelerinin yeniden kurgulanması mücadelesi eklenmiş olacaktır. İktidarı elinde tutan güçler bu süreci köklü bir tasfiye süreci olarak devletin her kurum ve kuruluşunda ikame edecektir.
Bu girişim uzun yıllara yayılmış bir "sızma hareketi" olarak hakimiyetin tamamlanma aşamasına gelmiştir. Devletin tüm kurum ve yapılanmalarını ele geçiren, soğuk savaş bakiyesi bu gerici akıl, İmamlar ordusu diye tanımlanan güçleriyle, ülkemizde demokrasi adına geride ne kalmışsa tahribine yönelmiştir. Cumhuriyetteki Osmanlı da tas tamam budur.
Bu akıl, farklılıkların özgürlük ve demokrasi taleplerini, hak ve hukuk isteklerini zorbaca bastırmayı, siyasal ilişkisinin temeli olarak algılar. Öyle ki, İslam dininin, tüm milletleri aynı paydaya oturtan "ümmet" argümanını bile, tek boyutlu, egemen ulus merkezli bir algıya dönüşmüştür; Kürtlerin Cuma namazını farklı alan ve imamlarla kılmasına tahamülsüzlük, inanca bile yasak getirme boyutuna varmıştır. Bu akıl, bu gün sivil diktatörlük inşaasının son aşamasına gelmiş bulunmaktadır. Bu nedenle eline geçirdiği her yetkiyi daha çok merkeziyetçilik, daha çok baskı ve halkın iradesine daha ağır bir ipotek koymak için kullanmaktadır. Bu nedenle, seçim sonuçlarını içine sindirememiş, halkın oylarıyla tecelli eden iradesinin parlamentoya taşıdığı adaylara yasak koymuştur. Bu aynı zamanda seçimler üzerine konmuş bir vesayettir.
Yüksek Seçim Kurulunun (YSK) bu yasakçı zihyiyeti seçimleri kanlı bir kaosa yönelten kararlarıyla siyaset sahnesine açtığı yarayı, bir kez daha seçim sonuçlarıyla ilgili tekrar etmiştir. Bu tablo, birkez daha, ülkemizde egemen olan siyasal sistemde, atanmışların halk iradesi üzerinde yer alan ağır ipoteğini göstermiştir. Ana muhalefet partisi dahil, diğer muhalefet güçlerinin, "emek, özgürlük ve demokrasi" blogu bağımsız milletvekili adaylarının, halkın oylarıyla kazandıkları temsilcilik haklarının gaspı budur; seçim öncesi seçime girebilir dediği adaylar, halkın iradesiyle saçildikten sonra ortaya konan bu tutum hukuki bir tutum olamaz. Hukuka siyasetin bulaştığı yerde ise, demokrasi asla ikame edilemez.
İddia o ki, seçim sonuçları sivil, demokratik yeni bir anayasa, tek başına iktidar partisinin belirleyici olmasını engellemiştir. Seçim sonuçları, muhalefeti dikkate almayan bir iktidarın anayasa gibi temel konularda, tek başına karar alma yetkisine son vermiştir. Tarihi boyunca saltanat ve diktatörlük anayasalarıyla yönetilmiş ülkemizde, gerçek anlamda çağdaş, sivil ve demokratik bir anayasaya yönelirken, sivil diktatörlük heveslilerinin ortaya koyduğu bu yasakçı tutumlar, yasakçılıklarıyla özgür olamayacaktır. Halkın iradesi, anti-demokratik yönelimleri durdurma kararlılığı göstermiştir. Böylesi bir güçler dengesinde, demokratik anayasa kıran kırana sürecek bir mücadelenin öznesi olacağı açıktır.
Bu gelişmelerin ışığı altında halkımıza iki önemli çağrımız olacaktır.
Birincisi;
Halkımız, öncelikle özgür iradenizin oylarınızla belirlediği milletvekili adaylarınınızın parlamentoya taşınmasını engelleyen anti-demokratik kararlara karşı kararlı bir duruş sergilemelidir. Bu duruşu, seçim öncesi YSK baş vurduğu hukuksuzluğa karşı direniş ölçeğinde güçlü olmalıdır. O gün geri adım atanlar bu günde bir biçimde alışık oldukları yollarla çözüm üretim seçimleri kazanmış olanların hakkını teslim etmek zorunda kalacaklardır.
İkincisi;
Halkımız, seçtiği vekillere sahip çıktığı kadar, demokratik özerklik konusunda ortaya konan yönelimlerin yeni anayasada yer alması için mücadeye hazır olması gerekmektedir. Ortak ülke, barış içinde bir arada yaşamanın yolu burdan geçmektedir. Diğer tüm yollar ülkemizi yüzyıllarca geriye iterek, kanlı süreçlerin açılmasına gebe hale getirecektir.

THKP-C (Acilciler)
29 Haziran 2011

27 May 2011

THKP-C (Acilciler) Basın açıklaması No:29

THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması  
27 Mayıs 2011 / No: 29

TERCİHİMİZ
SİVİL DİKTATÖRLÜĞE KARŞI
SİVİL DEMOKRASİDEN YANA OLACAKTIR

12 Haziran 2011 genel seçimleri, ülkemiz kaderinde önemli bir dönemecin seçimleridir. Bu seçimleri böylesine önemli kılan, kırılgan hale getiren tarihsel değişimlerin yönüdür. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana yaşanan siyasi sancılar, 21. Yüzyılın gerekleriyle uyumlu, toplumsal dokusunun çıkarlarına cevap olabilecek dönüşümlerin ikame edilip edilemeyeceğiyle ilgili en kritik kesitindedir. Yeniden bir yapılanma gereği artık ertelenmez bir talep olarak gündeme gelirken, bu gerekliliği eskinin bir başka biçimdeki devamı olarak topluma dayatmak isteyenlerin engelleriyle de karşı karşıyadır. 12 Haziran seçimlerini önemli kılan da tas tamam budur; gelişme ve gerekliliklerin Sivil Diktatörlüğe mi? Sivil Demokrasiye mi? gideceğini işte bu sırat köprüsünden geçiş belirleyecektir.
Ortaçağlarda 1000 yıllık siyasal yapılar değişmeyebilir, o çağlarda köleliğin her türü egemendi. İnsanın hiçbir değeri de yoktu. Uygarlık geliştikçe bu gidiş insan aydınlanmasıyla birlikte köklüce değişti. Cumhuriyetler, demokrasiler gelişti. Doğal olarak da insanın ve toplumların, siyasi dahil her türden ihtiyaçları da gelişerek değişti. 20. ve 21. Yüzyılda hiçbir sistem düzenli ve barışçıl bir biçimde değişim süreçlerinden geçmeden ayakta kalamaz oldu. Bu nedenle iktidarların düzenli seçimlerle değişim fikri ortaya çıktı ve siyasal yapılanmanın temellerini oluşturdu. Bu gerçekler karşısında ülkemizin 100 yıldır değişmeden duran, toplumun hiçbir talebini karşılama durumunda olmayan siyasal yapılanmasıyla yüz yüze kalınmıştır. Bu sistem ısrarla aynı yöntemlerle, darbeler, baskılar, kovuşturmalar özgürlük ve demokrasiyi kısıtlayarak ayakta kalma çabası içindedir. Bu ise ülkemizin çözümsüz kalan sorunlarını kaosa, kimlik bunalımlarına iç barışı kirli savaşlarla değiştirmeye kadar gitmiştir.  Sistem ülkemizin toplumsal, etnik, inanç dokularıyla da şiddetli bir çatışma içindedir. Hiçbir topluluk gerçek anlamda ne bir özgürlük ne de bir demokratik hak kazanabilmiştir.
Bunların üzerine, Erdoğan liderliğindeki AKP iktidarı gelip oturmuş, kaosları derinleştirdikçe derinleştirmiştir. İç politikada, “Demokratik Açılım” adı altında ülkenin bekleyen değişim ihtiyacı, oya çevrilerek iktidar olunmuştur. Ancak, bunun kocaman bir aldatmaca olduğu iflasıyla birlikte anlaşılmıştır. Özgürlükler geçmişten çok daha geri tarzda tasfiye edilmiş, aydınlar, gazeteciler, farklılıkların özgürlük ve demokrasi talepleri zindanlara doldurulmuştur; bununla da kalınmamış yasal olmayan ve bir o kadar ahlaksız yollara sapılarak muhaliflerin tasfiyesine gidilmiştir. Ekonomide rakam oynamalarıyla oluşturulan görsel iyileşmeler volkanın patlama öncesi hallerinde ülkenin iç savaşa sürüklenmesine yol açacak risklere sürüklenmiştir. Kürt sorunu konusunda iç dünyalarında 100 yıldır taşıdıkları, hiç değişmeyen tek boyutlu milliyetçilikle yaklaşılmıştır. Bu politika ortak ülkemizin iktidarları tarafından “Misak-i Milli” politikası olarak algılanmış ve sonuçta “Kürt sorunu yoktur” noktasına gelinmiştir. Bu son, Kürtlerin Cumhuriyet döneminde mecbur kaldıkları19 ayaklanmanın soy kırımı gibi bir girişimle, acımasızca, kanla bastırılarak yüz binlercesinin katledilmesi kadar, son 30 yıldır 60.000 insanın katliyle devam eden kıyımı yaratmıştır. Kürt özgürlük hareketinin barış için ortaya koyduğu tüm çağrı ve davranışları kanlı baskınlarla cevaplayan, sınır ötesi operasyonlarla, dıştan alınan teknik, istihbarat, pilotsuz uçaklarla ölüm cenderesine sokan bu akıl, iktidarını ebedi kılmak, yüz yıllık baskı rejimini devam ettirmek için, yaklaşan seçimlerde bir kez daha karşımıza çıkıp oyumuzu istemektedir.
Bu iktidar, iç politikada ortaya koyduğu kanlı savaş politikası, özgürlükleri kısıtlayan, toplumu Ortaçağlara sürükleyen yaptırımları ve istihbarat teşkilatında egemen hale getirdiği Cemaatin imamlarıyla bir korku cumhuriyeti kurma girişimindedir.
Herkesin takip edildiği, dinlendiği, gözlendiği bir korku cumhuriyeti kurulmak istenmektedir. Bu ilkel akılla, ülkemizin çoğulcu etnik, inanç ve kültürel dokusunu tek boyutlu milliyetçilikle ezme çabasındadır. Bu nedenle de sivil diktatörlük kurmayı bu seçimlerin ana hedefi olarak belirlemiştir. Bir kez daha iktidar olmayı, kanlı sonuçları göze alarak topluma dayatma uğraşındadır. Ortak ülkemizin içine çekildiği kaos, seçim sonrası tüm çıplaklığıyla ortaya çıkacak olan ölümcül tehlikeler bu ilkel akılla ikame edilmeye çalışılmaktadır.
Buna, dış politikada sergilenin ikiyüzlü politikayı eklemek gerek. Komşuları aldatma, ülkeleri tek boyutlu çıkar mihverlerine oturtma, nüfus alanı haline getirmenin adı olan, 21. Yüzyılın demokratik hiçbir değeriyle uyumlu olmayan “Yeni Osmanlı” siyasetini “Derin Strateji” adı altında tezgahlanmasını da eklemek gerek. Bu dış siyaset, komşu ülkeler üzerinde oynanan emperyalist oyunlara ortaklıktan ibarettir daha da ötesi bu kirli çıkar siyasetlerinin taşeronluğunu yapmaktır. Libya sorununda sergilenen onursuz ikircimliği, Bahreyn konusunda gösterilen kararsızlığı, Suriye aleyhine yürütülen kirli senaryoların tezgahtarlığı bu siyasetin sonuçta kan üzerinden bir siyaset olduğu görülmüştür.
Bu bir iflastır. Bölge halkları, ülkemizin sürüklendiği bu çirkin, bu onursuz ve erdemsiz politikalara karşı her düzeyde tepki koyarak halkımızın tarihi yeni düşmanlıklara ve sorumluluklar altına girmesine yol açmaktadır. Halkımızın ve ülkemizin hak etmediği bu sürükleniş artık taşınmaz bir kirlilik halinde ülkemizin evrensel nefes kanallarını tıkamış bulunmaktadır. Bu bir dehşet tablosudur. Komşularımıza reva görülen kanlı süreçleri kışkırtmak üzerine kurgulanan siyasetin, dönüp ülkemizi vuracağı kesindir; kanla oynayanlar onun kurbanı olurlar. Komşuları bölen, kendisi bölünür, kardeş kavgasını kışkırtan kendi ülkesinin kardeş kavgasında boğulur. Erdoğan’ın AKP iktidarı işte ülkemizi böylesi bir uçurumun orta yerine getirip koymuştur. 12 Haziran 2011 seçimlerini ülkemiz kaderinde bu kadar anlamlı kılan tablo da budur.
Bundan sonrası, kararın tek sahibi halkımızıdır. Ülkemizi içinden çıkılmaz bir kan gölüne çevirip içinden çıkılmaz bataklığa sürüklemek isteyen, komşularımızın iç işlerine karışarak kardeş kavgasını körükleyerek içte ve dışta kan üzerinden siyaset yapmaya çalışan, ürettiği bu bataklık üzerinden baskı rejimini sivil diktatörlüğü çevirmek isteyen Erdoğan ve AKP iktidarına son vermek tarihi bir sorumluluk haline gelmiştir. Halkımızın 12 Haziran seçimlerindeki kararı bu açıdan hayati önemlidir.
12 Haziran seçimlerinde Halkımızın çıkarlarını temsil eden tercih, sivil diktatörlüğe karşı sivil demokrasinin ikamesi olacağı açıktır. Bunun için hazırlıklarımızı yapalım, alışkanlıklarımızı aşarak, dedelerimizin çağını bile temsil etmekten uzak içi dışı çürümüş partileri kendi halleriyle terk ederek, geleceği temsil edecek olan, 21. Yüzyılda uygarca, barış içinde bir arada yaşamın garantisi olacak olan, farklılıklarımızın hakkını anayasal, yasal ve kurumsal güvencelere bağlayacak olan siyasal yönelimleri destekleyelim.
Bu güç  “emek, özgürlük ve demokrasi blogu”nun bağımsız milletvekili adaylarınca temsil edilmektedir. Örgütümüz THKP-C(Acilciler), bu güce, parlamentoda daha etkin bir biçimde halklarımızı temsil etmesi için tüm gücüyle destek olacaktır. 12 Haziran seçimlerinde halkımızın da görevi budur.

THKP-C (Acilciler)
27 Mayıs 2011

22 Nis 2011

THKP-C (Acilciler) BASIN AÇIKLAMASI No: 28.

THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması  
23 Nisan 2011 / No: 28

12 HAZİRAN 2011 SEÇİMLERİNDE
BAĞIMSIZ
“ÖZGÜRLÜK VE DEMOKRASİ”
ADAYLARINI DESTEKLİYORUZ

12 Haziran 2011 seçimleri ülkemiz için önemli bir dönemeçtir. Her seçim gibi de ülkenin kaderinde farklı rolleri olacak. Bu seçimlerde, Özgürlük ve Demokrasi güçleri her zamandan daha güçlü ve nitelik bir sıçrama yapma hamlesinin sorumluluklarıyla karşı karşıyadır.
Bu seçimlerin önemi, ayrıca Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) vetosunda yatan anlamıyla da değerlendirilmelidir. YSK’nın vetosu, sistemin kendi kural ve meşruiyet algıları içinde bile yeniden şekillenmesine tahammül edilmediğini gösteriyor. Sistemin yaşam algısında sadece anti demokratik baskı ve yöntemlerin yer aldığı görülmektedir.
Bu algı Osmanlıdan İttihatçılara, oradan Cumhuriyetteki Osmanlıya kadar uzanan ilkel tek boyutlu bir milliyetçi akıl olarak belirmektedir. Bu, farklılıkları ötekileştiren, nefes alma kanallarını kilitleyen, vatandaşlık hak ve hukukuna karşı saygısız ve saldırgan olan, atanmışların oluşturduğu yüksek kurul adı altında oligarşik bir yönetimin egemenliğidir. Hak gasplarını ilke edinen bu akıl, ortak ülkemizde barışın önünde duran en büyük engel olarak kendini gösteriyor. Kirli savaş ve bölücülüğün kaynağı da budur; bu ise ilkel milliyetçi, darbeci bir akıldır.
Bu akılın son icraatı, seçme ve seçilme hakkına yönelik bir tecavüz olan bağımsız adayların veto edilmesi, siyasete yapılan binlerce pervasız dış müdahaleden biridir. Ancak halk bunu direnerek gerisin geriye iade etmiş oldu. Bu direniş esasında, ülkemizin demokrasi mücadelesinde on yıllardır beklediği tarihsel kırılma mahiyetindedir. Halkın direnişi, YSK’nın veto darbesine olduğu kadar, her türden darbeciliğe ve bu günden tüm belirtileri ortaya çıkmakta olan sivil diktatörlük sevdalılarına karşı da bir duruştur. Bu duruş, hak ve taleplerimizin, özgürlük ve demokrasi kazanımlarımıza sahip çıkışımızın yol haritasıdır.
Toplumu kaosa, kanlı süreçlere sürüklemek isteyen ve sonuçları altında ezilerek kararlarını değiştiren bu akıllar, 21. Yüzyılda ülkemizi yönetme ehliyeti içinde oldukları düşünülemez.
İktidarların, halk iradesini hiçe sayan baskı ve zulmüne, haksızlık ve saldırılarına karşı başarının yolu da direnmekte anlamını bulan mücadeledir. YSK vetosunun, halkın direnişiyle uğradığı hezimet, hak almanın en kısa ve en güvenli yolu olduğu da böylece bir kez daha açığa çıkmış oldu.
Bu aşamadan itibaren ortaya çıkan tüm gelişmeler, artık ülkenin bu akıllarla yönetilemeyeceğini gösteriyor. Yeni siyasal tabloda halkımızın, farklılıklarımızın, azınlıklarımızın, ezilen inançların, çevrecilerin ve ezilen tüm güçler adına çağdaş bir demokratik yönetimin oluşturulması gerekmektedir. Bu nedenle hepimizin üzerine düşen önemli görevler bulunuyor.
Bu görev barış için, bu görev daha çok demokrasi ve özgürlük için, bu görev kirli savaşı sona erdirmek için, bu görev ortak ülkemizde barış içinde bir arada yaşamak için yerine getirmelidir.
Bu görevin ilk adımı, parlamentoda halkın gerçek temsilcilerinin güçlüce yer almasını da gerektiriyor.  12 Haziran 2011 seçimleri bu açıdan önemli bir fırsattır. Bu nedenle, tüm gücümüzle seçimlere katılmalıyız, bir tek oyu boşa harcamamalıyız.
Örgütümüz, THKP-C(Acilciler), dünden bu güne gelen mücadelesinin bu boyutunda, halkımızı  bağımsız “özgürlük ve demokrasi” adaylarına destek vermeye çağırırız.



29 Mar 2011

ENGİN ERKİNER - İBRAHAM YALÇIN POLİS ORGANİZESİ VE DOĞAL SAFLAŞMA (228.DOSYA)

228.DOSYA
DOĞAL SAFLAŞMA

Mihrac Ural
28 Mart 2011

Halkına sunduğu siyasi, ekonomik ve toplumsal reformu zaman kaybı olmadan ikame eden, demokrasi ve özgürlükleri genişleten, vatandaşı Kürt halkının haklı taleplerini teslim eden, fiilen ve ikircimsizce teslim eden, Filistin halkının yanında sürdürdüğü dayanışmada kararlılığını yitirmeyen, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ve benzer emperyalist-Siyonist planlara karşı duran ve çökmesine katkı yapan,  Suriye’den yana olmak bölgenin tüm devrimci güçlerinin bir görevidir.
İbrahim yalçın gibi MİT ajanlarının, Engin Erkiner gibi itirafçıların bunu anlaması eşyanın doğasına aykırıdır. Bu polis organizesi ikilinin sahip çıkacağı hiçbir değer yoktur olamaz da. Yaşadıkları bölgeyi bilmemenin, devlet ajanı olmanın kaçınılmaz sonucu olarak Suriye düşmanlığı yapmaları ise normaldir.
Direnen tüm Filistin örgütleri, direnen tüm Lübnan örgütleri ve aralarında örgütümüzün de olduğu, tüm bölge devrimci güçlerinin açık tutumlarla Suriye halkının ve yönetiminin bu süreci başarıyla atlatmasını için saf tutuğunu ilan etmiştir. Bunu bir kez daha buradan da belirtirim.
Suriye’nin “Alevi azınlığının yönetiminde bir ülke” olduğu yalan iddiası,  bu ülkeyi direnme çizgisinden uzaklaştırıp yalıtma amacını taşıyor. Arap gericiliğinin kendine benzetmek istediği bu ülkeyi çökertmek için ortaya atılan bu iddianın geçerli hiç bir yanı yoktur. Bölge devrimcilerinin ortak görüşü de bu yöndedir.
Yalan ve abartmalardan oluşan bu iddialar, Filistinli Sünni direnme örgütlerine, Lübnanlı Sünni direnme örgütlerine ve aynı tarzdaki tüm Arap devrimci örgütlerine, Iraklı Kürt devrimci örgütlerine ve ülkemiz Kürt özgürlük hareketine sunulan özveri ve yapılan desteklerle iflas ettiğini bir kez daha buradan ifade ederim.
Bilindiği gibi, Suriye’nin düşmanı pek çoktur.
Bunların başında Arap gericiliği gelir. Yıkılan Arap diktatörlüklerinin yarattığı rüzgardan en çok yararlanacak olan, direnen Suriye’nin önünü kesmek için, bu ülkeyi karıştırmak üzere dört bir yandan ve özellikle İsrail kaynaklı müdahaleler bitip tükenmeden sürüyor.
Suriye’nin düşmanları bellidir. Bu ülkenin çökmesini isteyen açık ve nettir; Emperyalist-siyonist güçler ve onların dolaysız ortağı Arap gericiliğidir. Bunlar arasında MİT ajanlarının ve itirafçıların olması kadar doğal hiçbir şey yoktur.
Bu ahlaksızların, bu halk düşmanlarının aynı zamanda THKP-C(Acilciler)’in de dolaysız düşmanları olması kadar normal bir şey olamaz.
Bu saflaşma, dün olduğu kadar bu gün de öyledir.

***
İbrahim Yalçın adlı MİT ajanı, kimden yana ?
Bu soru çok abes. Adı üstünde, sorusuna gerek bile yok.
Buna rağmen, kimin kimden yana olduğunu belirtirken bunu sormam gerek.
Uzatmayacağım,
Kendisi, kimden yana olduğunu söylüyor;
“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)
Tek tokat yemeden,  kendi el yazısı 12 sayfalık itirafnamesinde bunları dile getiriyor.
Bu belli.
Bu güne kadar devlete karşı tek bir satırlık muhalif siyasi yazısı yok.
Görevine de devam ediyor.
227. DOSYA’da,  MİT İstanbul Bölge Başkanı O. Nuri Öndeş, “İhtilaller ve Anarşinin Yakın Tanığı” adlı kitabında, örgütümüzün İstanbul yakalanmalarıyla ilgili olarak aktardığım alıntılar da bu gerçeği tüm yönleriyle ortaya seriyor;
 “MİT İstanbul bölgesi ilgilileri bu soygun kararını önceden haber almıştı ve bu soygun ekibinin hareketleri kontroldeydi ve nihai olarak Akbank Taksim şubesini soymaya karar verdiler… Emniyet Müdür yardımcısı Şükrü BALCI’ya, soygun yapılmadan bir gün önce soygunun sabah saatlerinde yapılacağı haberi iletilmişti… Olay MİT elemanları tarafından izleniyor ve devamlı olarak koordinasyon sağlanıyordu… Operasyon Şefi çalınan paranın saklandığı yeri ve adresinin belli olduğunu, şu anda Engin ERKİNER’in biri erkek diğeri kız, iki arkadaşıyla Şişli’de bir restoranda, kuru fasulye ve pilav yediklerini kendisine söyledi…” ( O.Nuri Öndeş, “İhtilallerin ve Anarşinin Yakın Tanığı” s:283-85)
Burada MİT’in bilgi kaynağı olarak işaret edilen İbrahim Yalçın adlı ajandır.
Nokta.
Bu ahlaksız ajan, beni Suriye’yi desteklemekten dolayı suçlayabileceğini sanarak, açık adımla bloğumda yayınladığım yazıyı, sanki gizli bir şey bulmuş gibi malum kirli karakteriyle “belge” diye sunuyor.
Dinle lan hayan, dinleyin lan itirafçı ve MİT ajanları şebek sürüsü.
Mihrac Ural, hayatında yaptığı her şeyi halkı için ve halkların yararı için yapmıştır. Buna ömrünü vermiş vermeye de devam etmektedir. Bunun aksi bir milimlik bir kaymayı kimse gösteremez. Yalan ve kurgularınızla bile bunu üç yıldır beceremediniz. Bir tek siyasi yazısı olmayanların, MİT ajanı olarak kendi el yazılarıyla belgelenmiş aşağılık konumlarıyla karşılaştırılacak ya da muhatap alınacak bir şeyim yoktur olamaz da.
Buna karşılık, makalenin konusu gereği sorup cevaplıyorum.
Mihrac Ural kimden yanadır?
Bu sorunun cevabı açık ve nettir.
Binlerce siyasi yorum, makale, onlarca broşür ve kitapta ifadesini bulan siyasal görüşlerimle, ülkemin özgürlük ve demokrasi mücadelesinden yana yerimi belirlemiş bulunuyorum.
 Yaşamımın tüm safhalarını, 1 kongresinin oy birliğiyle seçtiği THKP-C (Acilciler) örgütünün başında, dün olduğu gibi bu gün de mücadeleme devam ediyorum; işkence de ser verip sır vermeyen, zindanlarda bitip tükenmez sürgünleri alnının akıyla aşan, firarla özgürlüğünü elde eden ve sürgün yaşamına karşı mücadelesinde, yoldaşlarıyla birlikte bir anlık bir boşluk bırakmayan sürecin devamındayım.
Özel olarak Suriye konusunda ise,
Tutumum çok daha açık ve nettir.
Dost düşman bilsin,
Komşu ülkemiz Suriye’nin ülke içinde halkının demokratik ihtiyaçlarını vakit kaybetmeden karşılaması kaydıyla,
Kürt halkının haklarını ikircimsizce yerine getirmesi ve 24 Mart 2011 ‘da açıklanan reform programını ikircimsizce ikame etmesi kaydıyla,
Dünden bu güne gelen bölgede emperyalizme karşı duruşu, Filistin halkının yanında sonuna kadar en fedakar ülke olarak yer alması, Saddam diktatörlüğüne karşı mücadele eden Kürt halkına ev sahipliği dahil her türlü imkanı tanıyarak yardım yapması, 12 Eylül 1980 Askeri faşist darbesine karşı ülkemiz devrimci hareketine ev sahipliği yapması, Kürt özgürlük hareketinin atağa kalkması için hiçbir fedakarlıktan çekinmemesi, Irak işgaline karşı her tehlikeyi göze alarak karşı durması, direniş güçlerini desteklemesi, 12 Temmuz 2006’da, 33 gün savaşında İsrail’in, Lübnan’a saldırısına karşı durması ve Lübnan direnişine her türden desteği vererek Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) yenilgiye uğramasını sağlanması, Gazze savaşında direnme güçlerinin devlet bazındaki tek Arap ülkesi olarak oynadığı rol ve direnme örgütleri merkezinin güvenlik limanı olması, “Yaratıcı Anarşi”nin, bölgemiz halkları için ördüğü tüm planlara karşı, direnişin ve direnme kuvvetlerinin vatanı olarak mücadele etmesiyle belirlenen konumuyla komşu ülkemiz Suriye’nin yanında olduğumu bir kez daha, bin kez daha ilan ediyorum.
Suriye üzerine medyada çıkan kurgu, yalan ve abartma haberlere bu günlerde tek tek belgeleriyle, bunu yapan TV kanallarındaki spikerlerin itiraflarıyla ortaya konmaktadır; başka ülkelerin gösterilerini “Suriye’de yapılan gösteriler” diye servis etmek dahil, senaryo video çekimlerini gerçek gibi yayınlamak, ses ve görüntü farklılıklarıyla tersi haberler üretenler tek tek ortaya çıkarılmaktadır. Lazkiye’de yaşananların canlı tanığı olarak bu satırların yazarı olarak, şehrin her köşesinde ve her siyasal görüşten olan dostlarıyla yaptığı görüşmelerde, abartmalara, yalan ve uydurmalara inat halkın direnen, halkın demokratik haklarını verme çabasında olan Suriye’nin yanında olduklarını ifade ettiler.
Sorduğum bir soru üzerine bu dostların verdiği cevap, bu yöndeki tüm sorulara bir cevaptı; “ Yarın, 29 Mart 2011 Salı günü itibariyle Suriye halkı yönetimine ve alınan reform kararlarına verdiği desteği meydanlarda milyonların haykırışıyla gösterecektir. Bu, ülkemiz üzerine oynanmak istenen tüm oyanlara bir cevap olacaktır. Uydu kanallarından bu gösterileri canlı yayından izlemek zor değil. Uluslararası tekellerin medya haberlerini değil, canlı yayından gerçekleri görmek, gerçek belge ve kanıtlara dayanmaktır”  Bu cevabı, bu soytarılara, polis organizesi karşı devrimci ajanlara ve itirafçılara da aynıyla iletirim.
Suriye halkının ezici çoğunluğuyla yönetiminden yana ve alınan reform kararlarına destek verdiğimi bir kez daha iddiayla buraya not düşüyorum.
Muhalif güçlerin, ne sayısal ne de siyasal olarak hiçbir abartılı yanları olmadığı, gerici söylemlerle boğulmuş, ilerici muhalefeti dışlayan, camileri korunak alarak halkı aldatmak isteyen, dış güçlerin etkin kışkırtması altında olan bu güçlerin öncelikli amacının özgürlük olmadığını, Suriye’nin direnen bir ülke olmaktan çıkarılmak istediğini, bir kez daha iddiayla belirtiyorum.
Direnen tüm Filistin örgütleri, direnen tüm Lübnan örgütleri ve aralarında örgütümüzün de olduğu, tüm bölge devrimci güçlerinin açık tutumlarla Suriye halkının ve yönetiminin bu süreci başarıyla atlatmasını için saf tutuğunu ilan etmiştir. Bunu bir kez daha buradan da belirtirim.
Suriye’nin “Alevi azınlığının yönetiminde bir ülke” olduğu yalan iddiası,  bu ülkeyi direnme çizgisinden uzaklaştırıp yalıtma amacını taşıyor. Arap gericiliğinin kendine benzetmek istediği bu ülkeyi çökertmek için ortaya atılan bu iddianın geçerli hiç bir yanı yoktur. Laik Suriye yönetiminde mezheplerin ayrıcalıklı bir hukuku yoktur, Lübnan’da Alevilerin özerk, yarı-resmi “Yüksek Meclis”leri olmasına karşın, Suriye’de böylesi bir ayrıcalık bulunmamaktadır. Ordu yüksek kademesi, hükümet, devlet görevleri ve milletvekilleri oranlamasında Alevilerin oranı nüfus oranlarına göre de oldukça geridir. Bölge devrimcileri bu gerçeklerin bilincinde direnen Suriye’nin yanındadır.
Yalan ve abartmalardan oluşan bu iddialar, Filistinli Sünni direnme örgütlerine, Lübnanlı Sünni direnme örgütlerine ve aynı tarzdaki tüm Arap devrimci örgütlerine, Iraklı Kürt devrimci örgütlerine ve ülkemiz Kürt özgürlük hareketine sunulan özveri ve yapılan desteklerle iflas ettiğini bir kez daha buradan ifade ederim.
Bilindiği gibi, Suriye’nin düşmanı pek çoktur.
Bunların başında Arap gericiliği gelir. Yıkılan Arap diktatörlüklerinin yarattığı rüzgardan en çok yararlanacak olan, direnen Suriye’nin önünü kesmek için, bu ülkeyi karıştırmak üzere dört bir yandan ve özellikle İsrail kaynaklı müdahaleler bitip tükenmeden sürüyor.
Suriye’nin düşmanları bellidir. Bu ülkenin çökmesini isteyen açık ve nettir; Emperyalist-siyonist güçler ve onların dolaysız ortağı Arap gericiliğidir. Bunlar arasında MİT ajanlarının ve itirafçıların olması kadar doğal hiçbir şey yoktur.
Bu ahlaksızların, bu halk düşmanlarının aynı zamanda THKP-C(Acilciler)’in de dolaysız düşmanları olması kadar normal bir şey olamaz.
Bu saflaşma, dün olduğu kadar bu gün de öyledir.
Bu dosyayla da kimin kime destek verdiğini bir kez daha el yazılı altı imzalı bir belge olarak tarihe bırakıyorum.
Buna ek olarak, polis organizesi ikilinin diğer ayağı olan, itirafçı Engin Erkiner’i de anmak gerek.
MİT ajanı İbrahim Yalçın’nın ortağı.
12 Mart tutuklamalarından nasıl sıyrıldığı hala bilinmeyen.
İlker akman ve arkadaşlarını ihbar ederek, 26 Ocak 1976 Malatya Beylerderesi katliamına yol açan bir “katil muhbir “ olan,
Ankara örgüt birimini diri ölü tasfiye eden,
Örgütümüzün İstanbul birimini, örgüte sızdırdığı MİT ajanı İbrahim Yalçın’la 19 Ağustos 1977 darbesinde tasfiye etmeye çalışan ve tek tokat yemeden poliste itirafçı olarak “Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16) diyen.
İtirafçı Engin Erkiner’in, siyasi bir değeri olmayan, sadece bu tür dosyalarda anılması yeterli olan, Mihrac Ural nedeniyle ve Kürt hareketine yaranıp yalanma amacıyla gösterdiği, Suriye düşmanlığının çirkin ve bir o kadar ahlaksız ırkçı-milliyetçiliğini not düşüyorum.
Egemen ulus milliyetçisi bu çirkin insanların, ülkemizde farklılıklar konusunda ortaya koydukları milliyetçi tutum ile Suriye düşmanlıkları arasında paralele olduğunu, bu çirkin tartışmaların bir dosyasında not düşmekle yetiniyorum.
Herkesin yeri bir kez daha belli olmuştur.
Herkesin belge ve kanıtla ortaya konmuş, altında imzaları olan yazılarla tutumları açıktır.
Burada bunları bir kez daha aktardım.
Bu belgeler, özgürlüklerden ve demokrasiden yana olan bizlerle
MİT ajanlığı ve itirafçılığıyla kirlilik saçmaya devam edenleri açık ve net olarak ortaya koymuştur.

18 Mar 2011

DUYURU NO:27 SEÇİMLERDE SEÇMECİ OLALIM

THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması  
18 Mart 2011 / No: 27


ÖZGÜRLÜK VE DEMOKRASİ İÇİN
SEÇİM SÜRECİNDE SEÇMECİ OLALIM
 ADAYLARIMIZI BU AMAÇLA TERCİH EDELİM


12 Haziran 2011 seçim maratonu başlamış bulunmaktadır.
Her seçim gibi bu seçimlerde de halkın tercihleri, engellerin, barajların, eşit olmayan rekabet, mali ve yetki adaletsizliğinin baskısı altında bulunmaktadır.
Bu baskılar sadece halkın üzerinde değil, muhalif olan tüm güçlerin de üzerine acımasız bir kovuşturma olarak dayatılmaktadır.
Hüküm sürmenin hoyratlığıyla, halkın tanıdığı siyasi kredileri halka karşı bir baskı unsuruna dönüştüren iktidar, darbeci dönemlerin baskılarını sivil bir diktatörlük olarak ikame etme çabasındadır.
Bunun için kadro ve yeniden yapılanmalarla Cemaatin İmamları önderliğinde, derin devlet oluşturma çabaları sürmektedir. Askeri darbelerin faili meçhullerle ünlenen Ergenekoncu zihniyeti, bu günün iktidarı elinde sivil diktatörlüğün aracı olarak, toplumun aydınlık yüzlerine, çağdaş uygarlığın düşünce birikimlerine, basın mensuplarına, devrimci demokrat güçlere ağır bir baskı rejimi olarak dayatılmaktadır.
Bu koşullar içinde seçim sürecinde alınacak tutum, halkımızın çıkarları açısından büyük öneme sahiptir.
Cumhuriyet değerlerinin 21. Yüzyılda yetersiz kaldığı, adil olmayan kuruluş yapılanmasının artık ülkeyi barış içinde bir arada tutmanın mümkün olmadığı bir kesitte, farklılıklarımızı ötekileştiren, düşünce dünyamızı karartan, aydın düşmanlığını her olayda ortaya koyan, farklı her düşünceyi tehlikeli ve zararlı sayan, işsizlik, iflaslar, bitip tükenmez fiyat artışlarıyla yaşamın en ince ayrıntısındaki dengeleri bile sarsan, ekonomik büyümesi sadece en büyüklere yarayan, orta ve küçüklere iflastan başka bir şey sunmayan bu gidişe son verecek bir seçim tutumu içinde olmalıyız.
Bunun en geçerli somut adımı ise demokrasiyi içine sindirmiş adayların parlamentoda yer almasıdır. Bu nedenle adaylar, partilerden çok daha önemle ele alınmalı ve tercihler bunu göre yapılmalıdır.
Bu tutumu alırken, seçimlerin sınırlı güçte sonuçlar yaratacağını unutmamak gerek. Seçimler bu devleti dönüştürecek ne bir sonuç yaratabilir ne de bu devletin üzerinde yükseldiği temel parametreleri değiştirir. Bu devlet statülerine mahkum bir devlettir. Ülkedeki siyasal sorunların temelinde de bu yapısallık yer almaktadır. Buna rağmen, her değişim küçük birikimlerle, adımlarla başlar. Seçimler, gerçek devrimci, demokrat, ilerici adayları, parlamentoya taşıyabilirse bu amaç için önemli bir kazanım olacaktır.
Seçimlerde bağımsız adayların önemi de bu noktada anlamlıdır. Kimse kimseyi aldatmasın, seçimler her şey değil, gerçekçi değişimler için sadece bir adımdır. Bu mevzilerde halkın artan kazanımı büyük değişim için bir katkıdır. Bunun da ihmal edilmemesi gereklidir.
Bu bilinçle seçimlere gitmek, seçim sonrası demokratik anayasa kazanımı açısından önemli bir mevzi olacaktır. Zira demokratik anayasa talebi, ortak ülkemizde barış içinde bir arada yaşamanın, kirli savaşlara son vermenin, farklılıklarımızı güvence içinde siyasal haklarına kavuşturmanın en önemli talebidir.
Bu talep, ülkemizin 135 yıllık anayasa arayış sürecinde ortaya çıkan 5 anayasa ve yüzlerce ara değişiklikle ikame edilememiştir. Bu güne kadar değişiklikleriyle ortaya çıkan anayasalar darbelerin, askeri mantığın eseri olmuştur. Cumhuriyetteki Osmanlı olarak değerlendirilmesi mümkün olan bu anayasalar tek boyutludur; tek millet, tek dil, tek kültür, tek tek diye devam eden faşizan anayasalardır.
Bu nedenle yeni anayasa kökten farklı olmak durumundadır. Seçimler bu açıdan da önemli bir dönemeç olacaktır.
Yeni anayasa, “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” hükümleri olmayan demokratik bir anayasa olmalıdır. En somut anlamıyla bu anayasa, farklılıklarımızı güvence altına alan, siyasal ve toplumsal özgürlükleri koruyan bir anayasa olmakla yükümlüdür. Bu olmadan bir arada barış içinde yaşanabileceğini kimse beklemesin.
Bu nedenle yaklaşan seçim hazırlığında bu yönde tutum alabilecek adayların belirlenmesi ve bu adayların parlamentoya taşınması için bir irade ortaya koymamız gerekiyor.
Örgütümüz THKP-C (Acilciler), halkın iradesine saygılı kalmayı ilkesel öncelikleri arasında sayar. Siyasi mücadeleyi, halkın çıkarları için ele alan örgütümüz, önermelerini de bu çerçevede belirler. Seçim sürecinin bu aşamasında, halkımızı bu ilkelere bağlı olmaya çağırır.
İktidarları yaratan halkın, iktidarları değiştirecek güçte olduğu gerçeği, haklı her talebin kazanılmasına yeterlidir. Uzun yıllar diktatörlük baskısı altında, üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi, sessiz ve sitemsiz görünen halkların ortaya koyduğu özgürlükçü direnme ve yarattığı devrimler, ülkemiz ve halkımız için da bir yol haritasıdır.
Bölge halklarının insanlığa olduğu kadar, ülkemiz halkları için de geçerli olan derslerini, yaklaşan seçimlerde, daha çok demokrasi ve özgürlük için değerlendirmek bir yükümlülüktür.
Halkımızı yaklaşan seçimlerde seçici olmaya, çıkar ve kazanımlarını koruyacak adayları önermeye ve önerileri ardında desteğe hazır olmaya çağırıyoruz.
 THKP-C (Acilciler)

16 Mar 2011

HEDEFE TAM İSABET (227. DOSYA)


 227. DOSYA

HEDEFE TAM İSABET

Mihrac Ural
16 Mart 2011

226. DOSYA’da İstanbul MİT Bölge Başkanı Osman Nuri Öndeş’in, 19 Ağustos 1977 tarihinde örgütümüze yönelik operasyonları açıklayan yazısını kitabından aktardım. Uzun süredir cevabını beklediğimiz sırat köprüsü sorusuna böylece cevap bulmuş olduk.
“İbrahim Yalçın, itirafçı Engin Erkiner tarafından örgüte sızdırıldığından beri MİT ajanıydı”
Bu dosyaya karşı gösterilen refleks ayrıca bir kanıt işlevindeydi. Tutuşan duygular, bu muhbir şebeklerin hangi kirlilik içinde olduklarına da açık bir işaretti.

***

Tepkilerden anlaşılıyor ki hedef tam isabet.
MİT ajanı artık ne yazacağını bilmez oldu çünkü resmi olarak MİT ajanı olduğu da belgelenmiş oldu. Belki Türkiye tarihinde ilk kez bu kadar kesin delillerle ve tek tokat yemeden kendi el yazısı itirafıyla İbrahim Yalçın MİT ajanı olduğu ispat edilmiştir.
MİT İstanbul Bölge başkanı, örgütümüzün 24 Ağustos 1977 tarihinde uğradığı operasyonun muhbirinin İbrahim Yalçın olduğunu yeterince açık olarak ortaya koymuştur. Bu nedenle refleksler ışık hızıyla kendini gösterdi (siyaset psikolojisi diplomalı aptalın kulaklarını çınlatırım)
Joker tel açmış haber vermiş miş, İrfan’da aramış mış “bak yine döktürmüş” demiş (Bu insan için, geçmişin çok iyi anıları hürmetine olumsuz bir şey dile getirmek istemiyorum. Böylesi bir kanaatim de yok. Duygusal yanlarım olduğunu söylememe gerek yok. Kişi ne söylerse söylesin, ben hala bu tür insanlara karşı olumsuz gözle bakamadığımı dile getirmekle yetineceğim. Bir insana olumsuz demek için, yılların yetmediğini, bütünsel algı dışında kalacak genelleştirilmesi mümkün olmayan hatalara bakarak itham, karalama yapmanın mantıksız olduğunu belirteceğim, gerçeklere, belge ve kanıtlara dayanmayan iddiaların ise ahlaki olmadığını ise söylemeye gerek yok.).
Ardından MİT ajanı, sözkonusu kitabı istetmiş, itirafçı konuyu ele almış sallayıp sallayıp yazmış (ne yazdığını anlamak için özel bir ansiklopedi gerekli. Ortağı MİT ajanı İbrahim’in, eylem anını, eylem sonrasını ve lokantada kuru fasulye pilav yemesini bile ihbar etmesinin şaşkınlığını atlatamamış).
Kozmik falcı, boş kağıt okuru Joker’in yazısı ise heyecanla, “kırmızı telefon”dan da hızlı bir şekilde beklenmektedir. Mandelyev’in periyodik listesindeki boş odası, doldurulmak üzere bekliyor.
Evet tam isabet, her yazım, her sözüm bu şebeklerin beyninde yıldırım çarpması gibi bir işlev görüyor, uykular kaçıyor, sersemliyorlar.
Ama faydası da var, sayemde kitap bile okuyorlar.
Bunlara önerim, onlarca yoldaşın kaleme aldığı yüzlerce dosyayı iyi okusunlar. Bu dosyalar, öncelikle şahıs olarak kendilerini ilgilendiriyor.
Bir de ders alacak öğrenci gibi, siyasal yazılarımı okusunlar hayatları boyunca tek satırlık siyasi yazı yazmamış olanlara ağır gelse de zihinlerini araştırmaya sevk edeceği için yararlı olur diyeceğim.
Gelelim hukukun nimetlerine.
Hukuk herkese lazım olur.
Suçlayan, iddia ortaya atan bunu kanıtlamakla yükümlüdür.
Söylenti, karalama, hasım iddiası, ölü konuşturuculuğu, üçüncü kişilerce doğrulanmaya muhtaç söylem, bir de gazete kupürü gibi aptal unsurlar ne hukuki kanıt ne de belgedir. İddianameler bile binlerce belge ve kanıtı havi olmasına karşın bir iddiadır, hüküm değildir. Ses kayıtları, fotoğraflar kanıt olmaz.
Kişinin el yazılı ifadesi, kendi ikrarı ise en güçlü kanıttır. Buna rağmen, hukuki açıdan ek, destek belge ve kanıtlar gereklidir.
Biz bunu yaptık.
Kendi el yazıları, altında imzaları olan belgelerle sunmakla kalmadık, hukuk adına, ek belge ve kanıtlarla destekledik.
Kimseyi kendimizden sıfatlar yapıştırmadık, kişi kendine ne diyorsa onu söyledik.
İtirafçıya kendini itirafçı tanıttığı el yazılı altında imzası olan polis itirafnamesine dayanarak İtirafçı dedik.
MİT ajanına da aynen öyle hakkıyla davrandık. Kendini MİT’ten 150.000 TL alarak örgütümüzün 1. Kongresini ihbara geldiğini, Örgüt merkezine ilk gelişinde de (28 ağustos 1986) MİT’le ilişkili olmasına karşın bunu gizlediğini, bilgi taşıma seferleri yaptığını, 12 sayfadan oluşan el yazılı itirafnamesine dayanarak İbrahim yalçın bir MİT ajanıdır dedik.  
Özel hiçbir araştırmaya gerek duymadan sadece kendilerini nasıl tanımlamışlarsa öyle tanımladık.
Joker’e bile, kendi yazısında kendini tanımlayan en uygun sıfatla, Joker kavramıyla isim taktık. Bana kalsa bu aptala “kozmik falcı”, “boş kağıt okuma uzmanı”, “kırmızı telefon” gibi, kendi yazılarında kendini çok iyi tanımlayan sıfatlar takılabilirdi.
İrfan’a gelince benim için o hala aynı İrfan.
İddialarımız vardı. Bu iddialara hukuk kurallarına sadık kalarak, kendi itiraflarıyla yetinmeyip ek belge ve kanıtlarla destek de verdik. Ek sorularla, iddialarımızı netleştirmeye çalıxtık.
Kendisine ve çevresine itiraflarındaki çelişkileri dile getirdik, bunların altında yatan şeytani zihniyeti ortaya çıkardık;  “İbrahim Yalçın, ne zamandan beri MİT’le ilişkidesin?” diye de net soru sorduk..
O, boynuna asılacak bu sırat köprüsü soruya cevap vermedi, aylardır kaçıp durdu. Ortakları da öyle. Aralarında adam olmadığının kanıtı da budur, ellerini vicdanlarına götürüp bu soruyu sormadılar. Siyasette ahlaksızlık bunun adıdır.
MİT ajanı, sorumuza cevap veremezdi. Zira bu sorunun cevabı bu kişilerin ne zamandan beri devrimci harekete zarar verdiklerini da açığa çıkartacaktı.
Derken, MİT İstanbul bölge başkanı Osman Nuri Öndeş’in kitabı yayınlandı. Ve orada cevabı resmi ağızdan bulmuş olduk.
“MİT İstanbul bölgesi ilgilileri bu soygun kararını önceden haber almıştı ve bu soygun ekibinin hareketleri kontroldeydi ve nihai olarak Akbank Taksim şubesini soymaya karar verdiler… Emniyet Müdür yardımcısı Şükrü BALCI’ya, soygun yapılmadan bir gün önce soygunun sabah saatlerinde yapılacağı haberi iletilmişti… Olay MİT elemanları tarafından izleniyor ve devamlı olarak koordinasyon sağlanıyordu… Operasyon Şefi çalınan paranın saklandığı yeri ve adresinin belli olduğunu, şu anda Engin ERKİNER’in biri erkek diğeri kız, iki arkadaşıyla Şişli’de bir restoranda, kuru fasulye ve pilav yediklerini kendisine söyledi…” ( O.Nuri Öndeş, “İhtilallerin ve Anarşinin Yakın Tanığı” s:283-85 )
Böylece hukuki gereklilik olan mutlak belge ve kanıta dayanarak bu ajuanın çehresini ortaya sermiş olduk.
Hukuk açısından, kişi tek tokat yemeden itiraf etmiş olsa da bu itirafı, tatbikatla ve daha çok belgeyle desteklenmesi gerek.
Öyle yaptık, O. Nuri Öndeş’in resmi bir ağız olarak anlattıklarını aktardık. Katmerli belge ve katmerli kanıtla bu ahlaksızın bir MİT ajanı olduğunu belgelerle gösterdik.
Böylece sırat köprüsü sorumuz da cevaplanmış oldu.
İbrahim Yalçın, itirafçı Engin Erkiner tarafından örgüte sızdırıldığından beri MİT ajanıydı.
Hedefe tam isabet.
226. Dosya, bu muhbir şebekler safında bir tsunami etkisi yarattı. Şaşkınlık içinde çırpınarak yazma telaşına kapıldılar.
MİT ajanı İbrahim, kim tarafından yazıldığı belli olan olmayan yazıları bile, benim adıma mal etme telaşı bunu gösteriyor. Oysa 30 yıldır her yazımın altında imzam yer alır. “Alıntısız kaynaksız yazı kimseye ait değildir” kuralını bu etik olmayan insanların bilmemesi normaldir.
Yazılarım altında ezilen bu şebek sürüsünü bu açıdan mazur görmek gerek.
Hele hele gazete kupürünü belge olarak sunmasını anlayışla karşılamak gerek. Benim Samsun’da yakalandığımı Milliyet gazetesindeki bir kupürden belgelemiş miş?  Breh breh ne belgeci adammış da haberimiz yok. Olmayınca, belge dediğin böyle olur. Abdurraman Çelebi gibi…
Güler misin ağlar mısın…
Bu günkü keyfimle bu muhbir bozuntusuna, hakkımda çıkan daha da enteresan gazete kupürlerini aktararak yardımcı olayım, biraz nefes alsın.
 “Acilcilerin Ermeni lideri Mihrac Ural Suriye’de terörist yetiştiriyor. Andrapov Ermeni asıllı”  (Tercüman ),

“Suriye ordusunda ‘Acilci’ militan “ (Milliyet 23 Aralık 1987),

“Teröristler Parti Kurdu… Acilciler, isim değişikliği yaparak Anadolu Komünist Partisi’ni kurdukları ileri sürüldü”  (Güneş 14 Aralık 1987)

“Her an dağılma noktasına giden PKK’ya Acilciler yama olmaya çalışıyor Hain işbirliği” (Tercüman 25 Nisan 1988),

 “Kaçak teröristler Şam’da bakkal dükkanı açtı (Bu başlık altında, kanıt olarak da Teslim Töre, Mihrac Ural, İtirafçı Engin Erkiner’in fotoğrafları konmuş)”  (Hürriyet 28 Aralık 1982)

“Bursa’da yakalandı”, Samsun’da yakalandı, Ankara’da yakalandı” seçme gazetelerden saçma yayınlar.

Seç beğen al. Salla sallayabildiğin kadar. Nasıl olsa yalandan kimse ölmemiş burjuva basın sütun dolduracak ya…

Bunların sonuncusu, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanlığından uçurulan okkalı yanadır. AKP derin devletinin İmamlar ve MİT ajanlarının katkısıyla üretilip gazete ve TV kanallarına servis edilen haber şöyle;

“Kaos için Alevilere suikast

“31 Ağustos 2010 Salı

“Yasadışı THKP-C terör örgütünün referandum öncesinde 'kaos oluşturmak' amacıyla alevilerin ileri gelenlerine suikast planladığı tespit edildi.
“Eylem emrini terörist başı Abdullah Öcalan’a “Değerli dostum, Başkan' diye hitap eden ve örgütü Suriye’den yöneten Mihrac Ural’ın verdiği ileri sürüldü. Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’nın verdiği bilgi üzerine İçişleri Bakanlığı 81 ilin valiliğini uyardı. Emniyet'in raporuna göre suikastler alevi vatandaşlarının yoğun yaşadığı şehirlerde gerçekleştirilecek.” (Bugün ve Zaman gazeteleri 31 Ağustos 2010 tarihli yayınları)
Gazete kupürleri yetmezse,  Genel Kurmayın desteklediği kimi sitelerden de bol miktarda “kanıt, belge” bulunabilir; 
“Mihrac Ural Cuma namazını hiç kaçırmıyor”,
“25 milyon dolar serveti var”,
“Çocuklarının özel cipleri var”,
“yazlık kışlık ayrı villaları bulunuyor”,
Yüzlerce sallamaya ek bana ait olmayan yazı ve iddiaları alıntısız kaynaksız bana aitmiş gibi, yazılarının arasına sokuşturmanın da haddi hesabı yoktur.
Aptallar ayağımın altında izmarit gibi ezildiklerini gördükçe, ne yazacaklarını bile şaşırır oldular.  Bu da çok normal.
Bunların bilmediği şudur,
Mihrac Ural her zaman yazı konusudur.
Haber konusudur.
Bu isim Acilcilerin yarattığı bir markadır.
Bu isim, devrimci mücadelede, özgürlük ve demokrasi yolunda yoldaşlığın güven ve dayanışmasıyla oluşmuş bir simgedir. 
Bu isim bu yanıyla kolektif bir tanımlamadır, bu satırların yazarına ait olmanın çok ötesindedir.
Bunu Türkiye solunda kaç kişi başarmıştır dönüp bakmak bile bu gerçeği algılamak için yeterlidir.
Bu nedenledir ki, muhbirler sürüsünün 3 yıldır kesilmeden Mihrac Ural yazarak yaşamaya mahkum olması yerli yerine oturur.
Mihrac Ural yazmak onlar için bir oksijendir. Bu isim etrafında yazılmamış yazılarını kimse dönüp okumaz bile.
Mihrac Ural adı bir reyting kaynağıdır.
Hayatlarında siyasi yazı yazmamış, devletle bir sorunu olmamış tersine ülfet almış ihsan görmüş muhbirlerin var olma kaygısı Mihrac Ural yazmayı gerektirdiği açıktır.
Beyler anlayın artık, “zift suyla karışmaz”, istediğiniz kadar çalkalayın ne benzerinizi bulabileceksiniz ne de kafa bulandırma durumunda olacaksınız.

 İTİRAFÇI ENGİN’ ve “ BM ASKERLERİ LİBYAYA GİRSİN” ÖNERİSİ

Burada bir parantez açarak, İtirafçı Engin Erkiner’in, dosya konusu olmaktan öte bir değeri olmayan yetmezliğinin göstergesi olan önermelerine değinmekle yetineceğim.
Buyurmuş ki, “Libya’ya BM askeri kuvvetleri müdahalesi en iyisidir” üstelik bunu NATO yerine daha yararlıdır diye önermiş.
İşte adamın çapı bu kadar. İtirafçının, siyasi düzeyinin evveli de ahiri de budur.
Adam, R.T. Erdoğan’dan bile daha gerici ve emperyalist yanlısı bir önerme yapma şaşkınlığı içindedir. Erdoğan göstermelik olsa bile “Libya’ya dış müdahale doğru değildir sorunları çözmez, büyütür”  diye kükreyip duruyor.
İtirafçının önerisi ise, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin nasıl bir ABD maşası olduğunu bilmeyecek kadar cehilcedir.
İtirafçı Engin Erkiner,  yazılarımı ezbere okuyacak kadar takip ediyor ama, görülen o ki, bunak adam okumalardan bir şey öğrenmiyor. Basireti bağlanmış, rüyalarında Mihrac Ural öcüsü göre göre deli divane olmuş. Ne yazdığının farkında değil. Mihrac Ural Arap kökenli diye, Arap halkının 21. Yy armağan ettiği özgürlük ve demokrasi mücadelesindeki yol haritalarını bile karalayacak.  
Tevazua gerek duymadan söyleyeyim. Bu muhbir şebekler, öncelikle siyasi yazılarıma yetişmeye çalışsınlar. Perspektif sahibi olmayan itirafçının arkamdan nal toplayan aptal hallerini siyasi düzey yoksulluğu nedeniyle ciddiye bile almıyorum, sığlığına, yetersizliğine, olayları kavramaktan uzak oluşuna gülüp geçiyorum.
Malum ya söyleyecek bir siyasi sözünüz ve düzeyiniz yoksa genellemeler ve gevelemeler yapar konuları geçiştirirsiniz.
Bölgemiz kaynamasını aylardır, olaylar öncesinden, olaylar sürecinden ve bu günüyle özenle takip ediyor ve okurlarıma bilgi veriyorum. Örgütümüzün siyasal yönelimini oluşturmaya yoğunlaştırmaya çalışıyorum.
Açık net tutumlarla Arap halkının devrimci yükselişini 21. Yy da halklara yol haritası armağan edişini ayrıntılarıyla anlatmaya çalışıyorum. Yaklaşık 50 makalede, bu konuları detaylarıyla irdeledim ( Mısır devrimi üzerine 20 makale yazdım)
Bu yazılarda mümkün olan en ayrıntılı bilgileri okura ulaştırdım.
İtirafçı geri kalır mı? TV’lere çıkan “uzman” bozuntuları gibi iki satırla dev tarihi olayları açıklayacak. Breh breh…
Sonuçta çıka çakı “Libya’ya BM askeri müdahalesi” önerisi çıkmış.
Muhalefetiyle, yönetimiyle dış müdahaleye bu ölçüde şiddetle karşı çıkan Libya halkına, bir itirafçı BM askeri müdahalesi önermesinden daha aptalcı bir yaklaşım olur mu?
Kişi kendini ancak bu kadar rezil edebilir, bu kadar küçük düşürebilir.
Gerici Arap yönetimleri bile hava sahasının uçuşa engellenmesiyle yetinirken, İtirafçı Engin Libya’nın BM ekserleriyle işgalini öneriyor. Böylesi bir aptala ne demeli. Bunaklığına mı vermeli alay mı etmeli.
İşte bu, Avrupa da olmak, kendini öve öve bitirmemek, duvar kağıdından ibaret diploma sahibi olmanın çapı bu kadardır.
Bu aptala birileri, Libya muhalif güçlerinin bile yabancı güçlerin müdahalesine şiddetle karşı çıktığını söylesin. Adam Avrupa da takılı kalınca algıları da emperyalist dayatmaya esir oluyor.
Bu aptalın Mihrac Ural düşmanlığı nedeniyle Suriye düşmanlığının ırkçı bir milliyetçilik boyutu aldığını bilmeyen yoktur. Eski TKEP’li olarak gitsin o köylü kurnazı Teslim’e sorsun. Teslim’in FKBDC ve Devrimci Birlik Platformu tutanaklarındaki sözlerini yakında yayınlayacağım. İkiyüzlü edepsizlerin kim olduğu da böylece, belgeleriyle anlaşılmış olacaktır.
Siyasi yorum yapmak birikim gerektirir, bilgi ve ısrarla kararlılıkla olayları izlemek ve belli bir disiplin içinde soyutlamak gereklidir. Konu halklar ve onların kaderi olunca ise her kelimeyi bin kez ölçüp biçerek yazmak gerek.
Libya halkı özgürlüğünü, kardeş kavgasına son vererek, kendi ülkesi içinde halkına dayanarak çözecektir. Dış güçler kim olursa olsun işgalci güçler olarak Libya halkının direnişiyle yüz yüze kalacak ve yeryüzünün tüm demokrasi güçleri onların yanında bu mücadeleye katılacaktır.
Libya üzerine yazdığım 5. Makalede bu riskleri ele aldım, gitsin iyice okuyup öğrensin. Dış güçleri ülkesine davet eden bir muhalefet asla halkı için olumlu bir şey yapmış olamaz. Halk devrimi gerçekçi bir devrim ise halkına dayanarak bu sorunu aşabilir ve zafer kazanır. Değilse bir yanlışlık var demektir: Libya halkı bunu da kendi içinde çözecektir.
İtirafçı Engin Erkiner gibi bunakların alay konusu yazıları, siyaset adına bir yer kapsamaz, olsa olsa bu dosyalarda hak ettikleri alayla anılırlar.