16 Mar 2011

HEDEFE TAM İSABET (227. DOSYA)


 227. DOSYA

HEDEFE TAM İSABET

Mihrac Ural
16 Mart 2011

226. DOSYA’da İstanbul MİT Bölge Başkanı Osman Nuri Öndeş’in, 19 Ağustos 1977 tarihinde örgütümüze yönelik operasyonları açıklayan yazısını kitabından aktardım. Uzun süredir cevabını beklediğimiz sırat köprüsü sorusuna böylece cevap bulmuş olduk.
“İbrahim Yalçın, itirafçı Engin Erkiner tarafından örgüte sızdırıldığından beri MİT ajanıydı”
Bu dosyaya karşı gösterilen refleks ayrıca bir kanıt işlevindeydi. Tutuşan duygular, bu muhbir şebeklerin hangi kirlilik içinde olduklarına da açık bir işaretti.

***

Tepkilerden anlaşılıyor ki hedef tam isabet.
MİT ajanı artık ne yazacağını bilmez oldu çünkü resmi olarak MİT ajanı olduğu da belgelenmiş oldu. Belki Türkiye tarihinde ilk kez bu kadar kesin delillerle ve tek tokat yemeden kendi el yazısı itirafıyla İbrahim Yalçın MİT ajanı olduğu ispat edilmiştir.
MİT İstanbul Bölge başkanı, örgütümüzün 24 Ağustos 1977 tarihinde uğradığı operasyonun muhbirinin İbrahim Yalçın olduğunu yeterince açık olarak ortaya koymuştur. Bu nedenle refleksler ışık hızıyla kendini gösterdi (siyaset psikolojisi diplomalı aptalın kulaklarını çınlatırım)
Joker tel açmış haber vermiş miş, İrfan’da aramış mış “bak yine döktürmüş” demiş (Bu insan için, geçmişin çok iyi anıları hürmetine olumsuz bir şey dile getirmek istemiyorum. Böylesi bir kanaatim de yok. Duygusal yanlarım olduğunu söylememe gerek yok. Kişi ne söylerse söylesin, ben hala bu tür insanlara karşı olumsuz gözle bakamadığımı dile getirmekle yetineceğim. Bir insana olumsuz demek için, yılların yetmediğini, bütünsel algı dışında kalacak genelleştirilmesi mümkün olmayan hatalara bakarak itham, karalama yapmanın mantıksız olduğunu belirteceğim, gerçeklere, belge ve kanıtlara dayanmayan iddiaların ise ahlaki olmadığını ise söylemeye gerek yok.).
Ardından MİT ajanı, sözkonusu kitabı istetmiş, itirafçı konuyu ele almış sallayıp sallayıp yazmış (ne yazdığını anlamak için özel bir ansiklopedi gerekli. Ortağı MİT ajanı İbrahim’in, eylem anını, eylem sonrasını ve lokantada kuru fasulye pilav yemesini bile ihbar etmesinin şaşkınlığını atlatamamış).
Kozmik falcı, boş kağıt okuru Joker’in yazısı ise heyecanla, “kırmızı telefon”dan da hızlı bir şekilde beklenmektedir. Mandelyev’in periyodik listesindeki boş odası, doldurulmak üzere bekliyor.
Evet tam isabet, her yazım, her sözüm bu şebeklerin beyninde yıldırım çarpması gibi bir işlev görüyor, uykular kaçıyor, sersemliyorlar.
Ama faydası da var, sayemde kitap bile okuyorlar.
Bunlara önerim, onlarca yoldaşın kaleme aldığı yüzlerce dosyayı iyi okusunlar. Bu dosyalar, öncelikle şahıs olarak kendilerini ilgilendiriyor.
Bir de ders alacak öğrenci gibi, siyasal yazılarımı okusunlar hayatları boyunca tek satırlık siyasi yazı yazmamış olanlara ağır gelse de zihinlerini araştırmaya sevk edeceği için yararlı olur diyeceğim.
Gelelim hukukun nimetlerine.
Hukuk herkese lazım olur.
Suçlayan, iddia ortaya atan bunu kanıtlamakla yükümlüdür.
Söylenti, karalama, hasım iddiası, ölü konuşturuculuğu, üçüncü kişilerce doğrulanmaya muhtaç söylem, bir de gazete kupürü gibi aptal unsurlar ne hukuki kanıt ne de belgedir. İddianameler bile binlerce belge ve kanıtı havi olmasına karşın bir iddiadır, hüküm değildir. Ses kayıtları, fotoğraflar kanıt olmaz.
Kişinin el yazılı ifadesi, kendi ikrarı ise en güçlü kanıttır. Buna rağmen, hukuki açıdan ek, destek belge ve kanıtlar gereklidir.
Biz bunu yaptık.
Kendi el yazıları, altında imzaları olan belgelerle sunmakla kalmadık, hukuk adına, ek belge ve kanıtlarla destekledik.
Kimseyi kendimizden sıfatlar yapıştırmadık, kişi kendine ne diyorsa onu söyledik.
İtirafçıya kendini itirafçı tanıttığı el yazılı altında imzası olan polis itirafnamesine dayanarak İtirafçı dedik.
MİT ajanına da aynen öyle hakkıyla davrandık. Kendini MİT’ten 150.000 TL alarak örgütümüzün 1. Kongresini ihbara geldiğini, Örgüt merkezine ilk gelişinde de (28 ağustos 1986) MİT’le ilişkili olmasına karşın bunu gizlediğini, bilgi taşıma seferleri yaptığını, 12 sayfadan oluşan el yazılı itirafnamesine dayanarak İbrahim yalçın bir MİT ajanıdır dedik.  
Özel hiçbir araştırmaya gerek duymadan sadece kendilerini nasıl tanımlamışlarsa öyle tanımladık.
Joker’e bile, kendi yazısında kendini tanımlayan en uygun sıfatla, Joker kavramıyla isim taktık. Bana kalsa bu aptala “kozmik falcı”, “boş kağıt okuma uzmanı”, “kırmızı telefon” gibi, kendi yazılarında kendini çok iyi tanımlayan sıfatlar takılabilirdi.
İrfan’a gelince benim için o hala aynı İrfan.
İddialarımız vardı. Bu iddialara hukuk kurallarına sadık kalarak, kendi itiraflarıyla yetinmeyip ek belge ve kanıtlarla destek de verdik. Ek sorularla, iddialarımızı netleştirmeye çalıxtık.
Kendisine ve çevresine itiraflarındaki çelişkileri dile getirdik, bunların altında yatan şeytani zihniyeti ortaya çıkardık;  “İbrahim Yalçın, ne zamandan beri MİT’le ilişkidesin?” diye de net soru sorduk..
O, boynuna asılacak bu sırat köprüsü soruya cevap vermedi, aylardır kaçıp durdu. Ortakları da öyle. Aralarında adam olmadığının kanıtı da budur, ellerini vicdanlarına götürüp bu soruyu sormadılar. Siyasette ahlaksızlık bunun adıdır.
MİT ajanı, sorumuza cevap veremezdi. Zira bu sorunun cevabı bu kişilerin ne zamandan beri devrimci harekete zarar verdiklerini da açığa çıkartacaktı.
Derken, MİT İstanbul bölge başkanı Osman Nuri Öndeş’in kitabı yayınlandı. Ve orada cevabı resmi ağızdan bulmuş olduk.
“MİT İstanbul bölgesi ilgilileri bu soygun kararını önceden haber almıştı ve bu soygun ekibinin hareketleri kontroldeydi ve nihai olarak Akbank Taksim şubesini soymaya karar verdiler… Emniyet Müdür yardımcısı Şükrü BALCI’ya, soygun yapılmadan bir gün önce soygunun sabah saatlerinde yapılacağı haberi iletilmişti… Olay MİT elemanları tarafından izleniyor ve devamlı olarak koordinasyon sağlanıyordu… Operasyon Şefi çalınan paranın saklandığı yeri ve adresinin belli olduğunu, şu anda Engin ERKİNER’in biri erkek diğeri kız, iki arkadaşıyla Şişli’de bir restoranda, kuru fasulye ve pilav yediklerini kendisine söyledi…” ( O.Nuri Öndeş, “İhtilallerin ve Anarşinin Yakın Tanığı” s:283-85 )
Böylece hukuki gereklilik olan mutlak belge ve kanıta dayanarak bu ajuanın çehresini ortaya sermiş olduk.
Hukuk açısından, kişi tek tokat yemeden itiraf etmiş olsa da bu itirafı, tatbikatla ve daha çok belgeyle desteklenmesi gerek.
Öyle yaptık, O. Nuri Öndeş’in resmi bir ağız olarak anlattıklarını aktardık. Katmerli belge ve katmerli kanıtla bu ahlaksızın bir MİT ajanı olduğunu belgelerle gösterdik.
Böylece sırat köprüsü sorumuz da cevaplanmış oldu.
İbrahim Yalçın, itirafçı Engin Erkiner tarafından örgüte sızdırıldığından beri MİT ajanıydı.
Hedefe tam isabet.
226. Dosya, bu muhbir şebekler safında bir tsunami etkisi yarattı. Şaşkınlık içinde çırpınarak yazma telaşına kapıldılar.
MİT ajanı İbrahim, kim tarafından yazıldığı belli olan olmayan yazıları bile, benim adıma mal etme telaşı bunu gösteriyor. Oysa 30 yıldır her yazımın altında imzam yer alır. “Alıntısız kaynaksız yazı kimseye ait değildir” kuralını bu etik olmayan insanların bilmemesi normaldir.
Yazılarım altında ezilen bu şebek sürüsünü bu açıdan mazur görmek gerek.
Hele hele gazete kupürünü belge olarak sunmasını anlayışla karşılamak gerek. Benim Samsun’da yakalandığımı Milliyet gazetesindeki bir kupürden belgelemiş miş?  Breh breh ne belgeci adammış da haberimiz yok. Olmayınca, belge dediğin böyle olur. Abdurraman Çelebi gibi…
Güler misin ağlar mısın…
Bu günkü keyfimle bu muhbir bozuntusuna, hakkımda çıkan daha da enteresan gazete kupürlerini aktararak yardımcı olayım, biraz nefes alsın.
 “Acilcilerin Ermeni lideri Mihrac Ural Suriye’de terörist yetiştiriyor. Andrapov Ermeni asıllı”  (Tercüman ),

“Suriye ordusunda ‘Acilci’ militan “ (Milliyet 23 Aralık 1987),

“Teröristler Parti Kurdu… Acilciler, isim değişikliği yaparak Anadolu Komünist Partisi’ni kurdukları ileri sürüldü”  (Güneş 14 Aralık 1987)

“Her an dağılma noktasına giden PKK’ya Acilciler yama olmaya çalışıyor Hain işbirliği” (Tercüman 25 Nisan 1988),

 “Kaçak teröristler Şam’da bakkal dükkanı açtı (Bu başlık altında, kanıt olarak da Teslim Töre, Mihrac Ural, İtirafçı Engin Erkiner’in fotoğrafları konmuş)”  (Hürriyet 28 Aralık 1982)

“Bursa’da yakalandı”, Samsun’da yakalandı, Ankara’da yakalandı” seçme gazetelerden saçma yayınlar.

Seç beğen al. Salla sallayabildiğin kadar. Nasıl olsa yalandan kimse ölmemiş burjuva basın sütun dolduracak ya…

Bunların sonuncusu, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanlığından uçurulan okkalı yanadır. AKP derin devletinin İmamlar ve MİT ajanlarının katkısıyla üretilip gazete ve TV kanallarına servis edilen haber şöyle;

“Kaos için Alevilere suikast

“31 Ağustos 2010 Salı

“Yasadışı THKP-C terör örgütünün referandum öncesinde 'kaos oluşturmak' amacıyla alevilerin ileri gelenlerine suikast planladığı tespit edildi.
“Eylem emrini terörist başı Abdullah Öcalan’a “Değerli dostum, Başkan' diye hitap eden ve örgütü Suriye’den yöneten Mihrac Ural’ın verdiği ileri sürüldü. Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’nın verdiği bilgi üzerine İçişleri Bakanlığı 81 ilin valiliğini uyardı. Emniyet'in raporuna göre suikastler alevi vatandaşlarının yoğun yaşadığı şehirlerde gerçekleştirilecek.” (Bugün ve Zaman gazeteleri 31 Ağustos 2010 tarihli yayınları)
Gazete kupürleri yetmezse,  Genel Kurmayın desteklediği kimi sitelerden de bol miktarda “kanıt, belge” bulunabilir; 
“Mihrac Ural Cuma namazını hiç kaçırmıyor”,
“25 milyon dolar serveti var”,
“Çocuklarının özel cipleri var”,
“yazlık kışlık ayrı villaları bulunuyor”,
Yüzlerce sallamaya ek bana ait olmayan yazı ve iddiaları alıntısız kaynaksız bana aitmiş gibi, yazılarının arasına sokuşturmanın da haddi hesabı yoktur.
Aptallar ayağımın altında izmarit gibi ezildiklerini gördükçe, ne yazacaklarını bile şaşırır oldular.  Bu da çok normal.
Bunların bilmediği şudur,
Mihrac Ural her zaman yazı konusudur.
Haber konusudur.
Bu isim Acilcilerin yarattığı bir markadır.
Bu isim, devrimci mücadelede, özgürlük ve demokrasi yolunda yoldaşlığın güven ve dayanışmasıyla oluşmuş bir simgedir. 
Bu isim bu yanıyla kolektif bir tanımlamadır, bu satırların yazarına ait olmanın çok ötesindedir.
Bunu Türkiye solunda kaç kişi başarmıştır dönüp bakmak bile bu gerçeği algılamak için yeterlidir.
Bu nedenledir ki, muhbirler sürüsünün 3 yıldır kesilmeden Mihrac Ural yazarak yaşamaya mahkum olması yerli yerine oturur.
Mihrac Ural yazmak onlar için bir oksijendir. Bu isim etrafında yazılmamış yazılarını kimse dönüp okumaz bile.
Mihrac Ural adı bir reyting kaynağıdır.
Hayatlarında siyasi yazı yazmamış, devletle bir sorunu olmamış tersine ülfet almış ihsan görmüş muhbirlerin var olma kaygısı Mihrac Ural yazmayı gerektirdiği açıktır.
Beyler anlayın artık, “zift suyla karışmaz”, istediğiniz kadar çalkalayın ne benzerinizi bulabileceksiniz ne de kafa bulandırma durumunda olacaksınız.

 İTİRAFÇI ENGİN’ ve “ BM ASKERLERİ LİBYAYA GİRSİN” ÖNERİSİ

Burada bir parantez açarak, İtirafçı Engin Erkiner’in, dosya konusu olmaktan öte bir değeri olmayan yetmezliğinin göstergesi olan önermelerine değinmekle yetineceğim.
Buyurmuş ki, “Libya’ya BM askeri kuvvetleri müdahalesi en iyisidir” üstelik bunu NATO yerine daha yararlıdır diye önermiş.
İşte adamın çapı bu kadar. İtirafçının, siyasi düzeyinin evveli de ahiri de budur.
Adam, R.T. Erdoğan’dan bile daha gerici ve emperyalist yanlısı bir önerme yapma şaşkınlığı içindedir. Erdoğan göstermelik olsa bile “Libya’ya dış müdahale doğru değildir sorunları çözmez, büyütür”  diye kükreyip duruyor.
İtirafçının önerisi ise, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin nasıl bir ABD maşası olduğunu bilmeyecek kadar cehilcedir.
İtirafçı Engin Erkiner,  yazılarımı ezbere okuyacak kadar takip ediyor ama, görülen o ki, bunak adam okumalardan bir şey öğrenmiyor. Basireti bağlanmış, rüyalarında Mihrac Ural öcüsü göre göre deli divane olmuş. Ne yazdığının farkında değil. Mihrac Ural Arap kökenli diye, Arap halkının 21. Yy armağan ettiği özgürlük ve demokrasi mücadelesindeki yol haritalarını bile karalayacak.  
Tevazua gerek duymadan söyleyeyim. Bu muhbir şebekler, öncelikle siyasi yazılarıma yetişmeye çalışsınlar. Perspektif sahibi olmayan itirafçının arkamdan nal toplayan aptal hallerini siyasi düzey yoksulluğu nedeniyle ciddiye bile almıyorum, sığlığına, yetersizliğine, olayları kavramaktan uzak oluşuna gülüp geçiyorum.
Malum ya söyleyecek bir siyasi sözünüz ve düzeyiniz yoksa genellemeler ve gevelemeler yapar konuları geçiştirirsiniz.
Bölgemiz kaynamasını aylardır, olaylar öncesinden, olaylar sürecinden ve bu günüyle özenle takip ediyor ve okurlarıma bilgi veriyorum. Örgütümüzün siyasal yönelimini oluşturmaya yoğunlaştırmaya çalışıyorum.
Açık net tutumlarla Arap halkının devrimci yükselişini 21. Yy da halklara yol haritası armağan edişini ayrıntılarıyla anlatmaya çalışıyorum. Yaklaşık 50 makalede, bu konuları detaylarıyla irdeledim ( Mısır devrimi üzerine 20 makale yazdım)
Bu yazılarda mümkün olan en ayrıntılı bilgileri okura ulaştırdım.
İtirafçı geri kalır mı? TV’lere çıkan “uzman” bozuntuları gibi iki satırla dev tarihi olayları açıklayacak. Breh breh…
Sonuçta çıka çakı “Libya’ya BM askeri müdahalesi” önerisi çıkmış.
Muhalefetiyle, yönetimiyle dış müdahaleye bu ölçüde şiddetle karşı çıkan Libya halkına, bir itirafçı BM askeri müdahalesi önermesinden daha aptalcı bir yaklaşım olur mu?
Kişi kendini ancak bu kadar rezil edebilir, bu kadar küçük düşürebilir.
Gerici Arap yönetimleri bile hava sahasının uçuşa engellenmesiyle yetinirken, İtirafçı Engin Libya’nın BM ekserleriyle işgalini öneriyor. Böylesi bir aptala ne demeli. Bunaklığına mı vermeli alay mı etmeli.
İşte bu, Avrupa da olmak, kendini öve öve bitirmemek, duvar kağıdından ibaret diploma sahibi olmanın çapı bu kadardır.
Bu aptala birileri, Libya muhalif güçlerinin bile yabancı güçlerin müdahalesine şiddetle karşı çıktığını söylesin. Adam Avrupa da takılı kalınca algıları da emperyalist dayatmaya esir oluyor.
Bu aptalın Mihrac Ural düşmanlığı nedeniyle Suriye düşmanlığının ırkçı bir milliyetçilik boyutu aldığını bilmeyen yoktur. Eski TKEP’li olarak gitsin o köylü kurnazı Teslim’e sorsun. Teslim’in FKBDC ve Devrimci Birlik Platformu tutanaklarındaki sözlerini yakında yayınlayacağım. İkiyüzlü edepsizlerin kim olduğu da böylece, belgeleriyle anlaşılmış olacaktır.
Siyasi yorum yapmak birikim gerektirir, bilgi ve ısrarla kararlılıkla olayları izlemek ve belli bir disiplin içinde soyutlamak gereklidir. Konu halklar ve onların kaderi olunca ise her kelimeyi bin kez ölçüp biçerek yazmak gerek.
Libya halkı özgürlüğünü, kardeş kavgasına son vererek, kendi ülkesi içinde halkına dayanarak çözecektir. Dış güçler kim olursa olsun işgalci güçler olarak Libya halkının direnişiyle yüz yüze kalacak ve yeryüzünün tüm demokrasi güçleri onların yanında bu mücadeleye katılacaktır.
Libya üzerine yazdığım 5. Makalede bu riskleri ele aldım, gitsin iyice okuyup öğrensin. Dış güçleri ülkesine davet eden bir muhalefet asla halkı için olumlu bir şey yapmış olamaz. Halk devrimi gerçekçi bir devrim ise halkına dayanarak bu sorunu aşabilir ve zafer kazanır. Değilse bir yanlışlık var demektir: Libya halkı bunu da kendi içinde çözecektir.
İtirafçı Engin Erkiner gibi bunakların alay konusu yazıları, siyaset adına bir yer kapsamaz, olsa olsa bu dosyalarda hak ettikleri alayla anılırlar.

8 Mar 2011

CEVAP BULUNMUŞTUR; İBRAHİM YALÇIN MİT AJANIDIR (226.DOSYA)

226.DOSYA
CEVAP BULUNMUŞTUR;
“İBRAHİM YALÇIN MİT AJANIDIR”

MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN’A SORDUĞUMUZ VE CAVABINI VERMEMEK İÇİN AYLARDIR KAÇTIĞI
“MİT’LE, NE ZAMANDAN BERİ İLİŞKİ HALİNDESİN?”
SORUSUNUN CEVABI BULUNDU.

Mihrac Ural
9 Mart 2011

Örgüte itirafçı Engin Erkiner tarafından sızdırıldıktan kısa bir süre sonra soyguna da sokulan MİT ajanı İbrahim Yalçın, örgütün eylem bilgilerini dönemin (1977-84) MİT İstanbul Bölge Başkanı Osman Nuri Öndeş’e aktarmış.
Öndeş yayınladığı kitapta, örgütümüze yönelik imha operasyonunun başlangıcı olan 19 Ağustos 1977 İstanbul Akbank soygunu ile ilgili olarak şunları dile getiriyor;
“MİT İstanbul bölgesi ilgilileri bu soygun kararını önceden haber almıştı ve bu soygun ekibinin hareketleri kontroldeydi ve nihai olarak Akbank Taksim şubesini soymaya karar verdiler… Emniyet Müdür yardımcısı Şükrü BALCI’ya, soygun yapılmadan bir gün önce soygunun sabah saatlerinde yapılacağı haberi iletilmişti… Olay MİT elemanları tarafından izleniyor ve devamlı olarak koordinasyon sağlanıyordu… Operasyon Şefi çalınan paranın saklandığı yeri ve adresinin belli olduğunu, şu anda Engin ERKİNER’in biri erkek diğeri kız, iki arkadaşıyla Şişli’de bir restoranda, kuru fasulye ve pilav yediklerini kendisine söyledi…” ( O.Nuri Öndeş, “İhtilallerin ve Anarşinin Yakın Tanığı” s:283-85 )
Buradan da anlıyoruz ki, İbrahim Yalçın, adım adım tüm bilgileri MİT’e taşımış. Öndeş’in açıklamaları aynı zamanda uzun zamandır, İbrahim Yalçın’a sorduğumuz ve cevabını vermekten korktuğu “ne zamandan beri MİT’le çalışıyorsun?” sorusunun cevabı da bulunmuş oldu.
 İbrahim Yalçın, İtirafçı Engin Erkiner tarafından örgüte sızdırıldığından beri MİT’le çalışmaktadır.
Artık oyun bitti, THKP-C( Acilciler)’e musallat olan köstebek, bir yandan kendi el yazısı itiraflarıyla, diğer yandan şeflerinin açıklamasıyla ahlaksız bir ajan olduğu yeterince gösterilmiş oldu.

 ***

Osman Nuri Öndeş, 1977 – 1984 yılları arasında İstanbul MİT bölge başkanı. Anı ve yorumlarını “İhtilallerin ve Anarşinin Yakın Tanığı” başlığı altında bir kitapta derlemiş. Yayınevi belirtilmemiş olan söz konusu kitap, Görsel Dizayn Ofset Matbaacılıkta Aralık 2010 tarihinde basılmış.
Öndeş, Kitabının 280. – 288. Sayfalarını “AŞIRI SOL ÖRGÜTLERDEN ACİLCİLER OPERASYONU” başlığı altında THKP-C (Acilciler)’e ayırmış.
Bu kitapta yer alan bilgiler, MİT ajanı İbrahim Yalçın’ı bir kez daha ele veriyor.
İlgili izleyicinin bildiği gibi, örgütümüz THKP-C (Acilciler)’e 3 yıldır karalama kampanyası yürüten İtirafçı Engin Erkiner ve MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın çabalarını, Özel Harp Dairesi’nin kuklaları aracılığıyla yürütülen bir psikolojik savaş olarak değerlendirdik.
Bunu yüzlerce dosyada dile getirdik. Bu kişileri “İtirafçı ve MİT ajanı” olarak tanımlarken de sadece kendilerini nasıl tanımlamışlarsa öyle tanımladık; bunun için Polis itiraflarında ve kendi el yazılı belgelerini ortaya koyduk.
Bunun için iki cümle aktarmayı yeterli gördük:
İtirafçı Engin Erkiner kendini anlatıyor;

“Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)
Bu şahsın 12 Mart darbesinden nasıl sıyrıldığını, Malatya Beyler deresinde İlker Akman ve yoldaşlarının katledilmesinde oynadığı “katil muhbir” rolünü, Ankara örgüt birimini ölü ya da diri tasfiye edişini, oradan İstanbul’a geçerek, MİT ajanı İbrahim Yalçın’ı örgüte sızdırıp, 19 Ağustos 1977 operasyonlarına yol açtığını belge ve kanıtlarla ortaya koyduk.
(Bkz. 185. ve 220. DOSYA http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ )

MİT ajanı İbrahim yalçın Kendini anlatıyor:
“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)
Bu ikincisi, Örgüte sızdırıldığı andan itibaren MİT’le ilişki halinde bir ajandı. Tek tokat yemeden kaleme aldığı12 sayfalık el yazılı itirafnamesinde bu ilişkisinin son dönemini bütün ayrıntılarıyla açıkladı. Ama ötesi vardı.
El yazılı itirafları arasında bulanık bıraktığı MİT’le ne zaman ilişkiye başladığı sorusu belirgin değildi.
El yazılı itirafında 20 Ekim 1986’da ilişkiye geçtim diyor. Ancak ileriki satırlarda, “Ben ADANA’ya MİT’e döndüğüm de Sarı’yı gördüğümü beni kongreye götürmek için geldiğini. 13 ve 16 Ekim’de ANTAKYA PTT’si önünde saat 14.00de buluşacağımızı bildirdim” (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:7) Diyor.
Dikkat edilirse 13 -16 Ekim tarihi, “20 Ekim 1986 tarihinde yakalandım” demesiyle çelişkilidir. 13 - 16 Ekim tarihi, 20 Ekim’den önceki bir tarih. Dolaysıyla 20 Ekim’e yakalandım demesi doğru değildir. Yalan söylemiş,
Bu yalan, el yazılı itirafnamesinin ileriki satırlarında daha da karışık hale geliyor. Zira MİT ajanı İbrahim Yalçın, Örgüt merkezine ilk kez 28 Ağustos 1986 Tarihinde geldiğini ve bunu MİT’e bildirdiğini ve onlardan 150.000 TL alarak yola çıktığını söylüyor (Bkz. Yukarıdaki alıntı). Bu durumda, 20 Ekim bir yana 13 -15 Ekim tarihinden de önceki bir tarihte MİT’le bağlantılı olduğu açık oluyor.
Bununda ötesinde, örgüt merkezine ilk gelişi olan ve MİT’ten 150 000 TL aldığını söylediği 28 Ağustos 1986’da, 15 gün kalarak ülkeye geri dönüyor. Bu dönüşte MİT’e topladığı her türden bilgiyi veriyor ve yüksek paralarla taltif ediliyor. İkinci gelişi ise 1. Kongre arifesinde (24 Kasım - 1 Aralık 1986).
MİT’le yaptığı planları, nasıl görev alacağını, nerede göreve başlayacağını ve devletin arkasında nasıl duracağını uzun uzun planlıyorlar (Bkz. İbrahim Yalçın, 12 sayfalık el yazılı itirafnamesi, http://acilciler-thkpc.blogspot.com/). Ancak MİT’le ilk ilişki tarihini sürekli gizleyip atlatmaya çalışıyor. Tek amacı bu süreç boyunca örgütümüze, devrimci hareketlere verdiği zararı örtmek, MİT’le ilişkisine “o an başlayıp biten, zorunlu bir durum” imajı vermek. Ancak bu mümkün olmuyor tarihler sürekli geriye gidiyor ve bu ilişkinin çok eskilere dayandığını gösteriyor. MİT İstanbul Bölge Başkanının Öndeş’in açıklamaları ise her şeyi yerli yerine oturtuyor.
İbrahim yalçın sürekli yalan söyleyen ve yalan uyduran biri. Bu özelliği zaten normal süreçlerde de biliniyor; örgütü İstanbul Mafyasının elinde “sahte para basan bir şebekeye çevirme” önerileri ise el yazılı belgelerde ortaya konmuştur. Bu günlerde üretip durduğu yalancı pehlivan tefrikaları da aynı tarzda devam ediyor.
Bu karışık tarihler, MİT’le ne zaman ilişkiye geçtiğini net olarak belirtmekten kaçan halleri, “Sırat Köprüsü Sorusu” diye tanımladığımız ve örgüt tarihimize açıklık getirecek soruyu sormamıza yol açtı.
“İbrahim Yalçın ne zamandan beri MİT’le ilişki halindesin?”
Bu soru, aylardır bu ajana sorulmaktadır. Sorunun anlam ve derinliğini iliklerine kadar yaşamakta olan MİT ajanı, cevap vermemek için fare gibi kaçıp durdu.
Sonunda anlaşıldı ki sorumuza cevap vermeyecek. Daha da ötesi cevap veremezdi. Çevresine sorduk, “siz onun yerine cevap verin, en azından bu soruyu kendi vicdanınıza sorun” dedik. Ama vicdanı mevta olanlara bunu sormanın bir anlamı yoktu.
Çünkü bu soru bir sırat köprüsü sorusuydu. Cevap, bu kirli mahlukun çirkin yüzünü, dün ve bu gün yaptığı tüm pislikleri, onu örgüte sızdıran İtirafçı Engin Erkiner’le diğer devrimci örgütlere verdikleri zararı, devrimci harekete yönelttikleri karalamaları ve bağlantılarını açığa çıkaracaktı.

Bu sorunun cevabı boyuna asılan bir idam yaftasıdır; bu nedenle sorumuza “Sırat Köprüsü Sorusu” adını verdik. MİT ajanı İbrahim Yalçın bu nedenle cevap vermekten hala fare gibi kaçmaya devam ediyor.
İddiayla bir kez daha diyorum ki, bu soruya bu ajan bozuntusu cevap veremez.
Ancak bizler de sabırlıydık. Bu sorunun cevabını bulacağımızı, zamanın lehimize çalıştığını biliyorduk. İtirafçı Engin’in çehresinin perişan halini ortaya sermemiz üzerine kaçacak bir yeri kalmayınca, polis itirafnamesine “önsöz” yazdırdığımız gibi, MİT ajanı İbrahim’de çözülecekti. El yazısıyla itiraf ettiği MİT ajanı görevinin ötesini, MİT’le çalışmasının detaylarını, başlangıcından itibaren tek tek açıklamaya mecbur kalacaktır.
Bu sorunun cevabı, halkımızın özgürlük ve demokrasi mücadelesindeki kararlılığımızı kirletmek isteyen bu Özel harp dairesi şebekesinin, gizlemeye çalıştıkları başka gerçeklerin de açığa çıkacağına inanıyorduk.
İşte sabrın, kararlılığın sonucu bu sorunun da cevabı bulundu.
İstanbul MİT bölge Başkanı O. Nuri Öndeş anı ve yorumlarını içeren “İhtilallerin ve Anarşinin Yakın Tanığı” başlıklı kitabında, 19 Ağustos 1977 Akbank soygunu eylemini anlatırken sorumuza aradığımız cevabı da şöyle vermekteydi:
“MİT İstanbul bölgesi ilgilileri bu soygun kararını önceden haber almıştı ve bu soygun ekibinin hareketleri kontroldeydi ve nihai olarak Akbank Taksim şubesini soymaya karar verdiler…
“Emniyet Müdür yardımcısı Şükrü BALCI’ya, soygun yapılmadan bir gün önce soygunun sabah saatlerinde yapılacağı haberi iletilmişti…
“Olay MİT elemanları tarafından izleniyor ve devamlı olarak koordinasyon sağlanıyordu…
“Operasyon Şefi çalınan paranın saklandığı yeri ve adresinin belli olduğunu, şu anda Engin ERKİNER’in biri erkek diğeri kız, iki arkadaşıyla Şişli’de bir restoranda, kuru fasulye ve pilav yediklerini kendisine söyledi…” (O.Nuri Öndeş, “İhtilallerin ve Anarşinin Yakın Tanığı” s:283-85)
İşte bu kadar.
Örgütün İstanbul biriminde MİT kuryesi olduğu bu kadar açık ve resmi olarak belgelenmiş oldu.
Bu da MİT ajanı İbrahim Yalçın’dı.
Her şey orta yerde. 19 Ağustos 1977 operasyonlarının mimarı bu alçak ajandı (ajan dediğime bakmayın o, para karşılığı her pisliği yapacak bir muhbir paçavrasıdır.)
İbrahim Yalçın, bu kez de “O. Nuri Öndeş adımı doğrudan doğruya söylememiş ki” derse hiç şaşırmam. Hayatı yalan ve kurgularla geçmiş birinin bu refleksi göstermesi çok normal; yalancıya yemin et demişler “şükür, kurtuluşum için Allah yardım gönderdi” demiş”
Öndeş’in,  kitabında birçoğumuzun adını da anmış. Açıkça verdiği isimlere yönelik yaptığı açıklamalara bakarak, adı gizlenen İbrahim Yalçın’ı daha iyi tanırız.
Öndeş, Nebil Rahuma, Fuat Çiler - hanımı, Eşber ve Mihrac Ural’ı konu etmiş. Engin Erkineri de unutmamış.
İtirafçı Engin için, yapacağı eylem düşünce safhasından itibaren, eylem sonrası ise lokantada yediği yemeğin ne olduğu bile MİT tarafından bilinen biri olduğunu belirtmiş.

Eşber hocayı, Tavla oynayan bir âmâ insanın yarattığı şaşkınlıkla anmış, lider kişiliğinden söz etmiş.
Fuat Çiler’i, çok ihtiyatlı biri olduğunu son anda tren biletine yazılı bir telefon numarasını imha etmek üzere yaptığı girişimi aktarmış. Bu bölümde de İstanbul’da başlayan takibin Fuat yoldaşı nasıl esir ettiğini, aynı takibin Bursa’ya ve Eşber hocaya yöneldiğini anlatmış. Bu takipten nasibimi ben de Ankara’da yakalanarak aldım, Hasan Gençoğlu Samsun sorumlusu olarak, Samsun’da Nazife Dinçer’le birlikte yakalandı.
Bu yakalanmalara rağmen, örgüt çalışmaları aksamadan, daha da güçlenerek yoluna devam etti. Bu da yakalanan yöneticilerin işkencelerde dik duruşunun bir ifadesiydi.
Nebil Ramuha ve benim için “Korkusuz militanlar” (Age. S,280), “Soygunun elebaşı Nebil Rahuma ve Mihrac Ural kaçmışlardı” (Age.s:285) gibi düşman itirafları yapılmış.
Ancak O. Nuri Öndeş’in özel olarak benimle ilgili ortaya koyduğu algı hepsinden önemli. Bu algı, MİT’in ne ölçüde milliyetçi-ırkçı ve ne ölçüde inanç ayrımcısı olduğunu gözler önüne seriyor.  
Öndeş benim için şunları yazmış;
“Mihrac Ural, Hataylı bir Arap Alevi’siydi, Kin ve nefret dolu bir ortamda yetişmişti” (Age. S:281)
Düşmanlarımdan gelen bu ithamı, bir şeref madalyası olarak göğsümde taşıdığımı ifade ediyorum.
“Kin ve nefret” ithamını ise onlara iade ediyorum. Ülkemi ve halklarını seven biri olarak, bölünmeye karşı birlikte güven içinde özgürlük ve demokratik bir ülkede yaşama ısrarımı buradan bir kez daha yineliyorum. Bu uğurda mücadeleme, örgütüm ve arkadaşlarımla devam edeceğimi belirtiyorum.
Yetiştiğim çevrede “kin ve nefret” değil, sadece insan sevgisi vardı. Kadim Alevi dedelerine (Şeyh) dayanan aile şeceremin inanç merkezinde insan sevgisi bulunuyor; İnancın merkezinde insani olmayan her şey batıldır. Bu öğretide korkuya değil, sevgiye dayalı bir tanrı inancı vardır. Bu inancın eğitmenleri olan dedelerimin bu güne kadar korunarak ulaşan ciltler dolusu el yazmalarından feyiz almış biri olmayı gururla ifade ederim. Bu öğretide insana sevgi, yardım ve dayanışmadan başka bir algı yoktur. Sosyalizme gönül vermemin nedeni de budur; ne sınıfsal ne de başka bir nedenle değil.
Devletin Farklı etnik topluluklara ve farklı inançlara nasıl baktığını söylemeye gerek yok Öndeş devlet adına, MİT İstanbul Bölge Başkanı olarak, bunu yeterince açık özetlemiş; onun izinden giden İtirafçı Engin ve MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın, farklı etkin ve inanç köklerime yönelttikleri karalamalar ise bu zihniyetin, en attaki kuklalarda bile değişmeden sürdüğü görülmektedir.
Dün olduğu gibi bu günde aramızdaki fark tas tamam burada belirginleşiyor.
Herkes yoluna diyerek bu dosyayı noktalıyorum.


Önemli not: Öndeş’in kitabı, İtirafçı Engin ve MİT ajanı İbrahim Yalçın tarafından, örgütümüze yapılan karalamaları yakından izlediği izlenimi vermektedir. Kitaptaki kimi aktarmalar bunun gösteriyor. Ayrıca, bilgi karışıklığı da var, Nebil yoldaşın ölümü, soygun eyleminde Nebil’le birlikte olduğumun sanılması, Fotoğrafların altına konan isimlerde yapılan hatalar gibi yanlışlar içermektedir.

2 Mar 2011

STALİN ANLATIYOR




Çalışma masası etrafında 27 Şubat 2011

STALİN ANLATIYOR
Mihrac Ural
1 Mart 2011

Stalin yoldaş, marufu tarife gerek bırakmayan bir yoldaş. Bir bilge, bir sessiz sitemsiz gönül dolusu insanlık kültür ve yoldaşlıktan da öte her hal ve koşulda insanlık paylaşılabilecek bir can. İlk gelişi 2009 Kasım ayı başıydı. Yanımda 22 gün misafir kaldı. Kurban bayramı gelip çatınca, ülkedeki dost ve akrabalara merhaba demek için gitmesi gerekti. 22 gün değil 22 yıl da kalsa sohbetine doyulmaz bir bilgeyle birlikte olmak önemliydi. Zaten o kendi evine gelmişti.
İyi bir tarım emektarı olmuş. Her şeyde olduğu gibi bu işinde de başarılı bir mükemmeliyetçiydi; “hoca gübre vakti geldi, ağaç insan gibi onun da üzerimizde hakkı var” diye hatırlatır. Bizim kuşak hep öyle ayrıntıların ayrıntısı, sorumluluğun sorumluluğu, hiçbir şey eksik olmamalı diye düşünür.
Hayatımızın en genç günleri Stalin yoldaşla birlikte geçti. Günübirlik devrimci mücadele sürecine adanmış bir yaşam ortaklığı. Dernekler, duvar yazılamaları, seminerler mahalle ve meydanlarda kitle örgütlenmesi, miting ve gösterilere, F.Ç yoldaşla “TEKYOL DEVRİM” dergisinin basım ve yayımı, CEPHE’nin çıkarılması, Güney bölgesinden Kuzey bölgesine (Karadeniz Bölgesi), görevli olarak Ankara, İstanbul ve diğer illere, durup dinlenmeden, mücadelenin en önde olmak için, anı anına kitle örgütlenmesinden en illegal görevlere koşmak. İşkencelerde başı dik durmak. Teslim olmamak.
Stalin yoldaş anlatıyor ;
“ 9 Mart 1978 tarihinde Samsunda yoldaşım Nazifi Dinçer’le yakalandım. Takipten korunmak için aniden dolmuşlardan atlayıp sokak değiştirmek kar etmedi. İlk kez hamsiyi Samsunda yedim; Gümüş balığı ile Hamsinin farklı olduğunu orda öğrendim. 1 kilo hamsi aldık pişirmeden evimiz basıldı. Samsundan aynı gece Ankara emniyetine teslim edildik. 10 Mart 1978’de Mihrac Ural yoldaş’ta aynı evde Rezan, Binbaşı Eşber kod adlı Hüseyin Soytürk ve İbrahim ve yanılmıyorsam ayrı bir örgüt evinde Semra Esingedik yoldaş yakalanarak Ankara emniyetine getirilmişlerdi, hepimizi birlikteydik. M. Burgaz ve kardeşi Fuat’ta yakalanmıştı. Nebil Rahuma yoldaşta aynı günlerde İstanbul’da yakalanmış.
Hücrelerden Arapça türküler okuyan Mihrac yoldaş hepimize moral veriyordu. Bir o, bir ben işkenceye girip çıkıyorduk. Falakalar ve elektrik işkenceleri sürüp durdu. Yere yatırdılar tahta gibi bir şeyin üzerine, kesik, kesik, şok halinde elektrik verip kesiyorlardı. Ölüme gidip gelmek gibi…
Çok sonraları, Ankara Ulucanlar cezaevinde 12 Eylül sonrası adli mahkumlar arasına verdiklerinde, bir yaralama olayından dolayı yanıma düşen Alice Tongut adlı polis, beni de Mihrac ve diğer yoldaşları da işkence eden biri olduğunu öğrendim. Özür diledi. Bize emir verdiler öyle işkence ettik dedi. Bu polis ve işkenceci ekip bana “hadi bakalım karga gibi ya da bülbül gibi nasıl istersen öt de görelim” diyorlardı. Onlara ‘nasıl, nasıl öteceğim bir daha söyler misin?’ dedim, tekrar ettiler. Bende onlara ‘siz ötün’ dedim. Orada her şey bitmişti. Ben konuşmama kararı aldım. Bir Acilci kadro olarak direnmem gerektiğini, örnek olmam gerektiğini, bizden önce örgütü satmış itirafçılara inat dik durma kararı aldım. Böylece ardı arkası bitmez işkenceler gelip dayandı.

Unutmayacağım en önemli şey beraber yakalandığım Eskişehirli yoldaşım Nazife Dinçer’in tamamen çıplak soyularak işkence görmesiydi. Bu bana güç verdi direnmem gerektiğini, bununla ısrarlı olmamı sağladı.
9-10 gün sonra beni, Nazife yoldaşı, Semra Esingedik, Hüseyin Soytürk, İbrahim yoldaşları Antakya’ya, Mihrac ve Rezan yoldaşları da İstanbul’a gönderdiler. Samandağ Ziraat bankası soygunu dolaysıyla Antakya’da dava dosyam açılmış; sorgu sırası Antakya’da.
Diğer arkadaşlar tutuklanarak doğrudan Antakya cezaevine gönderilmişlerdi (daha sonra da oradan tahliye oldular).
Antakya emniyetinde ise çok daha feci işkence süreci başladı. Hayatımın dayağını orada yedim. Acımasız bir süreçti, tümüne direndim, Nezife’de öyle, dik durdu. 14 yıl zindan yattım, anlım açık o gün hangi onur ve bilinçle girdimse bu gün de aynı onur ve bilinçle yoldaşlığımın tüm heyecanıyla buradayım”
Bu gelişte anılar anıları takip etti. Çok şey aktardı tümünü yazıya dökeceğim; nedense aramızda en çok okuyan o, en az yazan da o. İnsanlık duygusuyla böylesine yoğrulmuş bir başka yoldaş yok gibidir. Her şeyinde insan sevgisi ve erdemi önde duruyor. Herkesin ders alacağı bir yiğit.
Adana cezaevinde başına gelen bir olay ise dizilere konu, filmlere senaryo cinsinden. Karar mahkemesine çıkarken bir gardiyan hanıma söylediği bir söz üzerine, müebbet hüküm giymiş olarak döndüğü mahkemeden eli sopalı gardiyanlar tarafından “ ’Stalin’ ölüme hazırlan” çığlıklarıyla yüz yüze kalmasını anlattı. Hasan Yüzbaşının “ne oluyor orada, kim kimi öldürecekmiş, ben buradayken benden başka kimse öldüremez” diye haykırışını anlatıyor. Stalin yoldaş, 12 Eylül rejiminin akıl almaz ruhiyatlarını bu olayla özetledi.
Hücre cezası verilmiş, Cezaevi savcısı, Cezaevi müdür kel Orhan, jandarma subayı Hasan yüzbaşı huzurunda bir divana çağrılıyor. “bu gününü tüm ayrıntılarıyla anlat” diyorlar, anlatıyor. “Gardiyana ne dedin” diyorlar, anlatıyor. “Sence gardiyan senden şikayetçi oldu mu?” diyorlar, “asla olmaz” diyor. “Hüküm almaya gidiyorsun, ruh halin bunu söylemeye nasıl müsait oldu söyler misin?” diyorlar ve “bak gardiyanlar seni öldürmek için hazırlanmışlar bile, biz de sana hücre cezası verdik” diyorlar, “olsun, yanlışım yok pişman değilim“ diye cevap veriyor. Bunun üzerine savcı bayan gardiyanın ifadesini okuyor “ Hayatımın hiçbir döneminde ve 4 yıldır gardiyanlık yaptığım bu sürede hiç kimse bana böyle güzel bir söz söylemedi. Kesinlikle şikayetçi değilim”. Savcı ağlayarak “bunlara mı müebbet cezası veriliyor, bu insanlar sevgi dolu insanlık dolu bunlar özgür olmalı, biz ne yapıyoruz, kim kimi mahkum ediyor…” diye söylenmeye başlıyor. Stalin yoldaş, cezaevi kapı altında, karar mahkemesine giderken, zorluk çıkarmadan yol açan bayan gardiyana “size bir şey söyleyebilir miyim?” demiş, o da,” buyur”, Stalin de ”çok güzelsiniz” demiş.
İşte insanlık tas tamam budur. Ölüm yolculuğunda bile insan olmak, insanca şeyler söylemek.
Stalin anlatıyor;
“2009 yılları ortalarında Haydar Kılıç diye biri telefonla arar. ‘Mihrac’la görüşüyor musun?’ diye sorar. ‘hayır, henüz görüşemedim’ der. Bir şeyler geveleyecek oldu, müsaade etmedim, “sen Mihrac’ı bilmesin, tanışıklığın yok bir arada olmuşluğun yok. Bak haydar, Mihrac’ı ben iyi tanırım” dedim. Ardından da ‘sana soruyorum Haydar, ölüme beni göndermek yerine kendisi giden bir insan kim olur, sana soruyorum kim olur? Mihrac elinde kurulu saatli bombayla, benim gitmem gereken eyleme kendisi gitti, beni göndermedi. İşte Mihrac Ural böylesi bir yoldaş. Onunla ölüme, bir değil bin kez giderim’ dedim. Cevabını almıştı.
O beni dost olarak arıyor olsaydı bunları suratına söyledikten sonra da araması gerekirdi, görüşçüme bildiğim gerçeklerime saygı gösterirdi. Ama aramadı demek ki o, beni ben olduğum için değil, ‘bir Mihrac Ural düşmanı’ bulmak için aramıştı. İşte bu sürünün en ayırt edici özeliği budur.”
Konular konuları anılar anıları takip edip durdu. Bunu örgütsel tarihimizin onurlu ve erdemli sayfalarında hep birlikte okuyacağız.
Yapıcı olmak, insan olmayı gerektirir, kirli olanlar kirliliği arar ve onun içinde boğulur