8 Mar 2011

CEVAP BULUNMUŞTUR; İBRAHİM YALÇIN MİT AJANIDIR (226.DOSYA)

226.DOSYA
CEVAP BULUNMUŞTUR;
“İBRAHİM YALÇIN MİT AJANIDIR”

MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN’A SORDUĞUMUZ VE CAVABINI VERMEMEK İÇİN AYLARDIR KAÇTIĞI
“MİT’LE, NE ZAMANDAN BERİ İLİŞKİ HALİNDESİN?”
SORUSUNUN CEVABI BULUNDU.

Mihrac Ural
9 Mart 2011

Örgüte itirafçı Engin Erkiner tarafından sızdırıldıktan kısa bir süre sonra soyguna da sokulan MİT ajanı İbrahim Yalçın, örgütün eylem bilgilerini dönemin (1977-84) MİT İstanbul Bölge Başkanı Osman Nuri Öndeş’e aktarmış.
Öndeş yayınladığı kitapta, örgütümüze yönelik imha operasyonunun başlangıcı olan 19 Ağustos 1977 İstanbul Akbank soygunu ile ilgili olarak şunları dile getiriyor;
“MİT İstanbul bölgesi ilgilileri bu soygun kararını önceden haber almıştı ve bu soygun ekibinin hareketleri kontroldeydi ve nihai olarak Akbank Taksim şubesini soymaya karar verdiler… Emniyet Müdür yardımcısı Şükrü BALCI’ya, soygun yapılmadan bir gün önce soygunun sabah saatlerinde yapılacağı haberi iletilmişti… Olay MİT elemanları tarafından izleniyor ve devamlı olarak koordinasyon sağlanıyordu… Operasyon Şefi çalınan paranın saklandığı yeri ve adresinin belli olduğunu, şu anda Engin ERKİNER’in biri erkek diğeri kız, iki arkadaşıyla Şişli’de bir restoranda, kuru fasulye ve pilav yediklerini kendisine söyledi…” ( O.Nuri Öndeş, “İhtilallerin ve Anarşinin Yakın Tanığı” s:283-85 )
Buradan da anlıyoruz ki, İbrahim Yalçın, adım adım tüm bilgileri MİT’e taşımış. Öndeş’in açıklamaları aynı zamanda uzun zamandır, İbrahim Yalçın’a sorduğumuz ve cevabını vermekten korktuğu “ne zamandan beri MİT’le çalışıyorsun?” sorusunun cevabı da bulunmuş oldu.
 İbrahim Yalçın, İtirafçı Engin Erkiner tarafından örgüte sızdırıldığından beri MİT’le çalışmaktadır.
Artık oyun bitti, THKP-C( Acilciler)’e musallat olan köstebek, bir yandan kendi el yazısı itiraflarıyla, diğer yandan şeflerinin açıklamasıyla ahlaksız bir ajan olduğu yeterince gösterilmiş oldu.

 ***

Osman Nuri Öndeş, 1977 – 1984 yılları arasında İstanbul MİT bölge başkanı. Anı ve yorumlarını “İhtilallerin ve Anarşinin Yakın Tanığı” başlığı altında bir kitapta derlemiş. Yayınevi belirtilmemiş olan söz konusu kitap, Görsel Dizayn Ofset Matbaacılıkta Aralık 2010 tarihinde basılmış.
Öndeş, Kitabının 280. – 288. Sayfalarını “AŞIRI SOL ÖRGÜTLERDEN ACİLCİLER OPERASYONU” başlığı altında THKP-C (Acilciler)’e ayırmış.
Bu kitapta yer alan bilgiler, MİT ajanı İbrahim Yalçın’ı bir kez daha ele veriyor.
İlgili izleyicinin bildiği gibi, örgütümüz THKP-C (Acilciler)’e 3 yıldır karalama kampanyası yürüten İtirafçı Engin Erkiner ve MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın çabalarını, Özel Harp Dairesi’nin kuklaları aracılığıyla yürütülen bir psikolojik savaş olarak değerlendirdik.
Bunu yüzlerce dosyada dile getirdik. Bu kişileri “İtirafçı ve MİT ajanı” olarak tanımlarken de sadece kendilerini nasıl tanımlamışlarsa öyle tanımladık; bunun için Polis itiraflarında ve kendi el yazılı belgelerini ortaya koyduk.
Bunun için iki cümle aktarmayı yeterli gördük:
İtirafçı Engin Erkiner kendini anlatıyor;

“Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)
Bu şahsın 12 Mart darbesinden nasıl sıyrıldığını, Malatya Beyler deresinde İlker Akman ve yoldaşlarının katledilmesinde oynadığı “katil muhbir” rolünü, Ankara örgüt birimini ölü ya da diri tasfiye edişini, oradan İstanbul’a geçerek, MİT ajanı İbrahim Yalçın’ı örgüte sızdırıp, 19 Ağustos 1977 operasyonlarına yol açtığını belge ve kanıtlarla ortaya koyduk.
(Bkz. 185. ve 220. DOSYA http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ )

MİT ajanı İbrahim yalçın Kendini anlatıyor:
“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)
Bu ikincisi, Örgüte sızdırıldığı andan itibaren MİT’le ilişki halinde bir ajandı. Tek tokat yemeden kaleme aldığı12 sayfalık el yazılı itirafnamesinde bu ilişkisinin son dönemini bütün ayrıntılarıyla açıkladı. Ama ötesi vardı.
El yazılı itirafları arasında bulanık bıraktığı MİT’le ne zaman ilişkiye başladığı sorusu belirgin değildi.
El yazılı itirafında 20 Ekim 1986’da ilişkiye geçtim diyor. Ancak ileriki satırlarda, “Ben ADANA’ya MİT’e döndüğüm de Sarı’yı gördüğümü beni kongreye götürmek için geldiğini. 13 ve 16 Ekim’de ANTAKYA PTT’si önünde saat 14.00de buluşacağımızı bildirdim” (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:7) Diyor.
Dikkat edilirse 13 -16 Ekim tarihi, “20 Ekim 1986 tarihinde yakalandım” demesiyle çelişkilidir. 13 - 16 Ekim tarihi, 20 Ekim’den önceki bir tarih. Dolaysıyla 20 Ekim’e yakalandım demesi doğru değildir. Yalan söylemiş,
Bu yalan, el yazılı itirafnamesinin ileriki satırlarında daha da karışık hale geliyor. Zira MİT ajanı İbrahim Yalçın, Örgüt merkezine ilk kez 28 Ağustos 1986 Tarihinde geldiğini ve bunu MİT’e bildirdiğini ve onlardan 150.000 TL alarak yola çıktığını söylüyor (Bkz. Yukarıdaki alıntı). Bu durumda, 20 Ekim bir yana 13 -15 Ekim tarihinden de önceki bir tarihte MİT’le bağlantılı olduğu açık oluyor.
Bununda ötesinde, örgüt merkezine ilk gelişi olan ve MİT’ten 150 000 TL aldığını söylediği 28 Ağustos 1986’da, 15 gün kalarak ülkeye geri dönüyor. Bu dönüşte MİT’e topladığı her türden bilgiyi veriyor ve yüksek paralarla taltif ediliyor. İkinci gelişi ise 1. Kongre arifesinde (24 Kasım - 1 Aralık 1986).
MİT’le yaptığı planları, nasıl görev alacağını, nerede göreve başlayacağını ve devletin arkasında nasıl duracağını uzun uzun planlıyorlar (Bkz. İbrahim Yalçın, 12 sayfalık el yazılı itirafnamesi, http://acilciler-thkpc.blogspot.com/). Ancak MİT’le ilk ilişki tarihini sürekli gizleyip atlatmaya çalışıyor. Tek amacı bu süreç boyunca örgütümüze, devrimci hareketlere verdiği zararı örtmek, MİT’le ilişkisine “o an başlayıp biten, zorunlu bir durum” imajı vermek. Ancak bu mümkün olmuyor tarihler sürekli geriye gidiyor ve bu ilişkinin çok eskilere dayandığını gösteriyor. MİT İstanbul Bölge Başkanının Öndeş’in açıklamaları ise her şeyi yerli yerine oturtuyor.
İbrahim yalçın sürekli yalan söyleyen ve yalan uyduran biri. Bu özelliği zaten normal süreçlerde de biliniyor; örgütü İstanbul Mafyasının elinde “sahte para basan bir şebekeye çevirme” önerileri ise el yazılı belgelerde ortaya konmuştur. Bu günlerde üretip durduğu yalancı pehlivan tefrikaları da aynı tarzda devam ediyor.
Bu karışık tarihler, MİT’le ne zaman ilişkiye geçtiğini net olarak belirtmekten kaçan halleri, “Sırat Köprüsü Sorusu” diye tanımladığımız ve örgüt tarihimize açıklık getirecek soruyu sormamıza yol açtı.
“İbrahim Yalçın ne zamandan beri MİT’le ilişki halindesin?”
Bu soru, aylardır bu ajana sorulmaktadır. Sorunun anlam ve derinliğini iliklerine kadar yaşamakta olan MİT ajanı, cevap vermemek için fare gibi kaçıp durdu.
Sonunda anlaşıldı ki sorumuza cevap vermeyecek. Daha da ötesi cevap veremezdi. Çevresine sorduk, “siz onun yerine cevap verin, en azından bu soruyu kendi vicdanınıza sorun” dedik. Ama vicdanı mevta olanlara bunu sormanın bir anlamı yoktu.
Çünkü bu soru bir sırat köprüsü sorusuydu. Cevap, bu kirli mahlukun çirkin yüzünü, dün ve bu gün yaptığı tüm pislikleri, onu örgüte sızdıran İtirafçı Engin Erkiner’le diğer devrimci örgütlere verdikleri zararı, devrimci harekete yönelttikleri karalamaları ve bağlantılarını açığa çıkaracaktı.

Bu sorunun cevabı boyuna asılan bir idam yaftasıdır; bu nedenle sorumuza “Sırat Köprüsü Sorusu” adını verdik. MİT ajanı İbrahim Yalçın bu nedenle cevap vermekten hala fare gibi kaçmaya devam ediyor.
İddiayla bir kez daha diyorum ki, bu soruya bu ajan bozuntusu cevap veremez.
Ancak bizler de sabırlıydık. Bu sorunun cevabını bulacağımızı, zamanın lehimize çalıştığını biliyorduk. İtirafçı Engin’in çehresinin perişan halini ortaya sermemiz üzerine kaçacak bir yeri kalmayınca, polis itirafnamesine “önsöz” yazdırdığımız gibi, MİT ajanı İbrahim’de çözülecekti. El yazısıyla itiraf ettiği MİT ajanı görevinin ötesini, MİT’le çalışmasının detaylarını, başlangıcından itibaren tek tek açıklamaya mecbur kalacaktır.
Bu sorunun cevabı, halkımızın özgürlük ve demokrasi mücadelesindeki kararlılığımızı kirletmek isteyen bu Özel harp dairesi şebekesinin, gizlemeye çalıştıkları başka gerçeklerin de açığa çıkacağına inanıyorduk.
İşte sabrın, kararlılığın sonucu bu sorunun da cevabı bulundu.
İstanbul MİT bölge Başkanı O. Nuri Öndeş anı ve yorumlarını içeren “İhtilallerin ve Anarşinin Yakın Tanığı” başlıklı kitabında, 19 Ağustos 1977 Akbank soygunu eylemini anlatırken sorumuza aradığımız cevabı da şöyle vermekteydi:
“MİT İstanbul bölgesi ilgilileri bu soygun kararını önceden haber almıştı ve bu soygun ekibinin hareketleri kontroldeydi ve nihai olarak Akbank Taksim şubesini soymaya karar verdiler…
“Emniyet Müdür yardımcısı Şükrü BALCI’ya, soygun yapılmadan bir gün önce soygunun sabah saatlerinde yapılacağı haberi iletilmişti…
“Olay MİT elemanları tarafından izleniyor ve devamlı olarak koordinasyon sağlanıyordu…
“Operasyon Şefi çalınan paranın saklandığı yeri ve adresinin belli olduğunu, şu anda Engin ERKİNER’in biri erkek diğeri kız, iki arkadaşıyla Şişli’de bir restoranda, kuru fasulye ve pilav yediklerini kendisine söyledi…” (O.Nuri Öndeş, “İhtilallerin ve Anarşinin Yakın Tanığı” s:283-85)
İşte bu kadar.
Örgütün İstanbul biriminde MİT kuryesi olduğu bu kadar açık ve resmi olarak belgelenmiş oldu.
Bu da MİT ajanı İbrahim Yalçın’dı.
Her şey orta yerde. 19 Ağustos 1977 operasyonlarının mimarı bu alçak ajandı (ajan dediğime bakmayın o, para karşılığı her pisliği yapacak bir muhbir paçavrasıdır.)
İbrahim Yalçın, bu kez de “O. Nuri Öndeş adımı doğrudan doğruya söylememiş ki” derse hiç şaşırmam. Hayatı yalan ve kurgularla geçmiş birinin bu refleksi göstermesi çok normal; yalancıya yemin et demişler “şükür, kurtuluşum için Allah yardım gönderdi” demiş”
Öndeş’in,  kitabında birçoğumuzun adını da anmış. Açıkça verdiği isimlere yönelik yaptığı açıklamalara bakarak, adı gizlenen İbrahim Yalçın’ı daha iyi tanırız.
Öndeş, Nebil Rahuma, Fuat Çiler - hanımı, Eşber ve Mihrac Ural’ı konu etmiş. Engin Erkineri de unutmamış.
İtirafçı Engin için, yapacağı eylem düşünce safhasından itibaren, eylem sonrası ise lokantada yediği yemeğin ne olduğu bile MİT tarafından bilinen biri olduğunu belirtmiş.

Eşber hocayı, Tavla oynayan bir âmâ insanın yarattığı şaşkınlıkla anmış, lider kişiliğinden söz etmiş.
Fuat Çiler’i, çok ihtiyatlı biri olduğunu son anda tren biletine yazılı bir telefon numarasını imha etmek üzere yaptığı girişimi aktarmış. Bu bölümde de İstanbul’da başlayan takibin Fuat yoldaşı nasıl esir ettiğini, aynı takibin Bursa’ya ve Eşber hocaya yöneldiğini anlatmış. Bu takipten nasibimi ben de Ankara’da yakalanarak aldım, Hasan Gençoğlu Samsun sorumlusu olarak, Samsun’da Nazife Dinçer’le birlikte yakalandı.
Bu yakalanmalara rağmen, örgüt çalışmaları aksamadan, daha da güçlenerek yoluna devam etti. Bu da yakalanan yöneticilerin işkencelerde dik duruşunun bir ifadesiydi.
Nebil Ramuha ve benim için “Korkusuz militanlar” (Age. S,280), “Soygunun elebaşı Nebil Rahuma ve Mihrac Ural kaçmışlardı” (Age.s:285) gibi düşman itirafları yapılmış.
Ancak O. Nuri Öndeş’in özel olarak benimle ilgili ortaya koyduğu algı hepsinden önemli. Bu algı, MİT’in ne ölçüde milliyetçi-ırkçı ve ne ölçüde inanç ayrımcısı olduğunu gözler önüne seriyor.  
Öndeş benim için şunları yazmış;
“Mihrac Ural, Hataylı bir Arap Alevi’siydi, Kin ve nefret dolu bir ortamda yetişmişti” (Age. S:281)
Düşmanlarımdan gelen bu ithamı, bir şeref madalyası olarak göğsümde taşıdığımı ifade ediyorum.
“Kin ve nefret” ithamını ise onlara iade ediyorum. Ülkemi ve halklarını seven biri olarak, bölünmeye karşı birlikte güven içinde özgürlük ve demokratik bir ülkede yaşama ısrarımı buradan bir kez daha yineliyorum. Bu uğurda mücadeleme, örgütüm ve arkadaşlarımla devam edeceğimi belirtiyorum.
Yetiştiğim çevrede “kin ve nefret” değil, sadece insan sevgisi vardı. Kadim Alevi dedelerine (Şeyh) dayanan aile şeceremin inanç merkezinde insan sevgisi bulunuyor; İnancın merkezinde insani olmayan her şey batıldır. Bu öğretide korkuya değil, sevgiye dayalı bir tanrı inancı vardır. Bu inancın eğitmenleri olan dedelerimin bu güne kadar korunarak ulaşan ciltler dolusu el yazmalarından feyiz almış biri olmayı gururla ifade ederim. Bu öğretide insana sevgi, yardım ve dayanışmadan başka bir algı yoktur. Sosyalizme gönül vermemin nedeni de budur; ne sınıfsal ne de başka bir nedenle değil.
Devletin Farklı etnik topluluklara ve farklı inançlara nasıl baktığını söylemeye gerek yok Öndeş devlet adına, MİT İstanbul Bölge Başkanı olarak, bunu yeterince açık özetlemiş; onun izinden giden İtirafçı Engin ve MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın, farklı etkin ve inanç köklerime yönelttikleri karalamalar ise bu zihniyetin, en attaki kuklalarda bile değişmeden sürdüğü görülmektedir.
Dün olduğu gibi bu günde aramızdaki fark tas tamam burada belirginleşiyor.
Herkes yoluna diyerek bu dosyayı noktalıyorum.


Önemli not: Öndeş’in kitabı, İtirafçı Engin ve MİT ajanı İbrahim Yalçın tarafından, örgütümüze yapılan karalamaları yakından izlediği izlenimi vermektedir. Kitaptaki kimi aktarmalar bunun gösteriyor. Ayrıca, bilgi karışıklığı da var, Nebil yoldaşın ölümü, soygun eyleminde Nebil’le birlikte olduğumun sanılması, Fotoğrafların altına konan isimlerde yapılan hatalar gibi yanlışlar içermektedir.

2 Mar 2011

STALİN ANLATIYOR




Çalışma masası etrafında 27 Şubat 2011

STALİN ANLATIYOR
Mihrac Ural
1 Mart 2011

Stalin yoldaş, marufu tarife gerek bırakmayan bir yoldaş. Bir bilge, bir sessiz sitemsiz gönül dolusu insanlık kültür ve yoldaşlıktan da öte her hal ve koşulda insanlık paylaşılabilecek bir can. İlk gelişi 2009 Kasım ayı başıydı. Yanımda 22 gün misafir kaldı. Kurban bayramı gelip çatınca, ülkedeki dost ve akrabalara merhaba demek için gitmesi gerekti. 22 gün değil 22 yıl da kalsa sohbetine doyulmaz bir bilgeyle birlikte olmak önemliydi. Zaten o kendi evine gelmişti.
İyi bir tarım emektarı olmuş. Her şeyde olduğu gibi bu işinde de başarılı bir mükemmeliyetçiydi; “hoca gübre vakti geldi, ağaç insan gibi onun da üzerimizde hakkı var” diye hatırlatır. Bizim kuşak hep öyle ayrıntıların ayrıntısı, sorumluluğun sorumluluğu, hiçbir şey eksik olmamalı diye düşünür.
Hayatımızın en genç günleri Stalin yoldaşla birlikte geçti. Günübirlik devrimci mücadele sürecine adanmış bir yaşam ortaklığı. Dernekler, duvar yazılamaları, seminerler mahalle ve meydanlarda kitle örgütlenmesi, miting ve gösterilere, F.Ç yoldaşla “TEKYOL DEVRİM” dergisinin basım ve yayımı, CEPHE’nin çıkarılması, Güney bölgesinden Kuzey bölgesine (Karadeniz Bölgesi), görevli olarak Ankara, İstanbul ve diğer illere, durup dinlenmeden, mücadelenin en önde olmak için, anı anına kitle örgütlenmesinden en illegal görevlere koşmak. İşkencelerde başı dik durmak. Teslim olmamak.
Stalin yoldaş anlatıyor ;
“ 9 Mart 1978 tarihinde Samsunda yoldaşım Nazifi Dinçer’le yakalandım. Takipten korunmak için aniden dolmuşlardan atlayıp sokak değiştirmek kar etmedi. İlk kez hamsiyi Samsunda yedim; Gümüş balığı ile Hamsinin farklı olduğunu orda öğrendim. 1 kilo hamsi aldık pişirmeden evimiz basıldı. Samsundan aynı gece Ankara emniyetine teslim edildik. 10 Mart 1978’de Mihrac Ural yoldaş’ta aynı evde Rezan, Binbaşı Eşber kod adlı Hüseyin Soytürk ve İbrahim ve yanılmıyorsam ayrı bir örgüt evinde Semra Esingedik yoldaş yakalanarak Ankara emniyetine getirilmişlerdi, hepimizi birlikteydik. M. Burgaz ve kardeşi Fuat’ta yakalanmıştı. Nebil Rahuma yoldaşta aynı günlerde İstanbul’da yakalanmış.
Hücrelerden Arapça türküler okuyan Mihrac yoldaş hepimize moral veriyordu. Bir o, bir ben işkenceye girip çıkıyorduk. Falakalar ve elektrik işkenceleri sürüp durdu. Yere yatırdılar tahta gibi bir şeyin üzerine, kesik, kesik, şok halinde elektrik verip kesiyorlardı. Ölüme gidip gelmek gibi…
Çok sonraları, Ankara Ulucanlar cezaevinde 12 Eylül sonrası adli mahkumlar arasına verdiklerinde, bir yaralama olayından dolayı yanıma düşen Alice Tongut adlı polis, beni de Mihrac ve diğer yoldaşları da işkence eden biri olduğunu öğrendim. Özür diledi. Bize emir verdiler öyle işkence ettik dedi. Bu polis ve işkenceci ekip bana “hadi bakalım karga gibi ya da bülbül gibi nasıl istersen öt de görelim” diyorlardı. Onlara ‘nasıl, nasıl öteceğim bir daha söyler misin?’ dedim, tekrar ettiler. Bende onlara ‘siz ötün’ dedim. Orada her şey bitmişti. Ben konuşmama kararı aldım. Bir Acilci kadro olarak direnmem gerektiğini, örnek olmam gerektiğini, bizden önce örgütü satmış itirafçılara inat dik durma kararı aldım. Böylece ardı arkası bitmez işkenceler gelip dayandı.

Unutmayacağım en önemli şey beraber yakalandığım Eskişehirli yoldaşım Nazife Dinçer’in tamamen çıplak soyularak işkence görmesiydi. Bu bana güç verdi direnmem gerektiğini, bununla ısrarlı olmamı sağladı.
9-10 gün sonra beni, Nazife yoldaşı, Semra Esingedik, Hüseyin Soytürk, İbrahim yoldaşları Antakya’ya, Mihrac ve Rezan yoldaşları da İstanbul’a gönderdiler. Samandağ Ziraat bankası soygunu dolaysıyla Antakya’da dava dosyam açılmış; sorgu sırası Antakya’da.
Diğer arkadaşlar tutuklanarak doğrudan Antakya cezaevine gönderilmişlerdi (daha sonra da oradan tahliye oldular).
Antakya emniyetinde ise çok daha feci işkence süreci başladı. Hayatımın dayağını orada yedim. Acımasız bir süreçti, tümüne direndim, Nezife’de öyle, dik durdu. 14 yıl zindan yattım, anlım açık o gün hangi onur ve bilinçle girdimse bu gün de aynı onur ve bilinçle yoldaşlığımın tüm heyecanıyla buradayım”
Bu gelişte anılar anıları takip etti. Çok şey aktardı tümünü yazıya dökeceğim; nedense aramızda en çok okuyan o, en az yazan da o. İnsanlık duygusuyla böylesine yoğrulmuş bir başka yoldaş yok gibidir. Her şeyinde insan sevgisi ve erdemi önde duruyor. Herkesin ders alacağı bir yiğit.
Adana cezaevinde başına gelen bir olay ise dizilere konu, filmlere senaryo cinsinden. Karar mahkemesine çıkarken bir gardiyan hanıma söylediği bir söz üzerine, müebbet hüküm giymiş olarak döndüğü mahkemeden eli sopalı gardiyanlar tarafından “ ’Stalin’ ölüme hazırlan” çığlıklarıyla yüz yüze kalmasını anlattı. Hasan Yüzbaşının “ne oluyor orada, kim kimi öldürecekmiş, ben buradayken benden başka kimse öldüremez” diye haykırışını anlatıyor. Stalin yoldaş, 12 Eylül rejiminin akıl almaz ruhiyatlarını bu olayla özetledi.
Hücre cezası verilmiş, Cezaevi savcısı, Cezaevi müdür kel Orhan, jandarma subayı Hasan yüzbaşı huzurunda bir divana çağrılıyor. “bu gününü tüm ayrıntılarıyla anlat” diyorlar, anlatıyor. “Gardiyana ne dedin” diyorlar, anlatıyor. “Sence gardiyan senden şikayetçi oldu mu?” diyorlar, “asla olmaz” diyor. “Hüküm almaya gidiyorsun, ruh halin bunu söylemeye nasıl müsait oldu söyler misin?” diyorlar ve “bak gardiyanlar seni öldürmek için hazırlanmışlar bile, biz de sana hücre cezası verdik” diyorlar, “olsun, yanlışım yok pişman değilim“ diye cevap veriyor. Bunun üzerine savcı bayan gardiyanın ifadesini okuyor “ Hayatımın hiçbir döneminde ve 4 yıldır gardiyanlık yaptığım bu sürede hiç kimse bana böyle güzel bir söz söylemedi. Kesinlikle şikayetçi değilim”. Savcı ağlayarak “bunlara mı müebbet cezası veriliyor, bu insanlar sevgi dolu insanlık dolu bunlar özgür olmalı, biz ne yapıyoruz, kim kimi mahkum ediyor…” diye söylenmeye başlıyor. Stalin yoldaş, cezaevi kapı altında, karar mahkemesine giderken, zorluk çıkarmadan yol açan bayan gardiyana “size bir şey söyleyebilir miyim?” demiş, o da,” buyur”, Stalin de ”çok güzelsiniz” demiş.
İşte insanlık tas tamam budur. Ölüm yolculuğunda bile insan olmak, insanca şeyler söylemek.
Stalin anlatıyor;
“2009 yılları ortalarında Haydar Kılıç diye biri telefonla arar. ‘Mihrac’la görüşüyor musun?’ diye sorar. ‘hayır, henüz görüşemedim’ der. Bir şeyler geveleyecek oldu, müsaade etmedim, “sen Mihrac’ı bilmesin, tanışıklığın yok bir arada olmuşluğun yok. Bak haydar, Mihrac’ı ben iyi tanırım” dedim. Ardından da ‘sana soruyorum Haydar, ölüme beni göndermek yerine kendisi giden bir insan kim olur, sana soruyorum kim olur? Mihrac elinde kurulu saatli bombayla, benim gitmem gereken eyleme kendisi gitti, beni göndermedi. İşte Mihrac Ural böylesi bir yoldaş. Onunla ölüme, bir değil bin kez giderim’ dedim. Cevabını almıştı.
O beni dost olarak arıyor olsaydı bunları suratına söyledikten sonra da araması gerekirdi, görüşçüme bildiğim gerçeklerime saygı gösterirdi. Ama aramadı demek ki o, beni ben olduğum için değil, ‘bir Mihrac Ural düşmanı’ bulmak için aramıştı. İşte bu sürünün en ayırt edici özeliği budur.”
Konular konuları anılar anıları takip edip durdu. Bunu örgütsel tarihimizin onurlu ve erdemli sayfalarında hep birlikte okuyacağız.
Yapıcı olmak, insan olmayı gerektirir, kirli olanlar kirliliği arar ve onun içinde boğulur


1 Mar 2011

CAHİT ÇELİK ÜZERİNE (225.DOSYA)

225.DOSYA


CAHİT ÇELİK ÜZERİNE


Mehmet Yavuz

28 Şubat 2011






Mihrac Ural’ın notu:
28 Şubat 2011



Mehmet Yavuz, Antakya devrimci hareketinin ve Acilciler örgütlenmesi ilk illegal komitesinin temel yöneticilerinden biridir. Okul sıralarından bu güne, devrimci mücadele ve seyriyle demokrasi ve özgürlük kavgası içinde yerini almıştır. Tek başına kaldığı koşullarda bile halkı için çalışan, kendi alanında sendikal mücadele dahil emekçilerin örgütlenmesinde büyük başarılar kaydetmiş devrimci bir insandır.


Yılmadan, teslim olmadan, karşı karşıya kaldığı zorluklardan dolayı kimseyi sorumlu tutmadan onurlu bir demokrasi çizgisi sürdürmüştür. Dün olduğu gibi bu gün de bu çizgisinde kararlı ve ısrarlı olarak yürümektedir.


Siyasi konularda olduğu gibi, anılarını da sık sık yazarak geçmişten bu güne dersler taşıyan paylaşımları devam etmektedir. Bu güne kadar aktardığı tüm anılar, çok dikkatlice ele alınmış, tarih, şahıs ve o günün ortamı itibariyle teslim edilmesi gereken tüm gerçekleri ortaya koymuştur. Bu Nebil Rahuma konusunda olduğu gibi, Antakya devrimci hareketinin tarihiyle ilgili olarak herkesin hakkını yerli yerine oturtarak vermiştir.


Anıları arasında Yüksel Eriş hocayı da yazmıştır. Yüksel Eriş Antakya devrimci hareketi için, önemli bir yöneticiydi. Güney bölgesinin ilk adımları onunla atıldı. Gerçek bir bilge, gerçek bir sorumlu ve şehit olmasını bilecek kadar özverili bir liderdi.


Yüksel Hocayı, Dr. M.Ç bizlerle tanıştırdı. Antakya’ya yanıma gönderdi. Uzun uzun konuşmalarımız, sohbetlerimiz, bilgi alış verişlerimiz oldu. Bunları çeşitli yazılarımda ortaya koydum. Bu ilişkiyi çok az insan bire bir biliyor. Bunlardan bir kısmını Mehmet Yavuz dile getirdi. Daha fazlası da var.


Mehmet Yavuz’un aktardığı bilgiler, mutlak olarak doğrudur. Bunun bire bir tanığı olarak bunu tekrar belirtmeme bile gerek yok.


Ama nedense, amacı her şeyi şüpheli, muğlak, kirli gösterme çabasında olan geçmişi kirli insanlar, bu konuda yazılan her şeyi karalamayı alışkanlık edinmiştir.

Eleştiri herkesin hakkıdır, ancak kişi aynı ortamda hiçbir zaman bulunmamışsa, aynı ortamda bulunan herhangi birinden bir bilgi ortaya koyma durumunda değilse, tanığı yoksa ölü konuşturma gibi kirli amacı yoksa, bir anıyı nasıl şüpheli olarak karalamaya çalışır?


Böylesi bir çaba, hukuk algısı açısından sakıt olması bir yana, ahlaki açıdan da düşkün bir durum değimlidir? Kanıtsız, belgesiz, tanıksız, üçüncü kişilerce doğrulanmamış bir iddia ne kadar anlamlıdır? Bunu yapan kişi düpedüz bir ahlaksız değil mi? Ölü konuşturucularının düştüğü halleri hatırlamak bu gibi insanların bilinçaltında yaşattıklarını kavrama açısından çok önem taşıyor. Ben bunlar için sadece “kin” tanısı yaparak geçilmesi gerektiğine inanıyorum.


İşte bu vasıflarda bir şerefsizle kişiyle karşı karşıyayız. Bu adam, tanımadığı, hayatında bir araya gelmediği, haklarında tek bir satırlık kanıt, belge, üçüncü kişilerle doğrulanabilir bir bilgi sahibi almadığı insanlara saldırmayı adet edinmiştir.  Bu adam Kuşum Cahit çelik…


Kendi adıma tanımam etmem. Adını bile birkaç ay öncesini bilmediğim biri. Bu şahıs daha önce bana da sataşmış oldu. İki test sorusu sorarak olayı elimin tersiyle itip kapattım (211. Ve 212. DOSYA Bkz.
http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ ). Bu kez ilgisiz olduğu bir konuda Mehmet Yavuz’un anılarına müdahale ederek, karalama yapma ihtiyacı hissetmiş; satılmayan kitap bozuntusu kağıtlarına alıcı bulmak için mi nedir, öne atılıp sile tokat yiyerek, rezil olmaktan zevk alan bir mazoşist.


Son iki aydır Bölgemiz ciddi devrim hareketleriyle kaynıyor. Gelişmeleri ele alıp okurlarıma karşı yükümlülüğümüzü yerine getirmeye çalışıyorum. Kirli tartışmaları elimin tersiyle ötelemek istiyorum. THKP-C (Acilciler) örgütü adına halkın çıkarları için bu süreçte çıkarılacak dersleri sunmaya çalışıyorum. Günü birlik yoğun araştırmalar ve soyutlamalarla sunmaya çalıştığımız çabalara karşı, muhbir çetesi tek bir satırlık siyasi yorum yapmadan 3 yıldır sürdürdükleri karalamalarına devam etme inadında kaldıklarını da iyi biliyoruz. İt ürür kervan yürür diyoruz.


Mehmet Yavuz Yüksel Eriş hocayla benim de tanık olduğum anılarını ortaya koyarken, Kuşum Cahit Çelik adlı kişinin müdahalesini bir yere oturtmaya çalışıyorum. Bir kin deryasıyla, tanımadığı, içinde yer almadığı olaylara karalama amacıyla sarılmasının kime ne yararı olur diye de düşünüyorum.


Bunu anlamak için filmi başa doğru sardığım zaman her şey daha anlamlı hale geliyor.


Okurların öncelikle bilmesi gereken şey, Kuşum Cahit’in, itirafçı Engin Erkiner’le MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın çiftleşmesinden doğan bir veledi zina olduğudur.  Bunu hilkatin, tanımadığı insanlar hakkında pervasızca konuşmasını anlamak için bu kişinin kendi satırlarında kendini nasıl tanımladığına bakmak yeterlidir.


Bu konuların ilgilileri bilirler. Bu muhbir şebeklerle ilgili hiçbir araştırma yapma gereği duymadık. Yaptığımız tek şey, kendi yazılarıyla kendilerini nasıl tanımladıklarından ibarettir.


İtirafçı Engin Erkiner’e, “itirafçı” lakabını biz değil kendi kendine yapıştırdı. Polis ifadesinde açıkça Polislere yardım maksadıyla örgütün her şeyini verdiğini söyledi. O itirafçı olduğunu kendi sözleriyle ilan etti.  MİT ajanı İbrahim Yalçın’da sıfatını öyle kazandı, 12 sayfalık el yazılı itirafnamesinde açıkça MİT’ten 150 000 TL alarak Acilciler 1. Kongresini ihbar etmeye geldiğini yazdı.


Kendini MİT ajanı olarak tanıttı ve hala görevine devam ettiğini ama bu göreve ne zaman başladığını açıklayamayacağını söyledi; bizim için sırat sorusu da bu oldu. 6 aydır soruyoruz, fare gibi kaçıyor, cevap vermiyor. Bu soruyu onunla ortak olanlar da yönelttik “onun adına siz cevap verin” dedik tıs yok. Cevap veremiyorlar çünkü MİT’le ilişki tarihi açıklanınca, dünden bu güne bu örgütün ve devrimci hareketin içindeki sızmanın tahribatları da açığa çıkmış olacaktır. Kuşum Cahit, bir veledi zina değilsen, sanat adına zerre kadar vicdanın varsa bu soruyu sende sor. Cevabını sen aktar. Ama ahlak kim sen kimsin…


Böylesi bir ikilinin evladı olarak, Kuşum Cihat’ın akıl algılarını kestirmek zor değildir. Bu kişi, bir “ırkçı, milliyetçi, paranoya”dır. Bu tanıyı koyanda onu çok iyi tanıyan biri. Bu tanı gerçek mi değimli, bunu anlamak için, uzağa değil bu adamın kendi sözlerine bakarak siz okurlar çok rahat cevap bulacaksınız.


İşte belge işte kanıt:

“Kurtuluş Cephesi dergisinin internet sayfalarında epeyce gezinti yaptım. Öğrendiklerimi bildiklerimle birlikte değerlendirdim. Vardığım sonuç, Kurtuluş Cephesi'nde okuduğum yazılar benim için küp dolusu pekmez değerindedir. Ermeni Soykımı yaptığımızı da yazmışlar, işte bu yazdıkları o pekmez küpüne düşmüş fare gibidir. Yüksel de benim gibiydi, içine fare düşmüş küpten pekmez yemezdi.

 “Yüksel'in üç yoldaşına birden soruyorum. Yüksel'den Ermeni Soykırımı diye bir söz duydunuz mu? İlker'de Mahir'de Ermeni Soykırımı diye bir şey var mı? Öyle ise, niçin yalan atıyorsunuz?

“Yüksel Eriş …Apo'yu ve Apocu'ları sevmezdi.”  ( Cahit Çelik, Yuksel Eriş Öğretmen başlıklı yazısından)  

Bu milliyetçi ahlaksız, Ermeni soykırımını böylesine iğrenç bir tarzda inkar ediyor. Mahir’in İlker’in Yüksel’in sırtına yıkıma şerefsizliği gösteriyor.

Bu hilkat garibesi, her ırkçı gibi, sınır tanımaz bir ahlaksızdır, tanımadığı, bilmediği annelere, babalara, ailelere, kız kardeşlere, aklın almayacağı, anlamı olmayan karalamalar yapmaktan da çekinmeyecek kadar zıvanadan çıkmış biridir. Aile terbiyesi görmemiş bir lümpen olduğunu söylemeye bile gerek yoktur.

Siyasi yanı olmayan, örgütsel kaygıları bulunmayan, halkı için bir çabası olmayan bu şebek sürüsünün siyaset dışındaki ilgileri malumdur. Karalama bunların tek yaşam kaynağıdır.  Bu şebeklerin evladı zinası olan Kuşum Cahit, pervasızlığını öyle bir yere götürüyor ki, inançlara da dil uzatmaktan geri kalmıyor.

Acilcilerin asla konusu etmedikleri inançlar ve etnik yapılara karşı böylesine bir kinle karalama yapan bu şerefsizi, önce Acilcilere sonra bu inanç kökeninden gelenlerin rahmetine bırakacağım.

Veledi zina Kuşum Cahit bakın ne diyor:
“Mihrac Ural (bn), Nusayri olduğunu gizlemek için, Arap Aleviliği edebiyatı yapıyor. Nusayriliğin alevilikle hiçbir benzerliği yoktur. Anadolu inanışı alevilikte kadın erkekten üstündür, Nusayrilikte kadın insan sayılmaz. Nusayriliğe göre Allah, İmam Ali biçiminde insan gibi yaşamıştır. Aleviliğe göre bu böyle değildir. Allah’ın aslanı olmakla kendisi olmak farklı şeydir.”

Dünyayı yorumlama metodu materyalist olan bu satırların yazarı için bu sözleri söylemek, onun içinden geldiği inanç ve kültürü temsil eden milyonlarca insana böylesi bir hakarette bulunmak hangi amaca hizmet nedir bunu okura bırakıyorum. Arap Alevilerini yakından tanıyan içinde yaşayan Tüm Acilciler, Özel olarak Türk,Kürt Sünni devrimcilerin bu şerefsizin söylediği her sözün yalan olduğunu  çok iyi bilirler. Arap Alevi kadınının laik algısını, toplumda erkekten daha önde ve karar sahibi olduğunu, inancın tüm hizmetlerinde yerini en önde aldığını bilmeyen yoktur. Ama adamın derdi bu değil, bunların tek amaçları Mihrac Ural’ı karalamaktır. Böyle olunca da  inançlar da etnik  yapılarda  karalanmaya başlar. Bu gün tüm insanlığı 21. Yüzyılın toplumsal adalet, demokrasi ve özgürlük için yol haritası çizen Arap halkına karşı böylesine ırkçı bir bilinçaltıyla karalama yapmak ancak bu it sürüsüne yakışırdı.

Kendine “sanatçı” diyen birinin, etnik, inanç ve kültür dokusu hangi kökten olursa olsun herkese, insan paydasından başka bir yaklaşımı olmaması gerekir. Kuşum Cahit, henüz insan olma yönünde evrimini tamamlamamış bir hilkat olduğu için bu rezil yaklaşımı sergiliyor.

İtirafçı Engin, özel olarak Araplara ve Arap Alevilerine yaptığı karalamaları kimse unutmadı. İnanç şahsiyetlerine, bilgelerine ve özellikle öğretilerinin kurucularına yaptığı karalama hala akıllardadır. Kuşm Cahit bunun uzantısıdır. Araplar derler ki, El Kelb bi hallef ceru (it sadece enik doğurur).

Mehmet Yavuzun yazısına giriş notumu son olarak bu paranoyanın nasıl bir hasta olduğunu, kullandığı dili, narsist batıklıktaki hallerini, kendisinin çizdiği bir kuş resmi üzerine, yine kendisinin yaptığı akıl dışı yorumu göstererek noktalayacağım.

“ bir tek kuş çizimi bile, isteseydim beni dünya ölçeğinde ressam yapardı (Bu kuşu görmek için 212. Dosya’ya bakınız bn). Bu çizimi yapacak ressam, Türkiye’de Avrupa’da Amerika’da yok. Vardır diyen, palavra atmasın, alsın kalemi eline, çizsin çizebilirse. Bu çizimi yapmak için, yürek bilek bilinç yetmez, devrimci sanatçı kişilik az gelir. Ertan Saruhan’ı ve Yüksel Eriş’i de tanımak ve onlarla birlikte aynı derin duygusal coşkuyu yaşamış olmak da gerekir. Yani nereden bakarsan bak, 88x112 mm’lik kartona tükenmez kalemle çizilmiş bu Gönül Kuşu eşsiz bir sanat ürünüdür. Ama ben onu, sadece “soyut” kavramını anlatmak için değerlendirdim. "Resim Yapmayı Öğreten Boyama Kitabı 1-2-3-4" ortaya çıkınca, yalan bitti. Kapılar kapandı. Hainler hırsızlar arsızlar yüzsüzler ibneler orospular casuslar çakallar benden korkuyor.” ( Cahit Çelik,“Gönül Kuşu” adlı yazısından)

İnsan kendini bundan daha iyi nasıl anlatır söyler misiniz?

Şimdi anladınız mı? na neden Kuşum Cahit adını taktığımı. Böylesi bir muhatap alınır mı siz söyleyin…

Şimdi birlikte Mehmet Yavuz’u okuyalım.



CAHİT ÇELİK ÜZERİNE


 Mehmet Yavuz
 28 Şubat 2011


Yüksel Eriş ile devrimci pratik içerisinde nasıl tanıştığımı ayrıntılarıyla anlatmaya çalıştım. Ama hayretle görüyorum ki, nasıl bir keramete sahip olduğunu bilemediğim Cahit Çelik isimli biri; yaşadığım olaya kulplar bulmaya kalkışıyor.

Behey densiz; ben yaşadığımı anlatıyorum.. İsimler veriyorum.. Saatli bomba düzeneğini Yüksel'in öğrettiğini yazıyorum... Ama sen; ilk buluşmada güven sorununun nasıl aşıldığını sorgulayıp böyle bir şeyin doğru olamayacağını iddia ediyorsun..

Yaşanan olayın ne parçası, ne de tanığısın. Ama haddin olmadığı halde ahkam kesmeyi marifet sanıyorsun..


Aslında bu sorgulamayı Engin'e iletseydin, güven olgusuyla ilgili olarak daha net bir yanıt alırdın sanıyorum.. Çünkü Engin de, bir seminerde tanıştığı İbrahim Yalçın'ı hemen eylem kadrosuna almış ve AKBANK soygununa sokmuştu..


Peki, güven sorunu nasıl aşılmıştı ?


İlk görüşte aşk, onu da mı kör etmişti ?


Neden ona can alıcı bu cazibeyi hiç sormuyorsun ?


Ben, yaşadığım süreci yazdım.


Güvenin nasıl doğduğunu anlatacak kişi Yüksel'in kendisidir ama o da aramızda yok.. Kaldı ki Yüksel; önceden güven duyularak sağlanmış bir bağlantı olmasa neden Antakya'ya gelsin ?


Yaşadığım, tanık olduğum olayları edinilen tecrübeler ışığında bugün tahlil ettiğimde; hangi tesadüflerle hayatta kaldığımızı daha iyi görüyorum..


Bugün muhatap olduğumuz tartışmalar dahi; örgütsel üst yapının aslında ne kadar sakat olduğunu bize gösteriyor.


O nedenle bilir bilmez atıp tutuyorsun...


Haa.. bir de daldan dala atlayıp duruyorsun.. Hüseyin Eriş'i de korumana aldığını, canavarların ağzından kurtardığını falan ileri sürüyorsun..


Kitaplarını satmak için Antakya'dan gelen davete balıklama atlamışsın. Hüseyin Eriş'i cepheye sürüp kendini sutre gerisine atmışsın..


Kitapların satışından gelecek paranın yarısını ona verecekmişsin... Falan filan...


Ne kadar ayıp...


Hüseyin Eriş'i hiç tanımadığım halde, hakkında öne sürdüğün bu ifadelerden rahatsız oldum.. Utandım...


Hüseyin Eriş; kendisini koruyamayacak, ifade edemeyecek kadar aciz mi ?


İnsanları, anıları, olayları sürekli olarak kendi takıntılarınıza uydurmak istiyorsunuz.


Bu takıntılardan yola çıkarak kişiler hakkında hiç bilmeden aşağılayıcı sıfatlar kullanıyorsunuz.


Evet, bunlar sizin ayıplarınız....


Bana gelince; kendimi size beğendirmek gibi bir çabam yok..


Yaşadıklarımı, tanık olduklarımı yazmaya devam edeceğim.


Siz de ayıplarınızla kalın.