19 Şub 2011

NEBİL'İ KULLANMAK

222. DOSYA

NEBİL’İ KULLANMAK


Mehmet Yavuz
19 Şubat 2011





Giriş yerine
Mihrac Ural’ın notu (19 Şubat 2011),



Mehmet Yavuz yine ince sorular sormuş. Nebil Rahuma yoldaşı kullanmak isteyen ahlaksızlara sert tokat vurmuş. Nebil’i ikiyüzlü bir ahlaksız haline getirmek isteyen MİT ajanına gerekli dersi vermiş. Bu dosya bu konuyla ilgilidir.

Bir yalancının çehresini ortaya sermiş. Ama ben bu sorular yerine “Sırat Köprüsü Sorusu” sorulmalıdır diyorum. Bu soru yeter de artar…

Nebil yoldaş mevzusuna girmeme hiç gerek yok. Bu konuya belgeleriyle ortaya koyduk: Nebil bizim yoldaşımız, bizim bir parçamız bu köpeklerle uzak yakın bir ilişiği de yoktur. Devrimci olduğu günden şehit olana kadar benim ekibimin bir militanıydı. İlişkimiz firari koşullarda kopuk olduğu zamanda gerçek bundan ibarettir. MİT ajanı bunu karartmak için yaptığı hokkabazlıklar ise sadece komiktir.

MİT ajanı İbrahim Yalçın’ı artık herkes biliyor, yalancılığıyla, düşkünlüğüyle, ahlaksızlığıyla MİT ajanı Şahin kod adıyla. Bilmeyen yok. Çünkü ispat kendi el yazısıyla  bir itiraf olarak belgeli bir şekilde kondu ve bu bitti: Ama ben ötesi var diyorum….

Bunu da yine belge ve kanıta dayandırarak dile getiriyorum. Mehmet Yavuz, sorularıyla bu çirkin şebekeyi yerden yere vurup durdu. Bu yazısında da ağır bir şamar vurdu. Ama ben ötesi var diyorum. Israrlıyım, aylardır soruyorum cevap vermiyor, sorumu görmemek için parmağının arkasına gizlenip duruyor. İçi dışı zıngır zıngır titriyor.

 Bu nedenle soruyu ortaklarına sordum. Şerefleri varsa cevap verme cesareti gösterirler. Hayvan değil de insan iseler, sorumu cevaplarlar en azından yorumlarlar.

İddiayla söylüyorum MİT ajanı İbrahim yalçın soruma cevap veremez, ortakları da veremez, Zira tümü aynı potada ne pislik içinde oldukları anlaşılacaktır.

MİT ajanı İbrahim Yalçın, bu örgüt tarihinde gelmiş geçmiş en yalancı bir ahlaksız oyuncudur. Utanmazlıkta akıl almaz bir pervasızdır.  Bu konuda bizim bir şey söylememize gerek kalmadan kendi el yazılı itirafnamesinde kendini açıkça nasıl tanımlamışsa ona öyle hitap ettik. Kendimizden hiçbir şey katmadan.

Ancak bununda ötesi var dedik. İşte belge işte kanıt diye sorumuzu sorduk. Bu ahlaksızın MİT ajanı olduğunu biz iddia etmeden kendisi açıkça dile getiriyor. Kendi el yazısıyla bunu ortaya koyuyoruz.

 İşte el yazılı kanıt;

“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)
Şimdi düşünün bir, adam bunları kendi eliyle yazdıktan sonra hangi yüzle başka insanlara karalama yapabilir, bir insan bu kadar ahlaksız, bu kadar suratsız, bu kadar zıvanadan çıkabilir mi?

Üç yıldır örgütümüze karalama yapması, ser verip sır vermeyen insanlara saldırmasının bir görev olduğunu söylemek yanlış mı?

Ancak bunun da ötesi var.

Sırat köprüsü sorusunda yatan bir gerçek var, onun peşinde olacağız her daim ( bu şebekeyi ayıracak vaktim yok, bildiğiniz gibi Mısır devrimi ve ülkemiz üzerin yazdığım dizi yazlarla ilgileniyorum. Bu MİT ajanı, hayatı boyunca ve şu ana kadar, 12 eylül faşist rejimi dahil, devlete karşı tek bir satırlık yazısı olmadığını tekrar hatırlatırım. Siyasi tek bir satır yazısı olmadığını tekrar hatırlatırım. Bu durum, çok ilginç değimli? 35 yıldır tek bir siyasi satırı olmayan, MİT ajanı olduğunu itiraf eden biri devrimcileri saldıracak ve bunu akıl almaz bir yalan pervasızlığıyla sürdürecek. Burası Türkiye burada her şey mümkün…).

Bu MİT ajanı, sorduğum soruya cevap vermemek için fare gibi kaçıp duruyor. Sorumuz basit. basitçe  soru soruyoruz;

İbrahim Yalçın, kendi el yazınla üç ayrı tarih vermişsin üçü de yalan, MİT’le ne zaman ilişkiye girdin? Net tarih ver.

Bu soruyu sormamıza yol açan, tek tokat yemeden kendi el yazısıyla yazdığı itirafnamesidir. Vereceği tarih sadece bizim için değil Türkiye devrimci hareketi için de çok önemli. Bu adam örgütümüzü katılmadan önce de sonra da TKEP’li olduğu zamanda MİT ajanıydı. Bunu devrimci harekete sokuşturan da İtirafçı Engin Erkiner’dir. Şimdi de ikisi ortak olarak devrimcilere saldırmaktadırlar.

Ama vermeye cesaret edemez, Bana göre de cevap veremez: Çünkü bu sorunun cevabı onun boyunda asılacak bir yaftadır.

Sorumuz, her türlü ön yargılardan, hasım iddiası olmaktan arınmış ve tamamıyla kendi el yazılı ifadesine dayalı bir sorudur.

Anılarını anlattığı yalancı pehlivan tefrikalarının 31 ve 32. Bölümünde onu kimin Suriye’ye gönderdiğini neden gizlediğini sormak bile yeterlidir. Bunu anılarından neden silmiş onu bir açıklasın okura.

150. 000 TL alarak örgütü ihbar etmek üzere Suriye’ye gelişinde MİT’in bu ahlaksızdan neler istediğini, kendi el yazılı itirafnamesinde tek tek yazmış. Ama nedense anılarında bundan hiç söz etmiyor. Edemez, çünkü her şeyi ortaya çıkar ortaklarının da çehresi belli olur. Bir de işine devam eden bir MİT ajanı olarak bu açıklama işine gelmez.

Bu soruyu aynı zamanda, bu adamla ilişkili olan herkese, elini vicdanına koyarak belgeleri, kanıtları okuyup bir düşünce ve karar varsın diyoruz.

179. DOSYA’da bu konuya çok kısa ve net şu şekilde ortaya koydum.


“MİT’le NE ZAMAN BAĞLANTI KURDU
Üç tarih veriyor.
El yazılı belgesinin ilk cümlesinde “20 Ekim 1986 tarihinde” yakalandım diyor.
 MİT’le bu tarihten itibaren ilişkiye geçtiğini söylemeye çalışıyor. Bu tarih 1. Kongremizin hemen öncesi (1 ay öncesi) bir tarih. Yani, ilişkiye geçmesinin hemen ardından, gelip örgüte “açıklama yaptım” demek istiyor. 
Birinci tarih; 20 Ekim 1986
Ancak el yazması itirafnamesinin 7. sayfasında, 20 Ekim 86’dan öncede de MİT’le ilişkide olduğunu ifade ediyor.
“Ben ADANA’ya MİT’e döndüğüm de Sarı’yı gördüğümü beni kongreye götürmek için geldiğini. 13 ve 16 Ekim’de ANTAKYA PTT’si önünde saat 14.00de buluşacağımızı bildirdim” (İbrahim Yalçın İtirafnamesi s:7) Diyor.
İkinci tarih: 13-16 Ekim 1986.
Satılmış adam anlatmaya devam ediyor. Bu anlatım içinde MİT’le birlikte örgüte karşı kurguladığı senaryoları ve alternatiflerini Kipti şecaatiyle arz ediyor. Sonuçta meşhur cümlesini söylüyor:
“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)
Üçüncü Tarih: 28 Ağustos 1986.
Bu tarihlere bakınca “20 Ekim 86 tarihinde” yakalandığı iddiasının yalan olduğu ortaya çıkıyor. 28 Ağustosta 86’da para alıp geldiğine göre (15 gün kaldığı ilk gelişi) bu ilişki daha eskilere dayanıyor olmalı. Ancak bunu örgüte açıklamıyor.
MİT görevlisi olarak ilk gelişini yaptığında her şeyi örgütten gizleyip, bilgi toplayarak dönüyor. “Üzerimde yakalandı” dediği bilgileri eliyle MİT’e verip karşılığında ne almışsa alıyor.
İkinci gelişi 20 Ekim 86 tarihinden sonra gerçekleşiyor. Bu kez daha kapsamlı bir görevle dönüyor. Kendinden emin görevini yapabileceği umuduyla Kongre’nin yapılacağı merkezi alana geliyor..
Satılmış adam oyuna devam edecekti. Ama beklemediği bir gerçekle yüz yüze kaldı. İstanbul MİT’i kanalıyla Adana MİT’nin organize ettiği Süleyman Uğur adlı ajan, örgüt tarafından yakalanmış, sorgusu yapılmıştı. Adana ve Antep MİT’inden gelen Aydın Ocak adlı MİT ajanı da tam bu arada yakalanmıştı. İbrahim Yalçın bunu öğrenince diz bağları çözülmeye başladı. İlmik boynuna girecek bu açıktı.
Süleyman Uğur (Cengiz) ifadesinde ısrarla, “birileri daha var” diyordu. “Bana ilişki vereceklerdi ama güvenmediler bunun için Kongreye gelen diğer ajanların kim olduğunu bilemedim”.  diye ısrarla tekrarla söylüyordu. İbrahim Yalçın bu ifadelerin kendisini kapsadığını hissetmişti. Sonrası çorap söküğü gibi geldi.
Bu oyunu uzun süre sürdüremeyeceğini anlayınca itiraflarına başladı.
Önce ifadesini sözlü vermek istedi. Bunu ret ettik. Her şey yazılı olacaktı. Nitekim 12 sayfalık el yazısı itirafname böylece yazıldı.
Bu durum Mit ajanının örgüte ilk girdiği andan itibaren görevli olduğuna ilişkin bulgularla kesişiyordu. 1979 yakalanmalarında aldığı rol ise bu günlerde daha belirgin hale geliyordu.
İstanbul örgüt birimini çökerten İtirafçı Engin Erikener’in 19 Ağustos 1977 yakalanmalarında sanık gibi tutuklanan MİT ajanı, akıl almaz bir biçimde 1979 Aralık ayında tahliye oluyor. Bu tahliyenin ardından örgüt bir kez daha darbe alıyor. Günay Karaca’nın da aralarında olduğu 1979 Aralık yakalanmaları öyle başlıyor. MİT ajanı İbrahim yine devredeydi.
Bu verilerden sonra, bu kişinin MİT’ten ne kadar para aldığı, ne yediği ne içtiği, karısını göz ameliyatı için MİT’e neden peşkeş çektiği, “sorumlum” diye tanıttığı Adana MİT’inden “Ufuk” adlı kişi ya da İbrahim Şahin’e atfen, “Şahin” kod adını almasının bir önemi yoktu.
O bir MİT ajanıdır.
Bu satılmış adamın özeline ilişkin hiçbir ayrıntı beni ilgilendirmiyor…
1989 yılında da devrimci kamuoyuna kapsamlı bir dosyayla gereken açıklamayı yaparak o gün bu kişiyi üryan hale getirdik. Bu gün itirafçının oluşturmaya çalıştığı örtü ise bu ikilinin ortak işlerine ait refleksten başka bir şey değildir.
Bu kadarı benim devrimci algılarım ve normlarım için yeterlidir.
Bu satılmış adam ne yazarsa yazsın, mutlak olarak yalan yazacaktır.
Buna ihtiyacı var. Kendine benzer arayacak sırtındaki kamburu hafifletmek isteyecektir.
Ama hepsi boş…
O bir MİT ajanıdır…
Görevine de devam etmektedir…” (179. DOSYA  http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ )

Şimdi Mehmet Yavuz’un yazısını birlikte okuyalım.



NEBİL’İ KULLANMAK



Nebil üzerinden siyaset yürütenleri izlerken kahroluyorum.

Kin gütme siyaseti nedeniyle yapılan iddialar öyle bir noktaya varıyor ki; tanımayanlar için Nebil hakkında onlarca soru işareti doğuruyor..

Nebil, kahraman mı ?

Nebil, yalancı mı ?

Nebil, ikiyüzlü mü ?

İbrahim Yalçın'ın anılarında okuyoruz; cezaevinde aylarca birlikte yattıkları Nebil, ne kendisine ne de başka bir koğuş arkadaşına nasıl yakalandığına dair en ufak bir bilgi vermiyor..

Neden ?

İbrahim'in kendisi cezaevi anılarında ilk olarak nasıl yakalandıkları hususunu konuştuklarını yazıyor.. Ama bu konuda Nebil, kendilerine hiç bir şey söylemiyor..

Yahut da söylüyor da; işlerine gelmediği için ifade etmiyorlar..

Bilemiyoruz..

Yine İbrahim'in iddiasına göre; Filistin dönüşünde İstanbul'da buluştukları Nebil, kendisine Mihrac'a güvenilmemesi gerektiğini söyleyip bir de kaset veriyor... Ama neden güvenilmemesi gerektiğini hiç söylemiyor..

Halbuki kelle koltukta gezen bir militanın, mücadeledeki yoldaşlarını böylesi hayati bir durumdan haberdar etmesi, onları uyarması geremez mi ?

Aksi halde; olacakların sorumluluğu altında kalacağını bilmez mi ?

Güvensizlik nedenlerini bir kaç sözle arkadaşlarına anlatmak yerine Nebil, hangi müsait ortamdaysa hiç üşenmeyip bir teyp ve kaset bularak eleştirilerini sesli olarak göndermek istiyor...

Kime ?

Mihrac'a..

Yani kendisini yakalatığını(?) bildiği kişiye..

Bu da ilginç..

İbrahim'in iddiasına göre; Ali Çakmaklı olayından sonra İstanbul'da yine Nebil ile buluşuyorlar.. Bu buluşmada Nebil'in kendisine;

- '' Adana’daki arkadaşları zor zaptediyoruz, Ali’ye karşılık Mihrac’ı cezalandıracagız ’’

dediğini iddia ediyor.

Yahu nasıl bir durum bu ?

Anlattığınız bu Nebil, ne kadar gafil ?

Bir yandan Mihrac'ın güvenilmez olduğunu söylüyor, hatta kendisini ihbar (?) eden olduğunu biliyor ama her nedense onun cezalandırılmasına engel olmak için de arkadaşlarını zor zaptediyor..

Vay, vay, vayyy..!

Behey İbrahim; madem bu kadar zekisin, bir kez olsun Nebil'e bu çelişkisinin nedenini sormadın mı ?

Nebil'e; hem Mihrac'a güvenilmez diyorsun, hem de onu esirgemeye çalışıyorsun demek aklına gelmedi mi hiç ?

Sen kendini uyanık, herkesi aptal mı sanırsın ?

Ya da şöyle sorayım:

Behey rezil; sen Nebil'i gafil, iki yüzlü mü sanırsın ?

Kabak tadı veren bu palavralardan vaz geç artık..

Temcit pilavı oldu, papaz yemiyor..



13 Şub 2011

ACİLCİLER BASIN DUYURUSU No:26 - 2011 MISIR DEVRİMİ ÜZERİNE

 THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması      
11 Şubat 2011 / No: 26

MISIR ARAP HALKININ DEVRİMİ
DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜK İÇİN
YOLA ÇIKAN HALKLARIN YOL HARİTASIDIR.

Mısır halkı tarihinin derinliklerinde yatan uygarlığın gücüyle, güç uygarlıklarını yenilgiye uğrattı. 40 yıllık diktatörlüğü barışçıl bir şekilde, kitlelerin haklı talepleri ve gücüyle tarihe gömdü.
Bilindiği gibi, Mısır tarihi Firavunların mezarlarıyla dolu. Bir sonuncusu da aynı mezarlığa gönderildi. Hüsnü Mübarek diktatörlüğü yıkıldı.
Mısır Arap halkı, bölgenin kaderinde onarılması güç hataların, dış güçlere kuklalığın, bölgemizdeki her kirli komplonun kaynaklarından biri olan bir diktatörlüğü yıktı; İsrail siyonizminin temel destekleyicisi,  Amerika ve şürekaları batı emperyalizminin bölgedeki ileri karakolu, Arap gericiliğin en büyük güvencesi olan bu diktatörlük artık sona ermiş oldu. Bu adım Mısır için olduğu kadar, bölge halkları için ve dünyanın tüm mazlum halkları için bir yol haritası olarak tarihe geçti. Ölümü göze alan 150 gençle 25 Ocak 2011 tarihinde başlayan ayaklanmanın arkasında milyonlar milyonlara eklenerek durdu. Mısır halkı 18 gün kararlıca, ısrarla hedefine varmak için meydanlara indi, gece demedi gündüz demedi, tekrarla insan dalgaları halinde demokrasi ve özgürlük talebi için direndi. 11 Şubat 2011’de Diktatör istifa etmesiyle devrim birinci raundu kazanmış oldu.
20 Mart 2003 tarihi itibariyle Irak’a saldıran Amerika, bölgemizi arka bahçesi haline getirecek Büyük Orta-doğu Projesiyle (BOP), dünyanın da düzenini yeniden dizayn edeceğine inanıyordu. Soğuk savaşın bitimiyle birlikte başlayan bu projenin mimarı olan "karanlıkların prensleri" ve yeni muhafazakarlar İsrail siyonizminin de çıkarlarını koruyan 1000 yıllık bir imparatorluk hayalindeydi. Bu pervasızlık kendinden başka herkesi köle gören algı, pervasızlığıyla ölümden başka bir şey üretmeyen çılgınca saldırılarıyla bir ölüm ve yıkım dayatmasıydı. Roma bir kez daha, Amerika olarak doğdu diye insanlığı aldatmak isteyenlerin karşısında halkların direnmekten başka yolu yoktu.
Ancak bu girişimler, arkalarında yeryüzünün tüm askeri aparatı ve lojistik desteğini almalarına karşın, vatanlarında bin yılların yerleşikliğiyle yaşayan halkları yenilgiye uğratamıyordu. Bu emperyalist girişimler, tarihler boyu bölgemizi tehdit ede durmuştur; Roma, Bizans, Haçlılar, Moğollar ve Osmanlılar bu amaçla bölgemizi istila etmişti. I. Dünya paylaşım savaşıyla İngilizler ve Fransızlar da aynı amaçla bölgemizi istila etti. II. Dünya savaşıyla birlikte Amerika, batılı emperyalist müttefikleriyle aynı kirli amaçlar için bölgemizi kanlı süreçlere yöneltmişti. Hala devam da ediyor. Ancak bunların hiç biri, kanlı denklemlerle örülü girişimlerini başarıya ulaştıramamıştı. Kalıcı olamamıştı. Bu amaçla, ileri sürdükleri yerli işbirlikçiler, kuklalar, beşinci kollar da iflas etmişti. Mısırın baltacıları, kendi halkına çok çektirmesine rağmen egemenlikleri uzun sürmemişti. Dönüp tarihe baktığımızda,  bunların hiçbir artık bölgemizde rahat at koşturma durumunda değildir. Tarihe karışanların ise, izi bile kalmadı.
Bu güçler, Irak savaşını tarihin en büyük yalanıyla, Birleşmiş Miletler topluluğunun alnında bir kara leke olarak kalacak kararların örtüsüyle başlattılar. Buna rağmen hezimetle sonuçlanan kaderlerinden kurtulamadılar. Bu sürecin son halkasında, Lübnan’ın direnen güçleri bölge halkı adına kirli amaçları kesin bir mağlubiyete uğratmıştı. Böylece, son nefeslerini Lübnan'da vermiş oldular; 12 Temmuz 2006’da İsrail’in Lübnan’a saldırısı sonun başlangıcı oldu.
Bu kirli savaşta, Lübnan'ı yakıp yıktılar. Yeni dünya düzeni diye bölgemize dayatmak istedikleri Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) İsrail’in aldığı ağır yenilgiyle tarihe gömülmüş oldu. Bu sonuç da bölge tarihindeki tüm değişimlerin başlangıç noktasıdır
Bölgede gerçek değişim, bu başarıyla birlikte başladı. Ardından gelen gelişmeler, bu sürecin halklar lehine bir zaferle kapanacağının mesajlarını taşıyordu. Tunus devrim ve ardından gelen Mısır devrimi işte böylesi bir bütünün halkaları olarak ortaya çıktı. Tarih tesadüflerin tarihi değildi, zalimler hak ettikleri cevabı mazlumlardan alıyordu.
Mısır devrimi bu halkaların en önemlisiydi; tüm insanlığı etkileyecek, bölgemizin kaderini tamamıyla değiştirecek, halklar lehine demokrasi ve özgürlüğü ikama edecek bir devrim oldu.
Bu devrim hepimizin devrimidir. Mısır halkına şükran borçluyuz, hepimize kutlu olsun. Bizlere zulmü karşı sesiz kalınmayacağını, halkın hak ve hukuk talebinin geçerli tek meşruiyet olduğunu gösterdi. Bu bir yol haritasıdır.
Tüm diktatörler, halkların özgürlük ve demokrasi talepleri karşısında kağıttan kaplandır. Mısır devriminin insanlığı 21. Yüz yıl adına armağanı budur.
Mısır devriminin önünde daha birçok engel duruyor. Mısırın uygarlık sembolü halkı tüm engelleri zorlanmadan aşacaktır.
Örgütümüz THKP-C(Acilciler), bölgenin bir devrimci gücü olarak, Mısır halkını tebrik ediyor, şükran duygularını iletiyor.
THKP-C(Acilciler)
11 Şubat 2011 Cuma.






7 Şub 2011

YÜKSEL ERİŞ


YÜKSEL ERİŞ



Mehmet Yavuz
7 Şubat 2011

1975 yılının Kasım ya da Aralık ayıydı. Mustafa Burgaz okul çıkışında yanıma gelip akşam bir toplantıya gideceğimizi söyleyerek bu konuda hiç kimseye bilgi vermememi istedi..

Akşam buluştuk. Eski otogar civarından dağa doğru yürüyerek Dörtayak semtindeki çıkmazların birinde bulunan bir evin kapısını çaldık.. Kapıyı Mihrac açtı. Yıllar sonra o evin, Mihrac’ın amcasının kızına ait olduğunu öğrenmiştim.

Küçük bir odadaydık. Hava soğuktu. Parkalarımızı çıkarmadan küçük bir daire oluşturup yerde oturmuştuk. Odada Mihrac, Kemal Bayram, Erol Bacaksız ve Süreyya olarak tanıtılan Yüksel Eriş vardı.

Yüksel Eriş oldukça sakin bir tipti. Bir minderin üzerine bağdaş kurmuştu. Aşağı sarkık bıyıkları, beyaz sıfatında ön plana çıkıyordu.

Mustafa, Kemal ve Mihrac Antakya’daki devrimci yapı hakkında genel bir değerlendirme yaptılar. Özetle Antakya’da potansiyel bir alt yapı mevcuttu.
Yüksel Eriş, anlatılanları dikkatle dinledikten sonra Türkiye Devriminin Acil Sorunları başlıklı bir broşürü göstererek pasajlar okumaya başladı..

Başka ülkelerdeki devrimci pratik ile 68 kuşağının deneyimlerinden yola çıkılarak Türkiye üzerine görüşler ileri sürülüyordu. Politikleşmiş askeri savaş stratejisinde öncü savaşının gerekliliği ile bunun nasıl yapılacağı üzerinde konuşmalar oldu.
Bu konuşmalar gece yarısına kadar sürdü. Konuşmalardan sonra örgütsel yapı içinde yer alacağımızı ifade ettik.

Yüksel, bu beyanımızdan sonra evvela bir kağıt üzerinde saatli bomba düzeneğinin nasıl yapılacağını sözlü olarak anlattı. Daha sonra çantasından çıkardığı bir pil, kablo, saat ve flaş ampulüyle de uygulamalı olarak gösterdi.

Bunu kafama not etmiş, sonraki günlerde edindiğim malzemelerle ben de tecrübe etmiştim. Deneyim, bizzat yaşanmadan elde edilmiyordu..

Yüksel, toplantı sırasında Güney Bölgesinden sorumlu olduğunu, bu nedenle sık sık geleceğini söylemişti ama bir daha gelmedi. Sonraki toplantıya gelen Rıza Salman’dan O’nun başka bölgeye sorumlu yapıldığını öğrendik..

Bu toplantının üzerinden çok geçmeden Ocak 1976 sonlarında Malatya olayı oldu. Gece haberlerinde, Malatya’da kimlik sorulan üç kişinin açtığı ateş sonucu bir bekçi ile polisin öldüğü, teröristlerin kaçtığı bilgisi verildi… Bu olay basında oldukça geniş yer aldı. Olayı biz de yakından takip ediyorduk.

Sanırım üç gün sonra, Beylerderesi mıntıkasında kuşatılan teröristlerin öldürüldüğü haberi verildi. Ölenlerin kimlikleri açıklandı… Bu olayı aramızda konuşurken Mihrac; ölenlerin bizden olduğunu, İlker’lerin bu olay olmasaydı Antakya’ya da geleceklerini söyledi.

Malatya olayı; tuttuğumuz yolun risklerini, en basit hatanın ölümle sonuçlanacağını göstermişti. Yani işin şakaya alınır yanı yoktu..

Günler, aylar akıp geçti. Bölgesel trafik yoğunlaştı. Onlarca kişi geldi gitti ama bizler arada bir Süreyya’yı hatırlayıp neden hiç görünmediğini sorguluyorduk. Bir bilgi alamasak da başka bölgelerde faaliyete devam ettiğini düşünüyorduk.. Acı haberi sonunda aldık. Süreyya, 1977 yılında Trabzon’da ölmüştü.. Bir eylem için hazırlamakta olduğu bomba elinde patlamış, bu patlamada parçalanarak ölmüştü.


Aslında Ocak 1977’de Trabzon’da meydana gelen bu patlamayı gazetelerden okumuş ama Süreyya’nın gerçek ismini bilmediğimiz için haberi atlamıştık. Milliyet’in haberine göre ölenin kimliği Yüksel Eriş’ti. Patlamada kolları kopan diğer iki kişi ise Dev-Genç üyesiydi. Muhtemelen haberi atlamamızın en önemli nedeni de bu örgüt adıydı.

Gazetede haberin eki olarak bir de resim vardı. Patlamada ölen Yüksel Eriş ile yaralanan iki kişinin birlikte olduğu bir resimdi bu. Bu resimden de Süreyya’yı seçememiştik..



Kimileri bugün; Yüksel’in patlamada parçalanmadığını söylüyor.. Bunu bilemem,, Cesedi görmedim. Ben, anlatılanları nakletmiştim. Ayrıca Milliyet gazetesinde de Trabzon Numune Hastanesi yetkililerine dayanarak ‘’Yüksel Eriş’in bir elinin koptuğu, kafasının parçalandığı’’ yazılmıştı.

Yıllar sonra bu olayı düşündüğümde aklıma onlarca soru takıldı. Şakası olmayan bir yolun bu kadar basite alınmış olmasının tedirginliğini hissettim.

Yüksel Eriş; kendi dikkatsizliğinin kurbanı, yoldaşlarının sakat kalmasının da nedeni olmuştu. Muhtemelen Yüksel başka bir bölgeye sorumlu yapılmamış olsaydı bu olayı biz yaşamış olacaktık.

Aklıma takılan en önemli soru ise; patlama sonrasında Süreyya’nın gerçek kimliğinin nasıl ortaya çıktığıydı ? Gazeteler, ölenin gerçek kimliğini elbette emniyetten almışlardı ama emniyet nereden öğrenmişti ?

Yoksa öncü savaşını temel kabul eden bir örgütün Merkez Komite üyesi olan bu kişi, olaylara gerçek kimliğiyle katılacak kadar tedbirsiz miydi ?

Aynı durum Beylerderesi için de geçerliydi…Orada da gerçek kimlikler anında haberlerdeydi..

Bu olaylar; insanların ciddi bir yola amatör bir anlayışla girdiklerini kanıtlıyordu..Dikkatsizlik had safhadaydı..

Önderlerin amatörlüğü ve tedbirsizliği; sadece can almıyor, bütün yapıyı da riske atıyordu..

Yol uzundu.. İnsan, en değerli güçtü..

Ama basit hatalarla, çok değerli olan bu güçler kolayca harcanıyordu..

Bugün, geçmişe ve yazılanlara baktığımda hangi tesadüflerle sağ kaldığımızı çok daha iyi anlıyorum.

Belki de bugün, hayatı bu deneyimlerle daha çok ciddiye alıyorum..


25 Oca 2011

ENGİN ERKİNER BİR KATİL MUHBİRDİR..

220. DOSYA


ENGİN ERKİNER

İTİRAFÇI OLDUĞU KADAR

BİR “KATİL MUHBİR”DİR


Mihrac Ural
26 Ocak 2011

Malatya Beylerderesi katliamında İlker akman ve yoldaşlarının kanlı kıyımına yol açan muhbir, itirafçı Engin Erkiner’dir .


 O dönemde karısı olan İlker Akman’ın ablası, “katil muhbir sensin” diyerek suratına tükürmüş ve ondan boşanmıştır. Bu günkü çabası, Resmi boşanma tarihi ile fiili boşanma tarihini birbirine karıştırarak demagoji yapması, suçluluk refleksidir.
MİT ajanı İbrahim Yalçın’a gelince, bu ahlaksız sorduğumuz “MİT’le ne zaman çalışmaya başladın ?”  sorusuna cevap vermemek için fare gibi kaçmaya devam ediyor; aylar oldu soruyu tekrarla soruyoruz, ama cevap yok. Cevap veremez, çünkü o örgütümüze itirafçı Engin tarafından sızdırıldığı zaman da, bu günde MİT ajanı olarak işini sürdürüyor. Yalancı pehlivan tefrikaları ise bu gerçeği örtme çırpınışlarıdır. Ancak gerçekleri örtemiyor.


 Bir MİT ajanı düşünün, örgütünü ihbar etmek için 150.000 TL alarak işe koyulmuş, örgüt merkezine iki kez gidiyor ve MİT’e bilgi aktarıyor. Yakalanmış başka MİT ajanlarının itirafından korkarak, itiraflarını 12 sayfalık el yazısıyla ortaya koymak zorunda kalıyor. Bu el yazılarında ise tarihleri karıştırarak, MİT’le ne zaman ilişkiye geçtiğini örtüyor. Bu güne kadar da bu soruya cevap vermemek için kaçıp duruyor. Bu ahlaksızın çirkin suratı bu haliyle ortada dururken,  Örgütümüzün fedakar yöneticisi MK üyesi Salih hocaya karalama yapmaya kalkışıyor.


 Salih hoca, hayatı boyunca devrimci mücadele için fedakarca davranmış, ailesini, çoluk çocuğunu terk etmek zorunda kalmış, en zor görevlerde mücadele etmiş, örgütü her alanda temsil etme onuru taşımış Antakya TÖB-DER başkanı, örgütümüz MK üyesi bir yoldaşımızdır. 12 Eylül karanlık dönemi boyunca, ülkede, Orta-doğuda Avrupa’da tüm gücüyle çalışarak demokrasi mücadelesine katkı yapmış, siyasi yorumlarıyla örgütün düşünsel zenginliğine katkıda bulunmuş bir yoldaştır. Bu yoldaşa yönelik karalamaların kaynağının MİT olması, mücadelemizin doğal bir tezahürü olarak görüyoruz.


MİT ajanı İbrahim Yalçın’a gelince, o ahlaksız bilmeli ki, muhatap alınmayacaktır. Çirkin dedikodularla insan kirletme çabalarının kaynağı mensup olduğu teşkilatla tarihsel bir mücadelemiz var, cevabımızı bu mücadelenin uygun bulduğu yollarla vereceğiz.


Buna rağmen bilinmeli ki, Salih hocanın ayağının altındaki kir MİT ajanı İbrahim Yalçın’dan bin kat daha temiz ve devrimci mücadelede hizmet çabasının sonucudur.
 Salih hocayı eleştirmek bu ajan sürüsünü birkaç gömlek aşmakla kalmaz, bir devrimciyle bir ajan arasındaki fark gereği bir nitelik farkıdır düzlem farkıdır. Doruklarla, çukurların ölçümleri aynı olmaz. Dolaysıyla çırpınmanın bir kıymeti itibarı yoktur, olamaz da.


Örgütünü para karşılığı MİT’e satan adam, sen gevezelikleri, yalancı pehlivan tefrikalarını bir kenara bırak, MİT’le ne zaman çalışmaya başladın? Bunun cevabını ver.



***


İtirafçı bunalımda. Ağır hezimet insanı perişan hallere sokuyor. Boyunun ölçüsünü siyasi olarak da aldıkça krizleri artıyor, küfür ederken akan salyalarını dizginleyemiyor. Bir sinir bozulması hallerinde, kendi yazılarıyla kim olduğunu bir kez daha ilan ediyor.


Bu çirkin tartışmayı izleyen her okur bilir ki, bizler iddialarımızı sadece bu polis organizesi ikilinin kendi el yazıları ve itiraflarından belgeleyerek kanıtladık. Hasım suçlaması yapmadık, ölü konuşturtmadık, önceki yazılarımızdan alıntı yaparak geviş getirir gibi iddia ispatına tenezzül etmedik.


Kişiyi, el yazılarında dile getirdikleriyle kim olduğunu, kendisini nasıl tanımlamışsa öyle tanımladık. İtirafçı dediysek 20 sayfalık polis itirafnamesini ortaya koyduk, MİT ajanı dediysek kendi el yazısı itiraflarıyla bunu ispatladık.


Tarih belgelerle yazılır dedik, öyle davrandık.


Onlar ise şu ana kadar bir tek satırlık bir belge ortaya koymadan yalan kurgularla örülmüş polis senaryoları üretmeye devam ettiler.


 Aramızdaki fark bu kadar basit.


Son gelişme ise, yazılarında “Puşt” kelimesini istihdam eden bu “puşt oğlu puşt” İtirafçı Engin Erkiner’in, Malatya Beylerderesinde İlker akman ve arkadaşlarının katledilmesine yol açan muhbir olması üzerinedir.


Bu konu elimize iki farklı kaynaktan geçen bilgi üzerine açıldı. Biri, TMMOB’den, aileyi yakından bilen ve olayların tanığı kişiden geldi. Diğeri ise, katliam sırasında bir yolcu otobüsünde muavin olan birinin önceki makalelerimize yazdığı mail iletisinden aldık. Her ikisi de itirafçı Engin Erkiner’in Beylerderesi katliamının muhbiri olduğunu gösteriyor.


Zavallı itirafçı 26 Ocak yaklaşınca yüreğine hafakanlar gelmeye başlar. Suçludur, iç dünyasının korkuları, gerginlikleri erken tepki göstermeye yönlendirir. Bu kez de öyle oldu. Siyaset psikolojisi diyor ya ben buna “psikolojinin siyaseti” diyerek şakşakçı birinin kulağını çınlatacağım.


Suçlu, ne kadar dikkat ederse etsin mutlaka yalana sığınmak zorundadır. İtirafçı Engin de bu hallerde. Biz, elimizdeki bilgiyi okurla paylaştık. Dedik ki, itirafçının karısı İlker Akman’ın ablasıdır. Malatya Beylerderesi katliamı gündeme geldikten çok kısa bir süre sonra, bilgiler toplanınca, kadın elindeki kanıtlara dayanarak ”İlker’in ve arkadaşlarının katledilmesine yol açan ihbarı sen yaptın”, “katil muhbir” diyerek ve yüzüne tükürerek itirafçı Engin Erkiner’i o an fiilen boşamıştır.


Bu boşanma, o an aradaki ilişkinin bitmesiyle de kalmamış, dava açılmış ve resmi olarak da boşanma süreci başlamıştır.


Şimdi sıkı durun, İtirafçı Engin diyor ki, İlkerler katledildikten 6 yıl sonra boşandık. Yani 1982‘de. Bununla da İlkerlerden sonra, karısıyla 6 yıl birlikte yaşadıkları imajı vermeye çalışıyor.


Bu çirkin itirafçının bir demagoji müptezeli olduğunu söyleyip duruyorum. Aciz adam, yenilmiş ve kaçarken şaşkınlığa düşmüş. Ne dediğini bilmiyor, okuru kandırabileceğini sanıyor. Oysa kendisi yazmış, benim araştırmama ve bulup ortaya koymama bile gerek yok. Bu konuyla ilgili “Sakla Samanı Gelir Zamanı” adlı yazısında, İlkerlerin katlinden sonra boşandıklarını, ancak resmi boşanma davasının uzun sürdüğünü, 1982’da sonuçlandığını ifade etmiş.


Yani İlker Akman’ın ablası, olayın ayrıntılarını anladığı an “Katil muhbir” diye suratına tükürüp fiili olarak boşamış, ancak mahkeme kararını 6 yıl sonra vermiş (Ülkemizde o yıllarda bir boşanma davasının 6 yılda bitmesi bile erken bir sonuçtu). Bu altı yılda içinde İlker’in ablası, duruşma salonunda bile bu katille yüz yüze gelmemiştir. Acısını derinleştiren bu haini görmek istememiştir; ayrıca bu ahlaksız, işlediği cürümün korkusuyla, kızı Deniz’e bu güne kadar bir merhaba bile dememiştir (Bir “katil muhbir”in kızı olmak ise çok acı bir şey. Deniz bu duyarlılıkla, itirafçı Engin Erkiner’i baba olarak görmek, tanımak, kabul etmek istememiştir;  tiksinti duymuştur) 


İtirafçı Engin demagojiyle, resmi boşanma için açılan davada karar çıkana kadar geçen süreyi karısıyla birlikte geçirdiğini muğlak kelimelerle ima etmeye çalışıyor. Okur dikkat etmez diye bu kuyruklu yalanı sallıyor. Farkına varılırsa da “efendim, mahkeme boşanmamıza 6 yıl sonra karar verdiğini ifade etmek istedim” diyecek. Ancak bu hezeyanlar kimseyi aldatmıyor tersine “Katil muhbir “olduğu konusundaki kanaatleri pekiştiriyor.


Adam her yazısında okurunu aptal yerine koymaya alışmış. Ama adama sormazlar mı, 19 Ağustos 1977’de tutuklandın, 1982’de yurtdışındaydın, bu dönem İlker’in Ablasıyla nerde ve nasıl birlikte oldun söyler misin?  Be soytarı, be ahlaksız yalancı, bu kadar kaba yalanla kimi aldatacaksın.


Bir önceki yazında, boşandık derken bu kez resmi boşanma kararının 6 yılda çıkmasını kelime oyunuyla, “İlkerlerin ölümünden 6 yıl sonra boşandık”  diye kime yutturacaksın. Okur fiili olarak boşanma ile resmi olarak boşanmanın farkını anlamaz mı sanıyorsun.


Bunak adam, mahkeme evrakları elinde, eksiksiz yayınla da okur neyin ne zaman olduğunu ve nasıl olduğunu anlasın. Hadi göster bakayım kendini… 


Bilmeyenlere tekrar belirteyim, bu itirafçının ceza evinde bir tek ziyaretçisi olmadı. Ne birinci derecede akrabaları ne de dışarıdan bir ilişkisi; selam vermek için bile geleni olmadı, çünkü yoktu. Çevresi olmayan biri, ne bir aile, ne bir ahlak ne bir kültür kimliği vardı, hep bir yere yamanarak var oldu, dik durmasını asla bilmedi. Fiziki olarak hangi siyasilerle yakın olduysa onlardan yana, HDÖ –Acil ayrılığında bizimle birlikte olduğu için bizden yana, Polise düşünce polisten yana, sıkışınca da muhbir olan bir tip. Bu gün MİT ajanıyla birlikte ondan yana olmakta beis görmeyen biriydi.


İlker akman ve arkadaşlarının Malatya Beylerderesinde katledilmesine yol açan muhbir Engin Erkiner’dir. Refleksleri de bunun içindir. Bunu örtmek için, karısı olan İlker’in ablası tarafından boşanmış olmasına rağmen, okuru yanıltmak için 6 yıl sonra boşandık diyerek, fiili boşanma ile resmi boşanma arasındaki süre üzerinde kelime oyunu yaparak yalan söylüyor.


Bir kez daha, onlarca yalandan birini böylece, kendi yazılarıyla ortaya koymuş olduk.


İlker akmanın ablası olar-n karısı, Malatya Beylerderesi katliamının muhbiri Engin Erkiner olduğu anlaşılınca onu derhal boşamıştır. Bu onurlu kadın,  bu muhbirle bir an bile birlikte yaşamamıştır. Resmi olarak boşanma davası 6 yıl sürmüştür ancak hiçbir şekilde bir araya gelmemiştir.


İtirafçı 26 Ocak günü gelmeden göstermeye çalıştığı yazı refleksi, bir kez daha kendini ele vermiş oldu.

 Engin Erkiner Malatya Baylerderesi katliamının muhbiridir.



FİLMİN KARELERİNİ GERİ SARARALIM



Okur bir kez daha film şeridini tersten sarsın. Kare kara olayları izlesin. Bu iddianın, gerçek olduğunu yerli yerine oturduğunu görecektir.

1.      Kare
İtirafçı Engin Erkiner’in doğum gününü artık her kes biliyor 19 Ağustos 1977.


O gün Polise yardım maksadıyla itirafçı olmuş, örgütle ilgili her şeyi, hatta hayallerini bile itiraf etmiştir.
Bildiği, bilmediği, sonradan aklına gelen, gelmeyen her şeyi, geçmiş ve gelecek Üst komiteleri, tüm örgüt ev adreslerini, tüm silahları, tüm kadro, militan ve sempatizanları, hatta merhabalaştığı insanları bile polise tek tek vermiştir; adını verdiği her kişinin ayrıntılı eşkalini bile anlatmıştır.


Mazgal deliği kapısını tıklayarak, aklına sonradan gelenleri bile söylemiştir; polis karşısında “çok dürüst” davranmış, olayları bilimsel temele oturtmak için de “kronolojik sıraya” riayet etme hassasiyeti göstermiştir (bkz. Engin Erkiner Polis İfadesi, http://acilciler-thkpc.blogspot.com/  Dosya No: 1)


 Sorulan sorular üzerine, gelecekteki eylemleri kimlerin yapabileceği kehaneti yürütmekten de geri kalmamıştır; ilginç olan da bu kehanetlerde hep benim adımı öne çıkarmıştır. O günlerden bana karşı iç dünyasında taşıdığı hezimetlerin olduğunu göstermiştir.


Bu “puşt oğlu puşt” (Puşt kelimesi ona aittir), Polis itirafnamesinde bakın kendini nasıl tanımlaşmıştır.


 “Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


Biz bu günü ve bu sözleri, itirafçının doğum günü olarak tarihledik. Filmin son karesi budur. Şimdi kare kare gerisin geriye olayları izleyelim…

2.      Kare

İstanbul’da örgütümüze karşı yürütülen operasyonun arifesinde bu itirafçının başka bir ihanet daha yaptığını görüyoruz. O da, MİT ajanı İbrahim Yalçın’ı örgüte sızdırmasıdır.
 Örgütü yok edeceklerini sandıkları darbenin hazırlığı için (19 Ağustos 1977 operasyonları) MİT ajanı İbrahim yalçın’ı örgüte sızdırıyor. Bu sızma olayı, İbrahim Yalçın’ın MİT’le daha önceden süre gelen çalışmasına da bir işarettir.


Engin Erkiner İstanbul’a nereden geldi; Ankara’dan. 


Neden, Ankara’yı bırakıp İstanbul’a geliyor. Bu gelişi kim karara bağladı, kimden izin aldı belli değil. Belli olan tek şey, Ankara örgütünün tamamen tasfiye edildiğidir.


Normalde bir birimden diğerine gidilecekse, yardım için gidilir, katkı için gidilir, eksikliği tamamlamak için gidilir ve arkada bir boşluk bırakılmaz. Gidilen yerde bir boşluk oluşacaksa, bu gidişin bir anlamı kalmaz. Güney bölgesinden İstanbul’a ve diğer bölgelere kadro transfer ettiğimiz zaman, Güney bölgesi en güçlü konumundaydı ve hiçbir boşluk olmadan giden kadroların yeri dolduruluyordu. Ülkenin dört bir yanına böylesi bir etkinlikle kadroları gönderdik durduk (Ali Sönmez yoldaşı, Nebil Rahuma yoldaşı da İstanbul’a, H.G yoldaşı Samsuna, Karlos yoldaşı Ankara’ya, diğer yoldaşları ülkenin diğer illerine bu tarzdaki bir işleyişle gönderdim).


Ama bakıyoruz ki, İtirafçı Engin Ankara örgüt birimini yıktıktan sonra terk etmiştir. Bir felaketin ardından kaçarcasına İstanbul’a gitmiştir. Ancak veriler bunun bir kaçış değil de yıkımdan sonra  Ankara’da yapılacak polisiye bir iş kalmayınca, Örgüte son darbeyi vurmak üzeri gerçekleşmiş bir gidiştir. Bu da bizim için büyük soru işaretlerinin bir kez daha gündeme gelmesine yeterli bir neden oluşturmaktadır.


İllegal askeri mücadele içinde olan bir örgütün Ankara birimi ölü ya da diri tamamen tasfiye edilmişse, devletin bu birimden isteyeceği bir şey kalmamış demektir. Bu durumda devlet örgütün başka alanlardaki varlığına yönelecek demektir. Geride kim ve ne kaldıysa onun peşine düşecektir. İtirafçının İstanbul’a yönlendirilmesinin nedeni de budur. İstanbul’a gidiş açıklayacak bir başka gerekçe olamaz.
Kareleri biraz daha geriye sarmaya devam edelim…



3.      Kare

Ankara biriminin, en aktif ve en gözde yönetici kadrosu Ömür Karamollaoğlu’ydu. Şehitler ve yakalanmaların ardında ayakta kalan oydu. Bir de itirafçı. Ankara’nın tam tasfiyesi Ömür’ün bir biçimde tasfiyesine bağlıydı.


Okullara, kadrolara, militanlara koşturan oydu. Güney bölgesi ilişkisini sürdüren oydu. Dağlara tırmanan, hazırlıkları yapan oydu. Bu silik kişi ise karanlık bir odunun köşesine sinmiş, avını bekleyen bir yarasa olarak sarkık duran biriydi.


Kendini askeri insanı sanan bu çavuş, hayatında iki el atış bile yapmamış biri. Silahın Laz’ını orijinalinden ayırt edemeyecek kadar bu alanın dışında olan biriydi. Hakkını yememek için, kısa süreli askerlik hizmetinde s uzun namlulu silah görmüş olabileceğini var sayıyorum. Unutmayşalım, İstanbul’da 4,5 saat sonra yakalandığı hayatının ilk ve tek askeri eylemiyle “askeri ve siyasi liderliğin birliği”ni kurmuş bir çavuştan söz ediyoruz;  içinde fünye olan dinamit lokumlarının sıkıştırılamayacağını bilmeyen bir çavuş…


Ömür Karamollaoğlu, bu aptalın verdiği askeri eğitim sonucu şehit olmuştur. örgütümüzün en fedakar, en örgütçü insanının yok etmişti.  Ömür yoldaşın ölümünden sorumlu tek bir kişi var, o da itirafçı Engin Erkiner’dir.


Ömür’ün elinde bomba patladı ve şehit oldu (24 Mart 1977).


Polisin peşinde olduğu Acilciler örgütü Ankara birimi böylece topyekun tasfiye edilmişti; garip olan bir tek kişinin geride kalmasıydı. Bu kişi, 12 Mart döneminin kızılca kıyametinden “KURTULUŞ GAZETESİ”nin göstermelik de olsa son yazı işleri sorumlusu olarak görünen biri,  ayrıca İlker Akman’ın ablasıyla evli olan, üstelik TDAS’ın “yazarı” olduğu iddiasında olan biri…


Bu kadar olgunun bir araya gelmesinden aklınızda bir soru işareti oluşmuyor mu ???...



4.      Kare

Ömür’den hemen önceki kareye gerisin geriye gidelim…


Rıza Salman, ihbar olması büyük ihtimal olan bir kuşatmaya düştü. Polis kuşatmasında gerçek bir devrimci gibi davrandı. Teslim olmadı.


Bir Acilciye yakışır tutum takındı, direndi. Esir düştü. İşkencede ser verdi sır vermedi.


Bu şahısla hiçbir zaman uyumlu olamadım. İlki kaçak yollardan dere-tepe-vadi geçerek Suriye’den malzeme alıp dönmüştük (Hanna yoldaş, bu yolculukta bizi sınır köyüne kadar uğurlamıştı). İkincisi Binboğa dağları tırmanışında birlikte olduk, üçüncüsü Güney bölgesi çalışmalarına Ömürle birlikte gelip örgütlenmemizde misafir kaldı, Dördüncüsü, Niğde zindanında aynı komünde geçici bir süre bir arada olduk.


1979 HDÖ-Acil siyasi ayrılığı ardından, Konya Cezaevinden Niğde cezaevine sürgün gelmiştim ve orada Rıza’yla birlikte olmuştuk. Çok konuştuk, çok tartıştık. İnsani olarak çok farklıydık. Siyasi olarak da en temel konularda anlaşamamıştık. Ama Rıza Salman, polise karşı ve işkencede direnmiş biri örnek biridir diyerek Sezar’ın hakkını Sezar’a teslim etmeliyim. Yakalandığında, direnmekle kalmadı, geride örgüte zarar da vermedi. Oysa İtirafçı bir tek tokat yemeden her şeyi polise gönüllüce verdi.


Bir de şu çirkin tartışmaları görünce, HDÖ ile yaşadığımız ayrılığın ne kadar kaliteli bir siyasi ayrılık olduğunu, hiçbir çirkine girilmemesiyle ortaya koyulan örneği hatırlatmam gerekecek. Örgütsel tarihimizin ortak sürecinde bu insanlar hakkıyla anılacaktır.


Ankara’da Rıza Salman da böylece tasfiye edildi. Bu tasfiyede İtirafçının nasıl bir rol aldığını fotoğrafı bütün olarak gördüğümüzde daha net anlamak mümkün olacaktır. Elimizde belge ve kanıt olmadan bu konuda daha fazla bir şey söylemeyeceğim ama aldığım bir sinyal bunun da belgeleneceğini gösteriyor (bu konuyla ilgili belge ve kanıt ulaştırılırsa bunu okurla paylaşacağım).


İtirafçı Enginin olduğu her yerde bir karanlık nokta var olmuştur okurun dikkatini buraya çekmek isterim.


Devam edelim…



5.      Kare

Yüksel Eriş hoca elinde bomba patlayarak şehit oludu (24 Ocak 1977).


Bu örgütün gerçek hocası, gerçek vakur insanı, Güney bölgesinin bu süreçte yer almasının temel yöneticisi.


Yüksel Eriş hoca Ankara’dan uzaklaştırılıp, yetersiz askeri bilgi içinde, sorumsuz ve hayatında fiili bir şey yapmamış bu ahlaksızın döşediği yolda ölüme gitti.


Yüksel hoca görevini yaptı, inandığı, davası gördüğü, omuzladığı mücadelede şehit oldu. Ancak bu gelişmeler, örgütte var olan anlayışın, askeri çalışma yetersizliklerinin de bir ifadesiydi. Bunun sorumlusu kim ve ne amaçla bu sonuçlar üretildi. Bunları örgüt tarihi sorgulayacaktır; her şeyin altında kirlilik arayanlar, kendi alanlarındaki kirlilikle muhatap olacaklarını bilmelidirler. Belgesiyle, kanıtıyla ortaya çıkan kendi el yazıları ve itiraflarının yanı sıra, tarihi süreçlerin halkalarınca da ortaya çıkmakta olan gerçeklerle yüz yüze kalacaklardır.


Kurucu önderler İlker Akman ve arkadaşlarını şahsen tanımadım ama yazılarından onların nasıl bir devrimci olduğunu kestirmek zor değil. Örgütün aklı diye tanımladığım İlker Akmanın, dik duruşunu, bilgi ve algı tarzını kestirmek zor değil. Geride bıraktığı yazılar bunun en açık ifadesidir. Şehit olacak kadar sunduğu fedakarlık ise, bu gün bu ahlaksızlara bakınca, çok daha anlamlı olduğunu görüyorum. Bu önderlerin yolunda yürüyen biri varsa o da Yüksel Eriş’ti.


Yüksel Hoca, hepimizin hocasıydı. Onu çok yakından tanıdım. İnsani olarak ve devrimci bir yönetici olarak fiili süreçte tanık olduğum Yüksel Hoca, bu örgütün en büyük son kaybıydı.


Şehit olma süreci nasıl oldu, Ankara’da Karadeniz bölgesine gidiş ve o kesitin ilişkisinde neler oldu hala bilmiyoruz. Bunu Rıza Salman açıklamalı. Sürekli yalan söyleyen, kurgularla, demagojide müptezellikle, MİT ortaklığıyla ve üzerindeki şüphelerle İtirafçı Engin’in bu sürece ilişkin konuşacağı hiçbir şey tarafsız olamaz, doğru olamaz...


Ömür ve Yüksel’in şehit olma tarzlarındaki aynılığa dikkat çekerek film karesini gerisin geriye sarmaya devam edeceğim.



6.      Kare

Dikkatli okur, birileri için örgütte bir yol açma olayından söz edilecekse, bu belirtilerin yeterli kanıt olduğunu görecektir.


Biz bu aşamada kitle çalışması içinde binlerce insanın katıldığı mitingler, her eylemin siyasi açıklamasını ihtiva eden basın açıklamaları, günün en önemli tartışmalarıyla ilgili kitap (Sov. Sos. Emp. Tezlerinin Saçmalığı), “TEK YOL DEVRİM” adlı dergimizi çıkarmış, şehrin her mahallesinde, ilin her ilçesinde ve köylerinde dernekler kurmuş çalışmalarımızı yükseltiyorduk.


Aynı kesitte, itirafçı karanlık odasında siyaset adına hiçbir şey yapmadan oturduğu bilinmektedir; ne bir bildiri, ne bir yayın, ne bir siyasi yorum yapma çabası olmadığı gibi, bizim bu çabalarımıza engel olma yönünde beyhude çabaları oluyordu.


Burada bir duralım. Kimse kimseyi kanıtsız belgesiz suçlamamalıdır diye tekrar edeceğim. İtirafçının polis ifadesini bir kez daha okuyun. İlgili iseniz iyice ve satır satır okuyun, yaptığı itirafların mantığını yakalamaya çalışın.  Başka bir kanıta gerek duymadan bu adamın 26 Ocak 1976 Malatya Beylerderesi katliamının muhbiri olduğu görülecektir.


İlkerlerin Postanede kiminle konuştukları ya da oradaki randevunun nasıl bilindiği sorusu Beylerderesi katliamının temel sorusudur. İtirafçı Engin Erkiner, geride kalan, İlker’le Ankara’da bağlantılı tek kişidir. Bir başka kişi yoktur. Bunu itirafçının kendisi de söylüyor.


İlkerlerin tam olarak nerede oldukları, ne yaptıkları, üzerlerinde nelerin olduğunu bilen tek kişi işte bu adamdır. O kesitin siyasal ve güvenlik mantığının aksine, 12 Mart dönemi sonrası, 1974 affı ardından, Ecevit’in Karaoğlan rüzgarının sol adına yükseliş kesitinde, kim oldukları, ne yapmak için orada bulundukları, üzerlerinde nelerin olduğu bilinmeyen üç kişi için, helikopterler dahil müfreze müfreze jandarmayla, polisle ölüm saçmanın bir mantığı yoktur. 


Bu bir ihbardı ve bu ihbarı Engin Erkiner yaptı.


Bu olay, sıcaklığını kaybetmeden, ilk bilgiler ele geçince, İlker Akman’ın TMMOB’deki arkadaşlarınca da yapılan araştırmalar sonrası, işin ucunda bir ihbarcının olduğu belgelendi. Bu ortaya çıkınca, İlker Akman’ın ablası bildiği ayrıntılarla kimin ne zaman kiminle tel bağlantısı içinde olduğu verilerini birleştirdi.


 Her şey açıkça ortaya çıktı. Kocası olan Engin Erikiner,  kardeşi İlker Akman ve arkadaşlarının kanlı bir operasyonla katledilmesinin muhbiri olduğu netleşti.


Bu bilgiler örgütümüze İlker Akmanın yakın mesai arkadaşı ve bu sürecin bir yerinde yer alan, bu gün yüksek bir kamu görevlisi olan, İlker’in TMMOB’li yakın arkadaşı mühendis bir kişidir. Çirkin tartışmaları takip eden bu kişi, tarih ve vicdani sorumluluğuna dayanarak bizlere bu açıklamaları yaptı. Bu bilgiler sürecin her kesitiyle karşılaştırmalı olarak ele alındığında, gerçek olduğunu ortaya çıkarttık ve Arşivde tutma yerine, okurla paylaşmayı uygun gördük.

Bu noktada okuru empati yapmaya davet ediyorum.


Kocasının ihbarıyla, kardeşi ve yoldaşları katledilmiş bir kadın düşünün. Böylesi bir şok yaşanmadan, en kasvetli ve en acı kesitte hiçbir kadın kocasını birden bire terk etmeyeceği sonucunu sizde varacaksınız. Ortaya çıkan bu kanlı süreç üzerinden, uzun bir dönem geçmeden, ailevi nedenlerle boşanmayı talep edecek bir kadın yoktur. Tersine bu acı süreçte duygularını paylaşacak, ona yardım edecek birine ihtiyaç duyar bu da en yakını kocası olmalıdır. Normal bir boşanma böylesi sarsıcı bir olayın ardından asla olmaz. Üstelik  kızı olan birinin böyle bir davranışı mümkün değildir.


İtirafçı Boşanmayı ailevi mesele olarak okura yutturmak istiyor. Yalan söylüyor.  İlker’in ablası gerçeği öğrenince, bir katil muhbirle birlikte olamayacağını ilk anda anlıyor ve suratına tükürerek fiili olarak boşanıyor. Bununla kalmıyor aynı anda mahkemeye başvurarak resmen boşanmak istediğini ilan ediyor.  O andan itibaren de bu alçağın yüzünü görmeyi ret ediyor.


İlker Akman’ın Ablası, İlker gibi onurlu tutum alıyor ve “İlker’in ve arkadaşlarının katledilmesine yol açan ihbarı sen yaptın, sen bir katil muhbirsin” diyerek suratına tükürüyor. Boşanmanın nedeni de bundan ibarettir.


Örgütün kurucu önderleri İlker Akman, bu silik kişiyi örgütte işlevsiz haliyle her zaman ötelemiştir. Örgütsel çıkış için adım atamak ve bunu başarmak için yola çıktıklarında bu kişiye görev bile verilmemiştir.


Yüksel Eriş hocanın, Ömür Karamollaoğlu’nun bu kişiyle ilgili olarak söyledikleri de aynı yönde kesişmektedir. Bir köşeye itilmiştir. Rahmetli Mehmet Koç, bu adama boşuna “Çavuşesku” benzetmesi yapmadı; kin ve garez dolu sorumsuzluğuna bakarak, çirkin tartışmaların adamı olarak bu isim ona gerçekten yakışan bir isimdi, sonu da aynı şekilde yakışık olacağı kesindir.


Bu karede her şey çok net. 26 Ocak 1976 Beylerderesi katliamının arkasında Engin Erkiner adlı bir  muhbir bulunuyordu.



7.      Kare; filmin ilk karesi

Filmin ilk karesini okumadan önce, zihninizde şu tarihi kareleri ileriye doğru sarmaya çalışın.   Beylerderesinin katil muhbiri,  Ankara bölgesini ölü diri tasfiye eden, MİT ajanını örgüte sızdıran, itirafçı olarak polise örgütü teslim eden biriyle karşı karşıya kaldığınızı göreceksiniz.


Şimdi böylesi birinin eğri oturup doğru konuşması gerekirken, demokrasi mücadelesinde yer alma çabası veren, örgütlü kalacağız diye legal illegal çalışmalarını gücü oranında sürdüren örgütümüze saldırmalarının anlamı nedir. Bu ülke daha onlarca siyasi örgüt kaldırır, milyonlar zaten örgütsüz, okuyan kalmadı, eyleme katılacak insan sayısı gittikçe geriliyor bu sürece katkı yapmak, omuz vermek varken 24 saat aralıksız karalama yapmanın mantığı nedir???....


Bunun cevabını her dosyada veriyorum, bu bir polisiye Görevdir. Bunu başka türlü izah etmenin mümkünü yoktur; ne kin ne de inat 3 yıl böylesi bir karalama kampanyasını sürdüremez. Bu bir görevdir. Okur Doğu Perinçek’in devrimcileri ihbar ve karalama sürecini hatırlasın ve bu kişinin bu gün nerede olduğunu  göz önüne getirsin her şeyin çok açık  olduğunu görecektir…


Filmin ilk karesine dönelim…


Filmin ilk karesi, kendisinin de yazılarında ifade ettiği gibi, “Kurtuluş Gazetesi”ndeki şekli de olsa “Yazı İşleri Sorumlusu”dur.


Mahir Çayan önderliğindeki THKP-C’nin merkez yayın organı durumunda olan bir gazetede,  Abdurahman Çelebilerin olmadığı yerde de olsa,  “yazı işleri sorumlusu”  olmak, 12 Mart vahşetindeki kanlı kıyım süreçleri, aydınların, tarafsızların bile işkencelere çekildiği, zindanlara doldurulduğu bir dönemde, Denizlerin asıldığı, Kızlderelerin kanlı kıyımının icra edildiği bir ölüm denklemi sürecinde, “KURTULUŞ GAZETESİ”  Yazı İşleri sorumlusunun aranmaması, tutuklanmaması, soruşturmaya bile uğramaması ilginç değil mi ?...


İtirafçıya, “Senin baban ne iş yapar?” diye sordum durdum ama aileleri işe karıştırmamak adına bunu tekrar etmeyeceğim. Bu ortamda İtirafçı Engini kim korudu da tereyağından kıl çeker gibi 12 Mart’ın ölüm süreçlerinden çıkardı. Bu kadar tesadüf olur mu?


İşte, Malatya Beylerderesi katliamına yol açan muhbirin ilk açığı burada başlıyor.


 Filmi bir kez daha, ağır çekimle seyredin, vardığınız sonuç ne ise kabulümdür.


Sonuç;

Katil Muhbir, itirafçı Engin Erkiner,


Bölgemizde kitle içinde en yaygın ve en iyi kamufle olmuş halimizle çalışırken, adımızı ilk kez polise sen afişe ettin; beni, Nebili, Ali çakmaklıyı, Ali sönmez yoldaşı ilk kez polise sen verdin. Tüm örgütü yıktın ya da ortağın MİT ajanı İbrahim Yalçın’la birlikte yıkacağınızı sandınız. Beceremediniz.


Firari olarak yılmadan çalıştık. Örgütü ayakları üzerinde oturttuk, yükselişe geçtik. Yakalandık ama ser verdik sır vermedik, bunun için örgüt yoluna devam etti. İkinci, üçüncü kuşak yöneticiler yola devam etti, bir Acilci yöneticinin alması gereken tutumu aldık.  Sen ise, geride selam atacak bir tek insan bile bırakamadın.


Sonraki süreci hep anlatıp duruyoruz tekrar etmeyeceğim, Acilcileri yükselten, Kongreyle de taçlandıran emeklerimiz halkımızın davası uğruna sarf edilen emeklerin ürünüdür.Türkiye sol tarihinin en geniş katılımlı ittifakı olan Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi (FKBDC) kurucu üyesi olduk, Merkez yayın organı CEPHE’yi tekrar yayınladık 12 Eylül karanlık rejimine rağmen ülkede dağıtmaya çalıştık yurtdışında  her alanda ek yayınlar yaptık. Bu bizim görevimizdi, bunda övünülecek bir şey de yok, bu örgüte emek veren, onurluca geçmişini taşıyan herkesin bu başarılara katkısı olmuştur. Örgüt tarihi bu insanların adını unutmayacaktır.


Sen, katil Muhbir, itirafçı Engin,


Çehren açığa çıktıkça, kuşatılıp işlevsiz kaldıkça örgütten örgüte kaçarak bukelamun gibi yaşamaya devam ettin. TKEP’te ortağın MİT ajanıyla bir kez daha buluştun. TKEP tasfiye oldu, buharlaştı, rolünüz ne idi? bunu TKEP’liler ortaya koyacak, başka örgütlerin işlerine karışma geleneğimiz yok. Ama sorular var yeri gelince sorulacak, el yazılı mektuplar var okura ulaştırılacak…


Sonuçta, sen bir katil muhbirsin bunu ispat ettik. Kaygılarının  dışa vurumu olarak ortaya koyduğun refleks bunun bir ispatıdır.


Polis itirafnamene ön söz yazdığın gibi ve isteğin üzerine bu önsözü polis itirafnamenin arkasına soktuğumuz gibi, “katil muhbir” olduğunu da itiraf edeceksin. Belki bunun için elimize düşmene bile gerek kalmayacak. Ama bu gerçeği devrimci kamuoyuna itiraf edeceksin.


Bundan kaçama şansın yok bunu da bilesin…


3 yıldır küfür ediyorsun, uyduruk senaryolarla, yalan kurgularla karalama yapıyorsun. Demek ki başaramadın. Yalanlarına kimseyi inandıramadın, tersine kendi çelişkilerinle çehreni, müptezel bir demagog olduğunu, bizim anlatmamıza gerek olmadan gösterdin. Bu iflasının, ağır yenilgi altından can çekişmenin tecellisidir.



Hakkındaki tüm iddialarımızı, sadece kendi ağzından çıkan, altında imzan olan verilerle kanıtladık, bir araştırma yapma gereği bile duymadık. Ortağınla o kadar çıplaksınız ki sizi, sizden anlatmak yetip arttı bile…





 
Mit ajanı İbrahim Yalçın’a gelince…





Bu it, ağzı köpürerek Salih hocaya saldırmış.


Neden? 3 yıldır herkese her türden karalama yapmasına karşın Salih yoldaşa ilişmemişlerdi.
Dürüstlükse  hatası olan herkesi  ifade etmek gerekmez miydi? Ancak amaç bu değil.


Amaç üreten, örgütleyen, meydanlara inen gücü kırmaktı. Bunun adresi Mihrac Ural ve onun yoldaşlarıydı. Kim ki geri çekilirse, ona övgü bile yapmak mubahtı.


Hesaplar tutmadı. Amaç kirli olunca araçlarda kirli olacaktı.

MİT ajanı olduğunu unutarak, TKEP'li bir sığınmacı olduğunu düşünmeden ve utanmadan, 22 yıldır ilgisi olmadığı Acilciler örgütüne saldırmanın hayasızlığıyal yüzü kızarmadan MK üyesi bir emektar devrimciye kara çalmak ne anlama gelir...

Bir ömür birlikte yürüdük Salih Hocayla. Güneyi birlikte örgütledik. İyi günü kötü günü birlikte yaşadık. MK üyesi bu yoldaşı tanıyanlar ne kadar barışçıl ve insani olduğunu da bilirler.

Salih Hoca sözünü söyleyeceği zamanı bilir ve söylerdi. Söyledi de…


Şok oldular. Örgütün onurlu ve sesiz insanlarını bu çirkin tartışmaya katılmadıkları için, söyleyecek sözlerinin olmadığını sandılar. Yoldaşı yoldaşa düşürerek sonuç alabileceklerini umdular. Salih hoca  suratlarına sert tokadı aşkedincede, salyaları dökülerek saldırıya geçtiler. Ama kimseyi aldatamazlardı, adama dün neredeydin diye sorarlar …

Salih hoca’nın gerçek adını ifşa ederek (ihbar bunların işidir) onu eleştirmenin ne anlam taşıdığını bilenler biliyor, bunun üzerinde durmayacağım. Kod adıyla bize saldıranları, hiçbir zaman gerçek isimleriyle anmadığımızı burada hatırlatmakla yetiniyorum.


Salih hoca, bu örgütün emektarıdır; her örgüt emektarı gibi bu örgütün önemli bir değeridir.  Hayatını halkımızın demokrasi ve özgürlüğü için adamış onurlu bir insandır. Hepimizin olumlu olumsuz yanları olabilir, kimse mutlak değildir, ama aramızda en büyük perişanlığı yaşayan bu insan, alnının teriyle çalışarak dün de bu günde kimseye muhtaç olmadan yoluna devam etmiştir. Örgütün değerleri uğruna, ailesini, çoluk çocuğunu, mesleği olan öğretmenliği de terk etmek zorunda kalmış bir mücadele adamıdır. Bu mücadele katılıp kaçanlara inat o sonuna kadar bir an boşluğa düşmeden  bu mücadelenin insanı olmuştur. En uzak olduğu dönemlerde bile siyasi tartışmalarımızla, bilgi alış verişlerimizle, örgütümüzde taşıdığı müstesna yeri korumuştur.


Bu insanın demokrasi mücadelesindeki dik duruşunu kimse lekeleyemez. Örgütümüzün legal alandaki en önemli isimlerinden biridir. Yüksel Eriş hocanın, Güney Bölgesi komitesinde övgüyle andığı isim Salih yoldaştır. O, TÖB-DER genel merkezinde oluşturduğu ağırlığıyla, Antakya TÖB-DER başkanlığındaki başarılı çalışmalarıyla öğretmenlherin her seçimde onayladığı bir isimdir. TÖB-DER merkezi Kongre delegesidir ve onlarca delegeye yön veren bir mücadele adamıdır; karanlık odaların ölüm kusan kurgularıyla, askeri eylem yapma hayali içinde yaşayan ve sonrasında itirafçı ve MİT ajanının ihbarlarıyla yakalanmaya mahkum olanlardan değildi. Örgütümüzün, illegal ve legal çalışmasının uyumunu sağlayan mimarlarındandır.

Antakya tarihinin en önemli iki mitinginini yönetici kadrosunda yer alan Salih hoca, kitlesel çalışmanın en deneyimli yöneticisidir. Hayatında kitle çalışması nedir bilmeyenlerin, her seçimde çoğunluğu alarak  demokratik yollarla derneğin başında olan bir mücadele adamına dil uzatamaları kirli amaçlarının  ifadesinden başka bir şey değildir.


Onu Güney Bölgesinin Yüksel Eriş hocası olarak tanımlamak yanlış değil. Bunu ona hiçbir zaman söylemedim, ama benim için Salih yoldaş böylesine dengeli bir yoldaştır.


Bu insana dil uzatanlar önce kim olduklarını bir açıklasınlar. Kendi el yazılarıyla MİT ajanı olduklarını itiraf etmelerinin ötesini okura aktarsınlar, sonra karalamalara yeltensinler diyeceğim.

 MİT ajanı, sen kimsin bunu biliyoruz, tek bir soru sorduk buna bile cevap veremedin. Konuş bakalım. Salih yoldaşa uzanan dilini bu soruyla bin kez kestik, fare gibi daha nereye kaçacaksın söyle bakalım?
Sorumuz çok basit, “MİT’le ne zaman çalışmaya başladın?”.


Tam tarih ver, kaçışın seni kurtaramaz bunu da bil…


Yazacaklarımı Jokerde iyice okusun, medyumluk labirentleri ona bir şey kazandırmaz. Kelimelerin sihirli mesajlarını, kahve falcılarına bıraksın, kırmızı teflonları da sahiplerine. Jokerden siyasi yazı beklemiyorum, bu onun birkaç gömlek aşar. Aynaya baksın Paris toplantısındaki “MİT’ten para almışsa bu adam MİT’tir” dediğini hatırlasın, sonra ortağına sorsun, “İbrahim sen neden bu mit’le ilişki tarihini net vermiyorsun,  korkun nedir?” desin. Başka ihsana gerek yok…


Bunun için de el yazılı itirafnamesini bir kez daha okusun. Satır aralarını okuma uzmanı olarak, bana “ifaden beyaz kağıt da olsa, bana ver, ben okurum” diyen joker, sana el yazısıyla açıkça yazılmış ortağının yazısını, tek tokat yemeden kaleme aldığı 12 sayfalık belgeyi veriyorum. Onu oku ve inceliklerini orada döktür bakalım. Namusuz değilsen, şerefsiz bir it değilsen, elini vicdanına  (varsa) koy ve ortağın İbrahime soruyu açık ve net sor, cevabı da sen aktar.

Bize ağır küfürler sarf eden biri vardı. Örgütümüzle de alakalı değildi. Farklı isimlerle ha bire bana mailler atıyor, bu çirkin insanlarla artık hiç bir şekilde ilgili olmadığını yazıyor. MİT ajanı İbrahim Yalçın'a sorduğunu iddia ediyor ve şüphelerini dile getiriyor. "Paris'teki kişi güvenilmez biridir diyor". Joker Haydar en az o kişi kadar kadar onurlu olabilirmisin…. Asla olamazsın...

Adam olmadığın için, cevap verilmeye bile değer bulmuyoruz bunu hatırlatırım.


Tekrar aktarıyorum.


İbrahim Yalçın, MİT'le ilişkisi için el yazılı itirafnamesinde üç farklı tarih veriyor. Üç farklı tarih. Üstelik hokkabazlığın tüm maharetlerini dökerek, el yazılı itirafnamesinde bu tarihleri karıştırarak veriyor.


20 Ekim 1986 da yakalandım diyor, ama 28 Ağustos 1986 tarihini MİT’e bildirip 150 000 TL paralarını alarak, ihbar iamaçlı bilgi toplamak için örgüt merkezine gittim diyor. Bu iki tarih arasında da bir tarih veriyor, Sarı Vedat'a randevu verdim, bunu MİT biliyor 13-14 Ekim 1986. (bkz. İbrahim Yalçın El yazılı itirafnamesi.


Sıradan okur dikkat etmeye bilir.  Bir kaç tarih sıralanmış  der geçer. Biraz dikkat edilsin, yeter.  28 Ağustos 1986 tarihi, 20 Ekim 1986 tarihinden öncedir.


Dolaysıyla, 28 ağustos1986’da MİT’ten para alarak ihbar için ortadoğuya çıkmışsa, 20 Ekim 1986'de yakalanmış olamaz. Bu durumda 20 Ekim 1986 tarihinde yakalandım demek yalandır.

20 Ekim tarihi, örgüt merkezine ikinci geliş tarihidir. Bu durumda açık olan bir gerçek varsa MİT'le ilişkinin 28 Ağustosundan önce olduğudur.

MİT ajanı bunu söylemiyor. 28 Ağustotan ne kadar önce  ilişkiye geçtiğini dile getirmiyor, her şeyi yazdım dediği  12 sayfalık el yazmasında  bundan hiç söz etmiyor. Özel olarak bu bilgiyi gizlemeye çalışıyor. Bizim sorumuzda tam burada anlam buluyor, bu ilişki tarihlerinin ötesi nedir bunu söyle diyoruz...

MİT ajanı İbrahim Yalçın, bir daha söylüyorum

Örgüte ilk gelişinde bilgi toplayıp gerisin geriye gittin (15 Eylül 1986 civarında). Bir yoldaş görüntüsündeydin. Hiçbir şeyden söz etmedin.

ikinci gelişinde de bir açıklama yapmadın. 1 kongreye gelmiştin, bilgi toplayıp gerisin geriye dönecektin. Ancak hesapta olmayan bir gerçekle karşı karşıya kaldın. Örgüt, kongreyi ihbar için gönderilmiş iki  MİT ajanının yakalayıp sorguya çekiyordu.

Dehşete düştün, korktun. Bunlardan biri seni iyi tanıyordu (Cengiz). Öyle ki, bu kişiyi MİT senin tavsiye ettiğin yönünde elimizde bilgi bile vardı. Kaygıların arttı ve tek tokat yemeden itiraflara başladın. Ama bilinen hokkabazlığınla MİT’le ilişki tarihini karambola getirerek bulanık bıraktın. Verdiğin bilgiler ise  çok eski ve  MİT bgönüllüce verilmiş bilgilerdi.

 Olay bu kadar. Sen çok ama çok uzun yıllardır MİT'le çalışıyorsun bu mutlak bir kesinlikle kanıtlandı. Jokerin, başı altta ayakları havada duran salmama yüzde binliğini, burada ayakları üzerine oturduğunu söylemek yanlış değildir.


Şimdi tekrar soruyoruz, “MİT’le ne zaman çalışmaya başladın?”. Bu tarihi neden vermekten korkuyorsun, aylardır neden cevap vermiyorsun.


Belli ki, hesap yaptın, bir tarih bulmaya çalıştın, ama hep açık çıktı. Bunun için susmayı tercih ettin, bu çok açık. Ama susmak seni kurtarmayacaktır…


Bir kez daha söylüyorum, kanıtsız, belgesiz insanları suçlamak doğru değildir; en azından burjuva hukuk normlarına uymak gerek. Bir iddiayı ortaya atan onu kanıtlamakla yükümlüdür.

Bir iddia  başkası tarafından ortaya atılmışsa, onu da tırnak içinde göstermek gerek. Başkasının İddiasını kendisi de yapıyorsa, bunun delilerini ortaya komalıdır. Hasım iddiasının iddia olmadığını, ölü konuşturmanın kanıt olmadığını bilmek bu işin asgari etik yanıdır. Bizler buna hep uyduk. Ama bu “puşt dölleri, bu zina çocukları” (kendi sözleri), bir önceki yazılarından yer alan yalanları, bir sonraki yazılarındaki iddialarına kanıt olarak sunup yaptıkları demagojiyle kafa bulandırabileceklerini sandılar.  Dayandıkları ahlaki yazım tarzı da bundan ibarettir.


Bunun için 3 yıl değil 300 yıl aynı karalamayı yapsalar da sadece iflaslarını tekrar etmiş olacaklar. Ötesi yok.


Sonuç


Bu adamları biliyordunuz da neden tasfiye etmediniz diye iyi niyetle soranlara cevap vermiştim. Tekrar edeyim.


Öncelikle bu adamları öyle bir kuşatmıştık ki, verebilecekleri hiçbir zarar olamazdı. Dünyalarını dar etmiştik, kaçışları da bundan dolayı oldu.


Sonra, İnsan katletmenin karşısında olmasaydık bunu açıkça, gerekçeleriyle uygulayabilirdik. O kesitin bunu kaldırabileceğini de çok iyi biliyorduk. Ama bu yola başvurmadık; kongre örgütleme düzeyinde olan bir örgütün buna ihtiyacı yoktu.  Kuşatmak yeterliydi. Kongreyi kirletecek, moralleri zedeleyecek bir girişim bizim gelenekte yoktu. Kongrenin karar bağladığı tüzük,  örgütten ihraç dışında bir müeyyide uygulamayı yasaklıyordu ve bu öneri benden gelmişti.


 Bu kararım, doğru ya da yanlış olabilir, tartışıla bilir de. Ama kararımdaki kaygıları hep söyledim, yükselişte olan bir örgütün önün kesecek adam öldürme yöntemi doğru değildir.


Bu gün bütün bu kirliliği yapanlar ölümü bin kez hak etmiş olsalar da bu yola başvurmayı ret ettim; onlar da biliyorlar, bir işaretim değil, bir dudak hareketim bile onları yok etmeye yeter de artardı. Bunun için, gönüllü infaz yapmaya hazır, yazılı müracaatta bulunan kadrolar da vardı (belgeler örgüt arşivindedir). Ama bunu ilke olarak kabul edemezdim ve buna iltice etmedim.


Ajanlığı bir kez açık edilen birinin ölü olduğuna inandım. Gerisiyle uğraşmayı gereksiz gördüm. Örgüt olarak zamanı gelince de açık belgeleriyle devrimci kamuoyunu bilgilendirdik. Bizim için buraya kadar yeterliydi.


Bu gün sürmekte olan çirkin tartışmalar ise, bunların amaçlarını da yeterince ortaya koymaktadır; zaten ne örgütlü olmak, ne demokrasi mücadelesinde örgütlü olarak yer almak gibi bir dertleri olmadığını söyleyerek işlerinin polis organizesi olduğunu kendileri itiraf etmektedirler.


Bütün bunların ötesinde bizi ilgilendiren, örgüt tarihimiz ve devrimci kamuoyunu bilgilendirme adına sorduğumuz sorulara cevap bulmaktır.


MİT ajanı İbrahim Yalçın muhatabımız değil ama, açıkta kalan soruyu  cevaplayana kadar peşinde olacağız. Bunu bir kez daha deklare ediyoruz.


“MİT’le ne zaman çalışmaya başladın?”, sorumuz bu kadar basittir.

Benim bu soruya bir cevabım var.


İbrahim Yalçın örgütümüze itirafçı Engin Erkiner tarafından sızdırıldığında da bu gün de MİT‘le çalışan bir ajandır.


Bu yüzden “MİT’le ne zaman çalışmaya başladın?” sorusuna cevap veremez.


Hepsi bu kadar….