10 Ara 2010

CİHAT ÇELİK ve İLK TEST

211.DOSYA
İLK TEST


Mihrac Ural
10 Aralık 2010


Test yapacağım.
“Kısa kes Aydın havası olsun” derler ya önemsiz şeylere vakit harcamamak için bu yolu seçeceğim.
Okurlarım bilir, tanımadığım, ortak bir şey paylaşmadığım insanları muhatap almıyorum. Siyasa sorumluluğum var, düşüklerle ilgili değilim.
Örgüt tarihini ilgilendirdiği kadarıyla, TKEP kırması muhbir şebekesinin yalanlarını deşifre etmekle yetiniyorum.
 Testi siz okurlarım cevaplayacaksınız. Gerisini söylememe bile gerek kalmayacak…
Aşağıda bulunan cümleleri dikkatlice okuyun;
“Yüksel Eriş …Apo'yu ve Apocu'ları sevmezdi.”

“Kurtuluş Cephesi dergisinin internet sayfalarında epeyce gezinti yaptım. Öğrendiklerimi bildiklerimle birlikte değerlendirdim. Vardığım sonuç, Kurtuluş Cephesi'nde okuduğum yazılar benim için küp dolusu pekmez değerindedir. Ermeni Soykımı yaptığımızı da yazmışlar, işte bu yazdıkları o pekmez küpüne düşmüş fare gibidir. Yüksel de benim gibiydi, içine fare düşmüş küpten pekmez yemezdi.”

“Günay Karaca son nefesine kadar Mihrac Ural'ın uzantısıydı. 1979'un yaz aylarında birgün iki arkadaşıyla birlikte evime geldi. Altı ay sonra bir daha geldi. Ama bu defa yanında bir polis ordusu vardı. Beni de kitaplarımla birlikte alıp götürdüler. İki hafta sonra Günay'la birlikte tutuklandım. Selimiye'de nasıl “armut gibi” toplandığımızı öğrendim. Ayrıntıya girmenin gereği yok, hapisaneyi Günay'a dar ettim. Günay Karaca beni yakalattığı için pişman oldu. Zaten öldü gitti, Günay'la hesabım bitti. 

Sağmalcılar'da Büyük Firar gündeme gelince, Günay'ın ve Haydar'ın kuyruğuna bastım. İkisini de dışarı bırakmadım.”

“Yüksel'in üç yoldaşına birden soruyorum. Yüksel'den Ermeni Soykırımı diye bir söz duydunuz mu? İlker'de Mahir'de Ermeni Soykırımı diye bir şey var mı? Öyle ise, niçin yalan atıyorsunuz?”   (Yuksel Eriş Öğretmen başlıklı yazısından)  

Test Sorusu:
 

Yukarıda okuduğunuz cümleler kime ait:

a.) MHP’li Ülkü ocakları üyesi bir faşiste mi?
b.) BBP gençlik kolları Alperen Ocakları üyesi bir Turancıya mı?
c.) Milli Gençlik Teşkilatı üyesi bir milliyetçi-dinciye mi?
d.) Ulusalcı bir modern faşiste mi?
e.) Tümünün sentezi bir “paranoya” mı?
Hangisini seçtiyseniz seçin, fark etmez. Tam not alacaksınız.
Bu cümleler Cihat Çelik diye birine ait. Tanısanız da tanımasanız da önemli değil; bizi ilgilendiren siyasal düşüncesidir, kişiliği değil…
Örgütümüze zerre kadar emek vermiş herkese saygım sonsuz, bir araya gelmemiş olsam da. Ama bir Turancıya saygımın olmasını kimse beklememeli. Muhatabım olamaz; yerini doğru bulmuş, itirafçı + MİT ajanı gibi türlerden oluşan milliyetçi bir muhbir öbeğinde yer alması, ona en yakışanıdır, hayırlı olsun…
Not: Sanatı hepimiz severiz, sanat devrimci olmanın redaktesidir.
Vaktim olursa iki kuş resmi üzerinde size bir test sorusu daha soracağım, “paranoya”yı somut olarak Abiddin’den önce resmetmiş olacaksınız (“Paranoya” tanısı bana ait değil, bir misafirime aittir)

İBRAHİM “ŞAHİN”İ UNUTMAMAK İÇİN KISA NOT…

Farkında mısınız?
Sırat köprüsü olan, MİT’le çalışmaya ne zaman başladın? Sorusuna cevap vermemek için nasıl da fare gibi kaçıyor…

MİT ajanı İbrahim Yalçın, sırat köprüsü sorusuna yine yanıt vermedi. Yine kaçtı. Eveleyip geveledi. CEPHE dergisinin gölgesine sığınamayacağını anlayınca kaçamak yaptı. CEPHE dergisi “gölge etme başka ihsan istemez” dedi, elinin tersiyle itti.
MİT ajanı İbrahim, ne yaparsan yap, İtirafçısıyla, jokeri, Turancısı, ölü konuşturucusuyla ya da her ne türden ahlaksızıyla nereye kaçarsan kaç bu sorun giyotin gibi boynunun üzerinde sallanmaya devam edecek. Sırların orada bu çözülecek. MİT’e ne zaman alındın tam tarihini bekliyoruz.
Verdiğin tarihler yalan ve çelişkili, 12 sayfa el yazılı itirafnamen ortada (Bkz. 55. DOSYA, MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın, 12 sayfalık el yazısı itirafnamesi http://acilciler-tpkpc.blogsopt.com/ ).
MİT ajanı cevap ver; MİT’e ne zaman alındın?
Acilciler bunu bilecek ve tarihimizin çözüm bekleyen karanlıkları böylece aydınlanacak. Biz Acilciler sabırlıyız, bekliyoruz.
İbrahim Yalçın kendini tanıtıyor: “Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

9 Ara 2010

İBRAHİM YALÇIN MİT AJANI VE CEPHE DERGİSİNE SIĞINMA


12 Eylül rejimi öncesi (26 Ocak 1978)  yayınlanan Merkez Komitesi yayın organı CEPHE dergisinin ilk 5 sayısı.
(Orijinal Nüshaları örgüt arşivindedir)

210.DOSYA
MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN
ve
CEPHE DERGİSİ GÖLGESİNE SIĞINMA

Mihrac Ural
9 Aralık 2010
 
Konumuz CEPHE dergisi.
Hani şu önemsenmeyen, varlığı yok sayılan CEPHE dergisi…

Kesilmeden yalan kurgularla,  bir zamanlar polise verdikleri raporların bir tekrarı olan yalancı pehlivan tefrikalarıyla, sallaya sallaya yazıyorlar. Konuyu uzunca anlatacağım. Ancak şu yalanı ilk elden görün istedim. Bu adam MİT hesabına çalışmaya tüm hızıyla devam ediyor. Bunu her defasında size ispat edeceğim.  Ama şu kaba yalanı okuyun, sonra CEPHE’nin çıkışı ve gelişimini ana kaynaktan izleyin.
MİT ajanı şunu söylüyor:
‘’Öncü savaşının politik sanatı’’  özellikle, THKP-C ideolojisini savunan kimi örgütler içersinde tartışma konusu olurken, bu yazının istenildiği anda bulunamaması büyük bir eksiklikti.
İstanbul İl örgütü içersinde, Basım-yayın sorumlusu Niyazi’nin öncülüğünde ilk iş olarak Cephe dergisinin düzenli bir şekilde çıkartılarak, ne söylediğimizin en geniş çevrelerce bilinmesi kararlaştırılmıştı. Kimi yazılarımızın broşür olarak legal basımı bu anlamda gündeme geldi.
‘’öncü savaşının politik sanatı’’nın’da içersinde yer aldığı CEPHE  dergisi çıkartıldı. (MİT ajanı İ. Yalçın, “Hapishane Günlüğü 14”)
“Öncü Savaşının Politik Sanatı”  HDÖ ile siyasal ayrışmamızın tezidir. Bu tez tümüyle bana aittir. Bu teze son şeklini Konya cezaevinde verdim. O ara, Rıza Salman, İtirafçı Enginle yazışıyor ve onu ikna etmeye çalışıyordu. Bilinen her zamanki haliyle İtirafçı, bulunduğu alanın etkileriyle biçimlenir. Konya’da da bu oldu. Bizden yana tavır aldı. Bu ayrılık ciddi bir siyasi ayrılık olarak ortaya çıkmıştı. Tezlerimizi geliştirerek bu ayrışmayı daha sağlıklı hale getirdik. Bu nedenle ve iki tarafın olgunluğuyla,  HDÖ ile aramızda hiçbir husumet olmadı; hatta birçok kadro, uzun bir süre bölünme olmamış gibi davrandı durdu.
Bu günlerin sallamalarında itirafçı Engin, “Acil-HDÖ ayrılığı suni bir ayrılık ona siyasi bir kılıf giydirildi” derken de o günkü iç dünyasını, zayıf kalışını, tezlerimize teslim oluşunu yansıtıyor. Sonradan gelme bu açıklamalar, ayrılıkta ortaya koyduğumuz tezlerin ve siyasal irademizin etkisini yansıtır. Bunları sonra yazacağım.
MİT ajanına gelince. Bu yumurtacı ahlaksız  
‘’öncü savaşının politik sanatı’’nın da içersinde yer aldığı CEPHE  dergisi çıkartıldı.” (Agm) Diyor.
Adam, okuru her zaman yaptığı gibi, aptal yerine koyuyor; karıştır, salla, kurgula, balans ayarları yap öyle aktar.. Yutturacağını sanıyor.
Be yalancı bu yazı (öncü savaşının politik sanatı ) Konya ceza evinde 1979 Mart ayında yazıldı.
Be ahlaksız, CEPHE’nin son sayısı 7 Ağustos 1978’de çıktı. Bu yazı CEPHE’de hiçbir zaman yayınlanmadı. Kurgular arasında geçiştireceğini sanıyorsun öyle mi. Bu yolla, kendini yayın faaliyetinde bir maydanoz sayacaksın. Aptal…
Yazdığın her şeyin yalan olduğunu bilmeyen yok, ama ellerimle yaptığım, sorumlusu olduğum şeylerde de bu kadar pervasız yalan söylemenin arkasında kim duruyor, bunu söyle bakıyım…
1979’da ortaya koyduğum bir tezi, 1978’de son sayısı basılan CEPHE dergisinde nasıl yayınlarsın? Hokkabazlık işin, yalan işin ama bu binanın mimarları hala duruyor, kime nasıl yutturabilirsin ki…
Okur seni bir kez daha bin kez daha tanıyacak. Yazdığın her şeyde bir ahlaksızlık var. Etik olman mümkün değil. Çünkü görevlisin ajansın…
Yarın cevap diye bir balans ayarı yapacak, işi sulandırıp bu konunun esasına ilişkin değildir diyecek ama…
Ne yazarsa yazsın Acilciler bu düşkünü MİT ajanı olarak bilmeye devam edecektir.
Bu ahlaksız, bir ton çamur attığı CEPHE dergisinin gölgesine sığınmaya çalışıyor. Biliyor, Acilcilerin tarihi CEPHE’siz yazılamaz; uzun bir siyasal tarihin tüm belgeleri CEPHE’dedir. Bunu kullanacak.
Aynı yöntemi Kongre için de yaptılar. Joker Haydar ve MİT ajanı İbrahim Yalçın, Kongreye atmadıkları çamur kalmamasına rağmen, ”kongrenin seçtiği kişileriz” diye ağlayıp, İspiyonlamak için MİT’ten para alarak geldiği 1. Kongremizin gölgesine sığınmak istemişti. Ama tutmadı. Örgüte sahip çıkmak bir bütündür, Kongre kararlarından tutun en küçük verisine kadar bu böyledir. Bir ajan için ise neye sahip çıkarsa çıksın hiçbir anlamı olmayacaktır.
Gerçeklerimiz şeffaftır, kimseye örtü olamaz.
Aynı kurgularla, zamanı sık sık geriye çalıştırarak, MİT’le ilişkiye giriş tarihini gizlemeye çalışması, sorduğumuz “MİT’le ne zaman ilişkiye geçtin” sorusuna hala cevap vermemesi, Yalancı pehlivan tefrikalarıyla konuyu sulandırması, içine düştüğü halleri yansıtması açısından yeterli bir göstergedir.
Bunu da altta okuyacaksınız.
***
CEPHE dergisi THKP-C(Acilciler) örgütünün merkez yayın organıdır. Her koşulda yayın hayatını sürdüren ender merkez yayın organlarından biridir. Örgütümüzün sesi görüşlerinin platformudur. CEPHE bir yayın algısıdır, öncülü aynı algının eseri olarak yerel ölçekte yayın yapmıştır (TEK YOL DEVRİM dergisi). CEPHE 12 Eylül öncesi ve sonrası, zaman zaman farklı adlarla zaman zaman tüm kıtalarda basılarak yayın hayatını sürdürmüştür (Basımı yapılan her CEPHE’nin orijinal nüshaları örgüt arşivindedir). Bir onurlu direnme ve duruş dergisi olarak CEHPE, bu gün ATAK dergisiyle devam ediyor.
CEPHE dergisinin bu dik duruşunu yıpratmak önemsizleştirmek hatta kirletmek için 3 yıldır özel harp dairesi kuklalarınca atılmayan çamur kalmadı; CEPHE tüm acilcilerin yazım emeklerini ürünü ve temsilcisidir. Örgüt kararıyla her yoldaşın mutlaka yazması ve katkı yapılması da teşvik edilmiştir. Yazım güçlüğü çeken yoldaşlar bile bu açıdan teşvik edilip CEPHE’ye katkı yapmaları sağlanmıştır. Bu da her yoldaş için bir onur kaynağı olmuştur. 12 Eylül rejiminin kasvetli günlerinin, örgütlerin dağıldığı, yayın politikalarının iflas ettiği, bir bildiri yazıp dağıtmanın imkansız olduğu bir kesitte, CEPHE’nin dağıtımı ülkede yapıldı; o çabalar bir emek abidesiydi. Üstelik her makale yazarının adını (genellikle kod adı) taşıması, yazan her yoldaş için bir onur nişanıydı. O günün gözüyle bu emeklere baktığımızda büyük başarıyla yürüyen bir yayın faliyetinin olduğunu görmek güç değildir.
Malum muhbir şebekesinin, itirafçı Engin Erkiner‘le başlattıkları CEPHE’yi hafife alma çabalarına tanık olduk.  “Kimsenin bilmediği okumadığı, fotokopi basımı, birkaç sayıyı geçmeyen” gibi yalanlar, bu örgütün en değerli etkinliği olan merkez yayın organına saldırıp durdular.
Nedense,  bu yalanlar tutmayınca, bu kez CEPHE’yi sahiplenme hezeyanları başladı.
CEPHE ile uzak yakın ilgisi olmayan bu taifenin, CEPHE’nin örgüt tarihinde aşılmaz bir yeri olduğunu itiraf etmiş olmaları, kendi çelişkilerini olduğu kadar akıl almaz senaryolarının çirkinliğini de ortaya seriyor.
CEPHE, 26 Ocak1978 tarihinde yayın hayatına girdi. Beylerderesi katliamıyla ilgili anma adına ve kapağını da bu konuya ayırarak çıktı. Beylerderesi ihbarcısı itirafçı Engin Erkiner ve MİT ajanı İbrahim Yalçın’nın bu çabalardan ne bir haberleri ne bir ilişikleri vardı. Onlar örgütü polise vermiş, bizim de sırtımıza ilgili ilgisiz bir ton suçlama yıkarak firari duruma sokmuşlardı.
CEPHE bir yayın organı olarak çıkışının kararı bana aittir. Logosu da önerim çerçevesinde yapılmıştır. Açılış yazısı (Sayı 1 sayfa:2)  “GÜNCEL SORUNLAR VE SEÇİMLER” , “Yayın politikamız” (Sayı 1 Sayfa:12 Arka kapak) başlıklı yazı, “İran’da İşkence ve Cinayet” başlıklı yazılar bana ait. Diğer yazılar arasında İlker Akman’ın “Suni denge” yazısı bulunmaktadır.
CEPHE sayı 1. ve 2.  firari olduğum koşullarda basıldı. CEPH’he basım yayım hazırlıkları içinde İstanbul Cağaloğlu’da bir matbaacının yanında iş de buldum, basım tekniği ve özellikle kaşe yapmayı öğrendim. En önemlisi olan resmi mühürlerin ortasında yer alan ay yıldızlı kaşe eksiğini buradan giderdik. Serografiyi orada öğrendim ve örgütün bu tür ihtiyaçlarını giderecek teknik bilgiyi böylece kazanmış oldum. Yanılmıyorsam tam o denemde A.Ö postahanenin santral gibi bir bölümünde görevliydi ve orada ilk kez buğulama hamsi yemeği yaparak yeme fırsatımız olmuştu; Feriköy’deki örgüt evi de olan yerde yoldaşlarla da kalmıştık; E.Y ve E.H ile de tanışmam bu döneme rastlar. Daha sonra Samsun örgütlenmesi için Z. E yoldaşın köyüne kadar uzanan bir gidişimiz oldu. Kayseri, Niğde çalışmaları da bu süreçte gündeme gelmişti. Özetle bu kesitte, Adana’da da örgütleme faaliyetlerinde bulunmuş, baskından kaçarak İstanbul’a yerleşmiş örgütsel çalışmamızı firari koşullar içinde yükseltmiştik. Ekibimde yer alan Nebil Rahum’a, F.Ç ve M.Ç de yanımdaydı.
CEPHE’nin diğer üç sayısı, zindan sürecinde basıma verildi. Tüm sayıları 26 Ocak 1978 – 7 Ağustos 1978 arası basılıp yayınlandı. Bu ara ardı arkası bitmeyen zindan sürgünleri başladı.1979 sonlarında, CEPHE’yi, İMECE başlığı altında çıkarmayı kararlaştırdım. Bu konuda adımlar da atıldı.
CEPHE, 12 Eylül sonrası yayın hayatına kararlılıkla devam etti. Onlarca sayı, imkanlar olduğunda da renkli baskısıyla okura ulaştı. Sırtlarda sınırlar geçti, engeller aştı. Azimle yapılabileceklerin en iyisi yapılarak, CEPHE’nin okuruna ulaşması sağlandı. CEPHE öylesine yoğun emeklerin, geceleri gündüzlere katan çabaların eseri ki, buna dil uzatanlar her türlü onuru yitirmiş olanlardan başkası olamaz: Acilciler ise tarihi bir direniş örgütü olarak bu türlerle arasında uzak yakın bir bağa olamaz. Onlar, TKEP’li ler olarak, İtirafçı, MİT ajanı, ölü konuşturucusu olarak, kendi ahlaksızlıklarıyla, örgütsel değerlerimizden fersah fersah uzaktadırlar.
CEPHE örgütümüzün merkezi yayın organıdır. Türkiye’de illegal örgütler arasında merkez yayın organı legal olan tek örgüt bizdik. Bu bir yayın politikasıydı, halka açık olmaktı, görüşlerimizi en geniş şekilde savunma çabasıydı. Bu politikanın mimarı bu satırların yazarıdır. O gün bu algıyı hayallerinde bile görmeyenlerin, aradan 32 yıl geçtikten sonra ayıkıp, kullanma refleksi göstermelerine gülüp geçiyorum.. Çünkü zaman bu gün itibariyle başka öncülükleri gerektiriyor, Bilişim çağının verileriyle farklı yayın politikalarını gerektiriyor. Bunun için, örgütsel yayın politikasını yeniden dizayn ederken “sanal örgüt, sanal yayın” diye göbekleri çatlayarak eleştiri yapanlar sadece arkamdan nal toplamaya devam etmiş oluyorlar; bunlar dün ne idi iseler bu gün de odur.
Bu örgütün başında olarak dün ve bu gün ne yaptıysam sorumluluğumun gereği olarak yaptım. Ortaya çıkan sonuçta, olumsuzun sorumlusu benim, olumlun sahibi ise tüm yoldaşlarım ve örgütümdür.
CEPHE’nin yayına hayatına girmesiyle örgütüme bir yayın organı kazandırdım. Bu gelenekten geliyordum ve bunu sürdürdüm. Bu geleneği bilmeyen itirafçı ve ajan ahlaksız ikilisinin CEPHE’yi keyifleri gelince küçümsemeleri, keyifleri gelence gölgesine sığınmaları ise üç yıldır yaşanmakta oldukları sendromun dışa vuran bir verisidir. Dikkatli okuyucu, bu komedinin içinde trajediyi yaşayan ahlaksızların, bir ara, kongremize etmedikleri söz bırakmamış olmalarına rağmen aniden “Kongrenin seçtiği kişiler” diye, kongremizin gölgesine sığınmalarını kolay hatırlayacaktır. Joker Haydar ve MİT ajanın İbrahim Yalçın (MİT’teki kod adı, İbrahim Şahine atfen “Şahin”) “Kongrede seçilmiş insanlardık, bizi tanıyın” diye yalvar yakar olmalarını kimse unutmadı; ilginç olan bu değil, ilginç olan İhbar etmek için MİT’ten para aldığı bir kongreye sığınmaktır…
CEPHE’nin basımı için adı en öncelikli olarak anılması gereken sessizce emek vermiş isimleri burada anmak gerek. Basım ve yayım işinde emekleri unutulmayacak kişilerden biri Devrimci sağlık iş sendikasında çalışmaları yürüten Dr… Yoldaştır.
Derginin sorumlu yazı işleri müdürü ise HATAY / Altunözü’nden bir sempatizandır AY. Sahibi ise başka bir yoldaştır. CEPHE 5 sayı çıktı. Sahibi bir kez değişti.
MİT ajanı bu ayrıntıları bilmez, bilemez de. Bilse, nemalanmak için ne yalan kurgular yapar, ne yalan sallamalar dizer ne atmasyonlarla kamburunu örtemeye çalışırdı; tarihi ajanlar ya da itirafçıların yazmayacağını ayrıca söylemeye gerek yok.
CEPHE’nin tüm sayıları orijinal haliyle örgüt arşivindedir. CEPHE dergisini orijinal haliyle cezaevi sürecinde topladım, Korudum ve örgüt arşivine kadar ulaştırdım; bunun gibi binlerce belge örgüt arşivinde korunmaktadır.
CEPHE, bir sonuçtur. Bir düşüncenin, bir perspektifin, örgütte siyasal yayın iradesinin tecellisidir. Bu sonucu yaratan kıvılcımı ben çakmış olsam da CEPHE, Acilcilerin emekleriyle, onların kanaatlerini halka ulaştırmanın sesi olmuştur. Bu yayını onurla taşımak gerek. Onu kirletmek isteyenlerin çehresi açığa çıkınca, gölgesine sığınmalarını ise yine CEPHE’nin bu güne dek süren ağırlığının yoğunluk ve kapsayıcılığının bir belirtisi olarak görmek gerek.
Bu ahlaksızlar 28 yıldır TKEP’li olmalarına rağmen, birkaç yıl takıldıkları Acil hareketine saldırma isteklerini buradan çıkarmak zor değil; meyve veren ağaç taşlanır, bunu kimse unutmasın…
Bu çirkin insanlara dönüp bakmıyoruz. Siyasal yazım çabalarımız ortada. İlgi alanımız açık ve net. Bunların yöntemi Nazi yöntemleridir;  “yalanı çok sık ve abartılı söyleyeceksin, kimse inanmasa da kafalar bulanır bu da amaca hizmet eder”. Özel Harp dairesinin yöntemi de aynıyla budur.  Ancak bu çırpınışları o kadar çok tekrar ve yeniden yalan kurguya dayanıyor ki, okur da bunları yakalamakta zorlanmıyor. Bize ulaşan tüm okurlar bu ortak kanıyla, “hiç cevap vermeyin kendi çelişkileriyle, kapatılması mümkün olmayan yalanlarıyla batıyorlar” diye uyarıyorlar. Buna rağmen okurun bilmesi gereken kısa açıklamaları aktarmakta yarar var.
İlk kitabım “SOVYET SOSYAL EMPARNYALİZM TEZLERİNİN SAÇMALIĞI” hakkındaki sallamalarına kısaca değinmek istiyorum. Bu kitap ilk teksir baskısı 1976’da Harbiye’de F.B’nin evinin ikinci katında basıldı, alt katı çarşaf dokuma tezgahlarıydı. Bu kitabı İtirafçı Engin Erkiner, Antakya’dan silahlarla birlikte dağıtmak üzere İstanbul’a götürdü, ilk kez de burada gördü; ahlaksız itirafçı, bu ayrıntıyı bile polise itiraf etti; “… Yakarıda da söylediğim gibi 4-5 gün MİHRAÇ’ın evinde kaldıktan sonra malzemelerle birlikte BEN, ALİ, NEBİL beraberce İstanbul’a döndük. Yukarıda söylemeyi unuttum MİHRAÇ’ın evine gittiğim vakit... tahminen 10 adet “SOVYET SOSYAL EMPERYALIZM TEZLERİNİN SAÇMALIĞI” başlıklı 212 sahifelik ve HALKIN DEVRİMCİ ÖNCÜLERİ imzasını taşıyan broşürü vermişti…” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:11)
Kitap önceden aldığım ve basımı için talimatını verdiğim doğrultuda, legal olarak, “KAPİTALİZM Mİ? SOSYALİZİM Mİ?” adı altında basıldı. Kitap elime ceza evinde ulaştı. Kitap o dönem “sosyal emperyalizm” tezini savunanlara karşı bir başucu kitabıydı. Kitabın orijinal nüshası ve legal basım nüshası örgüt arşivindedir.
Bu kitabımın araştırma, taslak yazımı, radekte edilerek basılabilir hale gelişinde, kimsenin hiçbir katkısı olmamıştır. Yapılan katkılar doğal olarak bundan sonrası olmuştur, basım ve yayım işi tamamen örgütsel kolektif çabanın ürünüdür. Örgütümüzde en çok dağıtılan, en çok okunan ve polemiklerde işlev gören bir kitaptır; bu kitaptaki temel tezim, bu gün içinde önem taşıyan Marks’ın ünlü “üretim ilişkilerine ya da, bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkileri” sözüne dayanır (K.Marks, “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı”, Önsöz).
Yazımı bitmiş olan “Sosyalizm Üzerine” başlıklı kitabımın temel dayanaklarından biri de bu olacaktır; bu ise, geçmişten bu güne belli bir siyasal hat ve algı üzerinde dengeli gidişimizin, kararlı oluşumuzun gelişerek ilerleyişimizin ifadesidir.
Diğer bir husus, İtirafçı Engin’in bitip tükenmeyen anne düşmanlığıdır. Anası, bir yanlış yapmışta ondan mı anne sendromları içinde nefret ve kin kusuyor anlamak güç.
İtirafçının doğum gününü bilirsiniz. 19 Ağustos 1977. Kendini tanımlayan meşhur cümlesini de hatırladığınız kesin;
Engin Erkiner kendini tanıtıyor:
“Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)

İşte bu ahlaksız kişi, ana sevgisi görmemiş ya da anası tarafından yüz kızartıcı bir travmayla karşı karşıya bırakılmış olmalı ki, ölümleri ardından bile dönüp dolaşıp anaları diline doluyor.
Herkesin anası kendisine göre kutsal bir varlıktır. Ama nedense bu adamın böyle bir algısı, kültürü bulunmuyor. Zindanda birlikte yattığımız süre içinde bir tek yakını, örgütlediği bir tek insan ya da anası, babası bir yakını bir kez olsun, bu ahlaksızı ziyaret etmemiş olması, bu konuda daha da önem taşıyor.
Zindandaki zorluk sürecimizde, komünlerimize bu ahlaksızın çevresinden hiç bir katkı yapılmamıştır. Tüm anneler, babalar, kardeşler ziyaret gününde uzun yolculuğun çilelerine katlanarak, ziyaret saatine ulaşır, elleri, sırtları eşya dolu olarak zindan karanlıklarımızı aydınlatır, yemeklerimizi çeşitlendirirdi. Bir tek bu yosma itirafçının çevresinden ne gelen, ne de zırnık bir katkı sunan olmuştur.
Bu şerefsiz, ana sevgisinden de yoksun biri. Bu yüzden anaları yücelten herkese karşı kirli dilini kullanıyor. Ölenlere bile dil uzatmaktan bir beis görmüyor. Söyleyim, Ansiklopedilerin bilmediği, güneş yüzü görmemiş, Hakkari’den İstanbul’a köprü, Türkiye’den Amerika’ya telsizle ulaşacak, Ölü Denizden Everest’e ışınlanarak çıkaracak aşağılamaları ve küfürleri bir Akdenizli olarak öylesine iyi bilirim ki, tüm annelerden özür dileyerek, bu şerefsizin anasını dilime dolarsam cümle alem insanlığın her türüne küfür eder hale gelir. Belirtmekle yetiniyorum.
Şimdilik bu şerefsizi bir hasta olarak görüyorum. Hastaları mazur görmek gerek, içine düştüğü hezeyanı elimin tersiyle tokatlayıp geçiyorum; şimdilik beklesin.

SIRAT KÖPRÜSÜ SORUSU
HALA CEVAP BEKLİYOR

MİT ajanı İbrahim Yalçın her konuda olduğu gibi bu konuda da sallama yalanların ötesine geçmiş yazıyor. İşi bu.
Bu muhbir şebekesinin, TKEP’te 28 yılı aşkın tarihleri üzerinde bir şey konuşmamaları ilginç. Örgütümüzle bağları birkaç yılı geçmemiş iken TKEP’le ilgili tarihlerinden hiç söz etmemeleri orada çevirdikleri karanlık tasfiyelerle ilgili olması önemle muhtemeldir.
Meyve veren ağaç taşlanır misali örgütümüz taşlanıyor. Oysa TKEP buharlaştı, bu nedenle hedef olma özelliği kalmadı. Özel harp dairesi ve kuklaları için bir anlam taşımıyor.. Ama örgütümüz siyasal mücadelesine, yazımına, basım-yayımına, meydanlarda pankartlarıyla yer almaya, demokrasi mücadelesine omuz vermeye devam ediyor. Hedef olması çok normal. Herkes görevini yapıyor    
O, otursun MİT’e ne zaman alındığını, göreve başlangıç tarihini açıklasın. Biz de örgütsel tarihimizde eksik kalan bu halkayı tamamlayıp kapsamlı bir örgüt tarihine dünü bu günü ve devam eden sürecinin eksik yanlarını tamamlamış olalım.            
MİT’ten 150.000 TL alarak örgütümüz THKP-C(Acilciler)’in 1. Kongre hazırlıkları sürecinde bilgi toplamaya geldiğini, 28 Ağustos 1986’da 15 gün kalarak MİT’e döndüğünü (birinci gelişi), ikinci gelişinin ise 1. Kongre arifesi olan Ekim 1986’da olduğunu kendi el yazısıyla açıkladık.

İbrahim Yalçın kendini tanıtıyor:
“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)
Bu son gelişinde örgütün yakaladığı polisleri sorguya çekerken yaşadığı tedirginlikle itirafta bulunacağını açıklayarak örgüte teslim olduğunu da kendi el yazısıyla aktarmıştık.
İbrahim Yalçın MİT ajanıdır. Bunun kendi el yazısı itirafıyla belgeledik. Bu konu noktalandı. Kendisi ve çevresi de bunu biliyor ve ses çıkarmıyorlar. Ama ses çıkarmadıkları ve gizlemeye çalıştıkları başka bir gerçek daha var.
Bu ahlaksızın MİT ajanı olmasının ötesi de var. Bizi ilgilendiren budur. Yani ötesi…
Tekrar hatırlayalım,
İbrahim Yalçın, el yazılı itirafnamesinde sıraladığı tarihler MİT’le ilk bağlantı tarihini gizleyen bir çelişki içindeydi. Yakalandım dediği tarih (20 Ekim 1986) ile örgütten bilgi sızdırmak için yaptığı ilk geliş (28 Ağustos1986) bir tutarsızlık gösteriyordu. İlk kez 29 Ekim 1986’da MİT’e yakalandım ve öyle ilişkiye girdim diyen kişi, nasıl olur da daha önceki bir tarih olan 28 Ağustos 1986’da MİT’ten para alarak örgüt merkez alanına gittim diyebilir. Demek ki bunun öncesi var. 20 Ekim 1986 ilk yakalanma tarihi değil, yalan söylemiş, öncesi var. Biz de bu öncesini istiyoruz ve sırat köprüsü sorumuzu soruyoruz…  
İbrahim Yalçın’ın tüm kıvırtmaları, yalan kurguları,  el yazısı itirafında ortaya çıkan bu açığını kapatma amacını taşımaktadır. O bir MİT ajanı, ama ötesi var.
MİT’le ilk bağlantı tarihi nedir? Bu soruya cesaret edip cevap veremiyor, gizliyor.
Kayıp halka budur. Bunun için, MİT ajanı İbrahim Yalçın’a aylardır soruyoruz, MİT’le ilişkiye giriş tarihin nedir?
Sırat köprüsü sorusu, kayıp halkaları ortaya serecektir. Örgüt tarihimizde, bu sızmanın yarattığı tahriplerin kronolojisi de bu sorunun cevabıyla açığa çıkacaktır.  
MİT ajanı cevap vermiyor çünkü ne olacağını iyi biliyor. Bir tarafta örgüt bir tarafta MİT iki ateş arasında, her ispiyoncunun düştüğü telaşa düşüyor. Bu da işine devam ettiğinin açık bir göstergesidir.
İbrahim Yalçın eveleyip gevelemeden cevap verecek buna mahkum. Bundan kaçamaz. “Katil muhbir” itirafçı Engin Erkiner, polis itirafnamesine nasıl ki ön söz yazmaya mecbur kaldıysa bu ajan da bağlantı tarihini vermeye mecbur kalacaktır.
Bu hayati soruya cevap vermemek için adam öyle çırpınıyor ki, yazdığı cezaevi anaları yalancı pehlivan tefrikalarını kat be kat aştı. Öyle ki, şecaatini arz ederken sirkatini söylemeye benzedi. Bu anı anlatım yalanlarında öylesine ayrıntılar, isimler, tarihler veriliyor ki, bu tür süreçleri yaşayanlar dönsün kendi anılarını sorgulasın bakalım, buna benzer ayrıntıları hatırlayabilecekler mi? Yazdığı anılar, polise verilmiş ihbar mektuplarının bu günün gözüyle anı diye kaleme alınmasından ibarettir. İhbar raporları gibi tutulmuş, özellikle isimler, örgütler, eylemler, adresler…
Bu adam örgüte ajan olarak sızdırıldı bu çok açık oldu. Gerisini okur düşünsün…
Bu çırpınışı da MİT ajanı olduğu kamburunu örtmeye yetmiyor. Biz Acilciler sorumuzun cevabını bekliyoruz. İbrahim Yalçın MİT’e ne zaman alındın tam tarihini istiyoruz. Bu soru boyuna inecek bir giyotin olarak tekrar tekrar sorulacaktır. Yazdığın hiçbir yalan bu soruyu örtemeyecektir.
Kişi bir kez MİT ajanı oldu mu, muhbirliği bir yaşamsal gelir kaynağı haline getirdimi, bu kişi ne yaparsa yapsın, illa ki yalan söyleyecektir. İllaki gerçekleri ters yüz edecektir.
Sorumuzun cevabı aynı zamanda, İlker Akman ve yoldaşlarının Malatya Beylerderesi’nde katledilmesine yol açan ihbarcı ve itirafçı Engin Erkiner’in, bu ajanı örgüte sızdırmasının arka planı da ortaya çıkarılmış olacaktır. Bu ikilinin bunca yıldır aynı minval üzerinde, ihbar, tasfiye, gibi işlerle örgütümüz dahil kaç örgüte zarar verdikleri de ortaya çıkarılmış olacaktır.
 Dolaysıyla, bu şebek öbeğine CEPHE’yi ağzınıza almakla çenenizi boşuna yormayın, size ait bir verisi olmayan CEPHEden nemalanmanızın olanağı yok. Siz şu sırat köprüsü sorumuza yanıt verin gerisi çorap söküğü gibi gelecek…

Sonuç:
İbrahim Yalçın, ne yaparsan yap; uydur, salla, kurgula, çırpın, başını yol… Hiçbir şey senin MİT ajanı olduğunu örtemeyecek. El yazılı itirafın ortada. Sen, örgütümüzün Merkez yayın organı CEPHE’yi bir kenara koy, CEPHE seni ve sinin gibi ahlaksızların boyunu çok aşar. Git,on yıllarını geçirdiğin esas örgütün TKEP’in merkez yayın organı üzerinde yalan sallamalarını yap.; ortağın itirafçı Engin Erkiner birlikte, daha ötesini itiraf edeceksiniz; Önce Ankara örgütlenmemizin tüm üst kadrolarını, sonra İstanbul ve tüm Türkiye örgütlenmesini her boyutuyla polise nasıl teslim ettiniz onun hesabını verin. Bunun ötesi de var sırat köprüsü sorumuza cevap vereceksiniz.
İbrahim Yalçın, MİT’e ne zaman katıldın?
 Bu cevabı bekliyoruz el mahkum bunu da ortağınla birlikte itiraf edeceksin. Yaptıklarınızın kefaretini öyle ödeyeceksiniz ki,
sizin gibiler, dünyanın neresinde olursa olsunlar, ders alacaktır. Bekleyin.



23 Kas 2010

ŞEHİTLER

 THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması      
24 Kasım 2010 / No: 23
ŞEHİTLER
GELECEĞİ KAZANMAK İÇİN SUNDUĞUMUZ
EN BÜYÜK ÖZVERİMİZDİR.

Onlar bize özverinin ucu açık sınırlarını öğrettiler. Bize kalan görevler, onların özverileri karşısında anılmayacak kadar küçük, ihmal edilmeyecek kadar da yerine getirmesi gerekenlerdir.
THKP-C(Acilciler), şahitlerinin açtığı özveri yolunda, halklarımızın haklı davaları uğruna mücadeleyi kararlıca sürdürecektir
***
Demokrasi mücadelesi bir insanlık mücadelesidir. Özgürlük için, bu mücadelede büyük bedeller ödenir. Ödenen bedeller karşılığını aynı kuşata almasa da gelecek bu yolla kurulup, kazanılır.
THKP-C(Acilciler) tarihsel bir direnme örgütü olarak, halklarının demokrasi ve özgürlüğü için mücadelenin ön safında tüm gücüyle yer aldı. Geleceğin kurulması ve kazanılması için mücadele etti, Buna bu günde tüm gücüyle devam etmektedir.
Demokrasi ve özgürlük mücadelesi, kolektif örgüt kimliğiyle yükselir; siyasal doğruları arkasında durularak sunulan özverili çabalar bunu ifade eder. Bu çabalara kaynaklık eden siyasal yönelimler, uğruna şehit olunacak kadar kararlı olmanın da kaynağını oluşturur; bu nedenle oluşumundan bu güne THKP-C(Acilciler) örgütü, siyasal yönelim ve önermeleri halkımızın çıkarlarını merkezine alan çağdaş, adil ve barışçıl bir yaşam düzeni amacı üzerine oturtulmuştur.
Amaçlar insani merkezli oldukça araçlar da insani olmakla yükümlüdür. Örgütümüz bunu ilke edinmiştir. Bunun istisnası savunma hakkının kullanılmasıdır. Saldırılara karşı savunma, direnmenin tüm gerekleriyle yapılmak durumundadır. Demokrasi ve özgürlüğün gasp edildiği yerde ise direnme,  insan doğasının en haklı refleksidir. Örgütümüz bu haklı duruşu  kararlıca özverilerle  almıştır.
12 Eylül öncesi dönemde devletle birlikte sivil faşist güçlerin saldırılarına karşı duruş,12 Eylül dönemiyle birlikte darbeci askeri faşist diktatörlüğe karşı direniş bu çerçevede ortaya çıkmıştır. Devlet elindeki askeri ve güvenlik teşkilatlarıyla halka kanlı kıyım saldırıları yaptıkça, devrimci hareketin direnmesi ve savunma çabaları da o ölçüde gündeme gelmiştir.
Örgütümüz inanç ve kararlılıkla bu süreçlerden anlının akıyla geçmiş direnme örgütü olarak yerini almıştır. Bu uğurda şehitler vermiştir.
Bu mücadele, sınırlarını bölgemizin ve dünyanın en önemli sorunu Filistin halkının direnme mücadelesine kadar boyutlandırarak, enternasyonalist görevlere kadar uzanmıştır. Filistin halkının direnişine katılarak gösterilen bu duruş, ABD-İsrail siyonizmi ve bölge gericiliğinin saldırılarına karşı, bölgenin devrimci güçleriyle omuz omuza yer alarak, şehitler de vererek tecelli etmiştir.
Şehitlerimiz bu sürecin tüm kesitlerinde özverilerimizin, onurlu direnişimizin, halkımıza karşı sorumluluğumuzun omuzlarımıza bindirdiği bir yükümlülüğü temsil etmiştir. Merkez Komite üyesi Hanna Maptunoğlu yoldaş gibi önderler, örgütün her düzeyindeki militanlarla bir eşit olarak bu mücadelenin şehidi olmuştur.
Amacı insanlık erdemleriyle belirlenmiş bir mücadelenin yaşama dair bakışı salt siyasi olmanın çok ötesindedir. Örgütümüz, mücadelede şehit olma olayına asla bir siyasi gereklilik olarak bakmamıştır. Bunu haklı mücadelenin istenmeyen bir sonucu olarak görmüştür. Örgütsel amacımız yaşama dairdir. Yaşamın prangalarına karşı bir özgürlük mücadelesidir. Yaşamın kurtuluşudur. Bu algı, ölümü üretenlere karşı yaşamı savunmaktır. Bu yanıyla şehit olmak yaşam için sunulabilecek en değerli özveridir. Böylesin özveriden çekinmeyenler, bir taraftan kolektif siyasal kimliğimizi inşa ederken, diğer taraftan uğruna şehit oldukları davanın başarısına bir adım daha yaklaşmamıza olanak sağlarlar. Bu davanın, halkın hak davası olması ise bir bayrak yarışı gibi kuşaktan kuşa taşınması anlamına gelir. Örgütümüz bunu bilince çıkarmış, bu sürecin temel bir parçası olarak görevlerini yerine getirme kararlılığı göstermiştir.
Şehitler bu bayrağı kedilerinden sonrakilere hakkıyla taşımış, mücadele sürecinin onurlu yıldızları olmuştur.
Ruhları şad olsun.
Onlar bize özverinin ucu açık sınırlarını öğrettiler. Bize kalan görevler, onların özverileri karşısında anılmayacak kadar küçük, ihmal edilmeyecek kadar da yerine getirmesi gerekenlerdir.
THKP-C(Acilciler), şahitlerinin açtığı özveri yolunda, halklarımızın haklı davaları uğruna mücadeleyi kararlıca sürdürecektir.
THKP-C(Acilciler)
Genel sekreteri
Mihrac Ural
24 Kasım 2010

29 Eki 2010

ERKAN ULAŞAN


205.DOSYA
ERKAN ULAŞAN
ÖLÜ KONUŞTURUCUSU BİR SİNSİ YILAN


Bir akil yoldaş diyor ki,
 “Bunlar sizi polisin bu güne kadar bilmediği eylemlerin de ortaya çıkması için provoke ediyorlar. Buna gelmeyin. Özellikle Erkan ve MİT ajanı İbrahim Yalçın sinsince bunu yapıyor. Bu konulara girmeyin. Siyasi yazılarınızı eleştirmekten korkuyorlar, çünkü siyasi değiller. Sizi bu alana çekerek açık vermenizi istiyorlar. 26 Mart 2010 gözaltına alınışımızın de nedeni bunların ihbarıydı.
Çirkin tartışmalarda bu ısrar, 3 yıl durmadan takip ve ihbar size bir şey anlatmıyor mu? Kendi ayıplarını örtmek ve yön saptırmak için bu çırpınış boşuna değil. Sol içinde bu konular mide bulandırıyor. Devrimciliği daha da kötü gösteriyor. Buna prim vermeyin. Yazılan yalanlar o kadar sırıtıyor ki, özel bir film senaryosu olsa bu kadar şey bir araya gelmez.
Gelecek devrimci kuşaklara karşı sorumlu olmayanlar “ben bildiğimi okurum, arkama dönüp bakmam” diyebilir. Engin Erkiner, ömrü boyunca sorumsuz biri, ama siz bunu yapamazsınız. Örgüt adı taşıyor ‘bir halkın davası uğruna buradayız diyorsunuz’. Lütfen dikkat ediniz ” Dedi.
Doğrudur. Hak veriyorum.
Bu çirkin insanlara cevap vermemek en iyi cevaptır. Ama bezen biz de insan olarak yalanlara karşı dayanamayıp yazıyoruz.
Bu yoldaşın sözlerini dikkate almak gerek diye de tekrar ediyorum.
Son kez bu ölü konuşturucusu ahlaksızı yazacağım. Nebil’le ortak eylemelerimizden bazısını, Filistin dönüşü ilişkisini anlatıp, ölü konuşturucusunun devrimcilik adına, demokratlık adına 30 yıldır nere de ne yaptığını sorgulayacağım. Nebil’in ölümüne yol açan tek ithamın, 2 kg altını kimseye haber vermeden alıp cebine atanlara karşı ne yaptığını, Nebil’i çirkin tarzda yargılayıp katledenlere karşı 30 yıl içinde gösterdiği tutumun ne olduğunu hatta şu ana kadar tek bir satırlık yazı yazıp yazmadığını sorgulayacağım. Her şeyiyle açık olan ve bunu resmi olarak üstlenen katillere karşı ses çıkarmayıp katilleri örtmek için olayların yönün saptırmak üzere yaptığı uydurmaları soracağım.
Çirkin tartışmaların sonunda elekte üç kişinin kaldığını gördük. Üçünün de ilginç tarzda kesişen ortak yanları olduğuna tanık olduk. Biz Acilciler bu muhbir şebekesini sonuna kadar takip edeceğiz.


Mihrac Ural
26 Ekim 2010
Ölü konuşturucusunun dosyası uzun süreden beri hazır. Yoldaşların aktardığı önemli bilgileri içeriyordu.
O dosyada sakin bir dille yazdım. Yayınlamadım, adamı önemsemiyorum, bu nedenle gerek görmedim.
Önce bir varlık olmalı diye düşündüm. Yok olan bir ahlaksızı var etmek bana düşmez. O görevlilerin işidir. Bu herifin, son 30 yılda devrimcilik adına nerede olduğunu kendi adıma bilmiyorum, duymadım da.
Okura bilgi verme adına, sürmekte olan yoğun polis takibine prim olmayacak bilgiler vermeye çalışacağım. Örgüt tarihimizin hiç yazılmamış kimi eylemleri üzerinde bilgi verecek ve sorularla bu çirkin insanların esasından hiçbir şeyden haberleri olmadığını göstermeye çalışacağım.

Takip üzerine bir iki cümle
İstanbul’da örgüt birimine polis sızmış, ama haberleri yok, uyumuşlar. Bir de takip nereden başladı diye arıyorlar. Kişi aptal olunca böyle olur.
Olay aptallık değil, yapılan bilinçli yön kaydırmadır.
19 Ağustos 1977 İstanbul operasyonu (Bombacı Leyla operasyonu), MİT ajanı İbrahim Yalçın ve İtirafçı Engin Erkiner’in işidir. Bana göre bu işin bir ucunda da Erkan Ulaşan bulunuyor. Bu sonuncusunun durumu kendi açıklamalarıyla daha da netleşme eğiliminde (belge ve kanıtları öncekiler için olduğu gibi bunun içinde sadece kendi yazdıklarından ortaya konacaktır, kendimizden tek bir söz söylemeyecek iddiada bulunmayacağız. Ona ölü konuşturucu derken yine kendi sözlerine bağlı kaldığımız gibi)
Oysa Antakya çalışmasında kitlesel konumumuz, dernek çalışmalarımız. Legali çok iyi kullanıyor olmamız, TÖB-DER, Sendika, Sivil Toplum Kuruluşları içinde yaygın ilişkiler içinde olmamız yaptığımız tüm illegal eylemleri de örten bir etkinlikti. Ayrıca İnsan ölümünün olmaması, önemsenecek bir soygunun yapılmamış olması, çok aktif ve yaygın illegal faaliyetler için de iyi bir zemindi.
Bu süreç Samandağ Ziraat Bankası soygununa kadar öylece devam etti. Bu soygunda yakalananların sorgusunda bile öyle ülke çapında çok organize bir örgüt arayışı üzerinde durulmadığı dikkat çekiyor.
Antakya, ülkenin her tarafına silah, militan, kadro transfer eden üretken bir alandı. Bu alanın devrimci sürecinden yükselen kadrolar, örgütümüzün her alanında etkin rol oynamalarının altında da bu gerçek yatıyor.  Bu üretken alanı yıpratmak isteyenler, kırk örgüt değiştirdikten sonra, itirafçı, MİT ajanı ve ölü konuşturucusu hallerine bakmadan karalama yapıyorlar. Çünkü Acilciler bu alanda marka oldu, bu alanda tüm gücüyle mücadeleye devam ediyor. Bunlarda görevlerini yapmak için bu alana dün de bu günde saldırıyı tek yol olarak biliyor. Antakya boşuna hedef tahtası seçilmiyor.
Oysa İstanbul çalışmaları, Beylerderesi katliamı ardından, Ankara örgütünün toptan tasfiyesi ve MİT ajanı İbrahim Yalçının örgüte İtirafçı Engin vasıtasıyla İstanbul’da sızması, işin başından itibaren örgütü polis izlemesine açık hele getirmiştir.
İfadeler ve iddianameler okununca, takibatın İstanbul’da her yönüyle sürdüğünü gösteriyor. Bunlara itirafçının itiraflarını ekleyin, işin başından MİT ajanı İbrahim yalçını da üzerine oturtun tablo çok açık hale gelir.
Bütün bunlar ortadayken, 30 yıldır hangi delikte olduğunu bilmediğimiz, devrimci hareketin en çileli kesitinde ne yaptığı hiç kimse tarafından bilinmeyen bir ölü konuşturucusu ortaya çıkıyor, bu kirli tartışmalara balıklama dalış yapıyor. Görev bu iradeye bağlı değil. Saçma sapan yalanlarla,  itirafçı ve MİT ajanını aklamaya çalışıyor ( Bu arada,  ölü konuşturucusu Erkan Ulaşan onlardan biri olarak, MİT ajanına sorduğumuz sırat köprüsü sorusuna da cevap versin “MİT’le ne zaman ilişkiye geçtin ?”)
Polisin takibi konusunda ölü konuşturucusu iç dünyasının kinleriyle yorumlar yapıyor. Ama faydasız, kinin gözü kördür,  gerçeği göremez.
İstanbul 19 Ağustos 1977 operasyonu, İstanbul’daki itirafçının ve MİT ajanının işi. Bu nedenle, bu operasyonların Güney bölgesindeki etkisi, itirafçının bildikleriyle sınırlı kalmıştır; o da Nebil’in ve benim adımı afişe etmekten ibaret kalmıştır, Ali sönmez yoldaş ise zaten İstanbul’da yakalanmıştı.
Ölü konuşturucusu Erkan ahlaksızı, Güney bölgesinden bir takip başlamış olsaydı, sen neden yakalanmadın, adın neden çıkmadı (yoksa görevli olduğun için mi yakalanmadın ). Güney bölgesinin kadroları, militanları, silah depoları neden açığa çıkmadı.
Güneyden başlayacak bir takibat önce Güneyi çökertirdi. Üstelik bir dizi askeri eylemin yapıldığı alandı. Örgütün en kitlesel ve en sıkı örgütlendiği yerdi. İtirafçı adımızı polise deşifre etmeseydi bölgemizdeki çalışmaların çok daha gürbüzce yürüyeceğini tartışmaya bile gerek yok. Güney bölgesi insan ve malzeme kaynağıydı, davaydı mücadelede kitlesellikti. Bu yüzden üç kuşak yönetici üretti ve yoluna hep devam etti. Bu gün olduğu gibi,
İnsan önce düşünür sonra sallar, bunlar düşünmeden sallıyorlar. Çünkü görevliler…
İtirafçı, MİT ajanı, Ölü Konuşturucusundan oluşan bu üçlüyü, bu gün bir araya getiren nedenler, aynıyla dünde bunları bir araya getirmişti diye düşünüyorum.

ÖLÜ KONUŞTURUCUSU ERKAN ULAŞAN

Kirli tartışmaların eleği sallandıkça ilgisiz olanlar alta düştü ve bir kenara çekildi. İlgisiz gibi saklananların çehresini ise biz açığa çıkardık. Sahnedeki yerlerini almaya mecbur ettik. Sonuçta elekte üç kişi belirdi.
Olayı tüm yönleriyle, belge ve kanatlarıyla kuşatmış olduk.
Özel Harp dairesi direnen devrimci hareketlerin tarihini karalamak için çırpınıyor. Kuklalar da bu işin öncüleri. Bu üçlü de bu işin geçmişten bu güne uzanan elamanları olarak ortaya çıktı.
30 yıldır TKEP’li olanların, TKEP’i buharlaştırıp yok ettikten sonra akıllarına ne geldiyse, Acilcilerin mücadelede gösterdikleri aktivitelere karşı saldırıya geçti.
Bu şebekenin asli bir elamanı olarak saymadığım, geçmişin anlamlı anılarına hürmeten muhatap almadığım İrfan Dayıoğlu adlı bir aptalın, bu şebekenin yalanlarına karşı vicdani bir tepki gösteren Alaettin Özden’nin anlamlı mesajına verdiği yanıt çok şeyi anlatıyor; « ben kendi adıma Acilcilik adına yazma diye bir derdim olmadığını bildiğini zannederim. ben Acilciler içinde geçmişte yer almış biri olarak yazıyorum... Benim engin ile ve diğerleri ile de eski yoldaş olma hukuku dışında bir hukukum yok. olamaz da…» ( İ.Dayıoğlu )
İrfan bu, onu bilenler bilir, şecaatini arz ederken sirkatini söyler. Öyle de yapmış.
Bu şebeke tam da İrfan’ın söylediği gibi pamuk ipliğiyle birbirine bağlı bir şebekedir. Ama hep öyle olmuşlardı. Çünkü amaçları yoktu o an ile ilgiliydiler. Hep yanlış ve yalancıydılar. Bu nedenle Mihrac Ural karşısında hep hezimete uğradılar.  Acilciler 1.Kongresi ise bunlar için hezimetlerin hezimeti oldu ve bu defter kapandı.
Şimdi olan, yeni bir defter açma değil, devrimci bir hareketin önünü kesmedir. Oysa sol mevta hallerde, ülke sonsuzca örgütlenmeye açık ve herkesi sığacak genişliktedir. Ama adamların derdi devrimcilik değil, örgütlenme değil, halka bilinç götürmek için basım yayım değil, ısrarla belirttiğim gibi polisiye bir görevdir, devrimciliği kirletmektir. Bunun için 30 yıl içinde çalıştıkları TKEP tarihiyle değil, birkaç yıl takıldıkları Acilcilere saldırmayı önemsiyorlar. Çünkü TKEP yok, Acilciler oldukları kadarınca buradalar demokrasi mücadelesinde var oldukları her alanda ön önde olma çabasındalar.
Sonuçta bir üçlü ortaya çıktı. Bu da iyi oldu.
Konumuz Erkan Ulaşan.
Bu adamı 33 yıldır görmüyorum. 30 yıldır adını hiçbir devrimci mücadele çalışmasında da duymadım. Şu ana kadar da herhangi bir örgüt ya da dernek ya da sivil toplum çalışması içinde olduğunu beyan eden bir satır yazısını görmedim.
Öğrenci olduğu Antakya örgütlü devrimci mücadele kesitinde (1976 sonu-1978 başı) bir yılı geçmeyen, gözlenen bir kişi olma özelliği dışında bir yerini hatırlamıyorum. O kesitte de Nebil’e yaptığı ahlaksız teklifi düşününce, bu kişinin devrimci mücadelede bir dava uğruna yer almaktan çok o kesitin modası içinde yer aldığını söylemek zor değil; öyle değilse son 30 yılda devrimci mücadele adına ne yaptığını en azından birilerinin bilmiş olması gerek. Ben hala duymadım.
O dönemde, Nebil ve Ali Sönmez’e güvenerek, görev verip İstanbul’a gönderdim. Onların Antakya çalışmasında oluşturdukları boşluğu doldururken bile bu kişi aklımızın ucundan geçmedi. O bizim için güvenilmez, agresif biriydi. Yüksel Eriş geldi, Ömür geldi kitlesel etkinliklerimizi gördü, herkesle tanıştı. Bu arada bu türden insanlarla da tanıştırdık. O kalabalıklar arasında olmaları onların özel bir örgütsel yerleri olduğu anlamına hiçbir zaman gelmedi. Bir yerlere malzeme götürmek bu açıdan ayrıcalıklı bir yerde olmak anlamına hiç gelmiyor; 1976-77 kesitinde öylesi bir kitlesel yükseliş vardı ki, bu gün hata olarak kabul edebileceğimiz, kimi görevleri verilmemesi gereken insanlara da vermemize yol açmıştır. Bunlardan biride bu kişidir.
Bu tür yükümlülükler de yaptığımız kimi hatalar arasında,çocukları yerine, annelerin, bacıların mitinglerde silahları taşıyarak iyi bir kamuflaj yapmalarını sayabiliriz.
Bu tür adamların fi zamanında bir yerden bir yere malzeme taşımalarıyla ilgili 33 yıl sonra gösterdikleri tavra bakınca, annelere silah taşıtmak, bu ahlaksızlar silah taşıtmaktan çok daha doğru bir karar olduğu görülüyor. En azından annelerin ağzı sıkı kalmıştır, polise teslim olmamış, sırlarını başkalarını karalamak için ifşa etmemiştir. Bu nedenle de bir kez daha o gençlik çağımızın mücadelesinde annelerin gösterdiği fedakarlıkları bir kez daha saygıyla anıyorum.   
İtirafçı Engin Erkiner’in doğum gününü hepimiz biliyoruz; 19 Ağustos 1977. İşte o gün bu gün Erkan denen bu yalancı müptezelle bir ilişiğim olmadı. Yani tamı tamına 33 yıl.
Ne oldu da kirli tartışma sürecine katılmayı yaşamsal bir olay olarak gördü. Nabil’in anısı ise, bu yapılanlar hızla Nebili kirletmeye doğru tırmanıyor, bu açık. Dolaysıyla Nebil’in anısı değildir.  Bu nedenle de, ölü konuşturucusunun kendi kendisiyle tutarlı olması için, Nebil’in anıt mezarını oluşturmak ve şehitler haftasında bizim öncülüğümüzde yapılmasına ortak olmaması gerekirdi. Adam ikiyüzlü bu açıdan beis görmemiş; ben mezarlığa katıldım toplantıya katılmadım demek ise özrü kabahatinden büyüktür. 2008 şehitler haftasını merkezi bir kararla biz düzenledik, bunu bilmeyen de yok.
Bu çirkin adamın yüzünü açığa çıkarmak için Nebilin ölüm yıldönümü dolaysıyla 194. Dosyayı kaleme aldım (30 Eylül 2010). Altan alta dedikodusunu yapıp durduğu her karalamayı tek tek bir kez daha irdeledim. Bu irdelemeleri akıl, hukuk, belge ve kanıt ve olayların mecrasındaki ilişki ve çelişkilerle ele aldım. O bunların hiç birine cevap verme durumunda değildi. Söylediği tek şey Nebil’den duydum. Yani  “ikiyüzlü biri varsa o da Nebil’dir “ diyordu.
Bu dosyada (194. DOSYA), ölü konuşturucusunun uzun zamandır MİT ajanı ve İtirafçıya Altan alta yalan yanlış bilgi sızdırmasını açığa vurdum ve ona “adını sana ait aktarımların altına açıkça koy, kinin ne ise onu dök” dedim. Üç yıl gizlenmişti. Artık açık.
Üçlü tamamlanmıştı. Hedeflerimiz netleşmişti, elekte kalanlar belli olmuştur, hedeflerimiz de yalın hale gelmiştir.   
32 yıl geriye dönelim.
Şerif Yılmaz yoldaşı dinleyelim “ 1978 sonlarına doğru Erkan Ulaşan, örgütün takibi altında olan bir ‘sivil’le görülmesi üzerine, Şeyh Müntecep Kesici, Tacettin sarı, Ahmet Yıldırım, ben ve örgütün diğer sorumlularında soru işaretleri oluştu. Tam bu arada Erkan Ulaşan ortalıktan kayboldu. O kesitte örgüt bu kişiyi sorguya çekmek, üzerine yoğunlaşan şüpheleri anlamak için aramaya başladı. Görüldüğü yerde tutuklanarak sorgulanması gerekmişti. O kesitte bu kişinin çok sıkı şekilde arandığını kadrolarda biliyordu. Ama o gün bu gün ortalıkta gözükmedi şimdi aradan 32 yıl geçtikten sonra ortaya bu şekilde çıkışı o kaygıların hiçte yanlış olmadığını gösteriyor” diyor.
Bu bilgi, bu tartışmalarda hızla yerli yerine otururdu. Okurun da dikkatini çekiyorum.
Ölü konuşturucusu Erkan’ın bu 30 yılı aşkın sürede ne yaptığı bilinmiyor. En azından biz Acilciler bilmiyoruz. Bir tek Acilci bilse mutlaka bilgim olurdu.
Türkeş eyleminde, Stadyuma yakın yerde konulan bombanın patlamaması pillerin yetmezliğinden mi yoksa başka bir nedenden mi sorusu o gün de yoldaşlar arasında soru işaretleriyle gündeme gelmişti. Bu günde hep onu düşünürüm.
Bu konu o kesitte dar çevrede kendi aramızda konuşulmuştu. Şüphe hep vardı. Ama kanıt olmadığı için böylesi bir iddia ancak tırnak içinde kaldı.
Bu tartışmalardaki yazılarının tümünü toplayıp karşılaştırdığımızda, örgütümüze ve şahsen bana yönelik tüm karalamaların kaynağında Erkan Ulaşan adlı ahlaksızın yalanlarını görürüz. Güneyden pusula, Güneyden takip falan filan…
Erkan Ulaşan, gramerli yazılarıyla kurguladığı yalanları kendi adına değil Nebil adına yaparak siper arkasına geçiyor. Yeryüzünde kendisinden başka kimsenin duymadığı karalamaları öyle servis ediyor. Kim söylemiş; Nebil…
Yobazların her şeyi Allah adına yapmaları gibi bir şey, ben değil o…
Üçüncü kişilerin doğrulamasına muhtaç söylemler hangi etik değerle servis yapılır belli değil, ama hukuk adına yeri çöplüktür.
Ahlaksız adam Erkan’da bir saplantı olmuş. Duyduğu şeyi tek doğru sanıyor. Bu paranoya, İtirafçı Engin’in ve MİT ajanı İbrahim’in üzerine balıklama atladıkları bir yem oluyor. Bu sonuncular de kamburlarını örtecek bohça ararken bu yalanlara sarılmaya mecbur kalıyor.
Böylece, üçlü son adamını bulmuş oluyor.
Uzun uzun anlattık, Dosyalarda yerlerini aldı. Yeniden kısaca belirtelim.
İki pusuladan ve takipten söz ediyor. Takip olayını kısaca üstte yazdım, akıl ve mantık dışı bu iddiaların anlamsızlığına dikkat çektim. Yakalanma sonuçlarının gösterdiği gerçek, takip İstanbul’dan başlıyor. Takipte değil,  içlerinde polis vardı o da İbrahim yalçın’dı.
Pusulalar olayına gelince,
Sık sık yapılan balans ayarlarına rağmen dile gelen yalanlarda, pusuladaki imza ya da kod adı kime ait belli değil (var mı o da bilinmiyor). “Nebil, yazı tarzından pusulanın kime ait olduğunu çıkardı” dediğine göre kod adı varsa bile bu kod adının kime ait olduğu belli değil.  Pusulayı kim getirmiş bu da belli değil. Ne Nebil söylemiş ( bilse söylemesi gerek), ne de biliniyor. Buradan da anlaşılan, Nebil pusulayı getiren kişi tanımıyor ( tanısa neden yazı karakterine dayanarak, pusulanın nereden geldiğini anlamaya çalışsın ki, getiren kişiye sorması ya da onun söylemesi normal olanı değil mi?).
Ayrıca, Pusula olayıyla ilgili cümle dizilişi, Nebil’in pusulanın geleceğinden de haberi olmadığını gösteriyor. Bırakın bizim o kesitte asla yazılı bir yolla haberleşmediğimiz gerçeğini, gerçekten bir pusula varsa, bu pusulayı getiren kişi Nebil’iin adresini, bulunduğu yeri de biliyorsa,  bu durumda Nebil’in yakalatılması için bu dolambaçlı yol neden?  Pusula neden?..
Belli ki biri yalan söylüyor.
İlk saçmalıklar bunlar. Bunu bir kenara koyalım.
İkinci pusula neyin nesidir.
Nebil bu kadar mı aptal, birincisinde yakalandı ikincisini nasıl kabul eder?
Amaç ölü konuşturmak olunca sallamak kolay…
Biraz yorumlayalım bakalım ne çıkacak.
Sağmalcılar cezaevinde uygun bir koşul çıkınca, kısa süreli tutuklu kalan Bedri Yağan’ı bağlayıp ranzamın altına koydum ve Nebili kaçırdım. Ancak bir ay geçmeden Nebil tekrar yakalandı.
Şimdi eğri oturup doğru konuşalım. Cezaevi ziyaretleri 15 günde bir. Yani, yeri yurdu belli olmayan, birkaç gün önce de kendi yerime kaçırdığım Nebil’e hangi mantık ve gerekçeyle bir pusula göndereyim. Bir de nasıl göndereyim, bir ayı doldurmayan Nebil’in yakalanışı süresince bir tek ziyaret hakkımız vardı. Bu ilk ziyaretlerde gelen ailemizden başka kimse de yoktu.
Bu saçmalıklar, Nebil’in ikinci kaçışını yaptığı Niğde cezaevinden firar eder etmez,  Konya cezaevine yanıma gelip, Filistin’e gitmesi yönündeki talimatıma uyarak, Antakya’ya yoldaşların yanına (Tacettin Sarı ve H.B ) giderek, emin şekilde sınırı geçişiyle nasıl bağdaşır. Bir akıllı çıksın bunu söylesin.
Zaman ve mekan açısından mümkün olmayan bu uydurma da ölü konuşturucusunun imalatı olduğu yetirince açıktır. “Nebil gözlerinin içine bakmış” mış… Güler misin ağlar mısın…
Nebil, aynı anda yapılan görüşmede Tacettin Sarı’ya söylediği “Erkan güvenilmez biridir”  sözü burada daha anlamlı hele geliyor.  Bu noktada ya Nebil ikiyüzlü bir ahlaksızdır ya da Erkan yalan söylemektedir;  Nebil ikiyüzlü olamaz, ölüler adına belgesiz tanıksız konuşanların ikiyüzlü olması ise yüksek bir ihtimal.
Önceki tartışmalarda da dile getirdim, Erkan Ulaşan, Nebil’i kirletiyor diye. Nebil’in cinsel organında ya da çevresindeki ben olayını alttan alta sinsice dillendirmesini ve bu konuda itirafçıya verdiği tiyoları hatırlayın.
Nebil’i katledenlere karşı tek bir cümle eleştiri yapmamasını hatırlayın.
Nebil’in öldürülmesine temel gerekçe olan MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın 2 kg altını örgütten habersiz alıp cebine indirmesine karşı tek bir satır yazmamasını düşünün.
Bunları bir araya topladığımızda bu üçlünün bir araya gelişini ve Erkan’ın kim olduğunu anlamak daha kolay olacaktır.
Ölü konuşturucusu olarak adlandırdık.
Sanırım bu kod adı da geçici olacak. Yeni adını tartışmalar sürecinde ortaya çıkaracağız. (ilgililer bunun için 68. DOSYA, 77. DOSYA, 81. DOSYA ve 194. DOSYA’ya bakabilirler

Mehmet Yavuz buna “vesvese” dedi. Ben bu adamın yaptığını “vesvese” olarak görmüyorum…
Ölü konuşturucusunun Nebil üzerinden yaptığı sallamalara şöyle bir kuş bakışı bakalım.
Görülecek olan tek gerçek, Nebil’in aynı ekip içinde yoldaşlarıyla sonsuz bir güven bağı içinde olduğudur. Bu gerçek, bizler için bu güne dek, Nebil için ise ölene dek sürmüştür.
Nebil ekibimin bir militanıydı. Omuz omuza mücadelenin ilk adımlarından itibaren girdiğimiz silahlı eylemler, banka soygunu, kurşunlamalar, araba kamulaştırmalarında sadece ve sadece benim talimatlarıma uyan bir militandı.
Nebilin böylesine bağlı olduğu bir ikinci kişi daha bu örgütte yoktur ve olmamıştır. Bunun nedeni nedir?
Altta, bu mücadele sürecinde şu ana kadar yazmamaya çalıştığım, ölümlerden omuz omuza geçtiğimiz eylemlerden bir ikisini aktaracağım. Bu bağlılığın sırrını orda bulmak zor olmayacaktır.
Peşinen de şunu ekleyeceğim,
Ölü konuşturucusu Erkan Ulaşan adlı kişinin, söylediği tek bir cümle doğruysa, bu, Nebil’in onursuz bir ikiyüzlü olduğunu iddia etmek demektir. Bu ise mümkün değildir.
Erkan Ulaş’an, Nebil’le ortak eylemlerimizi dile getirirken bile bunu ele veriyor. Bunları tek tek göreceğiz..
Antakya süreci bir yana, Adana kuşatmasından kaçıştan, İstanbul’daki eylemlerine, oradan yakalanana kadar her anımız birlikte geçen Nebil’le yaşadığımız eylemlilik süreci, Erkan’ın tüm söylemlerinin yalan olduğuna en büyük kanıttır.

FİLİSTİN DÖNÜŞÜ
Erkan adlı kişi bilmiyor. Ben de her şeyin zamanı var diye yazmıyorum (“Mihrac Ural’ın HDÖ’deki adamı Nebil Rahuma’dır” diye tef çalacaklar, Sadık Varer bunu, “bilmiyorduk öğrenmiş olduk” diye açıkça yazdı. Oysa gerçek o da değil )
Eylemlere girmeden önce, “Nebil Filistin dönüşü 8 ay neden Mihrac’la bağ kurmadı” diye soruyor aptal.
Öncelikle bağ kursa da kurmasa da ne olur ki, neyi değiştirir ki. Yıllarımız eylemlerin en ölümcüllerinden geçmiş insanlar olarak bu bağın kurulma imkanı olamazsa dünyanın sonu mu, Nebilin koptuğu anlamına mı geliyor.  İşte bunların yoldaşlık algısı bu kadardır.
Umutlanmayın. Nebil hiçbir an bağını kesmedi, kesmezdi de. O her adımını her gelişmeyi aralar uzasa da döner Mihrac Ural’la paylaşır, onun talimatlarına hayatı kadar değer verirdi. Ama bu Nebil’in yanımda olmadığı kesitlerde yaptığı ya da yapmış olabileceği her şeyden haberim olduğu anlamına hiç gelmiyor.
Sondan söyleyeyim. Nebil, Adıyaman cezaevinden Adana Numune hastanesine geldiğim ve kısa süre kaldığım andan itibaren benimle irtibata geçti. Adana cezaevine intikal edince aynı kanaldan bilgi alış verişi sürdü. Adana cezaevi tünel sürecinde kaçacağımızı, kaçışın lojistik gerekleriyle ilgili olarak bilgilendirildi.  Her şeye hazır olduğunu her zamanki heyecanla bildirdi. Tünelde Dev-Yol’cu İsmail Şahin elektrik çarpması sonucu ölünce (26 Haziran 1980) bu plan çöktü. Cezaevinde İsyana başladık. cezaevini yaktık, silahlı çatışma çıktı. Ortalık bir iki hafta oldukça gergin kaldı. Ortalık dinmeye doğru yol alınca önceki hesaplarımızda olmayan bir yerden kaçış için çalışmaya başladık. Koğuşlardan görüş yerine açılan pencerenin demirlerini kestik, oradan sabah yapılacak görüş yerine mevzilendik. Zindan içinden hiç kimseden hiçbir yardım da almadık. Kaçış, biz tutuklu ve mahkumların özgün ve özverili çabalarının sonucu gerçekleşti. Böylece Nebil’in katkısına da gerek kalmadı; iki ay sonra ise Nebil kalleşçe katledildi. (29 Eylül 1980).
Nebil bizimle bağını hiçbir zaman kaybetmedi. Nerede olsa ruhu bizimle birlikteydi. Bunu anlamak için bu süreci birlikte yaşmış olmak gerek.
Buzağı arayan aptallara sözüm şudur, Nebil bizim Nebil’dir. Bu kadim Roma kentinin suyunu içen hiçbir devrimci diğerine karşı asla yanlışa düşmez; bunu mecaz anlamda söylüyorum.
Antakya devrimci hareketi içine sızmak mümkün değildi. Herkes ailelerine kadar birbirini tanıyor, çocukluğundan itibaren bir biçimde, okulda, mahallede vb ilişki içinde olan insanlardı. Ama bunu, çalışmamıza dıştan katılan Erkan gibi biri için söylemek mümkün değildi.
Tüm tartışmaları izleyin, kimler yoldaşı yoldaşa kırdırmak için çaba sarf ediyor, kimler ispatı mümkün olmayan iddiaları ortaya atıyor, kimler geçmiş ortaklıkta yeri olmamasına karşın akıl zorlaması karalamaları yapıyor bu rahatlıkla göreceksiniz. Bu da okura, kimin ne olduğunu göstermesi açısından bir yol haritasıdır.

EYLEMLERDEN BİR DEMET

Şimdi de söyleyeceklerimi iyi oku,
Nebil şehit, aramızda değil.
El yazılı bir şey de bırakmadı geriye.
Birine “söylediğini” yeryüzünde başkası da duymamışsa; sana söylediklerini MİT ajanı İbrahim Yalçın duymamış, MİT ajanına “Kaset vermiş miş” ama sana anlatmamışsa ortada bir yalan var demektir. İkinizin de aynı görevle yalan söylediğinize inanıyorum.
İkiniz de oynuyorsunuz, ama boynunuza kadar lağımdasınız, herkes sizi görüyor. Farkında değilsiniz.
 Uydurup uydurup yürüdüğünüzü sanıyorsunuz. Yerinde sayıyorsunuz. Kılavuzunuz karganın fetvası malum “ kim ne derse sen bildiğini yap” (E.E)
 Konuya gelelim,
Nebil’in benimle birlikte olduğu süreçte bir özelliğini daha belirteyim; o hiçbir zaman tek başına kapsamlı bir eylem sürecinin sorumlusu olamadı. Bu en azından benim yanımda olduğu tüm süreç için geçerlidir. Kişiyi abartarak onu büyütmek ona yapılacak en büyük saygısızlıktır; olduğu gibi görmek olduğu kadar ifade etmek yeter.
Zaten şehittir kimsenin övgüsüne de ihtiyacı yoktur; Nebil, soylu, ahlakta üstün, özveride en cömert olandır.  “Yeryüzünün en cömertleri, insanlığın en soyluları şehitlerdir” sözünü bilmeyen var mı.

Muhbir şebekesine açık vermeden birkaç eylemi kısaca aktarmaya çalışarak okurlara bilgi vereyim. Bu eylemlere katılan üçüncü kişiler hala yaşamaktadır. Bilgileri de anı anına tüm tazeliğiyle korumaktadır.

1.    Başarılı Banka Kamulaştırması
Onursuz yalancı Erkan Ulaşan sana soruyorum,
Nebil’le sadece ikimizin girdiği ve başarıyla sonuçlandırdığı banka soygunundan haberin var mı?
“haberim var” gibi bir şeyler söylüyorsun öyle mi? İyi. Burada da ölüyü konuştur bakalım…
Adana kaçışımız sonrası İstanbul süreci başlar (bkz. Altta 5. Adana Kaçışı). İstanbul’da, demir yolu hattı üzerinde iki katlı ahşap bir evdeyiz. Yeni evli yoldaşlar üst katta ben ve Nebil alt kattayız. Paramız sıfıra yakın. Örgütün elinde hiçbir imkan yok. İki tabanca temin ettik. Hepsi bu.
Sonra, araba aradık akşam alıp ertesi gün eyleme geçeceğimiz. Buradan başlayalım.
Ölü konuşturucusu soruyorum,
Banka soygunu için kullanılan arabanın kamulaştırılma hikayesini biliyor musun?
Nebil bundan söz etti mi?
Basit bir araba kamulaştırması için, yanındaki yoldaşla saatlerce dışarıda kalmalarına rağmen sonuç alamamaları üzerine,  her iki yoldaşa kızgınca “nedense ikiniz bir araya gelince eliniz ayağınıza dolaşıyor bir şey beceremiyorsunuz” diye çıkıştım. Nebil’i yanıma alarak, demir yolu üzerindeki malum örgüt evi kapısından çıkar çıkmaz, 30-40 m ötede çalışır halde duran bir murat 124 araba gördük. Şoför, kaldırım üstündeki pencerede duran bir şahısla konuşuyor. Saniyelik bir olay.
Nebil sana bunu anlatmadı mı? Arabayı kaptığı gibi fırlayan kimdi söylemedi mi?
Bu kamulaştırma sırasında Nebil’in geçirdiği tehlike neydi bunu anlattı mı? Uzaklaştığımızda ne unuttuğumuzun farkına vardık söyledi mi?
Araba kamulaştırma başarısı üzerine Nebil neleri nasıl övdüğünü anlattı mı?
Bir cezaevi görüşmesinde örgüt tarihini anlattığı iddiasındasın, peki bu önemli, başarılı ve tüm yakalanmalara rağmen poliste açığa çıkmayan kamulaştırma eylemini anlatımı, her eylemin ayrıntısını sana söylediğine göre,  bu en önemli eylemin ayrıntısından söz etti mi?
Nebil Konuşmaz, polise bilgi vermez, sana verdi mi?
Dolap Dere çatışması neden oldu konusunu açtı mı? Bu çatışmanın hangi eylemle ilgisi var söyledi mi?
İnterkontinental otelinin ikinci kurşunlanmasından hiç söz etti mi? (Bunu bir başka yazıda uygun zamanda uzunca anlatacağım, ya üçüncü kez kurşunlanmasından söz etti mi, hala yaşayan tanıklarını biliyor musun?)
Anlatmışa benzemiyor. Öyle ya, keyfine geleni anlattırıyorsun keyfine gelmeyeni bilmiyorsun. “Ben “Nebil’in yalancısıyım” demek kolay, çünkü Nebil ölü tanık olamaz. Bu yalanları duyan bir üçüncü kişi de yok. “Gözelerinin içine baka baka” bunları anlatmaması ilginç değil mi?
Oysa her eylemin üçüncü kişileri var, yaşıyorlar da. Gerçek bilgi için, olayın failleri ve tanıklarına sormayı gerektirmez mi? Üçüncü kişilere sormadan onların onayını almadan ölü üzerinden söz söyleyene ne denir…
Amaç yalan kurgu üretim ortalığı bulandırmak olunca, yani görev olunca kimseye gerek kalmaz. İşte Pol Potçuluk budur…
Dur sana hatırlatacağım çok şey olacak, uykun gelmeden okumaya devam et…
Nebil sana, banka kamulaştırmasının nasıl planlandığını,  tek tek kişilerin görev yerlerini, araçlarını, kimlerin katılacağın ve kimlerin sadece destek sağlayacaklarını anlattı mı?
Bankaya kaç kişi girdi söyledi mi?
Banka kamulaştırmasında, yaklaşık 12 ya da daha fazla olan personeli esir alanın kim olduğunu sana söyledi mi?
Banka güvenlik görevlisini duvara dizip, silahını alanın kim olduğunu söylemedi mi?
(Tercüman gazetesinde bu haberi, ”Soygunculardan beylik tabancısının geri verilmesini istedi” diye verilmişti)
Banka Müdürünün kasa anahtarını “bende değil” diyerek vermeyi ret ettiği zaman ona tokat vuran kimdi ? Nebil Bunu sana söyledi mi?
Banka müdürünü tokatlama olayına şaşkın şaşkın bakan kim,  “hiç beklemiyordum, bu tokat olmasaydı, bu adam anahtarları vermez, kendini öldürtürdü” diyen kimdi?
 Banka müdüründe kasa için kaç anahtar vardı bunu söyledi mi?
Diğer anahtarı kim buldu, nasıl bulundu söylemedi mi?
Kamulaştırma anında elinde çaylarla giren bir kahve garsonunun nasıl etkisiz edildiğini sana anlattı mı? 
Böyle bir şeyi o anda Nebil gördü mü? Görmediyse neden ve sonra nasıl öğrendi? Bunları sana söyledi mi?
Nerede ve neden silah sıkıldı ? Kim sıktı bunu sana aktardı mı?
Banka kamulaştırması başarıyla sonuçlanıp dışarı çıkılınca ne olduğunu sana anlattı mı?
Bak sana söyleyeyim aşağılık piç, Bu soruların tümünde cevap olarak Mihrac Ural’ı bulacaksın. Sana bunu Nebil söylememişse öğren. Bu Nebil’i küçültmez tersine iyi konsantre olmuş ekipte uyumlu bir militan olduğunu gösterir. Abartılarla Nebil’in ayaklarının altını boşaltmanın nereye varacağını biz iyi biliriz. Buna müsaade etmeyeceğiz.
Bunların hiç birini bilmiyorsun. Nebil polise bilgi vermez. Poliste ortak hiçbir eylemimizin açığa çıkmaması bu ekibin birbirini ele vermemesindendir.
Pusulan şaşmadı mı? Uykun gelmedi mi?
Bekle daha söyleyeceklerim var.
30 yıldır Devlete karşı nasıl bir tutum aldığını bilmiyoruz, olduğunu da sanmıyorum. Bunu geçtik.
Nebil’i polise ilk kez veren patronun itirafçı Engin Erkiner’dir. Nebilin ölüm nedeni olan altın alımı olayı MİT ajanı İbrahim yalçın’ın işi; örgüt haberi olmadan altınları almış ve cebine indirip harcanmıştır, bunu bilen kimse de yok, tartışmalar olmasa açığa çıkmayacak. Bu ajan, cebine koyacağı 2 kg altın için Nebil’in ölümüne yol açtı. Bundan utanç duymuyor ve hala Nebil yazıyor ve senin gibi itler ona çanak açıyor. Vicdanınız sızlamıyor mu?  
Nebil’i Puştlar Mahkemesinde yargılayıp ölümüne karar veren Mete Özer’in başında olduğu bir şebeke açıkça “Nebil’i tüzük hükmü gereği öldürdük” diyorlar, ama hayret bir şey sesiniz çıkmıyor, tek eleştiri bile yapmıyorsunuz. Bu ne cehennemi çelişki, bu ne ahlaksız duruş.  Bunlar artık resmi belgelerle ispat edilmiştir. Bu cürümün bir ucunda, içinde senen de olduğun muhbir şebekesinin parmağı olduğu için bunları dile getiremiyorsunuz.
Döktüğünüz onursuz timsah gözyaşlarına kim inanır. O gün, bu gün, şu ve saatte kadar tek bir satırlık eleştiri yapmamış biri olarak, senin Nebil’le ne tür bir ilgin olabilir. Katilleri aklama çabalarınız, Nebilin can yoldaşlarını karalama çabalarınızdan çok çok ilerde. Bu ahlaksızlık, şüpheli bir hal değil mi?
Be alçak adam, bir de oturmuş laf ediyorsun, kal-u bela artığı kinlerini lağım gibi dökmek için çırpınıyorsun.
Bu zalim sürünün Nebil’e ettiğini örtmek için, Mihrac Ural’a karşı on yıllardır ödlekçe sakladığın kinlerle, sinsici alttan alta  yaptığın dedikodularla kaç paralıksın biliyor musun?
Herkes buna kin dese de ben bu yaptığını katıksız bir devlet görevi olarak görüyorum.

2.    Küllük’ün taranması
Dört kişiydik. Nebil de yanımızda. Küllük Kahvehanesinin taranması eylemine yöneldik. Binlerce insan kaldırımlar üzerinde işine gücüne gidiyor. Atladık kaldırıma geçtik. Hedef karşı taraftaydı. Bizim durduğumuz yer Küllük kıraathanesine göre yüksekti. Taramaya başladık. Bir anda insanlar yere yattı çevremizde devrilmiş ağaçlar gibi insanlar korkudan yere uzanmıştı. Eylem başarıyla bitti.
Bu eylemi kim planladı, görev bölümünü kim yaptı bunu Nebil sana aktardı mı?
Bu eylemdeki araba nerede kamulaştırıldı ve başımıza ne geldi, bundan hiç söz etti mi?
Faşistlerin Küllük kıraathanesinin kurşunlanmasında Nebil’in görevi ne idi bunu söyledi mi?
Bu kurşunlanma için gerekli arabanın hangi bölgeden kamulaştırıldığını söyledi mi?
Nebil bu kurşunlama eyleminin hazırlığını önceden biliyor muydu?
Arabayı hazır görünce ne dedi biliyor musun?
Küllük eylemine giderken hangi marşların okunduğunu, hangi türkülerin söylendiğini sana anlattı mı?
Kurşunlama tam nereden yapıldı  sana söylemedi mi ?
İki kişi klaşinkofla tararken Nebil neredeydi bundan söz etti mi?
Kurşunlama anında çevreden geçenlere ne oldu bundan söz etti mi?
Ahlaksız ölü konuşturucusu sana soruyorum, bu konuda bir bilgin var mı?
İki eylemden söz ettim. Soruyorum bu eylemleri bu ekip hiçbir sorguda polise verdi mi?
Bu eylemler hiçbir iddianamede hiçbir yerde geçiyor mu?
Bu sır vermez ser verir tutum bu ekibin temel parolası olarak nasıl ayakta dik durdu söyler misin?
Çünkü sen ve senin gibiler bu eylemleri bilmiyordu, bilmemesi gerekiyordu?
Onlarca askeri eylemden çıkan tecrübelerime dayanarak söyleyeyim. Önceden bir ihbar ya da işin içinde polis yoksa, eylem anında hiç kimse yakalanmaz.
İhbar yoksa, polis yoksa eylemden sonra çok basit bir önlemle aradan zaman geçse de kimse yakalanmaz.
Poliste akıllı bir direniş, ser verip sır vermeme ısrarı gösterildi mi hiçbir eylem ifşa olmaz, polis bilgi alamaz, kimse yoldaşını ele vermez.
Ama tersi olursa, 19 Ağustos 1977 de olanlar olur, MİT ajanı İbrahim, İtirafçı Engin gibiler örgütü bitirecek her şeyi yapar.
Bakalım senin de bu süreçte parmağın var mı göreceğiz. İşaretler belirmeye başladı bile… 
Nebil konuşmaz. Nebil polise bilgi vermez. Şimdi de aramızda değil şehit, onu nasıl konuşturtacaksın söyle bakalım?
Bu konuda söyleyeceğin her şey yalandan ibarettir. Yalan değilse, Nebil’in ikiyüzlü bir onursuz olduğunu ima etmek için uyduruyorsun demektir. En iyimser halde Nebil’den aldığın kırıntılara kendin eklemeler yapıyorsun.
Böylesi uydurmaları ise yalnızca muhbirler yapar. Birini tercih et…

   3. Antakya Çarşı karakolu, Ergenekon yurdu, Ülkü ocakları 
Antakya’yı sonra anlatacağım.
Senin gibileri muhatap almam büyük bir hata, ama sen de bil başkası da bilsin ve herkesin anlını tek tek nasıl karışladığımı gör.
Soruyorum sana,
 Nebil Antakya Çarşı Karakolunun bombalanmasını anlattı mı?
Bu eylemin neden yapıldığını, buna örgütün nasıl karar verdiğini söyledi mi?
Nebil böyle bir karar alınırken haberi var mıydı?
El bombasını kim atta ve kimler birlikteydi bunu sana söyledi mi hiç?
Nebil bu eyleme katıldı mı?
Bu eylemin ve her eylemin halka bilgi amaçlı açıklamasını ilke edinen örgütümüz, bu eylemle ilgili olarak bildiriyi nerede nasıl bastı?
Dr.L ile Kurtuluş caddesine paralel giden ipek çarşısı yolunda Ayı Erdoğan ve arkadaşlarının, eylemler sonrası bildiri dağıtımıyla ilgili toplu halde bizleri görünce ne yaptılar?
Doktorla birlikte ne yaptık? Biliyor musun bunları sana Nebil anlattı mı?
Bunlardan Nebil’in haberi var mı?
Takibat güneyden başlamışsa ilk elden bu eylemlerin ve faillerinin ve malzemelerinin üzerine gitmeleri  gerekmiyor mu? En azından İstanbul operasyonuyla birlikte, bir dizi bombalamanın olduğu Antakya örgütlenmesini çökertmeleri gerekmez mi?
Aptal adam,
Takip Güneyden değil İstanbul’un içinden ve örgüte İtirafçı Engin tarafından sızdırılmış MİT ajanı tarafından organize edilmiştir. İstanbul’da yakalanın Antakyalı militanlar ise bölgeleriyle ilgili hiçbir sırı vermediler. Güney bölgesinin aldığı en büyük yara, Ali Sönmez yoldaşın yakalanması dışında, ben gibi Nebil’in adı, itirafçı Engin tarafından ilk kez polise deşifre edilmesiydi; İtirafçı Güney Bölgesi hakkında anca bu kadarını biliyordu ve tümünü verdi (Geniş bilgi için BKZ. 1. DOSYA. Polis ifadesi)
Bu nedenle de Antakya’da evimiz basıldı ve firari duruma düştüm. Yılmadım, örgütüm için firari koşullarda yoldaşlarımla yapmam gereken her şeyi yerine getirdim.
Senin gibi köpekler ise 30 yıl devrimci demokrasi mücadelesinde yok oldu.
Antakya’da yaptığın hırsızlıktan öte anlamı olmayan, örgüt kararını içermeyen, sorumsuz ve şüpheli serseriliklerini, örgütsel eylem diye kime yutturacaksın sen pislik herif…
Bekle bitmedi.
a.)    O zamanki Emniyet Müdürlüğünün hemen arkasındaki sokaklarda yer alan faşist öğrencilerin Ergenekon adlı yurdunu bilir misin?
Ergenekon yurdu İki kez bombalandı.
Birincisi kim yaptı, ikincisini kim yaptı biliyor musun haberin var mı?
Nebil bunları biliyor mu? Sana bir şey söyledi mi?
Oraya konan bomba saatli miydi? Dinamit miydi? Bil bakalım ?
b.)    Habib el Neccar Camii yanında olan Ülkü ocaklarına el bombasını kimler attı biliyor musun?
Bu örgütün eylemleri hakkında zerre kadar bir bilgin var mı? Sana önceden açıklanmış bir örgüt eylem planı oldu mu?
Bu eylemle ilgili bildiri, eylemden kaç saat sonra dağıtıldı haberin var mı?
Örgüt şüphelilere bilgi vermez. İtirafçı Engine 19 Ağustos 1977’den itibaren örgütle ilgili bilgi verilmemesi de bundandır. Şüphelilere bilgi verilmez. Nebil bu ilkemizi iyi bilir. Bu nedenle gerçek bilgiyi şüphelilere vermez.
c.)     Türkeş eyleminde İskenderun kısmından haberin var mıydı?
Anlaşıldı ki Altınözü’nden Antakya’ya girişte aldığımız önlemden haberin yok. Yine anlaşıldı ki, Harbeye tarafından Antakya’ya giriş yönünden aldığımız önlemlerden haberin yok. Bir de tüm Antakya’yı bu eylemden haberli yapmışım öyle mi?
Salak, bu bir örgüt eylemidir ve örgüt tarihinin en kapsamlı eylemidir, her alan üzerinde ilgili olan kadrolarla çalışma yapıldı. Senin haberinin olmaması kadar doğal ne olabilir ki. Bir yöneticiye sormuşsun da “haberim yok ?” demiş, neden haberi olsun ki? AD’ye sordun mu? FÇ’ye sordun mu? Asi Türkmen’e sordun mu?.... Sordun mu? Sordun mu? …
Bu eylemin Antakya bölümünde yazmadığım, kitle saldırısı olursa buna karşı kitleyle ve ağır silahlara karşı koyma planları hakkında bilgin var mı? Bu kısımla görevli olanları biliyor musun?
Be adi adam, sen kimsin ki sana bilgi verilsin? Sen bu örgütte, hayatında gerçek bir kadro ya da militan oldun mu ki? Sana bir bilgi verilsin.
Örgüt nedir bilmiyorsun, örgüt disiplini nedir yaşamamışsın. Acilciler kurumların örgütüdür. Bunun için alttan üste gelen her rapor değerlendirilir ve üzerinde karar verilir. Bu algı bizleri bu tür örgütler arasında kongresini en anlamlı haliyle yerine getiren örgüt yapmıştır. Hata ve eksikliklerine rağmen kurumları olan ve kişileri kurumlarında yer alışıyla tanımlanan bir örgüt yapmıştır. Bunu anlamak için bunları yaşamak gerek.
Senin gibi bir disiplinsiz pislik bunları nasıl anlasın, nereden bilsin.
Genel Sekreterlik üzerine utandığını yazmıştın, cevabını aldın, bir daha hatırlatayım. Hiç kimse kendisi istediği için bir yere gelmez. Ne olursan ol, oy birliğiyle kimse kimseyi bir yere seçmez. Bunun için yaşanmış ve ortaya tartışmasız konmuş emekler gereklidir. 3000 (Üç bin) aşkın siyasal makale, Cephe yayınlarından çıkan 70’e yakın borşür ve kitap, yüzlerce sayı dergi, legalde tüm kırılmalara karşın yeniden çıkarılan legal yayınlar (CEPHE’den ATAK’a), FKBDC katılımı ve temsil yetenekleriyle, bu Cephede kimsenin gidemediği yerlere gidip temsilcilik yapmak (Avrupa ve Libya), 12 Eylül karanlığına karşı gücümüz oranında tekrarla ve inatla direnmek için eğitim çalışmaları, Parti okulu, askeri eğitim olanakları yaratmak. Filistin davası için mücadele etmek. Tüm karalamalara karşın bölgenin her tarafındaki saflaşmada taraf olmak, seyirci kalmamak. Sosyalist ülkelerle ilişki kurmak, eğitim amaçlı kadrolar göndermek, gitmek gelmek, ülkede PKK-Acil ortak askeri eylemler yapmak (Bu yakında açıklanacaktır), tüm Türkiyeli devrimci örgütlere elimizdeki olanakları paylaşarak onlara yardım etmek.
Bunlara eklenecek daha binlerce veri bulunuyor. Bunlar emektir devrimciliktir, bardağın yarısı değil ucuna kadar dolu olduğunun göstergesidir. Aptal yaratık bunlardan sen ne anlarsın. Duyacağın utanç sadece kendinle ilgilidir ötesi değil.
Örgüt dedik de, kendini HDÖ’lü olarak lanse ediyorsun öyle mi?
Bu yazdıklarımın ışığında HDÖ’cüleri uyarıyorum. Bu kişinin aranızda yer aldığı her anı ve kesiti yeniden gözden geçirin bir pislik bulacaksınız. Söyledikleri doğruysa, arınızdan bir şüpheli geçmiştir. Size onun gibi “hadi geçmiş olsun” demeyeceğim.
Biz MİT ajanı İbrahim yalçınla ilgili olarak kapsamlı bir dosyayı 1989 da devrimci kamuoyuna açıkladık. Şimdi de aranızdan geçen bu pisliğin geçmişine bir göz atın diyeceğim.  Tecrübeler bize, ölü konuşturanların, böylesi kirli tartışmalara kendini atanların asla temiz olmadıklarını gösteriyor…

4.    Ahlaksız teklif
Soruyorum sana,
Nebil’e ahlaksız bir teklifte bulundun mu?
Asi kenarındaki evde bir davetiye vermişsin. Nebil’i de ısrarla çağırmışsın. Nebil bu daveti bana iletti, gitmeyeceğini söyledi.
Ben de “Git bak bakalım ne yapmak istiyor “dedim?
Gitti ve yarım saat sonra geri döndü.
Utanmaz adam sana soruyorum,
 Nebil’e ne teklifi yaptınız?
Teklifini ret edince suratına karşı ne söyledi?
Yanında kimler vardı? Söyleyebilir misin?
Dönüp yanıma geldi. Senin için herkesin bildiği bir tek kelime söyledi…  “Bu adam bir P…”
Bu dönem bize aşık olan kızlara dönüp bakmıyorduk, nişanlananları eleştiriyorduk, sigara içmiyor iskambil tavla oynamıyorduk, kahvehanelere gitmiyorduk, tek amacımız vardı devrimci mücadele bunu o günün koşullarınca yerine getirmek için çırpınıyorduk; her dönemin bir algısı vardı bu günün gözüyle geçmiş değerlendirilmez. O gün yapılması gereken ortak kanaatler bunlardı ve buna uymak bütünün bir parçası olmaktı; aşka, sevgiye, nişanlanmaya evlenmeye asla karşı olmamak gerek. Sevgisiz devrimcilik bir hiçtir, ama kızlarla gönül eğlendirmek, kadın cinsini eğlencenin mezesi yapmak onursuzca bir şeydir. Bu işler için davetiyeler vermek,  peşkeş çekmek alçakça bir şeydir.
O gün onursuz olanların bu günde onursuz olmaları kadar doğal hiçbir şey yoktur.
Bana bak Şerefsiz köpek,
Biz canımızı dişimize takmış eğitim çalışmaları, dernek kuruluşları, duvar yazılamaları, afiş çalışmaları, eylemlerimizin açıklamalarını ve halkımıza siyasi bildirimlerimizi gece yarıları zar zor bulduğumuz bir teksir makinesiyle basıp dağıtıp askeri eylemlerimizi yaparken, günün en önemli tartışması “Sosyal Emperyalizm”le ilgili kitap yazıp teksirle basarak,  elden ele dağıtırken, örgütü kurumlaştırıp çalışmaları yükseltirken, A.Ç ‘nin dediği gibi “o evde kiminle ne yapıyordun” söyler misin?
Ulan piç,
Sen kimsin ki Mihrac Ural’ı tartışasın.  
Ulan ahlaksız, sen kimsin ki Mihrac Ural’ın eylemlerdeki konumunu tartışasın.
Bu güne kadar devrimci hareket için hangi özverilerde bulundun, 12 Eylül arifesine kadar dışarıda ve zindanda mücadele ederken, 12 rejimine karşı da ülkemize en yakın noktadan tüm gücümüzle mücadeleyi organize ederken, zorluklara katlanırken, Filistin davasına omuz verirken sen ne yapıyordun? Ben ve yoldaşlarım, işkencelerdeyken, ser verip sır vermezken,  itirafçı patronunun sırtımıza yıktığı suçlarla boğuşurken neredeydin?
 Ulan ahlaksız,  ben 12 zindan sürgünü yaşarken sen ne yapıyordun söyler misin?
Adana cezaevinden kaçarken ve kaçma kararı verirken yanımda çıkacakları belirlerken sen neredeydin?
Ulan soytarı, ulan çirkin adam,
Ben CEPHE dergisini çıkarırken, yazılarımı yazıp yayımlarken, sen neredeydin?

5.    Adana kaçışı
Bazı yazılarında Adana’daki polis kuşatmasından kaçışımızı dile getiriyor ama es geçiyorsun. Bu olay başlı başına bir dik duruş olayı değil mi?
Olaylar birbiriyle bütünsel ve birbirinin devamı değil mi?
 MP 5’li onlarca polis bizi öldürmek üzere Adana’daki örgüt evimizi kuşatmışken, kendimden önce Yoldaşlarımı (Nebil’i,  F ve M’yi) düşünerek, bir anlık gecikmenin yaşamımızı sona erdireceği kaygısına kapılmadan, onları uyarıp dama çıkmalarına yardım ederek kaçışı başarırken, senin ahlaksızca yorumladığın, kurgulayıp yalanla ortaya sürdüğün Adana ABD konsolosluk eylemi nereye oturur söyler misin?
Vicdansız sefil adam, söyler misin?
Cesaret nedir sen bilir misin?
Ödlek herif, karnında 30 yıldır korkakça sakladığın bu lağım sularını kin olarak ağzından kusmanın bir yararı olacağını mı sanıyorsun? İhbar şebekesinde yer almak için can atışın bir yana, bu şebekenin 3 yıldır yaptığı karalamalara karşın ne elde etti söyler misin?
300 yıl da çalışsanız ne elde edebilirsiniz söyler misin?
Sol’un mevta halleri ortada dururken siyasi yazıları, yoldaşları, dernekleri, legal dergileri, bitip tükenmez ziyaretçileriyle, ülkesinin ve bölgesinin her anını takip eden yorumlarıyla, onlarca yoldaşıyla meydanlarda bu mücadeleye omuz vermek isteyen bir çabaya bu kadar kinle saldırmanın mantığını açıklar mısın?
Devlete karşı tek satırlık bir yazı yazmayan sizler, yalan kurgularınızla kime hizmet ediyorsunuz?
Bunca zaman tek kişiye saldırmak bile başlı başına bu kişinin sizleri ezmeye devam ettiğini zımnen itiraf etmek anlamına gelmiyor mu?
Çılgınca yazmanıza, ihbarlarda bulunmanıza rağmen konularını bitiremediğiniz kişi üzerine daha da yazmakla onun bir dev kendinizi de birer cüce ilan etmiyor musunuz?

6.    Adana ABD konsolosluk eylemi üzerine bir daha
Tekrar edeyim.
ABD konsolosu eyleminde yer alıp hala hayatta olan iki kişi var. Biri ben, biri FÇ. Bu insanların görüşü alınmadan, ölen birinin üçüncü kişilerce de duyulmamış ve doğrulanmamış “sözleri” akla-mantığa sığan bir iddia olabilir. İddianın bir yalan olmadığının kanıtı nasıl ortaya konacak. Nebil ölü, yer yüzünde bu sözleri duyan bir başka kimse de yok. Bu durumda bu iddia doğrudan doğruya ve yalnızca senin bir yumurtlaman olmaz mı? Hele hele sonraki tüm gelişmeler bu iddiayı yalanlıyorsu…
Hangi ahlak ve hukuk bunu böyle bir iddiayı kale alır.
Olaydaki iki tanığı da (ben ve F.Ç) taraf olmaları itibariyle dışlayıp, akıl yoluyla bir sunuca varmaya çalışalım.
Bu eylemin kararını veren kim?
Bu eylemde Nebil’in görevini tayin eden kim?
Bu eylemden sonra, yukarıda aktardığım bir dizi eyleme aynı ekip birlikte katıldığına bakarak Nebil  böyle bir iddiada bulunabilir mi?
Nebil, böyle bir iddiada bulunursa, kendi kendini iki yüzül bir onursuz olarak tanımlamış olmaz mı?  Böylesine yiğit ve teslim olmaz bir insanın eylemde onu yalnız bırakanlarla bir adım dahi yürümesi mümkün mü?
Yok öyle şey. Onursuz ve ikiyüzlü olan Erkan Ulaşan’dır, başkası değil.
Ulan ahlaksız Erkan,
Bilmeden, sormadan, sallama yalanlarla kimi karalayabilirsin? 
Bu yapılanlar Özel Harp Dairesinin devrimcileri eften püften sorunlarla kirletme çabasıdır. Bu suçlamayı aşırı görenler bir kez daha olayı derli toplu algılasınlar görecekler ki başka bir anlamı olamaz; zira arada ne bir örgütsel rekabet ne de şahsi bir paylaşım kavgası bulunuyor.
Dön, uykun gelmeden siyasi yazılarıma bak, yazım performansıma bak, günceli yakalama ve yorumlama çabama bak, bölge ve ülke sorunlarına aynı anda yorum yapma emeklerime bak, bunları nitelik ve nicelik olarak topla ve şebekenizin tümünün 3 yıldır yazdıklarıyla karşılaştır, Halep oradaysa arşında buradadır bunu unutma… Bu durum dün de öyleydi bu gün de.
Piç herif,
Bilmiyorsun, aramızda değildin, hiçbir konuda bir bilgin yok. Belli ki devletle de bir sorunun yok. Biz dün işkence ve zindandaydık bu gün sürgündeyiz devletle hala sorunluyuz.  Sen kimsin ve kim olabilirsin ki…
Bu konuda, 30 yıllık bilançonu ortaya koy, bunu görelim. Bu devlete karşı ne demişsin, nerede ne yazmış, nasıl mücadele etmişsin bilelim; hangi yürüyüşlere, hangi devrimci örgütsel çalışmaya katılmışsın bunu söyle öğrenelim. Yoksun, hiçbir yerde, hiçbir zeminde yoksun. Sen kimsin önce bunu söyle.
Mehmet Yavuz gibi onurlu bir insana karşı gösterdiğin refleks, iç dünyanı yansıtmaya yeterlidir. Bu mücadelede sen kim olursun ki Mehmet Yavuz’la karşılaştırılasın. Onurluyla onursuz bir olur mu?
Bu gün, Mehmet Yuvuz’la siyasal açıdan çok farklı yerlerde olabiliriz. Ama aynı insani değerleri, aynı ahlaki değerleri paylaştığımız için dostuz. Mehmet Yavuz’un 30 yıllık geçmişine bakıyorum, sonuna kadar devrimci mücadele verdiğini görüyorum. Kararlılıkla, imkanları zorlayarak ve zoru başararak, kendi alan ve doğrularıyla, onlarca devrimcinin bir araya gelse de başarmayacağı şeyler başarmış.
Ya sen, süfli bir sürüngen olarak, yerden ne kadar yükselebilmişsin onu görelim.
 Sen ve senin şebeken bilmeli ki, Mehmet Yavuz, Mihrac Ural’ı savunmuyor.
 O ilkeleri ve doğrularının arkasında duruyor. Kendi onursal dengeleriyle, insani erdemleriyle tutum alıyor.
Sen ise, sinsi bir yılan gibisin. Korkak ve bir o kadar ödleksin. On yıllar boyu alttan alta, dedikodularla konuşmuşsun, bunu da marifet gibi söylüyorsun. Fırsatını bulunca muhbir şebekesiyle birlikte kinlerini lağım gibi döküyorsun. Seni açık ettik, yerine oturttuk. Bu şebekenin üçüncü ayağını böylece belirlemiş olduk.
Önemsizsin ama mide bulandırıyorsun.