16 Eki 2010

MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN

201.DOSYA

MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN

SIRAT KÖPRÜSÜ SORUSUNA
CEVAP VER

“MİT’le ne zaman ilişkiye geçtin?”
ve
Hanefi Avcı üzerine yazmak


Mihrac Ural
14 Ekim 2010

Tekrar soralım, bilenler bilmeyenlere aktarsın.
MİT ajanı İbrahim Yalçın’a MİT ilişkisini sormuyoruz, onu itiraf etti, açıkça yazdı.
“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10) bu geride kaldı.
Şimdi sorumuz bunun ötesini bilmektir.
Sorumuz MİT’le ne zaman ilişkiye geçtiğidir.
Bu sorudan ödü patlıyor. Cevap vermemeye çalışıyor, Zira biliyor ki boynuna giydirilecek yafta bu sorunun cevabı olacaktır. Ahlaksız adam, satılmışlığı bir yana, kendini ne zaman sattığı her şeyi açığa çıkaracağını iyi biliyor, korkusu da bu; titriyor…
Bu soruya cevap vermemek için konudan konuya, yalan senaryodan yalan kurgulara atlıyor.   Ama bu kez, çekirge gibi üçüncü sıçrayışını yaptı ve pençemize girdi, kurtuluş yok.
Soru basit. İbrahim Yalçın, MİT’le ilişkini el yazınla kabul ediyorsun, peki tam tarih olarak MİT’le ne zaman ilişkiye geçtin? Bunu söyle.
İşkembe-i kübradan yalanlarla başkasını karalamak için senaryo yazmak kolay, internet muhbirciliği ise çok daha da kolay, ama gerçekleri dile getirmek zor öyle mi? Hadi konuş bakalım… Soruya cevap ver.
Nereye kadar gizleneceksin, göreve devam eden biri olarak bunu nereye kadar saklayabilirsin…

Tekrar edeyim, belgesiz kanıtsız kimseye bir suçlama yapılamaz. Bu bizim ilkemizdir. Yazılarımızda, belgesi ve açık kanıtı olmayan iddialar sahibine ait, tırnak içinde bir alıntı olmaktan öteye yer alamaz. Alıntısız yazmayı etik bulmayız, başkasına ait sözü kimseye mal etmeyiz, düşmanımızı tekleştirmek için kendisine ait olmayan sözü ona mal etmeyiz. Bu bir hukuk ilkesidir, buna bağlıyız. Hukukun herkese gerekli olduğuna inanırız.
Bu nedenle, öncelikle kişinin kendini nasıl tanımladığına bakarız. Bu çirkin tartışmalarda bile doğrudan sapmadık. İbrahim Yalçın MİT ajanıdır dedik bunu kendi el yazısından verdik. Kendini nasıl tanımlamışsa öyle yazdık.
Ama ötesi vardı. Bunu da bulduk ve yine el yazısından okura aktardık.
Şimdi bizi ilgilendiren ve bugün için önemli olan, İbrahim Yalçın’a sorduğumuz MİT’le ne zaman ilişkiye geçtin? Sorusuna cevap bulmaktır.
Bu cevap, MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın üstlendiği görevin ötesini açıklayacaktır.
Bunu bekliyoruz. Bu sorunun cevabı tüm taşları yerli yerine oturtacak.
Bu adamın örgüte giriş nedenini, onu örgüte sokan İtirafçı Engin Erkiner’in konumunu ve yaptıklarını izah edecek.
MİT ajanı İbrahim Yalçın’ının başı üzerinde duran Giyotin bıçağı budur.
Cevap veremiyor, korku dağları sarmış, uyduruk senaryolara sığınıyor, kaçıp duruyor…
Acelemiz yok, cevap verecek el mahkum.
Ortağı İtirafçı Engin Erkiner’de polis ifadesine “önsöz” yazma sözü vermişti de yerine getirmemişti. Sabırla bekledik, sıkıştırdık ve sonunda “önsöz” yazmak zorunda kaldı. Yazdığı önsözü isteği üzerine, münasip gördüğü polis ifadesinin arkasına yerleştirdik.
Bu MİT ajanı da yazacak… Sorumuza cevap verecek.
Konuyu bir daha ele alalım.
179. Dosyada sorunu şöyle yaklaşık olarak şöyle dile getirdik:
İbrahim yalçın MİT’le ilişkisine ait  “Üç tarih veriyor.
El yazılı belgesinin ilk cümlesinde “20 Ekim 1986 tarihinde” yakalandım diyor.
 MİT’le bu tarihten itibaren ilişkiye geçtiğini söylemeye çalışıyor. Bu tarih 1. Kongremizin hemen öncesi (1 ay öncesi) bir tarih. Yani, ilişkiye geçmesinin hemen ardından, gelip örgüte “açıklama yaptım” demek istiyor. 
Birinci tarih; 20 Ekim 1986
Yalan söylüyordu, zira el yazması itirafnamesinin 7. sayfasında, 20 Ekim 86’dan öncede de MİT’le ilişkide olduğunu açıkça belirttiği cümleler var;
“Ben ADANA’ya MİT’e döndüğüm de Sarı’yı gördüğümü beni kongreye götürmek için geldiğini. 13 ve 16 Ekim’de ANTAKYA PTT’si önünde saat 14.00de buluşacağımızı bildirdim” (İbrahim Yalçın İtirafnamesi s:7) Diyor.
İkinci tarih: 13-16 Ekim 1986.
Yine yalan söylüyor. Satılmış adam MİT’le birlikte örgüte karşı kurguladığı senaryoları ve alternatiflerini Kipti şecaatiyle arz ediyor. Sonuçta meşhur cümlesini söylüyor:
“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)
Üçüncü Tarih: 28 Ağustos 1986.
Bu tarihlere bakınca “20 Ekim 86 tarihinde” yakalandığı iddiasının yalan olduğu ortaya çıkıyor.
28 Ağustosta 86’da para alıp geldiğine göre (15 gün kaldığı ilk gelişi) bu ilişki daha eskilere dayanıyor olmalı. Ancak bunu açıklamıyor. Bizim sorumuz da buradan itibaren gündeme geliyor. Ne zaman ?..
MİT görevlisi olarak ilk gelişini yaptığında her şeyi örgütten gizleyip, bilgi toplayarak MİT’e dönüyor. Topladığı bilgileri olduğu gibi aktarıyor ve karşılığında her ne ise alacağını alıyor.  
İkinci gelişi 20 Ekim 86 tarihinden sonra gerçekleşiyor. Bu kez daha kapsamlı bir görevle dönüyor. Kendinden emin, görevini yapabileceği umuduyla Kongre’nin yapılacağı merkezi alana geliyor.
Satılmış adam oyuna devam edecekti. Ama beklemediği bir gerçekle yüz yüze kaldı. İstanbul MİT’i kanalıyla Adana MİT’nin organize ettiği Süleyman Uğur adlı ajan, örgüt tarafından yakalanmış, sorgusu yapılmıştı. Adana ve Antep MİT’inden gelen Aydın Ocak adlı MİT ajanı da tam bu arada yakalanmıştı. İbrahim Yalçın bunu öğrenince diz bağları çözülmeye başladı. İlmik boynuna girecek bu açıktı.
Süleyman Uğur (Cengiz) ifadesinde ısrarla, “birileri daha var” diyordu. “Bana ilişki vereceklerdi ama güvenmediler bunun için Kongreye gelen diğer ajanların kim olduğunu bilemedim”.  diye ısrarla tekrarla söylüyordu. İbrahim Yalçın bu ifadelerin kendisini kapsadığını hissetmişti.
Sonrası çorap söküğü gibi geldi.
Bu oyunu uzun süre sürdüremeyeceğini anlayınca itiraflarına başladı.
Önce ifadesini sözlü vermek istedi. Bunu ret ettik. Her şey yazılı olacaktı. Nitekim 12 sayfalık el yazısı itirafname böylece yazıldı.
Bu durum Mit ajanının örgüte ilk girdiği andan itibaren görevli olduğuna ilişkin bulgularla kesişiyordu…
Bu verilerden sonra, bu kişinin MİT’ten ne kadar para aldığı, ne yediği ne içtiği, karısını göz ameliyatı için MİT’e neden peşkeş çektiği, “sorumlum” diye tanıttığı Adana MİT’inden “Ufuk” adlı kişi ya da İbrahim Şahin’e atfen, “Şahin” kod adını almasının bir önemi yok.
O bir MİT ajanıdır.” Hepsi bu…
Bu sorumuzdan kaçışının nedeni de çok açık. O, örgütümüz THKP-C(Acilciler)’e, MİT ajanı olarak sızmıştı, onu örgüte getiren de ortağı İtirafçı Engin Erkiner’di.

Gelelim Hanefi Avcı yazmaya,..

HANEFİ AVCI YAZMAK

 Hanefi avcıyı yazmak öncelikle onun hakkında bilgi sahibi olmayı gerektirir. Yazdığı kitabı okumak ise en asgari adımdır. Bu polis şefinin Susurluk komisyonundaki ifadesini, Mehmet Eymür’ün “Sentez” adlı kitabını vb. iyice ve karşılaştırmalı okumayı gerektirir.
Bu konuda etraflı üç makale yazdım. Ayrıca birkaç makalede de konuya değindim. Bunlar 9 Eylül 2010 tarihli.”HANEFİ AVCI, ACİLCİLER, PKK ve CEMAAT”,  12 Eylül 2010 tarihli “HANEFİ AVCI HRANT DİNK ve ERGENEKON”, 28 Eylül 2010 tarihli “CEMAATİN RÖVANŞI (Hanefi Avcı ve Şeytani pusu)” başlıklarını taşıyor. Aynı konuyu, 19 Eylül tarihli “ANADOLU CUMHURİYETİ” ve 25 Eylül 2010 tarihli “TOPRAĞIN DİLİ” başlıklı makalemde “CEMAAT, ÜMMET VE ANADİL” alt başlığında irdeledim. Bir kitap kapsamında olan bu irdelemelere yenileri de eklenmektedir. (Bkz. http://mirural.blogspot.com/ )
Bu çalışmalar için ilk elden Hanefi Avcı’nın “Haliç’te Yaşayan Simonlar” kitabını etraflıca incelemekle kalmadım, mümkün olan araştırmaları da yaparak, okurlarıma ve halkıma bilgi sunmaya çalıştım. Bu çalışmalar bir disiplin olayıdır, entelektüel algılarım ve üstlendiğim sorumluluğun bir yükümlülüğüydü.
Makalelerimin ana konusu, ortada duran bilgilerin Cemaatle ilgili açığa vurduğu tehlikeleri halkımızın önüne bir mesaj olarak koymaktı. Yaklaşan tehlikeyi sergilemek, bunun ana unsurlarını açığa vurmak, mücadelede en geniş dayanışma için mesaj iletme amacını taşıyordu. Her devrimcinin yapması gerekeni kendi açımdan yaptım. Mesajlarımın özü: Cemaat bir cürüm şebekesidir, Ergenekon’un paşaları ne ise Cemaatin imamları da odur dedim. Yakın dönemin demokrasi mücadelesi burada biçimlenecektir diye ekledim. Bununla da kalmadım, Hanefi Avcıyı mazlum göstermek isteyen kendi yazıları ve basına karşı bir duruş sergileyerek eli kanlı bu emniyetçinin daha çok şey söylemesi gerektiğine dikkat çekmekti.
Her konuda halkıma bilgi verdiğim gibi, güçlü olması, başarabileceğine inanması gerektiğini dile getirdim; başı sonu belli muğlaklığı olmayan net çivi gibi yazılar yazdım. Görevimi yaptım.
Hanefi Avcıyı yazan başkaları da var, her zamanki gibi arkadan nal toplayan.
Birisi İtirafçı Engin Erkiner, diğeri MİT ajanı İbrahim Yalçın, Hanefi avcıyı yazdılar. Yazdıkları evlere şenlik.
İtirafçı Engin Enginer’i bilmeyenlere hep anlattım, bu adam siyasi derinliği olmayan bir ezbercidir dedim. Sanıldı ki siyasi husumetle bunları yazıyorum. İlgisi yok.
İtirafçı Engin, okumadan, alıntı yapmadan, dergilerden, gazetelerden, başkasına ait soyutlamalardan hırsızlık yaparak yazar. Bunun için alıntı yapmaz. Açığa çıkar.
İtirafçı Engin’in her hangi bir siyasi olayla ilgili olarak, kendine ait bir soyutlaması yoktur, bunun beceremez de. Son bir yıllık yazılarını alın, tek tek inceleyin benim yazılarımla da karşılaştırın, aradaki uçurumları görün.
İtirafçı, kimin yanında olduysa, hangi mekanda bulunduysa o görüşten olmuştur. HDÖ-ACİL ayrılığında Konya cezaevinde yanımda olduğu için Acilci olmuştur (bu günlerde “HDÖ-Acil ile ayrılığı siyasi değildi, buna teorik kılıf giydirildi” diyerek bu ayrılıkta herhangi bir işlevi olmadığını kendi diliyle söylemektedir), Avrupa’da TKEP’le ilişkisi olması dolaysıyla TKEP’li oldu, TKEP baharlaşınca Frankfurt Okulu çevresine takıldı, Alman Sol Partisine yamandı, ÖDP’li oldu vb.
Böyle bir insanın ne çevresi ne de sorumlu olacağı bir ekibi olabilirdi. Nitekim vardığı nokta da tas tamam budur. Ortağı MİT ajanıyla bu ölçekte dip dibe durmaları da bundan başka nedeni yoktu. Böyle bir insanın siyasi yazı denemeleri ise buna uygun olacaktı.
Her yazısı olduğu gibi Hanefi Avcı üzerine yazdığı iki paragraflık kıytırık yazı da, sözlerimin bir kanıtı olarak göstereceğim. Okurdan, itirafçının yazısını benim aynı konudaki makalelerimle karşılaştırmalı olarak okumasını isteyeceğim. Böylesi okumalarla kimin ne olduğunu anlamak zor olmayacaktır.
Öncelikle belirteyim,  böylesi bir okumada, okurun gözüne çarpacak ilk şey, itirafçının Hanefi Avcı’yı hiçbir biçimde okumadığıdır. Araştırmadığıdır. Bu öncelikle okura karşı saygısızlıktır. Ancak İtirafçı Engin Erkiner’in meşhur ilkesi malum, “kim ne derse desin sen bildiğini yap”. Hanefi Avcı yazısı da öyle bir yazı.
İtirafçı bu yazısından da anlaşılıyor ki, ne cemaati anlamış ne de Hanefi Avcın’ın ortaya koyduğu ve kendini gizlemeye çalıştığı söylemleri. Bu normaldir, bilgi birikimine dayanmayan yazı boş olmaya mahkumdur. İtirafçının, şahsıma saldırı yazılarının tümünde aynı ilkesizliğin olması bu kişinin siyasi konumlanışıyla da ilgili yeterli bilgi verir.
MİT ajanına İbrahim yalçın’ın Hanefi avcı yazmasına gelince.
Onun derdi başka. Senaryo yumurtlamaları atölyesi olarak yeni sallamalar yapmakla meşgul. Hanefi Avcı’yı sahte pasaportlarla Lazkiye’ye getiriyor görüştürüyor, Arap ülkesinde “Ayak Kıran” gibi komik Türkçe isimli kahvehaneler yumurtlayıp kurgular yapıyor; buna bir de Bedri Yağan’ı aptal yerine koyan, gizliliği bilmeyen, önlem almayan, sorunlu olduğunu söylediği örgütümüze sırlarını veren, Türkiye’ye gidiş gelişlerini anlatan bir aptal olarak göstermeye çalışıyor.
MİT ajanı da itirafçı ortağı gibi, Hanefi Avcı’yı okumamış, belli. Okusa bile aynı şeyleri söyleyecek çünkü derdi halkımıza bilgi vermek değil, devrimci mücadeleye mesaj aktarmak değil, yaklaşan cemaat tehlikesini açığa vurmak değildir.
MİT ajanının tek derdi, sırtındaki kamburu örtmek için Mihrac Ural’a saldırmaktır. Bu da çok normal. Muhatabımız değil.
Mit ajanı kamburunu örtemiyor. Çünkü MİT’le ilişkisini öyle bir biçimde ortaya koyduk ki elimizdeki son bilgilerle artık  kurtulma şansı kalmamıştır.
En yakını olanlar bile ondan kaçmaktadır. 2 aydır cevapsız kalan sorumuz, gece gündüz beyninin yemektedir. Bu soruya bir türlü senaryo uyduramamaktadır.  
MİT’le ilişkisini kendi el yazısıyla tek tokat yemeden itiraf etti. Ama ötesi vardı.
Geride kalan MİT’le tam olarak ne zaman ilişkiye geçtiğidir.
Buna cevap vermemek için çırpınıp duruyor, konudan konuya atlıyor ama olmuyor.
Kimseyi ikna edemiyor, herkes “MİT’le ne zaman ilişkiye geçtin” diye soruyor ve cevap bekliyor.
O, duymamış gibi davranıyor. Yeni yumurtalarını piyasaya sürerek bu soruyu es geçebileceğini sanıyor.
Bu soru kendisine olduğu kadar ortaklarına da yönelik bir sorudur. Onlar da cevap veremiyor, şaşkınlar nasıl örtecekler bilemiyorlar.
Şimdi dikkatleri dağıtıp, işi sulandırmak için Hanefi Avcı’yı, Bedri Yağan’ı, Lazkiye’yi, Türkçe isimli uyduruk kahvehaneyi harmanlayıp duruyor. Kendini örtmek için Bedri Yağan’ın adını şemsiye olarak kullanıyor. Bedri Yağan bunun gibi şerefsiz satılmışlara nasıl davranacağını ise herkes bilir.
THKP-C(Acilciler) örgütü sorumlu bir örgüttür. O koşullarda da sorumluluğunu yerine getirmiş, gerekli bilgileri iletmiştir. Bundan sonra da resmi örgüt başvurusu yapılması halinde bu bilgiler iletilir. Bu bilgiler MİT ajanlarına değil, devrimcilere iletilir. Bu bilgilerin bir ucu kime varacak o zaman görülür.
Komik adam, kendi kendine ninni söylüyor. Bir de cüceliğini unutarak, homurdanıyor, ona söyleyeceğim tek şey; tuvalet kağıdım eksik acele etsin…
“Evlad-ı zina” diye bir deyim var, çaresi kalmamış olanların son hamlelerinde, her türden ahlaksızlığı yapıp kendi bataklıklarında boğulmalarını ifade eden. İşte MİT ajanı ve ortağı böylesi bir “evlad-ı zinadır”.
Bu kavganın “Evlad-ı Kerbela” ile “Evlad-ı zina” arasında olduğunu bir kez daha hatırlatmak isterim.
MİT ajanı İbrahim Yalçın,
Ne yazarsa yazsın, Özel Harp Dairesinin bir kuklası olarak yazar.
Bu böyledir, başka yolu da yoktur.  
Devrimci örgütlerin, bu alanda deneyleri onun yalan kurgularını ayakaltında izmarit yapacak kadar derindir. Bu konuda ne yapsa ne etse ortaklaşa aldığımız hükmü değiştiremeyecektir. Tersine infazını yakınlaştıracaktır.
Özel harp dairesinin neler yapmakta olduğunu herkes biliyor, 3 yıl durmadan süren karalamanın kin olmadığını artık bilmeyen yok.
İbrahim Yalçın MİT kuklası olarak görevini yapıyor.

7 Eki 2010

AHMET ÇOLAK

ŞEHİT AHMET ÇOLAK YOLDAŞ
MÜCADELEMİZDE YAŞIYORSUN

Şehit Ahmet Çolak 8 Ekim 1982

Mihrac Ural

8 Ekim 2010

THKP-C (Acilciler safında devrimci mücadelede gelişir. 12 Eylül karanlık rejimine karşı mücadelede özveriyle en önde yerini alır. Devrimci mücadelede çok yönlü eğitim için yurtdışına çıkar.  Eylül 1982 başlarında Türkiye’ye tekrar döner Bir ay sonra yurt dışına çıkmak üzere yola koyulur. Sınırı geçerken jandarma kurşunuyla şehit olur.
Şehit yoldaş Ahmet çolak’ın 28. Ölüm yıldönümü anısında bir kez daha onu saygıyla anıyoruz. Anısı mücadelemize ışık olsun.
Ahmet Yoldaş’la önemli bir anımı bir kez daha paylaşıyorum.
Ahmet Çolak, Adana zindanından firarımın ardından görüştüğümün ilk yoldaşlarımdan biridir. Gözlüklerini takmış sakin ama kararlı bakışlarıyla çocuk denecek görüntüsü ve başı hafif aşağıya eğik haliyle, sıcak bir ilişkinin ilk referansını vermişti. Yanımdaki yoldaş beni tanıtınca taş kesilmiş gibi oldu. İnanmamıştı. 
Elimi sıkıca tutmuş ve sanki elimi elinde unutmuştu, asılı kalmıştı. Kısa bir selamlaşmanın ardından, kısa bir sohbeti tamamlamıştık ki, gitmemiz gerektiğini ifade eden G.K yoldaşın gözüne bakarak "Dur hocama zindan firarı dolaysıyla bir hediye takdim etmek istiyorum" dedi.
Şaşırmıştık. O kesitte hediye nedir, neden verilir  bilmezdik. Bu gibi algılar kıta sahanlığımızda olmayan kavramlardı. Ahmet yoldaş elindeki saati sökerek bana uzatmıştı. "Buna nasıl alırım hiç gereği de yoktur" dedim. "Lütfen alınız" dedi. Saat Longines markaydı. Saat merakı bu güne kadar olmayan ve kolunda ya da parmaklarında hiç bir takı bulundurma eğilimi olmayan biri olarak, Ahmet yoldaşın hediyesini elime takmayı ve uzun yıllar bunu taşımayı gerekli gördüm.
Daha sonra Orta-doğuda buluştuk, daktilo yazımında çok iyi bir arkadaştı, bu yönde görevler de aldı. En olumsuz koşullarda en olgun ve yanlışa yönelmeyen devrimci tutarlığı terk etmeyen bir yoldaştı.  
Ruhu şad olsun diyor, örgütümüz THKP-C (Acilciler)in ölümsüzleri arasında, anısı yolumuzu aydınlatan bu kahraman yoldaşı saygıyla anıyoruz.

5 Eki 2010

DEĞİŞİMDE DEĞİŞMEYENLERİN KİRLİ ISRARI

200.DOSYA


DEĞİŞİMDE

DEĞİŞMEYENLERİN

KİRLİ ISRARI
 
Levent Sami Sultan

3.10.2010
 
Üzerinde yaşadığımız dünyada her şey çok hızlı olarak değişim göstermektedir. Devletler değişmekte, yeni yeni devletler ulusal sınırlarıyla birlikte siyasal sahneye çıkmaktadır. 

Ulusal ve sosyal çalkantılar içinde boğuşan Türkiye devleti de üst yapısından alt yapısına kadar her boyutta çok hızlı ve büyük bir değişimin içindedir. 

Partiler değişmekte, partilerin götürücüsü siyasiler de değişmektedir. Statüko kurucusu ve koruyucusu felsefeler, mantık ve zihniyetleriyle birlikte örgütlenmeleri de değişmektedir. Kısacası toplum her şeyiyle bir devinim hareketi içinde değişirken, yakın gelecekte bu değişimin olası ulusal, sosyal ve hukuksal boyutlarda yaratacağı yeni statükolara yaşama şansı yaratma ihtimalini de doğurmaktadır.  

Derin devlet bütün birimleriyle sancılar içinde kıvranırken, derin devletin bekası ile çıkarları örtüşen gurup ve güçlerin de bu hareketlenişe ayak uydurma girişimleri hız kazanmaktadır. Statüko güvenceleri birimlere (yargı - ordu - istihbarat vb.) gücü yetenlerin el atması ile duru haldeki eski kurum ve yapılar bu meyanda kirli yapıdaki renksizliği göstermeye başlamıştır. Siyasal ahlak, ahlaki değerlerinden çıkarak yoz bir kültürel akım gibi ortamı tozu dumana katmıştır. 

12 Eylül'ün öncesi ve sonrası dönemi ihtiva eden kesitte ''devrim'' ya da ''devrimcilik'' içeriğinde çok yüce değerleri barındıran kavramlar durumundaydı. Bu kavramlarla çoğunluk için daha insancıl ve onurlu bir yaşam vaat edilirken, bu kavramları taşıyanlar içeriğini bir yaşam kültürü haline getirmişlerdi. Oysa yılların aşındırması, toplumsal erozyon ve en önemlisi derin devlet bünyesinde güç odaklarının yürüttüğü el atma operasyonlarında ''devrimcilik'' ve ''devrimler'' termonolojisine de sızılmıştır. Daha doğrusu, sonuçlarında onlarca idam ve binlerce şehidin olduğu o korkunç işkence ve mezalimin yarattığı değerler toplamına el atılmıştır. Toplumsal kategoride tam bir kimlik bunalımı yaşanırken statükocu, derin devletçi güç odakları şahıs bazında ''eski devrimci'' sıfatı taşıyan oturmamış kimliksizleri de bu arbede ortamında devşirerek ''hizmetkarları'' sınıfına katmıştır. 

Sol'un bütün renk ve tonlarında olduğu gibi geçmişleriyle saflarımızda yer almış ''eskilerden'' de devşirilip derin devletin milliyetçi ruhuna uygun hizmetkarlar üretilmiştir. Geçmişi ile bu gün için ve gelecekte olası ulusal - sosyal - hukuksal boyutlardaki yeni statülere göre hazırlık için bir misyona oturtulmuş ajan - provokatörler mesleği geliştirilerek işlevlendirilmiştir . 

Bu anlamda İbrahim Yalçın, Engin Erkiner gibi ''eski'' ler, uzun bir süredir ''mesleki'' icraatlarını değerleri yitirmişlerin en sefilcesine ortaya koymaktadırlar. Hedef çok büyük: Türkiye devrimci mücadele sahnesinde sol'dan - sağ'dan herkesin şu yada bu ölçekte takdirini kazanmış örgütümüzün özgürlük, demokrasi ve hukuk mücadelesine olacak katkısı önünde başta genel sekreter yoldaşımız Mihrac Ural önderliğindeki yeni kalkışa karşı set oluşturmaktır . 

Devrim mücadelesinde yeri ve katkısı olan yüzlerce - binlerce meçhul asker misali insan vardır. Derin devlet resmi kurum ve güçleriyle, bu insanları ve devrimci değerlerini inkar etmeyi verdiği tüm çabalarına karşı başaramamıştır. Bu görevin başarılması için kuklalarını hareket halinde tutmuş ve son üç yıldır, İbrahim Yalçın ve Engin Erkiner gibi ''sahiplerinin sesi'' Mit'çiler, bir ihbar şebekesi olarak bu göreve koşulmuştur.

Değişimler içinde her şeye rağmen derin devletin kuklaları değişmemekte ısrarlıdırlar.  

Türkiye’de eski statüko değişime doğru giderken, geçmişiyle ve bu gün için demokrasi ve özgürlükler bazında, pratikleri ve düşünceleriyle tarihe mal olmuş önemli devrimci isimler vardır. Ezen ulus Türk orijinli devlete karşı mücadele eden ulus ve azınlık mensubu devrimciler az değildir.  Bir bütün olarak bu devrimci önder kuşaklar ülkemizin demokrasi mücadelesine omuz vermek içim mücadelede her türden özveriyi sunmuş ve sunmaktadır. Mihrac Ural yoldaş bunlardan biridir. Bu yolda, biz yoldaşlarıyla birlikte mücadeleye aralıksız sarılan ve en kötü koşullarda bir kez daha bu mücadelenin kararlıca sürmesini sağlayandır. Farklı etnik kökenden gelmiş olması karşısında milliyetçilerin kurgu ve yalanlarla, sendrom ve histerilerle ortaya koydukları tavır esasında bu ülkede milliyetçiliğin sol içinde ne kadar derin izlere sahip olduğunu da göstermiş olmaktadır.  Öcalan’a yapılan saldırıların aynıyla tekrarını gördükçe, doğru yolda olduğumuzu, derin devlet kuklalarına karşı daha çok emekle mücadeleye sarılarak yola devam etmemiz gerektiğini anlıyoruz.

Saldırılardaki kin ve nefretin kaynağı öncelikle milliyetçiliktir. Bu saldırılar halkların kimlik haklarına karşı açık ve sefilce bir saldırıdır. Bu saldırılar bizleri haklı bir davada ilgi odağı yapmışsa bu da normaldir. Onun için bin bir dereden su getirilip kah muhabarat, kah kaçakçı, kah tüccar ya da yoldaşlarına şu ya da bu zararı veren zalim gibi hayal ürünü düzmecelerle saldırırılar yapmak, mücadele azmimizi asla yıpratmayacaktır. İstenen, örgütsel aktivitenin enerjisini siyasi alanın dışına taşımaktır. Buna müsaade etmeyeceğiz. Bu çirkin tartışma sadece çirkin insanların iflaslarına iflas katacaktır.

Özellikle Filistin halkıyla dayanışma direnişinde şehit olan yoldaşlara dil uzatan bu ihbar şebekesinin gerçek anlamda bir karşı devrim hareketi olarak ortaya çıktığına işaret edeceğim. Filistin halkıyla dayanışmanın anlamını kirletmek isteyen bu insanların kendilerini saklayabilecek hiçbir şey kalmamıştır. Nebil yoldaşı ağızlarına alarak kirletmek isteyen bu kişilerin, bizim varlığımıza ve sürecin her anını yaşamış olmamıza karşın, ortaya serdikleri yalan kurguların akılları zorlayan şeytani birer çaba olduğunu belirtmekle yetineceğim.

Bu  tartışmalarda belgeleriyle kanıtlarıyla el yazılarıyla deşifre edilen MİT ajanı İbrahim yalçın ve İtirafçı Engin Eriner, tüm çıplaklığıyla ortada durmaktadır. Yoldaşları birbirine kırdırtma, birine saldırıp birini görmemezlikten gelme oyunlarıyla müphem ortamlar yaratma, kötüde olsan yeter ki Mihrac Ural’a karşı ol nidalarıyla içine düştükleri aczi örtme çabaları kimseye bir şey kazandırmayacaktır. Devrimciliği lekelemeden ve kendilerini aşağılamadan başka bir sonuç yaratmış olmayacaktır. Bitmeyen bu tür hikayeler esasında yazanların bitişini tanımlamaktadır.

Bunlar, derin devlet adına ''resmi şube'' yetkililerinin rollerini aleni olarak üstlenmek çaresizliğine düşmüşlerdir. Üç yıldır yapılan tekrarlarda siyaset yok. Bunların siyaset yapma dertleri olmadığı için kirlilik saçmayı hayatlarının temel yönelimi olarak belirlemişlerdir.

Bu satırların yazarı, halklarımızın demokrasi ve özgürlük mücadelesinde her özveriyi ortaya koyarak mücadele eden farklı etnik kökenli bir devrimcidir. On yıllardır omuz omuza olduğu,her yönüyle bildiği ve en güç koşullarda büyük sınavlardan anlının akıyla  birlikte çıktığı, çabası ve özverilerini birlikte yaşadığı Mihrac Ural yoldaşa yönelen her türden saldırıyı lanetlediğini bir kez daha açıklar.
Bu kirli insanlarla muhatap olmak insanın emeğine yazıktır. Değmez ve iticidir. Bu çirkin sinsanlar açıkça özel harp dairesinin milliyetçi kuklalarıdır. Görevlileridir; bir MİT ajanının bu ölçüde yüzüz olmasının nedeni de budur. Adam el yazısıyla MİT elemanı olduğunu açıklıyor, para aldığını söylüyor, örgüte gelip gitmiş bilgi toplayıp MİT’e sunuyor, açığa çıkınca  itirafnamesini  el yazısıyla kendisi yazıyor ve buna rağmen konuşuyor. Bu olacak bir şey değildir. Bunun tek bir anlamı var oda çevresinde hiçbir biçimde devrimci olmadığıdır: Olsaydı bu pervasız satılmış adamın konuşmasının mümkünü yoktur.

Bu güne kadar konuştuğum ve ilişkide olduğum tüm yoldaşlar bu çirkin saldırıların altında devletin olduğu konusunda hem fikirdir. Bu saldırılar Mihrac Ural yoldaşı tek hedef göstermesinin anlamı açıktır. Ama bilmiyorlar ki biz biriz; örgütlü devrimci olarak bu çirkin insanların cezasız kalmayacağına inanıyoruz.
Devrimci mücadelemizin ilk adımlarından,12 Eylül faşist rejimine karşı mücadele zemininden geçen 30 yıllık sürede sahip olduğumuz devrimci değerleri koruyarak ve kesintisizce mücadele sürecini yükselterek ortaya koyduğumuz çabaları kimse kirletemez. Sürecin her adımından tüm yoldaşlar onurla sorumludurlar. Biz buradayız ve burada olmaya devam edeceğiz. Mihrac Ural yoldaşa karşı yapılan en küçük bir imanın da karşısında şiddetle duracağız.

Örgütlerin yok olduğu, örgütlülüğün yok edilmek istendiği, sivil diktatörlük sürecinin derinleştiği bu tarihi kesitte, örgütlü mücadele kararlılığı gösteren biz Acilcilere karşı yönelen bu kirli tutumlar, devletin resmi güvenlik tutumundan başka bir anlama sahip değildir. On yıllardır sonuç alamayan ve bir başarısı olmayan resmi güvenlik tutumunu bu kuklalar asla başarıya çeviremez.

Devrimci değerler kirletilmek istenmektedir. Örgütsüzlük ikame edilmek istenmektedir. Çirkinlik etrafında bir değer oluşturmanın mümkün olmayacağını bile bile yapılanlar, kinle izah edilemez. Bu çabalar siyasette devlet lehine bir yere oturur. Bunda ısrar eden zavallılar, kendi el yazılarıyla kendilerini nasıl tanımladıklarına bakarak çabalarının bir sonuç getiremeyeceğini anlamalıdırlar. 3 değil 300 yıl da çırpınsalar alacakları sonuç aldıklarından fazla olmayacaktır. Yalanın tekrarı, gerçeği değiştirmez, bulanıklıktan sağlıklı bir sonuç çıkmaz.

Sonuç olarak,

Bir kez daha bu örgütün eski yeni tüm emektarlarına sesleniyorum. Çirkinliğe verilecek yanıtınız tarihi bir direnme harekete olan örgütümüze karşı yönelik her çirkinliği elinizin tersiyle itmenizdir.

Örgütümüzle uzak yakın bir ilgisi olmayan, başka örgüt saflarında ömürlerini tükettikten sonra, örgütümüze saldırıyı meslek edinen çirkin insanlara karşı tüm yoldaşları duyarlı olmaya çağırıyorum.
Devletin bile yeni statüler peşinde koşmak zorunda olduğu bir kesitte onun adına kuklaların eski yöntemlerle, eski bir ihbar çetesi olarak öbeklenmelerinin elde edebileceği hiçbir şey olamaz. Devlet çözülürken, yıkıntılar altında kalacak olanlar öncelikle bu kuklalar olacaktır.

GÜNEŞ BALÇIKLA SIVANMAZ

199.DOSYA
GÜNEŞ BALÇIKLA SIVANMAZ



Mihrac Ural, 1979 Konya cezaevi.
“ULUSAL SORUN” kitabının yazımı sürecinde, yazımın yapıldığı daktilo ve yararlandığım kitaplardan bazıları. Örgütün Ulusal sorun konusundaki ilk ve tek kapsamlı yazısı bu kitaptır. Bu kitap (ULUSAL SORUN), ilk baskısı teksirle yapılan II. Baskısı 1979 sonlarına doğru, örgütün ilk matbaa baskısı  kitabı olarak basılıp piyasaya inen “KAPİTALİZİM Mİ ? SOSYALİZİM Mİ?” kitabımdan sonra ikinci kitaptır. Konya cezaevi siyasal evrimin önemli bir halkasıydı. Ciddi siyasi ayrılıkların tezleri burada temellendi, savaşın askeri değil politik sanatı olduğu gerçeği ilk kez burada formüle edildi. Bu süreç siyasal ayrılıkların gerçekçi teorik araştırma ve tartışmalarla ayakları üzerine dikildi kesittir; “ayrılığa teorik kılıf üretme süreci” değildir. Bir örgütün siyasal nedenlerle bölünmesi karşılıklı saygıyı oluşturur, olanda buydu; herkes kendi yoluna. HDÖ ve Acil ilişkisi böyle bir ayrışmayı ifade eder. Bunu kanlı bir çatışma olarak lanse etmek için şeytanın aklına gelmeyecek yalan ve dolanla, ilişki ve olayları yamayarak iki örgütün tarihini kanlı ilişki tarihi olarak lanse etmeye çalışmak, sürecin siyasal evriminde rolü olmayanların iflasla sonuçlanmış 3 yıllık karanlık çabalarını anlatmaya yeter.





“Türkeş Ölümden Nasıl Kurtuldu” yazısıyla ilgili

Kısa bir not:

 Mihrac Ural

5 Ekim 2010

Türkeş eylemi, kapsamlı bir eylem. Bu eylem örgütsel bir eylemdir. Bu eylem tüm detaylarıyla az sayıda yönetici yoldaş tarafından bilinir, ayrıca eyleme Katalan yoldaşlarca  görev yerleri itibariyle bilgi verilmiştir. Bu arkadaşlar, Nebil, Hanna ve Müntecep hariç tümü yaşamaktadır, Müntecep,  A.D’nin ekibinde bir militan olarak görevliydi. K kod adlı yoldaş bu konuda bilgi sahibidir; İskenderun’da, nenesinin evinde yaptığımız hazırlık ve sonrası onun emekleriyle gerçekleşti. İskenderun’da olay Asi yoldaşın anlattığı gibidir. Özel olarak adını anmadığım yoldaşlar, bilmeleri gerektiği kadar bilgileri olmuştur.

Ölü konuşturucusu, bu eylemin bir köşesinde kaldığı evin önemi dolaysıyla görevlendirilmiştir. Eylemin bu köşesi hakkındaki bilgileri bile sınırlı tutulmuştur; kablo uzunluğu gibi fasa fiso sorularla bilgi sahibi olduğuyla avunsun. Ona yeter. Bu eylemle ilgili konuşacağı başka bir köşe de yoktur. Sümerlerde Nebil’le birlikte yaşadığımız olayı bile ters yüz edecek kadar anlamsız kin tepkileri ona bu eylemi hakkında konuşma olanağı yaratamaz.  

Kinlerini boşaltama çabasında olanların, uygun lağım çukurlarıyla buluşmakta zorlanmadıklarını biliyoruz.

“Maç Başlamadan Bitmiş”te neler olmuşta… Kim kiminle maç yapıyor Allahım… Elimin tersiyle itiyorum; sinek sıklet ringde görünmek istiyor, ağız çalkalama hunisini tutsun ona yeter.

Bu komediler Donkişotlar için iyidir ama gerçekler için değil. Büyük başlıklar kişiyi büyütmüyor. Hiçbir zırvalık muhatap alınmayacaktır. Örgütsüz olan, arkasında örgüt sorumluluğu olmayan, tartışmaya katacağı bir değer olmayan ilkel içgüdülerinin kin refleksleriyle söz söyleyen arsızları ciddiye almayacağız; bu meyanda muhatabımız olmayan MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın, MİT’le tam olarak ne zaman ilişkiye geçtiğini açıklaması beklenmektedir diyeceğim. Verdiği tüm tarihler yalandır, doğru tarih boynunda yafta olarak asılacaktır.

İtirafçı Engin Erkiner’le ve MİT ajanı İbrahim yalçın’la yaptığı gizli paslaşmaların sahibini olduğunu bu yazışmalarla açığa çıkartmış olduk. Bu önemliydi. On yıllar sonra ortaya kustuğu bu kinin normal insanlarla ilgili olmayacağı, 33 yıl önceki bir eylem üzerinde yürüyecek tartışma adabına da uygun olmadığı görülmüştür; eylem kararını alan, İskenderun, Antakya ve Antakya içindeki tüm alanları belirleyen, militanları görevlendiren kişi olarak gerekli açıklamaları yapmışken, bu detaylardan haberi olmayan birinin zırvalıklarını elimin tersiyle itmekle yetineceğim. Zavallı birine verilecek cevabım olmayacaktır.

Çakallar aslanların arkasından kemik toplar olay bu kadar.

Yazılan her şey belgesiyle tanıklarıyla ve her yönüyle ortaya konulmuştur. Ayrıntıda yer alanların genel adına konuşamayacakları açıktır.

Nebil yoldaşa yapılan ahlaksız teklif ve Nebil yoldaşın cevabı meselesi, İstanbul eylemleri (Banka kamulaştırması, Küllük Kıraathanesinin taranması, araba kamulaştırmaları ve diğer eylemler)  ve diğer birçok eylem önümüzdeki süreçte yeri geldikçe ve gerektikçe yazılacaktır.

Türkeş eylemi basının da ilgisini çekmiş bulunmaktadır. Ancak, bu konuyla ilgi kimseye daha fazla detay verilmeyecektir. A.Ç’nin açıklamasında geçen “30 m civarında olmalıydı” cümlesi 130 metre civarında olacaktır; düzeltmeyi A.Ç yazıyı okuduktan sonra yapmıştır. Düzeltme ana yazıda yerine getirilmiştir.

Belgesiz, kanıtsız, canlı tanığı olmayan hiçbir konu bu blogda yer alamaz. Her şeyi çirkin ve kötü göstermeye kurgulanmış olanların görüşleri ciddiye alınmaz. Siyasal yazı yazmayıp bu sürece, sırf tarihin çöplüğündeki kinlerini kusanlar muhatap alınmaz.

Örgüt tarihi yazılırken bu hususlar bizim için temel ölçüdür.


Mihrac Ural
3 Ekim 2010


Bu bir cevap değildir. Okurla bilgi paylaşımıdır. İlkelerim hainleri, satılmışları, ahlaksızca belgesiz kanıtsız konuşanları, ölü konuşturucularını  muhatap almaya engeldir.
“Türkeş Ölümden Nasıl Kurtuldu” yazımın tarihe düşeceği not anlamında, itiraz ve eleştirileri açığa çıkarmamı gerektiriyor. Bu konuya dair son yazım olacak.
Birincisi;  Sümerler mahallesinde ölü konuşturucusunun bahsettiği gibi bir kahve kavgası olayımız yoktur. Sümerlerde olan ve Nebil’in yeğeni Ahmet Zubari’nin anlattığı olay Türkeş’in mitingine gelen faşistlerle ilgili olaydır. Özel olarak kahvehane kavgası diye bir olay yoktur. Ölü konuşturucusu yalan söylüyor. Bu mahalle ki (Sümerler) ilericilerin mahallesiydi, bu mahallede hiçbir zaman hiçbir nedenle bir kavgaya mahal yoktu.
Türkeş’in konvoyuna yaptığımız saldırıda çıkan arbede nedeniyle çok insan caddeye dökülmüştür. Mahalle halkından da yardım görülmüştür. Ahmet Zubari de olayı  bu ayrıntılarıyla anlatmıştır.
Ölü konuşturucusu, Cumhuriyet mahallesindeki faşistlerin toplandığı kahvedeki kavgamızı nereden duymuş da aklında kalmışsa, bunu Sümerler’de oldu diye uydurmaya çalışıyor.
Cumhuriyet mahallesindeki faşistlerin kahvesinde yaşanan olayda, her zamanki gibi Nebil’de yanımdaydı. Bu olayı bilahire detaylarıyla anlatacağım; Acilcilerle-Ülkücü faşistlerin vuruşmaları ardından yaşananlar, Antakya Lisesi yakınlarında yeni binasına taşınmış Sendikadaki kuşatmaya ve bu kuşatmanın, Dırdyak mahallesinde oturan ünlü faşist Dağıstanlı ailesiyle (Emin, Abdulsamat, Serbülent, Ercüment Dağıstanlı) sert tehditler eşliğinde geçen gerginliklerle son buluşunu konu edecektir. Bu olay da okuyucuya Antakya devrimci mücadelesinin çok özgün bir tablosunu anlatacaktır. 
Nebil'in yeğeni Ahmet Zubari'nin anlattığı ve benim yaşadığım olay budur. Olayın gelişimi detaylarıyla şöyle yaşandı: Harbiye istikametinden şehre doğru gelen Faşist MHP konvoyunu, Jawa motoru üzerinde benle Nebil karşıladık. Ahmet’in anlattığı olaylar oldu. Tek doğru olan da budur. “ Sümerler mahallesi ekibi içinde bölgede nöbet tutuyorduk. Nebil'le birlikte bizi kontrole gelmiştiniz ki, faşistlerin konvoyu tezahüratlarla gelmişti. Nebil o an motoru üzerlerine sürdü, siz de, faşistlerin ellerindeki pankartları çektiniz, dolmuşun da kapısını açarak faşistlere saldırdınız, dolmuştan inen, dayağını yiyip kaçıyordu. Bir arbede ortamı oldu. Yol çatıda Camlı Binanın oralarında duran polisler motorlarıyla gelmeye başladı. Nebil bana “motoru al kaç, sakla” dedi ve ben motoru alıp arka sokaklara villalardan birinin bahçesine sakladım. Olay yerinden uzaklaşmıştım. Siz Nebil’le birlikte daha sonra polislerin gelmesi üzerine dağ yoluna doğru yönelip olay yerinden ayrılmıştınız.”
İkincisi; “Türkeş Ölümden Nasıl Kurtuldu” yazısı tam bir yıl önce yazıldı ve bekletildi. O tarihte yazıyı incelemesi için MY yoldaşa gönderdim. Ölü konuşturucu, hayatı boyunca yalan söylemekte bir beis görmediğinden, başkalarına da aynı anlayışla yaklaşması normal. Bulunduğum ülkede blog giriş yasağı olduğu için hiçbir blogu izleme şansım yok, kendi blogumda dahil. Yazıları bana, konusuna göre tercihli olarak talep üzerine yoldaşlar gönderirler. Onun yazdığı yazılarla hiç ilgili de değilim. Blogları açma programları olduğu söylenir, ben böyle bir programı yükleme gereği bile duymadım.
Bu nedenle her zaman yaptığı gibi, sormadan konuşarak ahlaksızca yazmaya devam ediyor. 
Acilcilerin “Türkeş Eylemi” dört başı mamur bir eylem planının ürünüdür. Ölü konuşturucusunun bu planlamada hiçbir yeri yoktur. Eylemin bir köşesinde kaldığı evin özelliği dolayısıyla görevlendirilmiştir. Söz konusu köşedeki görevlerle ilgili bir kez daha A.Ç’yi aradım ve konuştum. Olay anlatıldığı gibidir. Başka konular da aktardı, o evde dönenlerin örgütsel faaliyet dışı konumuyla ilgili ki, Nebil’e yapılan ahlaksız teklif ve verilen cevapla uyumlu olduğu görülmüştür.
Türkeş eyleminin Stadyum çevresi ayağını bir kez daha A.Ç’den dinleyelim; “ Z.Ş adlı ve S kod adlı kişiler ve kız arkadaşı vardı, bir gece önceden olacaklar için hazırlandık. Her şey döşenmiş piller bağlanmış fotoğraf flaşıyla patlatılacak fünyenin elektrik devresi tamamlanmıştı. Teller çok uzundu.130 mt. civarında olmalıydı. Her şeyden emindik, elektrik devresini kapatmaktan başka bir sorunumuz kalmamıştı" devamla da “Arkadaşlar sonuç alamayınca, yanlarına indim, bir de ben deneyim diye bir kez daha devreyi kapattım, telleri birbirine değirdim. Ama sonuç aynıydı” Türkeş eyleminin bu ayağında durum budur, kimse başka bir şey uydurmasın.
Ölü konuşturucusunun sinir sistemi tutmamış, bir kez daha bilmeden konuşmuş, “Acil tarihinde A.Ç.ya yer açın!” diyor. Kendisi tarihsiz ya başkasını da öyle görecek.
A.Ç. bu örgütün en genç militanlarından biri olarak, sürecin başından itibaren devrimci mücadelenin içinde yer almıştır. Müntecep Kesici’yle aynı dönemin insanıdır (Müntecep kucağında ölmüştür, ölüm olayını tüm detaylarıyla bilen, görgü tanığı bir yoldaştır.)
A.Ç. için örgütsel tarihiyle ilgili ne kimsenin yer açmasına ne de birilerinin referansına ihtiyaç vardır.
O, ülkede diğer militanlar kadar kahramanca bir mücadele sürecinden geçmiştir. On parmağında on marifet bir militan. Ailesinin tüm gençleri örgüt saflarında yer almış biri olarak, yurt dışında Filistin halkıyla dayanışma mücadelesinde, İsrail yanlısı Falanjist kuvvetlerin (Ketaib) eline esir düşmüştür (Şubat 1982), 7,5 ay esarette kalmıştır. İşkencenin her türünü görmüş direnmiştir. İsrail’in Beyrut kuşatması sona erince 1 Eylül 1982’da özgür olmuş, örgüt merkez kampına dönmüştür. Uzun yıllar Halep sorumlusu olmuş, örgüt kongre ve konferans delegesi olarak görev üstlenmiştir. Aldığı her görevi başarıyla yerine getiren yoldaş, hala görevi başında ülkesinin demokrasi mücadelesine özveriyle katılmaktadır.
Ölü konuşturucusu ise hiçbir zaman Acilci olmamıştır. 78-79 ayrılığıyla birlikte, Örgütümüzle uzak yakın hiçbir ilişkisi yoktur. Bundan öncesi, kıyımızda köşemizde olmadan başka bir özelliği de yoktur. Bu gün itibariyle iç işlerimize burnunu sokması ise, ölüleri konuşturarak yalan yanlış malzemeleri itirafçılara, MİT ajanlarına sunmaktan başka bir anlam taşımamaktadır. Bu adamın çırpınışlarını başka bir yere oturtmanın mümkünü de yoktur. Bu muhbir şebekesinin içinde asli bir üyedir.
Buradan şunu diyebiliriz, sen kimsin A.Ç. kim…
Sen, A.Ç’nin okyanusunda bir damla bile değilsin. 25 yıl geriye dönüp baktığımızda, devrimci örgütlü tek bir anın bile yok. Bu yazımlarda, özgün sıfatlarla anılman bile sana verilmiş bir şereftir.
Üçüncüsü; Türkeş Eylemi’nin esas yazımda yazmak isteyip de bu süreci bilen yoldaşların yer almasını istemediği bir bölümü daha var. A.D yoldaşla, yazıyı bir yıl önce kaleme alırken uzunca sohbet ettim. MSN yazışması 20 sayfaya yakın çok önemli bir sohbetimiz bulunuyor. Bunu daha sonra yayınlayacağım.
A.D yoldaşın söylediği; “Biz bu eylemi, şehrimize dayatılmak istenen Çorum, Maraş gibi olayları önlemek için bir savunma olarak yaptık. Amacımızın kitle katliamı olmadığını bu güne kadar, senin de başında olduğu bu hareket yeterince ispat etmiştir. Bu eylemi anlatırken buna dikkat edilmelidir.” diyerek ısrarlı vurgu yapmıştır. Haklıydı da.
Bu eylemin eksik kalan ayağı için de birçok alanda önlemler aldık. Türkeş konvoyuna, Mitingde toplanan ülkücü faşistlere yönelik ciddi bir silahlı  tarama eylemi düşünülmüştü. 
Bunun vuku bulmamasını bu günkü  algılarımla yerinde ve olumlu buluyorum. Bu konuda yazılacak bir başka şey yoktur. Muhbirlere verilecek bir prim de olmayacaktır.
Dördüncüsü; ölü konuşturucusu illa kendince bir şeyler yaptığını gösterecek. Hadi oradan be sahtekar…
Yazımı bir daha oku. Biz örgütlü mücadeleden, örgüt kararı ve girişimlerinden söz ediyoruz. İşkembe-i Kübradan yumurtladığın eylemlerden değil. O günlerde bile kaygı, şüphe uyandıran saçma sapan, ekstrem çıkış ve dengesizlikleri bilinen biri olarak kafandaki eylem kurgularıyla örgütümüzün hiçbir ilişkisi yoktur. Küçük beyninin içindekilerle bir ilgimiz olmadı olmayacaktır da.
Tekrar edeyim; “Antakya gerçeğinde, örgütün imzasını taşıyan” dedim, kendi kendine bir pislik yaparak provokasyon yaratacak eylemlerinden söz etmedim. Bir örgütsel yapı ve onun kararından söz ediyorum. Bu dönemle birlikte, yapılan bile istisnasız hiçbir şey Mihrac Ural’ın olur ve kararı olmadan yapılmamıştır. Yapılamazdı da. Kim kendi başına örgüte haber vermeden bir saçmalık yapmaya çalışmışsa o, Antakya’daki devrimci mücadeleye köstek olan ve sorumluluğunu üstlenmeyeceği iş yapmış demektir.
“Örgüt imzası taşımak” ise örgütlü insanların bileceği bir şey, ölü konuşturucularının değil, şehirde önceden kurulmuş (sadece iki kuruluş vardı TÖB-DER ve Antakya Devrimci Kültür Derneği) ya da sonradan kurulan tüm dernek ve faaliyetleri (Dırdyak Derneği, Armutlu Derneği, Harbiye Derneği, ilçelerde kurulan köylerde kurulan tüm dernekler) legal ve illegal çalışmalar Mihrac Ural’ın başında bulunduğu merkezi bir komite tarafından, Mihrac Ural’ın onayı ve oluru alınmadan yapılmamıştır. Bu komitede kimlerin olduğu bilinmektedir.
Ölü konuşturucularının ise hiçbir yeri olmadığı da malum. Kim ve ne kadar militan olarsa olsun, örgüt komitesinin başında olan Mihrac Ural’ın oluru olmadan hiçbir örgütsel iş yapılamazdı. Bu disiplin Antakya çalışmasını başarıya götüren disiplindi. Gerisi fasa fiso kurgulardan ibarettir.
Bu kadar sözden sonra mutlaka uykun gelmiştir, hadi git uyu.
Artık boşuna çırpınma, senin işin karalama, hainlerin değirmenlerine su taşımaktır, boşluk doldurma şansın da yok. Kinini açığa çıkartmayı başardık. Artık hiçbir duygunu gizleyemeyeceksin, dökül bunu bekliyoruz. Bu çırpınışın ne sana ne itirafçıya  ne de MİT ajanına hiçbir faydası olmayacaktır.
Beşincisi;  bu şebekenin lağım çukuru İtirafçı Engin Erkiner’e küçük hatırlatma.
Boşuna  yalan söyleme TDAS’ı sen yazmadın bunu tüm yönleriyle ispatladım ( bkz. TDAS’ı  kim yazdı? http://mirural.blogspot.com/ ). Bunun altında ezildin. Bu nedenle yazdığın her yazıda bu konuyu işleme zaafını da ortaya çıkardım. Yazım psikolojisi seni hep ele veriyor.
Şunu düşünmek yeter, ne öncesi ne sonrası kapsamlı bir siyasi yazısı olmayan biri TDAS’ı yazmış olamaz. Sonra, son otuz yılda yazdıklarına bak, ne ülke ne dünya sorunlarıyla ilgili net bir görüşün yok ve bu konuda ciddi bir makalen dahi bulunmuyor.  Var olan yazıların kıytırık iki paragraftan ibarettir; hiçbir net tutumu olmayan, soyutlaması bulunmayan, başkasının görüşlerinden aktarılan ezberlerin genellemelerinden ibarettir.
Buna rağmen, etik değerleri çiğnemeyen her siyasi yazım emeğine saygıyı öneririm.
Bana gelince; polis itirafnamende sen bile dile getirmişsin: “MİHRAÇ orada kaldığım 4-5 gün içinde 400 adet civarında dinamit lokumu, tahminen 150 adet civarında elektrikli ve normal funye, 10 kutu 7,65 mm. Çapında mermi, 8-9 kutu 60 lık 9 mm. lik uzun mermi, 2 adet Kalaşinkov marka tüfek, tahminen 200 adet civarında Kalaşinkov mermisi temin ederek bana teslim etmişti. Ayrıca tahminen 10 adet “Sosyal-Emperyalizm” (iki kelime çizildi) “SOVYET SOSYAL EMPERYALİZM TEZLERİNİN SAÇMALIĞI” başlıklı, 212 sahifelik ve HALKIN DEVRİMCİ ÖNCÜLERİ imzasını taşıyan broşürü vermişti.”         ( Engin Erkiner’in polis ifadesi s:10-11)
Bu broşür, 1979 sonlarına doğru Ankara’daki örgüt matbaasında “KAPİTALİZM Mİ? SOSYALİZM Mİ?” başlığı altında kitap olarak basılmıştır.
Örgütümüzün piyasa inen matbaa baskısı ilk kitabı da budur ( tarih yazarken bunların birer köşe taşı olduğunu hatırlatırım). Onlarca kitaptan yüzlerce alıntıyla oluşturulmuş bu kitap, o dönemin en önemli tartışmalarında etkin rol oynamıştır. Her Acilcinin başucu kitabıydı. İtirafçı bu kitabi ilk basımından sonra okumuştur, yalancı adamın kitabı “radekte” ettiği sallaması ise, yukarıdaki polis ifadesiyle de yalanlanmış olmaktadır.
Konya cezaevine gelince. Örgütümüzün  “ULUSAL SORUN” konusundaki ilk ve tek kitabı, onlarca makale yazımıyla birlikte Konya cezaevinde kaleme alınmıştır. CEPHE’nin yazılarını da orada kaleme aldım. Onlarca kitap orada okundu, yüzlerce alıntı ve yorumum orada işlendi. Aşağılık adam itirafçı Engin Erkiner’in göz göre göre bu konuda yalan söylemesi, onun geçmişten gelen özelliğinden başka bir anlama sahip değildir. “ULUSAL SORUN” kitabının yazılış süresindeki Konya cezaevindeki fotoğrafım ile kitabın yazıldığı daktiloyu gösteren fotoğrafımı, suratına bir şamar gibi vuruyorum.
Niğde cezaevindeki dillere destan kütüphanemizi tüm örgütler bilir, Bu kütüphanenin en önemli kitaplarını bu güne kadar yanımda korudum. Meşhur Mavi cilt kaplamaları bu kesitte yer alan tüm yoldaşlar bilir. Buna karşı itirafçı Engin’in koruma kaygısı taşıdığı tek bir kitabı olduğunu göstersin alnını karışlarım (yarın bunu meziyet gösteren bir sallama yazı döşer, bekleyin ve görün). O insana karşı olduğu kadar kitaba karşı da sorumsuzdur. Kişiliğinin, itirafçılığıyla kesişen en önemli göstergelerinden biri de budur.
Altıncısı; geriye MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın bu yazımdaki payına gelince.
Söyleyecek bir sözümüz yok.
Bu satılmış adam, hala konudan konuya atlayarak MİT’le ne zaman ilişkiye geçtiği sorusuna cevap vermemek için savsaklamalarına devam ediyor.
Ama soru, şimşek gibi beyninin ortasında patlayarak yer almaya devam ediyor.
İbrahim Yalçın MİT’le ne zaman ilişkiye geçtin?
Üç tarih veriyorsun üçü de yalan. Verdiğin tarihleri bile tersten başlatıp bulanıklık yaratmaya çalışmışsın,  MİT’le ilk kez ilişkiye girdiğin tarihi 20 Ekim 1986 olarak veriyorsun, dönüp 13-16 Ekim 1986’da Sarı Vedat’a randevu verdim MİT’in de haberi vardı diyorsun, yani ilişkin daha öncelere dayanıyor. Bir başka sayfada ise 28 Ağustos1986’de MİT’ten 150. 000 TL alarak örgüt merkezine geçtim diyorsun; yani çok daha eskiye dayanan bir ilişki içindesin. Bunu kendi el yazınla itirafnamende dile getiriyorsun. Kendimizden değil, sana ait el yazılı belgeyle konuşuyoruz. Seni can evinden vuran da budur.
Kendimizden bir şey getirmiyoruz kendini nasıl tanımlıyorsan öyle dile getiriyoruz. El yazılı itirafnamene dayanarak, en iyimser durumda MİT’le ilişkin 20 Ağustos 1986 öncesi başlamış olmalıdır.
Üstelik bu ilişkiyi örgüte ilk gelişinde (20 Ağustos 1986) gizlemişsin, 15 gün kalmış, bilgi toplamış gerisin geriye MİT’e dönmüşsün. Topladığın bilgileri teslim etmişsin.
İkinci gelişin 20 Ekim 86 sonrası. Örgütün tutukladığı iki MİT ajanıyla yüz yüze kaldın. Onların itirafından çekindin. Tek tokat yemeden itirafta bulunmaya başladın. 12 sayfalık el yazısı itirafnamen böyle ortaya çıktı ( İ.D. senin gönüllüce itiraf yaptığını sanmaya devam etsin).
Şimdi konuş bakalım satılmış adam, MİT’le ne zaman ilişkiye girdin? Net tarih nedir?
Bu sorunun cevabını 2 aydır bekliyoruz. Konuşacaksın çaresi yok..
İtirafçı Engin Erkiner polis ifadesi itirafnamesine nasıl ki önsöz yazmak zorunda kaldıysa, sen de bu tarihi ilan edeceksin?
Esas yargılanmanı  o zaman, örgüt yetkili kurumları önünde, gerçek bir hukuk davası olarak yapacağız.
Sonuç, 
Bu üçlü şebeke artık  çok net ortaya çıkmıştır adamlar iç içe,  yalan ve kurgu senaryolarıyla paslaşarak görevlerini yerine getiriyorlar.
33 yıl sonra bile bu çirkin tartışmalarda yer alanları tek tek ölçüp biçtiğimizde, kimin örgütsel bir çabayla her şeyini ortaya koyarak mücadele etme çabasında olduğunu, kimin ise kendini bile temsil etmeden sırf karalama için ortalıkta Mihrac Ural’a saldırdığını görmek zor değildir.
Biz Acilciler, her gecenin bir sabahı  var diyerek, zamanı da hakem koyarak sabırla buradayız diyoruz.