25 Eyl 2010
HANEFİ AVCI ve ACİLCİLER MEDRESESİNDE DURUŞ SAHİBİ OLMAK
192. DOSYA
HANEFİ AVCI
ve
ACİLCİLER MEDRESESİNDE
DURUŞ SAHİBİ OLMAK
Şerif YILMAZ.
21 Eylül 2010
Mihrac Ural’ın notu
Şerif Yılmaz yoldaş Acilciler örgütünün en ağır yüklerini omzunda taşıyan diğer Acilcilerden biridir.
İşkence, zindan, sürgün ve bu kesitlerin tüm cefalarını omuzlamış alnının akıyla, dik duran diğer yoldaşlar gibi bir yoldaştır.
Şerif yoldaş, örgütümüz ve tüm devrimciler adına Hanefi Avcı ve benzerlerine ahlak dersini direnerek veren bir mücadele insanı. Üstlendiği MK yedek üyeliği gibi örgütsel yöneticilik konumu, onun için devam eden militanlıktan başka bir şey değildir.
Tarihimizi yazarken, belgelere, birebir olayı yaşayanların verilerine dayanma yönündeki karalı duruşumuz Şerfi yoldaşın anlatımlarında da yerli yerine oturmaktadır. Örgütsel mücadelemizin tarihini, gelecek kuşaklara en olumlu yönleriyle aktarmanın da bir çabası olarak altta okuyacağınız yazı, aynı zamanda Acilciler örgütünün her alanda hangi özverilerle dik durmayı başardığının da bir göstergesidir. İşkencede, zindanda, sürgünde ve polisin her türden ahlaksız tekliflerine direnenler, tüm devrimciler adına olumluyu öne çıkaran yazılarıyla buradalar. Kirli olanlar ise kirli yazılarıyla kendilerine benzer yaratmak için çırpınanlar ise oradalar. Aynılar aynı yerde ayrılar ayrı yerde demek tas tamam budur. Bu tablo, devrimci hareketin her köşesinde tanık olduğumuz bu ayrışma yerimizi belirlerken tercihlerimize de yön vermektedir.” Diyen bir yoldaşın haklı sözlerini hatırlatıyor.
Tarihe en yakın yerden bakışla devam edecek yazılarımız aceleye gelmeden sindire sindere yazılıp yayınlanacaktır. Bu tarih bir mücadele tarihidir; başlayıp devam eden, dünden bu güne gelen. Bu süreci bire bir yaşayanlar yazmaya devam edecek. Arif Işıldar yazdı yazmaya devam edecek, Levent yoldaşın yazısı sırada. Ahmet Çankaya yoldaşın da diğerlerinin de. Biz kararımızı verdik geleceğe sadece ayakta kalacağı muhkem olan gerçekleri aktaracağız. Söylentileri, üçüncü kişilerin onayına muhtaç sallamaları, ölü konuşturmalarını, belgesiz kanıtsız iddiaları muhatap almadan çöpe atacağız.
Giriş:
Geçtiğimiz günlerde kamuoyuna "Haliç’te Yaşayan Simonlar” (Dün Devlet Bugün Cemaat) adıyla, Hanefi Avcı tarafından yazılan bir kitap servis edildi.
Hanefi Avcı. Uzun yıllar boyunca Emniyet Genel Müdürlüğünün emrinde, görev aşığı ve yazdığı kitapta timsah gözyaşlarını anımsatan yaklaşım ve çifte standartlarıyla devletini koruyan(!) bir cellat, işinin ehli bir uzman.
Devlet ve Cemaat diye iki bölümden oluşan kitabı elime yeni geçti. 1. Bölümü (Devlet) bitirdim sayılır, derin devlet açısından buzdağının görülen yanlarını aktarırken, sözüm ona kimi öz eleştirilerini de esirgememiş. Devletin gerek Kürt özgürlük hareketine ve gerekse genel devrimci demokrasi mücadelesi yürüten örgütlere karşı nasıl da Osmanlı artığı İttihatçı, komitacı yöntemlerle tasfiyeci bir hareket içerisinde, açık vermeden çalışması gerektiğini hatırlatıyor. Bu süreçte yaptıklarını ve yapılması gerekenleri devletin gelecek kuşaklarına adeta ders verir gibi iletirken, karda yürüyüp iz bırakmamak gibi hukuk dışı bir çifte standart içerisinde “Simon”laşıyor.
“Simon”laşma tabiri kendisine ait. Kürt özgürlük hareketi içerisinde Simon kod adıyla mücadele eden bir militanı değerlendirirken; örgütsel platformun atmosferinde yer aldığı koşul ile, sonrasının, esaret koşullarının psikolojisindeki aynı şahsın gözlemlerini, tutum ve davranışlarını karşılaştırıyor. İnanmadığı kimi gerçekleri, inanıyormuş gibi davranarak uygulayanları; ister devlet bünyesinde (kendi adına) yaşanan yaygın çürümeyle ilintili, ister örgütsel yaşamda mücadele eden insanlarla ilişkili olarak aynı kefeye koyarak, farklı davranış tür ve standartlarını “Simon”laşma diye ifade ediyor.
Dile getirdiği birbiriyle çelişik tutum ve aktarımlarında yaptığı demagoji, çifte standardın yansımasından başka bir şey değildir. Bu anlamda yazdığı kitap tamamıyla kendi handikabını örtmeye çalışan bir “Simon”laşmadır. Bu konuda ayrıntılı bir değerlendirme yapan Mihrac Ural yoldaşın peş peşe gelen makaleleri ince ayrıntıları kapsamakta. Detaya ilişkin yoldaşın http://mirural.blogspot.com// adresinden faydalanılabilir.
Örgütümüzün demokrasi ve özgürlük uğruna vermekte olduğu mücadele tarihinde, bize (ve bana) yabancı olmayan bu şahsın, kitabında örgütümüze yönelik bir operasyonu değerlendirirken dile getirdiği açıklamaları, etkilendiği tutum ve davranışlarımızın kendisine verdiği dersler dikkat çekicidir. Bu anlamda o döneme ilişkin kimi devrimci faaliyetlerimizi, örgütsel görev inancı ve ahlaki sorumluluğu içerisinde olan Acilciler medresesinin bir militanı olarak aktarmakta yarar görüyorum.
Acilciler Operasyonu
Hanefi Avcı'nın Mersin bölgesinde rüştünü ispata yönelik çabalarını arttırdığı dönem. Toplumsal çelişkilerin siyasal çatışma boyutunda günbe gün yükseldiği, devrimci mücadelede fedakarlıkların, onurlu tarih yazmanın, inanç ve idealler uğruna ölümlere meydan okumanın bayrak edildiği bir süreç.
Cezaevlerinde
İşkence, baskı ve teröre karşı
tutum geliştirdik.
Örgütümüzün aldığı kararlar çerçevesinde; cezaevlerinde adli ya da siyasi tutuklu ve hükümlülere karşı insanlık dışı davranışlarda bulunan, gardiyan ve idarecilerle, tüm işkencecilere karşı değişik boyutlarda cezai yaptırımı ön gören uyarı eylemlerimiz Türkiye'nin birçok merkezinde hayata geçirilmişti.
Bu eylemlerin sonucunda cezaevlerinin çoğu adeta bir medrese haline getirilip, demokrasi mücadelesinin eğitim kaleleri haline çevrilerek, yeni yeni insanların mücadele sahasına katılımına hız verilmiştir. Bu süreçte gerek örgütümüze ve gerekse diğer devrimci demokratik örgütlenmelere birçok insanın kazanıldığı bilinen bir gerçektir.
Hukuksal zemindeki
keyfi tutum ve hükümlere karşı
kayıtsız kalmadık.
Siyasal mücadelede çok yönlü çalışmanın esas olduğundan hareketle. Çeşitli zeminlerde dernek, sendika, öğrenci hareketi vb. alanlarda legal ve illegal çalışmayı farklı farklı düzeylerde yürütüyorduk.
Her toplumsal olayın gelişiminde; Mahir Çayan ve arkadaşlarının Kızıldere’de katlinden, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edilmelerine, İlker Akman ve yoldaşlarının Malatya Beylerderesinde malum “katil muhbir”in ihbarıyla pusuya düşürülmelerine kadar. 1977 Taksim meydanında Derin Devletin 1 Mayıs'ı kana bulamasına, İşçi sınıfının birlik mücadele ve dayanışma gününde polisin (genelde devletin, derin devletin) resmi ve sivil güçlerinin baskı ve terörüne karşı kayıtsız kalmayarak tavır geliştirdik.
Bu anlayışın ürünü olarak; o dönemde gerek cezaevinde yaşanan işkence ve terörün temsilcilerine karşı (özellikle gardiyanlar), gerekse en barışçıl kitle gösterileriyle sokağa dökülen insanları dahi en acımasız, önyargılı keyfi tutum ve davranışlarıyla haksız yere tutuklayarak iştigal eden bölgenin Ağır Ceza hakimine karşı da sessiz kalınmıyordu. Böylece Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edildiği günün anısına ve bölgede estirilen devlet terörüne cevaben, hukukun keyfi olarak tüketilmesine karşı sert tutumlar alınmıştı.
Mücadele sürecini
yükseltme hedefiyle gerçekleştirilen
kamulaştırmalar
Devrimci örgütler daha çok siyasal mücadele tarihlerinin özgün dönemlerinde kamulaştırma eylemlerine girişirler. Kitle bağlarının nispeten geri olduğu koşullarda, mücadeleyi daha da yükseltmek adına ihtiyaç duyulan lojistik taleplere cevaben, çıkış hazırlıklarının itimiyle bu tür eylemlere yönelirler.
Bu noktada devrimci ahlakın boyutu her türlü şahsi çıkar anlayışının üstünde manevi bir yan taşır. İnsanlar yaşamları pahasına, bireysel menfaatlerini hesaba katmadan, inançları ve idealleri uğruna adeta imkansızı başarırlar. Bu yüzden Hanefi Avcı ve benzerlerinin kavramakta güçlük çektiği nokta burada kendini dışa vurur.
Acilciler ve genelde devrimciler, kamulaştırma eylemlerinde bir şeyleri kendi payıma nasıl kapatırım hesabıyla hayatlarını riske atmazlar. Bu yüzden de bireysel yaşamını kotarma adına kamulaştırma eylemine giren örgütlü bir insanın olabileceği örneğine rastlanmamıştır.
Silifke Operasyonu ve Recep Güregen
Daha önce değişik düzeylerde bu konuyu işlemiştik. Gerek burjuva basının ve gerekse mahkeme sürecindeki hakim ve savcıların manipülasyonları gerçeği değiştirmeyecektir. Recep Güregen yoldaş, çatışma sonrası "yüzme bilmediğinden Göksu nehrini geçmeye çalışırken boğulan militan" değildir. Hanefi Avcı'da aynı şeyi dile getirmiş "...Recep boğulmuştu, cesedi bulundu".
Recep Güregen, dönemin Cinayet Masası Amiri Başkomiser Natık Karadeniz ve ekibi tarafından silahla katledilerek öldürülmüştür. Aynı operasyonda silahsız ve savunmasız olarak ele geçirilen Hüseyin Gürgen yoldaşta Natık Karadeniz tarafından kalkan edilerek öldürülmüş, ardından Başkomiserin kendiside ağır yaralanarak bilahire ölmüştü.
Eylem sonrası sıcağı sıcağına Mersin'e dönmek üzere anayola çıkarak otobüs bekleyen yoldaşların taktik hatası, yakalanmalarıyla bu sonuca yol açarken olumsuzluklar gitgide derinleşiyordu. Baskınlar baskınları takip ediyor, operasyon yaygınlaşıyordu. Ele geçen örgütsel yayınlarla askeri malzemelerin yoğunluğu büyük bir sansasyon yaratmıştı.
Operasyonlarda Mersin-Ankara güzergahı
Silifke'nin devamı olarak, Mersin bölgesinde sorumlu düzeydeki, yeni evli, iki yoldaşımızın evleri basılıyor. Dönemin Belediye Başkanıyla hısım olan kız arkadaşımızın ailesi; çocuklarının siyasetle uğraşmadıklarını, İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş'in Ankara'daki bir yakınlarının düğününe "davetli" oldukları için Ankara'ya gittiklerini dile getiriyor. Ev tarumar edildikten sonra, Ankara Emniyet Müdürlüğüne telefon edildiği, şehre giriş yollarının tutulduğu ve yoldaşlarımızın adlarının verildiğini ve peşisıra Ankara'nın girişinde yapılan çevirmede ertesi sabah iki yoldaşımızın da gözaltına alındığını sonradan öğrenmiş olduk.
İçişleri Bakanının yakını olan birinin düğününe "davetli" oldukları söylemi, Ankara Emniyet Müdürlüğünde yoldaşlarımıza karşı polislerin bir anlamda mesafeli davranmalarına yol açmış. Yoksa Hanefi Avcı'nın " ...bir askerin, hem de general rütbesindeki bir kişinin düğünü için bu iki terörist kız ve oğlanın Ankara gittiğini öğrendik. (...)hemen Ankara Emniyetine o zamanki kısıtlı imkanlarla telefonla bilgi verildi, mesaj çekildi." Türünden açıklamaları fanteziden öte bir anlam içermiyor. Yoldaşlarımız Ankara'dan Mersin'e, içinde Hanefi Avcı'nın da yer aldığı özel bir ekiple getirilir.
Sorgulama süreci
Yoldaşlarımızın hep bir araya getirildiği sorgu sürecinin merkezini, Soğuksu Karakolu diye bilinen işkence merkezi belirliyordu. Sorgularda insan çığlıklarının komşu çevreler tarafından duyulmasının şikayetle dile getirildiği bu merkez, özellikle Mersin ve çevresinde devrimci kamuoyunun yakından bildiği, tanıdığı bir yerdi. Dönemin çeşitli devrimci yayın organlarında da işkence şikayetlerine hedef olan bu merkeze karşı, yoldaşlarımız süreç içerisinde gereken uyarıları Acilci tarzda yapmışlardır.
Sorguda açığa çıkan belgeler, eylem bildirileri, yüzleştirmeler, teşhisler birbirini takip ediyor. Yörede ne kadar faili meçhul kalmış eylem var ise (siyasi olsun, olmasın) yoldaşların hanesine yazılıyordu. Hatta ilginçtir, Şubat 1979'da cezaevinde olduğu halde o dönem ait birçok eylemde yer almış gibi gösterilen bir yoldaşımız da vardı.
Hanefi Avcı'nın da içinde bulunduğu ekip, yoldaşlarımızı basın mensuplarının karşısına çıkararak;"İşte Başkomiserimizi vuranlar, Ağır Ceza Reisine saldıran teröristler, Gardiyan arkadaşımızı kurşunlayanlar, Banka soyguncuları, Ülkü Ocaklarını bombalayanlar..." vs. vs. diyerek elde ettikleri askeri malzemelerle örgütsel dökümanları teşhir ediyorlardı. Örgütümüz hakkında manşet haberler her tarafta yayınlanmış, iki yoldaşımız şehit, beş yoldaşımız da esir düşmüştü.
Operasyonların Antakya süreci
Bu olaylar yaşanırken illegaliteye uygun alınması gereken tüm önlemler, değişik çalışma alanlarında derhal hayata geçirilmişti. Temmuz 1979. Alt ilişkiler, örgütsel yayınlar, askeri malzemelerin konumu, adresler tümden koruma altına alınmıştı. Bu çalışmaya ek, deşifre olmamış, ismi ve adresi bilinmeyen bir kişi olarak her türlü ihtiyatı da almış durumdaydım. Önümde iki seçenek vardı ya tamamıyla bölge dışına çıkmak ya da deşifre olmamış legal görüntü altında illegal faaliyete devam etmek. O dönem genel sorumlum durumundaki yoldaşımla süreci değerlendirdik ve operasyonların basına yansımış olmasına paralel, aradan iki gün geçmesine rağmen, kod adıyla dahi açığa çıkmamış olmanın itimiyle, ikinci seçenekte karar kaldık.
Ancak ihanete dağlar dayanmazdı. Üniversite kapısında bekleyen bir öğrenci görüntüsüyle legal, örgüt adına çalıştırmakta olduğum bir iş yerimiz vardı. Geçmiş dönemde bölgeye malzeme almak için gelen bir yoldaşın, beraberinde getirdiği diğer yoldaşın işgüzarlığına muhatap kalması, kiminle görüşeceğini bildirmemesinin tetiklediği merak duygularıyla, yoldaşın tüm önlemlerine ve iyi niyetine rağmen, kendisini takip ederek, geldiği ve malzemenin alındığı iş yerini bildiğini poliste dile getirmesi üzerine, operasyon Antakya'ya gizli bir şekilde yansıyor.
Çalıştığım iş yerine gelen istihbarat şubesi elemanları beni bulamadıklarından, gerçek adımı da bilmediklerinden, yer sahibi amcayı (ki, bir sempatizanımızın babasıydı) sorgulayarak o ana kadar bilinmeyen aile evimize baskın düzenliyorlar. Ev en ince noktalarına kadar didik didik aranır, hiçbir şey çıkmaz. Annemin-babamın "Savcılıktan arama emriniz var mı? Ne oluyor, dağ başı mı burası" türünden sorularına istihbaratçıların küfürlerle karışık tehditlerini burada uzunca anlatmayacağım. Evimizde her devrimcinin gözaltına alınırken yaşanan kabusla yüz yüze kalınmıştı. Önümde Acilciler medresesinin bir talebesi olarak büyük bir imtihan beni bekliyordu.
Gözaltı sürecim
"Bir iki konuda ifadesini alacağız, merak edilecek bir şey yok!" denilerek gözaltına alınmıştım.Yabancı plakalı Renault 12 marka bir taksiye bindirilerek önce Antakya Emniyet Müdürlüğüne getirildim. Yola çıktığımız andan itibaren telsiz mesajları "misafir yanımızda, her şey yolunda" tekerlemeleriyle devam etti. Antakya Emniyetinde bir süre bekletildikten sonra, arada bir sivil giyimli tanımadığım kimi şahıslar gelip bakıyordu "ya.. bumuymuş" gibi laflar edip kafa sallıyorlardı. Havanın kararmasıyla akşam saatlerinde Mersin'e doğru yola koyulduk. Yol boyunca çok hızlı gidiyor ve "misafir"le ilgili bilgi aktarımı bölge istasyonlarına telsiz mesajı olarak geçiyordu. Bir yandan ağızları kulaklarına varmış halleri ve diğer yandan ani olarak yanımızdan geçen bir araca karşı içine düştükleri tedirginlik, kendini hissettiriyordu.
Adana'ya varmadan önce bir Bölge Trafik İstasyonunda mola verdiler. O andan itibaren gözlerim kapatıldı, yeni bir süreç başlıyordu. Mersin'e yaklaştığımız sırada bölgede yapılan operasyonlardan bahsetmeye başladılar, yakalanan yoldaşların kod adlarını söyleyerek bu şahısları tanıyıp tanımadığımı sordular. İstedikleri yönde cevap almadıklarından ilk kez arabanın içinde yumruklamaya, birazdan cehennemde görüşeceğiz diyerek tehditler savurmaya, küfretmeye yöneldiler. Böylelikle Mersin Emniyet Müdürlüğüne bağlı işkence haneye, cehenneme yani Soğuksu Karakolu'na gelmiş olduk. "Misafir" ulaşmıştı.
Sorgu sürecim ve Hanefi Avcı
Gece yarısına yakın bir saatti. Karakolun girişinde, merdivenlerin hemen sonundaki orta koridorda, dışarıdan herkesin de rahatlıkla görebileceği bir pozisyonda duran cehennem zebanisi; adının "Oflu Hasan" lakabıyla bilinen, Emniyet Amirlerinden Hasan Yücesan olduğunu sonradan öğrendiğim kişiyle yanında duran Hanefi Avcı ve ekibi özel bir karşılama töreni hazırlamışlardı.
"Oflu Hasan" elindeki bambu çubuğun kısa sürede parçalanmasına paralel, tüm ekibiyle birlikte burnundan soluyarak karga tulumba bir saldırı içerisinde her tarafımı kan revan içerisinde bırakmıştı."Hatay'dan gelen silahlar olmasaydı Başkomiserim Natık Karadeniz ölmemiş olacaktı" diyerek, süreçten beni sorumlu tutmaya çalışıyordu. Gece çok uzun sürecek, işkenceyle insanlık onuru ayaklar altına alınacaktı. O dönem en revaçta olan işkence kaba falakaydı. Manyetolu telefondan verilen elektrikle, ayak tabanına yakın yerlere sigara izmariti bastırmak işin bir diğer yanıydı. Omuz hizasından kolların bağlanabileceği tarzda bağlanan lata tahta polisin falaka işini, ayakların bağlanması açısından kolaylaştırıyor, ihtiyaç halinde iki dolap arasına T harfi gibi asmaya da yarıyordu.
Gece boyu seanslar birbirini takip etti. Roller paylaşılmış, iyi polis kötü polis taktikleri uygulanıyordu. Yüzleştirmede karşıma geçip "Konuş kardeşim konuş başka çaren yok" önerisi yapan arkadaşlardan tutun da, Hanefi Avcı'nın; "Açın şunun yüzünü nasıl olsa bunlar idam edilecekler" yönündeki bağırmasıyla kendini tanıtması olayı halen kulaklarımı çınlatıyor. Gözümdeki bant çıkarılmış, artık cellatlarımı tanıyordum. Başrollerde "Oflu Hasan ve Hanefi Avcı" vardı.
Sorguda eksik kalan bir şey vardı, operasyonlarda birçok şeyin açığa çıkmış olmasına rağmen; Antakya'dan kamulaştırma eylemine katılım yapan, eylem sonrası aktarımlarda görev üstlendiği iddia edilen kişilerin varlığıyla, alınan paraların ele geçirilmeyişi sorgucuları çılgına çeviriyordu. Yoldaşların bu sürece ilişkin ifadeleri şu ya da bu şekilde sorumluluğu tümüyle sırtıma yüklerken, ağır bir ithamla karşı karşı kalmış, birden bire sorgunun tamamlanmasında kilit bir role bürünmüştüm.
Günler çok uzun geliyordu. Kısa sürede ayak tabanlarım patlamış, birçok yanım şişmişti. Soğuksu Karakolundaki işkence seansları dışında Cumhuriyet Karakolunun hücresine götürülüyordum. Hücre tabanı 25-30 cm. arası leş sularla doluydu. Zorunlu olarak içine sokulduğum bu alanda yaralı ayaklarım enfeksiyon kaparak üzerinde yürüyemez hale gelmiştim. Acılarını uzun süre cezaevinde de çektiğim bu süreci unutmam mümkün değil.
Sorgulama devam ediyor, Hanefi Avcı iyi polis rolünü oynayarak ayaklarıma merhem sürüyordu. Yüzleştirmelerde Banka memurları teşhis edemedikleri zaman celalleniyor, küfrediyordu. Memurlara dönerek "soygun olduğunda polis polis diye yırtınırsınız, birde size soyguncu beğendiremiyoruz" diyerek hakaretlerde bulunuyordu. Çifte standartlıydı. Şubede baş başa kaldığımızda iyi polis rolleriyle arada bir yeniden yaralarıma merhem sürerken, arkadaşları hakkında ileri geri konuşmaktan da geri kalmıyordu. Böylesi bir atmosfer içinde yalvar yakar bana yardımcı olmak istediğini, teşhisimin olmadığından ilk mahkemede beni tahliye ettirebilecek güce sahip olduğunu söyleyerek, Antakya'dan kendisine bir kişinin adıyla, bir hücre ev adresi vermemi istiyordu.
Örgütüme ait bir kağıdı dahi polise teslim etmemiştim. Çok acılar çekmiş, yaralar içindeydim. Çektiğim acı ve ızdırabı bir başka yoldaşın sırtına yüklememek gibi bir duruş sahibi olarak polisin zorbalığına baş eğmemiş, direnmiş, alnımın akıyla imtihan vermiştim. Sınıfımı geçmiştim.
Operasyonda ele geçen son kişi olmam itibariyle, arkamdan benim ifademe bağlı olarak tek bir kişi dahi gelmemiştir. Bu bir ölçüttür. Acilciler medresesinde duruş sahibi olmanın onurlu bir ölçütüdür.
Tutuklanma ve cezaevi süreci
Sorgulama süresinin bitimine paralel mahkeme çıkarıldık. Hakim huzuruna çıplak, şişkin ve yaralı ayaklarımla, yazlık sandallarımı kelepçeli ellerimde tutarak çıkarıldım. Yürümekte zorlandığımdan için iki polis memuru koltuk altlarımdan beni tutmuş vaziyetteydiler. Hakimin oturduğu kürsüden adeta tehditkar bir tarzda aktardığı son cümlesi "...anayasayı tağyir ve ıskata yönelik silahlı eylemlerde bulunan yasadışı Acilciler örgütünde faaliyet göstermekten tutuklanmasına vicahen karar verilmiştir" sözü halen ezberimdedir.
Mersin Kapalı Cezaevi
Kaygı ve tedirginlik içinde cezaevine geldik. Zira bir süre önce cezaevlerindeki baskı ve teröre karşı uyarı eylemleri çerçevesinde örgütçe cezalandırılan bir gardiyanın arkadaşlarıyla muhatap olacaktık. Çok hassas bir süreçti. Kapıaltı denilen yerde kelepçelerimiz söküldü, cezaevinin içindeydik. Jandarmalar kapının yan tarafında, etrafımız bize hayret ve korkuyla bakan gardiyanlarla doluydu. Her an saldırı olabileceği ihtimalini düşünürken, çok nazik bir şekilde isimlerimizin başgardiyan tarafından yazılmak istenmesi talebi, içimizi bir hoş etmişti doğrusu.
Cezaevi müdürü geldiğinde hemen siyasi koğuşa alınmayı istemiştik. İçeride boş koğuş olmadığından siyasilere ait ayrı bir yerin olmadığını söyleyerek geçici olarak bu geceliğine hücrede kalacağımızı ifade etti. Güvenliğimiz açısından(!) o geceyi yoldaşlarla birlikte hücrede geçirdik. Tuvaletleri içinde olan bu hücrede geceyi bizimle paylaşan "cardun" diye tabir edilen büyük lağım fareleri de vardı. Eski bir yolcu hanından derme çatma dönüşümlerle kullanılan ilkel bir cezaeviydi.
Hücreye geçişimizden kısa bir süre sonra büyük bir tepsi dolusu değişik türden yemeğin önümüze getirildiğini gördük. Yanında gardiyanla birlikte tepsiyi getiren mahkum; "Selahattin abimizin selamı var, geçmiş olsun, ellerinize sağlık diyor" mesajını iletti. Bu tür jestlerin ne anlama geldiğini başlangıçta bilmiyorduk, teşekkür ettik. Sonradan öğrendik ki, Selahattin abisi o dönem basında "7 kişinin katili Tarsus Canavarı Selahattin" diye geçen bir kabadayının adıymış. Başkomiser Natık Karadeniz'den yoğun işkence gördüğünden bu jesti yapmış bize. Buna benzer jestler değişik isimlerin sunumuyla birbirini takip etti. O dönem Soğuksu Karakolundan geçip de üzerinde işkence yarası taşımayan insan yok gibiydi.
Cezaevi süreci yeni bir medreseydi, burada da devrimci bir duruş sergilemek boynumuzun borcuydu. Ertesi gün Kapalı diye tabir edilen koğuşa verildik. Farklı koğuşlarda bulunan değişik örgütlerden insanlar (MLSPB-Kurtuluş-Dev-Yol-UKO) geçmiş olsuna geldiler. Derhal bağımsız siyasi kimliğimizin ifadesi olarak kendimize ait bir sol-siyasi koğuş kurmamız gerektiği kararını alarak bunu idareye bildirdik. İdare şok olmuştu, daha dün bir bugün iki hesabı. Boş koğuşumuz yok cevabı verildiğinde, içinde ranzası olmayan "mescit" diye belirlenen yere geçerek orasını siyasilerin koğuşu haline getirdik.
Devrimci tutuklular olarak farklılığımız kendini hissettiriyor, adli mahkum ve tutuklular arasında ayrı bir saygınlık kazanıyorduk. Koğuşlardaki feodal ağalığa, cezaevi idaresiyle oluşturulan rant ilişkilerine son vererek insanlar arasında kardeşliği, paylaşmayı esas kılma yönünde çaba gösterilmesini öne çıkarıyorduk. Süreçte çıkarları bozulan kimi çevrelerin birbirlerine girmesiyle yaşanan olaylarda çıkan iki isyana yön vermemiz gerekti. Varlığımız çıkar çevrelerini rahatsız ediyor, cezaevi idaresi de her an kaçabilirler kaygısını Adalet Bakanlığına rapor ediyordu. Kısa bir süre sonra Eylül 1979'da Ankara Ulucanlar Merkez Kapalı Cezaevine sürgünümüz çıkmıştı.
Ankara Merkez Kapalı Cezaevi ve Hanefi Avcı
Ankara cezaevi bölgenin potansiyeli itibariyle iki ayrı bölüme ayrılmış vaziyetteydi. Cezaevine ulaştığımız andan itibaren devrimcilerin kaldığı sol siyasi bölümün 4. Koğuşuna yerleştirildik. Sağlık problemlerim devam etmekte olduğundan doğru düzgün yürüyemez haldeydim. Ayaklarımdaki yaralar enfekte olmuştu. Mersin cezaevinde idareye Hastaneye gitmem gerektiği yönünde verdiğim tüm dilekçelere güvenlik gerekçesiyle ret cevabı verilerek, ayaklarımın tedavisi revirde ilkel pansumanla geçiştiriliyordu.
Ankara'da Cumhuriyet Savcılığına resmi bir başvuruyla hem tedavimin yapılması, hem de işkenceciler hakkında davacı olduğumu bildiren talebimi cezaevi idaresi kanalıyla ilettim. Önce Adli Tabipliğe, ardından Numune Hastanesinde heyet kontrolüne havale edildim. Aradan geçen zamana rağmen işkence dolayısıyla vücutta hasıl olan izlerin doktor raporuyla tespit edilerek tedavimin yapılması hukuki durumumu güçlü kılıyordu. Bu rapor önemliydi.
Emniyet Amiri Hasan Yücesan (Oflu Hasan), Hanefi Avcı, Hasan Sarı ve şu an adını hatırlayamadığım 4. Şahıs polis memuru aleyhine işkence yaptıkları yönünde şikayette bulunarak ceza mahkemesinde davacı oldum. Bu olay tarih karşısında, yaşam hakkının kutsiyeti üzerine hukukun savunulması anlamında işkenceye karşı bir duruşun da ifadesiydi. Bir çok arkadaşın "ya boş ver bundan ne çıkar" demesine aldırmadan, en azından tarihe bir belge olarak geçmesi için mahkemeye gittim ifademi verdim. Elimdeki belgeler önemliydi, güven vericiydi. Ne var ki ifademi alan Savcı, "bu iddianı ispatlayacak görgü şahidin varmı" diye sırıtarak soru sorunca, dosyadaki Adli Tıp raporuyla heyetin onayladığı belgeyi hatırlattım. Savcı yine gülmüştü. Dosya sümen altı edilmiş bir daha mahkemeye dahi çağrılmamıştım.
Kendi yargılandığım dava dosyası için bile tutuklandığım tarihten sonra 3,5 yıl boyunca bir kez dahi mahkemeye çıkarılmamış, zindandan zindana sürgünleri yaşamıştım. Ta ki, 1982'nin sonlarında Adana Köprüköy Askeri Cezaevinden Sıkıyönetim Askeri Mahkemesine çıkarıldığımda delil yetersizliğinden tahliye edilene kadar. Ardından yine serbest bırakılmayarak, Siyasi Şubenin talebi doğrultusunda, tamamen keyfi gerekçelerle, Cunta koşullarında Adana Köprüköy Askeri Cezaevinden alınıp, yeni iddialarla Adana-İskenderun ve Antakya Emniyet Müdürlüklerinde 55 gün boyunca, geçmişten çok daha farklı bir düzeyde işkencelere maruz kalarak, sorguya çekilmiş, özgür olmaksızın, yine peşimden hiç kimseyi getirmeksizin ve yine örgütün hiçbir şeyini teslim etmeden (ki, bu bir ölçüttü) yeniden tutuklanıp, İskenderun-Akçay Askeri Cezaevi cehennemine atılarak, 6 ay sürede orada geçirmiştim.
Sonuç
Hanefi Avcı ve benzerleri vicdanlarının sesini dinleyerek bu ülkenin yararı için sözüm ona timsah gözyaşları döküyorlar. Unutulmamalıdır ki onlar, tarih nezdinde eli kanlı bir sanıktır, bir cellat ve bir dönemin tanığıdır aynı zamanda. Gerek devrimci demokratik etkinliklere ve gerekse de Kürt özgürlük hareketinin imhasına yönelik çabalarda akıttıkları kanın hesabını vermekle yükümlüdürler. Bu anlamda; halkımız, demokrasi güçleri, Kürt özgürlük hareketi bu sürecin hesabı sorma hakkına sahiptir.
Bizler doğrularımızın arkasında durmayı, onurlu, mütevazi devrimci yaşantımızı işkence tezgahlarında, zindanlarda ve mültecilik yıllarımızda halklarımızın özgür ve demokratik bir ortamda yaşayacağı güne kadar savunmayı kendimize ahdetmiş insanlarız. Örgütümüz bu idealler içinde halkımıza layık olmaya çaba gösteriyor, derin devletin paralı çömezlerine, devrimci harekette bulanıklık yaratmak isteyen bölücü milliyetçilere, işbirlikçi itirafçılara karşı birlik halinde bayrak açarak sabırla mücadele ediyor.
Demokrasi mücadelesi doğruların dile getirilmesinde haklının yanında yer almayı gerektirir. Bu yer alışta sonuç alacağımıza inancımız tamdır. Sabırlıyız, haklıyız ve kazanıp halk düşmanlarından hesap soracağız.
zaman: 9/25/2010 04:29:00 ÖS
CEVDET KILIÇ YOLDAŞ (CAFER) MÜCADELEMİZDE YAŞIYOR
24 Eylül 1998 genç yaşta aramızdan ayrıldı. 36’sındaydı ömrün, sessiz sitemsiz özverilerle demokrasi mücadelesinde, Filistin halkıyla dayanışmada görevini yerine getirdi. Antaka/ Ayn Camus köyünün ülkemiz devrimci hareketine kazandırdığı onlarca militan ve kadrodan biriydi. Bu köyde ekilen devrimci emekler her alanda ve her düzeyde sonuçlar verdi. Cevdet Kılıç yoldaş bunlardan biriydi.
Fotoğraflar; Bassit, Parti Okulundan çıkan cenaze kortejini gösteriyor 24 eylül 1998.
ALİ BABASININ YOLUNDA
Ali, Cevdet Kılıç (Cafer) yoldaşın oğlu, babasının yolunda, şehit yoldaşlar arasında elinde babasının fotoğrafıyla, mücadeleye devam diyor…
Mihrac Ural
24 Eylül 2010
Alttaki fotoğraf lise çağında Cevdet Kılıç yoldaşın oğlu Ali’yi gösteriyor. Babası vefat ettiğinde Küçücük bir çocuktu. Yoldaşımın oğlu, benim oğlum; evimde, çocuklarımla birlikte büyüyor. Liseye geldi. Pırıl pırıl bir genç, babasının mücadele yolunda olma çabasıyla, daha da yüksek okullar okuyarak yoluna devam edecek. Bu benim boynunun borcu, örgütümün yoldaşlarımın yükümlülüğüdür.
Zoru paylaşa paylaşa, geldik bu güne. Zorulklardan geçerek, ülkemiz ve halkımız için hiçbir özveriden kaçınmadan geldik bu güne. Kirlilikle mücadele ettik, ailelerimizi de çocuklarımızı da bu yolda mücadele için eğittik. Dünümüz ne ise yarınımız da aynı yolda daha da güçlü olması için emek verdik. Sonuçları da burada.
Cevdat Kılıç yoldaş’ın anısı gibi, tüm yoldaşların anısını geride bıraktıkları değerleri koruduk, bunu ilke edindik. Mücadeleye katmak için eğittik, görevimizi hakkıyla yerine getirdik. Cafer yoldaş sen rahat uyu, biz buradayız…
zaman: 9/25/2010 04:22:00 ÖS
23 Eyl 2010
İBRAHİM YALÇIN MİT AJANIDIR
193. DOSYA
İbrahim Yalçın; MİT ajanı
( EMPATİ )
Mihrac Ural
24 Eylül 2010
Bazen karşımızdaki insanı daha iyi anlamak için empati yapmalıyız.
Empati daha çok mağdur insanlar içindir. Ama ben sizi, akılınızın alması mümkün olmayan biri için empati yapmaya davet edeceğim.
Zıvanadan çıkma denilen bir durum ama biraz katlanın, 3 dk. İstiyorum.
Kendinizi şunların yerine koyunuz.
MİT’le ilişkiye geçmiş, devrimci bir örgütün elinizdeki tüm bilgilerini aktarmışsınız.
MİT istihbarat dairesi başkanı İbrahim şahin’e atfen size “ŞAHİN” kod adı verilmiş.
Adana MİT’inden bölüm şefi UFUK irtibat elamanınız yapılıyor. Bilgi ve karşılığı olan para bu kanaldan akıyor.
Ülkede tek tek yoldaşlarınızı takibe aldırmış adres, telefon, resim vb vermişsiniz.
Bunun karşılığında yüklü paralar almışsınız. Size “devlet arkanızda olacak hiçbir sorununuz kalmayacak” diye de kredi verilmiş.
28 Ağustos 1986’da MİT tarafından özel bir görevle örgüt merkezine gönderilmişsin.
Örgüt merkezinde 15 kalmış, MİT’in size verdiği görevleri ne ise yerine getirmiş geri dönmüşsünüz. yeni bilgileri MİT’e aktarmışsınız.
Bunun da karşılığı yüklü paralar almışsınız. -
Örgütünüz sizi hala devrimci sanmaya devem ediyor, siz de MİT’in bir görevlisi olarak işinize devam ediyorsunuz.
İkinci kez görevlendirilmişsiniz. Bu kez görev daha büyük. Örgütün 1. Kongresini ispiyonlamak ve mümkün olarsa “Türkiye sorumluğu “ almanız tavsiye edilmiş.
Ancak bu kez, sizin de bilginiz dahilinde olan MİT görevlisi iki ajanın yakalandığını öğreniyorsunuz ve her şeyin açığa çıkacağı kaygısıyla itiraflarda bulunuyorsunuz. El yazılı 12 sayfalık bir itirafnameyi tek tokat bile yemeden yazıyorsunuz.
Sizi yoldaş sanan yöneticiler Kongrenin ortamında sorunlar olmaması için size karşı duydukları tüm kaygılar ve oluşturdukları önlemlerle aralarında tutma çabası içinde sizi infaz etmiyorlar. Paçayı kurtarıyorsunuz.
El yazılı itirafnamenizdeki çelişkileri, MİT’le ilişkiye geçiş tarihinizi özel olarak gizleme, bulanıklaştırma çabalarınızı fark etmiyorlar.
MİT’le örgüte karşı kurguladığınız alternatif senaryoları, bu kez örgüt içinde yöneticilere karşı kurgulayarak tehlike sınırında olsanız da ölümden kurtuluyorsunuz.
MİT’le ilişkiye giriş tarihinizi saklıyorsunuz, ama örgüt tarihi irdelenince bir itirafçı kanalıyla örgüte geçirilmeniz üzerinden bir ay geçmeden eylemlere sokuluyor ve aynı gün örgütü çökertecek yakalanmaları ihbar eden kişi olduğunuz belgeleriyle ortaya çıkıyor; ne geldiğiniz alanda ne de başka bir alanda bu güne dek örgütlediğiniz tek bir insanda yok zaten işiniz tersini yapmaktır.
30 Kasım1988’de irtibat subayınız UFUK adlı Adana MİT’indeki bölüm şefinin talimatıyla örgüt yöneticilerini Paris’te yakalatmak üzere ihbar mektubu yazıyorsunuz. Örgüt evleri basılıyor yöneticiler zindana atılıyor ülkeye teslim edileceğini bekliyorsunuz.
Bunun üzerine örgüt sizin hakkınızda kamuoyuna duyuru olarak bir dosyada (İbrahim Yalçın dosyası) yaptığınız her çirkinliği aktarıyor. Size yapılan suçlamaların tümü el yazılı itirafnamenizden belgeli olarak veriliyor. Belgesiz tek bir iddia yapılmıyor. Bunun temel kaynağı olan El yazısı 12 sayfalık itirafnamenizi yayınlıyor.
Başka bir örgüte kapağı atıyorsunuz. Devrimci mücadeleden kaçışın diğer adı olan bu yöntemle bir araya getirdiğiniz insanlarla TKEP’li oluyorsunuz. On yıllarca bu örgütte ne yapıyorsanız sonuçta bu örgüt tarihe karışıyor.
Eskiden MİT adına görevli olarak sızdığınız Acilciler örgütü, demokrasi mücadelesine güçlüce omuz vermek, marjinalleşen solun soluk olması için karınca kadarınca katkı sunmak üzere bir kez daha atak yapınca, TKEP’li olarak geçirdiğiniz süre eski örgütünüzdeki sürenin üç katı olmasına rağmen, Acil hareketine saldırıya başlıyorsunuz. MİT’ten gelen emir öyle buna uyuyorsunuz.
Her türden ahlak kuralı, her türden gizliliği, verilen görev gereği çiğneyip, ifşaatlarda bulunuyorsunuz.
Bunu da kesintisiz 3 yıldır sürdürüyorsunuz. Ancak sonuç alamamış olacaksınız ki, size devam diyorlar ve bu karalamaları sürdürme görevini yürütüyorsunuz.
Hayatınızda tek bir siyasi makale yazmamışsınız, halkların hak talepleri için kılınızı bile oynatmamışsınız, ama bir muhbir olarak elinize geçen her bilgiyi yazıya dökmek için can atmışsınız.
MİT’le ilişki tarihinizi ısrarla saklamak sorulan sorula cevap vermemek için konu bulanıklığı yaratarak insanların onur, haysiyet, aile mahremiyeti v.b her insanlık kuralını çiğneyerek karalama ve şaibe yaymaya devam ediyorsunuz.
Empati buraya kadar.
Boğuldunuz mu, sakin olun çok daha ötesi var ama bu kadarı yeter.
Böylesi biri olarak hala, utanmadan, sıkılmadan pervasızca, çok iyi şeyler yapmış bir kişi edasında “işinize” müptezelce devam ediyorsunuz.
Buyurun bana kendinizi tanımlayın. Ben size helal olsun diyorum. Bu kadar suratsız bu kadar ahlaksız bu kadar ar ve namusuz olmanızı sadece suratınıza tükürerek ifade edebilirim.
Bu empatiyi yapacak kişi derhal bir psikologa görünmesini tavsiye edeceğim. Çünkü bu durumda ki birinin insan olması asla mümkün değil.
Hanefi Avcı bile dayanamadı konuştu, Aziz Nesin’in Surname’sindeki Berber Hayri gibi “ben yaptım ama değiştim, siz yapmayın” diyor.
MİT ajanı İbrahim Yalçın ise zıvanadan çıkmış, iç dünyasının lağımlarıyla aynı işe açıkça devam ediyor. “Ben yaptım yapmaya da devam edeceğim” diyor.
Henüz insan olma yönündeki evrimini tamamlamamış olan bu hastaya, hak ettiği bir cevap vermek gerek.
Bazı hastaların dili tutulunca başları üzerine kursun dökerler, Bu hastanın ağzına kurşun dökülecek.
zaman: 9/23/2010 09:56:00 ÖS
22 Eyl 2010
ENGİN ERKİNER
191. DOSYA
ENGİN ERKİNER; “KATİL MUHBİR”
ANNELER ve BABALAR
Mihrac Ural
22 Eylül 2010
Üç yıldır tek isim etrafında yazmaya mahkum olmanın tek anlamı var, iflas.
İflas tekrar ettikçe, ilgili ilgisiz karalamalar çelişkileriyle devam etmeye mahkum. Engincik yaş bunaklığı ve Başarsızlığın krizleriyle, ailelere saldırmayı onlar üzerinden prim edinmeyi deniyor. Ama işe yaramıyor. Siyasi performansım arkasından bu yöntemle nal toplamak işe yaramıyor…
Bu itirafçı ve ortağı benim için çerez haline geldi.
Düzenli ve disiplinli çalışmalarımla ortaya koyduğum siyasal duruş onların hayallerini çok aşıyor. Okur son üç yılda yazılan yazıları toplasın ve karşılaştırsın gerisi kolay.
Karalama yazılarını kader edinmiş olanlar, yaptıkları tekrarla, sadece kendilerini tanımlıyorlar.
Analara babalara takılmaları da bu algının bir uzantısı.
Jokere Haydar’a ne oldu gördünüz. Dedemin ölüm tarihini verdim, masayı başına yıktım.
Düzeltme gevezelikleri yapıyor ama geçmez, ortağının destek yazıları da zevahiri kurtaramaz.
24 Ocak 1977’de ölen bir halk insanı, eski milletvekili merhum dedemi belgesiz, kanıtsız, alçakça ve ahlaksızca karalamak ve ölümünden sonra yaşıyor göstererek, benim 1978’de ki yakalanma ve mahkemelerime müdahil sayma komedisi suratlarında bir Osmanlı tokadı olarak patladı.
Dedemi karalamak, oradan bana karalama yapmak müflis bir çabaydı ve bitti.
Bir önceki yazıda ortaya attıkları iddiaları bir sonraki yazıda kanıt olarak gösterme aptallığı, alıntısız kaynaksız yazılarla okurun kafasına bulandırma çabaları, bu müflis itirafçının müptezel özelliklerinden biri olduğunu herkes bilir. Özel Harp Dairesi görevidir bu, zaman her şeyi daha iyi yerli yerine oturtacak.
Gelelim Ailelere.
Kaç kez yazdık, adamda ahlak yok ki anlasın.
İtirafçı Engin adam mafyanın bile ailelere ilişmeme kuralına uymaz. Çünkü onun aile algısı, çevre algılı ar namus algısı diye bir algı yok. Bunun için her devrin ve her çevrenin içinde bukelemun gibi renk değiştirir; kaç örgüt değiştirdiğine bakın bu yeter.
İtirafçının kabusu benim. Benimle ve yazılarımla baş edemeyince, anama babama takmış. Ahlaksızca küfürler ediyor.
Ayıplamıyorum, hastalar ayıplanmaz.
Babama karalama
Babama takmış,“Mihrac Ural’ın babasının Muhabarat ile kaçınılmaz olarak ilişkisi bulunan Uruba kadrolarından “ diyor.
Bu yumurta ağzında sakız olmuş, yazılarıma değil kendi ahlaksızlığına bakıyor.
Bilmeyenlerde öğrensin,
Uruba hareketi fiili olarak 1935-1939 yılları arasında, Fransız işgaline karşı mücadele eden bir direnme hareketidir. Halk arasında Uruba denilen bu hareketin resmi adı, bir ulusal direniş hareketi olarak Usbat el Amel el Kavmi ( Ulusal Çalışma Cemiyeti)dir.
Bu tarihler arasında Suriye diye bağımsız bir devlet yok. Dolaysıyla Uruba hareketinin Suriye ile uzak yakın hiçbir ilişiği de yoktur. Bu hareket Hataylıdır ve Hataylı Araplara dayanır; yakın müttefikleri ise, Ermeniler, Kürt ve kimi Türk çevrelerdir
Suriye devleti 17 Nisan 1946’da Fransa’dan bağımsızlığını kazandı. Yani Uraba hareketi, Suriye devleti doğmadan başlayıp bitmiş bir harekettir. Urubacı olmakla Suriye bağlantısını kurmak ancak aptalların işi olur. Özellikle bu harekette Alevi Arapların yoğun olmaları, Sünni Suriye siyasi ve sivil toplum ortamıyla da bağının çok zayıf olmasına yol açmıştır.
Muhabarat ise, 8 Mart 1963 Baas darbesinden da sonra Sovyetlerin yardımıyla kurulan bir teşkilattır.
Şimdi, bu adamın aptallığını siz düşünün. Uruba hareketi ile Suriye’yi hele hele Muhabarat’ı nasıl ilişkilendiriyorsa…
Allah kimseyi bunak, hele hele aptal yapmasın…
Bu konuda İnternete girip her bilgiyi bulmak mümkün. Kolaylık için şu linke bakınız http://www.turkcebilgi.com/suriye_tarihi/ansiklopedi
Biraz bilgi vereyim,
Babam Uruba hareketi liderlerindedir. Bu benim onurum ve gururumdur.
Dünyada ulusal kurtuluş hareketi ve direnişlerinin ilklerinden biri olan bu hareket Fransız işgaline karşı direnmiş, şehit vermiş bir kitlesel harekettir.
Bu hareketin önemli liderleri de İskenderun Komünist Partisi liderlerindendir (Üstadım M.Ali Zerka gibi) Uruba hareketi 1935 yıllarına doğru oluştu. 1939 tarihleri arasında sert bir direnişle Fransızlara karşı durdu.
Bu hareketin çağrısına Türkler, Ermeniler, Kürtler de katkı sağladı; ortak mitingiler yaptı protestolar yükseltti. Bu hareketin önemli bir kısım lideri Hatay’ın ilhakından sonra Suriye’ye geçti.
Ancak orada tutunamadılar.
Fransız mandası altında Suriye’de baskı altında kaldılar.
Bağdat’a geçtiler orada okudular ve okuyanların tümü yüksek eğitimlerini bitirdi.
Irak Komünist Partisi (İKP) içinde Merkez komitesine kadar yükselenler oldu. Okuyamayan militan ve aileler ise o zamanın ağaları eli altında murabı oldu, serf oldu.
Bu süreç Urubacılar için acılarla dolu bir süreçti. Bu satırların yazarı bu anıları birebir yaşayanlardan dinledikleri burada yazılacak gibi değil.
Babam şehrini terk etmedi.
Kadim bir Antakyalı aile olarak şehrini bırakmamayı tercih etti; Cumhuriyetin getirdiği laik değerler ulusal olmasa da inanç değerleri için bir nefes alımı ortam yaratıyordu.
1940 yıllarda II. dünya savaşı ortamında askerliğini yaptı ve döndüğünde belediyede elektrik tahsildarı bir memur olarak çalışıp emekli oldu.
Bu dönem Suriye Fansız mandası altında sömürge bir ülkedir. Suriye diye bağımsız bir devlet yoktu. Ama cahil İtirafçı böylesi tarihler hakkında bilgi yoksunu olduğu için, okuru aldatmanın kolay olduğunu sanır. Sallayıp durur.
Tarih bilmemek ayıp değil, bilmeden kirli amaçlar için konuşmak ayıptır.
Kısa bir bilgi,
Suriye 17 Nisan 1946’da bağımsız olunca, kendini bir türlü toparlayamadı. Ciddi bir iç çatışma sürecine girdi. Suriye bu döneminde “Erken uyananın darbe yaptığı ülke” olarak tanımlanır; devlet demek için bin şahit gereken bir dönem. Öyle ki 1958’de Mısır’la birlik oluşturduğunda bir dizi subay bu işi kimseye haber vermeden, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Meclis Başkanı ve Savunma Bankının bile haberi olmadan, Mısır lideri Nasır’la anlaşarak Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni kurarlar (1 Şubat 1958); habersiz devlet yetkililerine de “ size haber verseydik hayatta bu işe evet demezdiniz kırk sorun çıkarırdınız, kestirmeden gittik ve oldu” .
Mısır’la birleşerek ortak cumhuriyet kurulunca, ortalıkta Suriye devleti diye bir devlet de kalmadı. İki devlet bir oldu ve Mısır, Suriye üzerinde tam bir egemenlik kurdu.
Birlik uzun sürmeden dağıldı (28 Eylül 1961). Suriye yine iç karışıklık içinde oturmamış bir devletti. Darbeler darbeleri izliyordu.
8 Mart 1963 Baasçılar özellikle Sovyetlerde eğitim gören subaylar önderliğinde askeri darbe yaparak, kendine “sosyalist” diyen bir iktidar oluşturdular Bu iktidar da bin bir sorunla iç içe, Baas içi darbelerle yürürdü. Dünyaya kapalı ilişkileriyle, Sovyet yanlısı bir süreç başladı.
Muhabarat ise 1963’lerden çok sonra kurulan bir teşkilattır.
Birazcık tarih bilgisi olan, bu tarihleri bir araya getirirse, babama yönelik bu ahlaksız karalamanın ne kadar aptalca olacağını bilir.
İtirafçı Engin’in ezberleri içinde böylesi tarihler yok. Apışıp kalıyor. Bölgeyi bilmez etmez bir bunak. Dikkatli okuyucu, bu itirafçının hiçbir yazısında alıntılara rastlamaz. Alıntısızca kendi üretip başkasının adına aktarmalarla yazarak, omurgasız olmayı tercih eder. Öyle değil de şöyle demek istedim kıvırmaları için en geçerli yöntem de budur.
Doğu Perinçek medresesi tas tamam budur. Devrimcileri karalamak için en mahrem en ahlaksız karalamaları yuvarlak cümlelerle servis yapmaktır. Özel Harp Dairesi taktikleridir bunlar. Bu yüzden, sürekli gaflara düşer.
O Mihrac Ural düşmanlığı olmadan var olamaz. Ömrünün sonuna kadar Mihrac Ural yazacak diye ona bir kader çizdim. Bundan kurtulamaz. Onun varlık koşulu, kendisi için düzdüğü komik övgüler bile, Mihrac Ural’a saldırı yapmadan metelik etmezler. Nokta.
Anneme küfür
İçine ukde olmuş anlaşılan, kendi anasını tanıtacak.
Kestirmeden söyleyeyim, tüm analar iyidir; çocukları itirafçı, katil muhbir olsa da. Kimse kimseyi annesinden dolayı suçlamaz. Bizim ahlak anlayışımızın kırmızı çizgileri arasında bunlar var başkası kendi ahlakıyla yazar.
Ben annemi hiç övmedim. Tersine övmem gereken yerde bile “ tüm devrimci analar gibi benim de annem” diyerek herkesin anasıyla eşitledim.
Evet, annem tüm devrimci anneler gibi oğlu uğruna zindan kapılarında çile çeken bir kadın. Benim annem, Engin gibi bir ahlaksıza bile aş yediren, evinde misafir olarak ağırlayan bir anne.
Ahlaksız bunu polis itirafnamesinde de söylemiş “Yukarıda da söylediğim gibi, 4-5 gün MİHRAÇ’ın evinde kaldıktan sonra malzemelerle birlikte BEN, ALİ, NEBİL beraberce İstanbul’a döndük “(Bkz. Engin Erkiner polis itirafnamesi s: 11)
Annemin elinden yemek yemiş biri, gerisini siz düşünün…
Benim annem tüm devrimci anneler gibi, zindandaki komünlerimize yemekleriyle zenginlik katan bir anne.
İtirafçı Engin’in annesi, devrimcilere ne türden bir katkısı oldu bilemem, ama benim annem her devrimcinin annesi gibi mitinglerde, yürüyüşlerde zaman zaman malzemeleri de üzerinde saklayarak en önde yürüyen bir anneydi.
Benim annem tüm devrimci analar gibi, ölene kadar yoldaşlarıma ve dostlarıma ev sahipliği yapmış, sofra açarak onlara analık yapmıştır. Bu anneye ya da herhangi bir anneye dil uzatmak mümkün mü.
Annemin eğitimine gelince, bunun en önemi var.
Bununla ne kanıtlanır.
Bu salakça sidik yarışları iflaslarının resmi kanıtı değil mi? Diploma nedir ki, diploma alındığı dalda iş yapıp o alanda insanlığa hizmet sunmadıkça.
Kaç üniversite bitirir, okuduğumuz kitaplar yazdığımız yazılar, bunlar varken bu sidik yarışı ne işe yarar.
Bu konuda kendini, anasını övmek için karşılaştırma yapmanın anlamı nedir. O, siyasi yazılarımın arkasından nal toplayan hezimet halindeki haliyle durdukça, bu karşılaştırma ne işe yarar, değeri kaç paradır.
Bin diploma alsa da insan olmadıkça, analara hakaret ettikçe metelik eder mi?
Annem Fransız kız meslek eğitim enstitüsü mezunu, oradan kalma maharetleriyle terzilik yaptı, ailesini geçindirdi. Çok iyi Arapça, Türkçe, az da Fransızca bilir. O günden kalma onlarca fotoğrafı var. Bunu sorgulamak neye yarar.
İtirafçı illa anasını anlatacak belli, birde bu alanda Mihrac Ural’la yarışacak. Bunu yapacağına gelsin doğrudan anasını anlatsın, başkasının anasına küfür ederek, kimin annesi daha iyi olabilir ki.
Bir de kaç Acilci bu itirafçının annesini tanır, elinden su içmiş ya da aş yemiştir kendine bunu sorsun. Bunu rağmen annelere dil uzatılamaz.
Bunun için, önce insan ve toplumsal bir çevre içinde olmak gerek. Bundan yoksun olanı vereceği bir şey olamaz.
Katil Muhbir Engin Erkiner, sen buları geç,
Joker gibi sınıfta kalmaya mahkumsun;
19 Ağustos 1977’de bir tokat yemeden polise teslim olarak itirafçı oldun, sınıfta kaldın,
1-7 Mayıs 1982’de Günay Karaca yoldaşın da katıldığı genişletilmiş Merkez Komitesi toplantısında kuşatılmış bir yedek olarak sınıfta kaldın,
1.Kongrede ortakların da sınıfta kalmıştı.
Çil yavrusu gibi TKEP’e kapağı attınız. Şimdi bu kaçkınları bile toplamaktan acizsiniz; sayın bakalım kaç kişisiniz, üç kişiyi bir araya getirebildiniz mi? Bir arada olanlarınız ihbar birliği dışında siyasi bir birliğiniz var mı?
Gerisi boş.
Yazım ahlakında da sınıfta kalan kirli bir insansın. Alıntısız yazılarla, kendin üretip geviş getirir gibi beni takip ederek kimi nereye kadar kandırabilirsin. Bunu başarsaydın zaten 3 yılı tüketmezdin; ama görev bu, elinde değil yazmaya mahkumsun.
Yazılarımı ezbere okuyor öğreniyorsun, bilgi dağarcığını genişletmen için buna ihtiyacın var, ücret istemiyorum. Ama anlaşılan aptallığın bunaklıkla birleşince algılarında pusulayı şaşırmış. On yıllardır ciddi bir siyasi yazın bile yok. TDAS’ı asla yazmadın, bu yalanı tüm çıplaklığıyla ortaya serdim (Bkz. TDAS’ı kim Yazdı? http://mirural.bloğspot.com/ ) Bunun için, iki de bir konuyu TDAS’ı nasıl yazdığınla ilgili hikayelere getirip duruyorsun. Git bunları külahıma anlat.
Yazılarımı ezbere okuyor öğreniyorsun, bilgi dağarcığını genişletmen için buna ihtiyacın var, ücret istemiyorum. Ama anlaşılan aptallığın bunaklıkla birleşince algılarında pusulayı şaşırmış. On yıllardır ciddi bir siyasi yazın bile yok. TDAS’ı asla yazmadın, bu yalanı tüm çıplaklığıyla ortaya serdim (Bkz. TDAS’ı kim Yazdı? http://mirural.bloğspot.com/ ) Bunun için, iki de bir konuyu TDAS’ı nasıl yazdığınla ilgili hikayelere getirip duruyorsun. Git bunları külahıma anlat.
Alay edilecek haldeyken herkesle alay etme çabanı herkes biliyor, alay konusu olmuşsun haberin yok. Çok istiyorsan ve bu çaptaysan, gel ülkemizle ilgili en önemli konuları seçelim. Okur hem yararlansın hem de hakem olsun. Herkes boyunun ölçüsünü alsın. İlk denemeyi yapmıştık, Türkiye’nin Ortadoğu politikası “Yeni Osmanlıcılık mı ?” Yoksa “Pan İslamizm mi.?” Orada da sınıfta kalmıştın, aklın nisyan ile malulse arşivi aç bak.
Bunları geçelim. Konu anneler.
Annemi tanıyan tüm Acilcilere sor, onlar senin ağzını yırtmak için gereken cevabı verecektir.
Siyasette her şey söylenebilir. Kimlere ne türden suçlamalar yapıldığını herkes biliyor. Bana yöneltilen saldırılar, dostum A. Öcalan’a yöneltilenlerin yanında solda sıfır kalır. Kürt özgürlük hareketi biraz gerilerse, bu saldırıların ne boyut alacağını Allah bilir…
Ama hiçbir karalama gerçeklerden üstün olamaz. Gerçek hep doğruyu işaret edecektir. Örgütünü ve yoldaşlarını satanlar, başka örgüte kapağı atanlar belli, işkencelerde Hanefi Avcılara bile ahlak dersi vermekle kalmayıp, ser verip sır vermeyenler bellidir.
Her şeye rağmen ben de insanım.
Beni dinle katil muhbir Engin Erkiner, annem için söylediğin “yeri cehennem olasıca…” (Engin Erkiner,”Gerçek ve üfürük anneler”) sözünü ebede kadar unutmayacağım.
Bu nedenle ettiğim yemini öğren, gerisinin teferruat olduğunu anlayacaksın…
AMA ÖTESİ VAR…
Engin Erkiner’in itirafçılığı ebede kadar bir kambur olarak sırtındadır. Bundan kurtulamaz.
Polis ifadesi ortada. Bir örgütü tek tokat yemeden tüm üyeleriyle üst-alt yönetimleri ve adresleriyle malzemeleriyle teslim ettiğinin belgesi polisteki itirafnamesidir. Ne kadar çırpınsa boşuna o bir itirafçı.
Ama ötesi var.
İlker Akman’ın ablasıyla evliydi (kız kardeşi olduğunu biliyordum). Bu kadını, kızıyla sokak ortasına attı. Çünkü bu onurlu kadın, İlker akman ve arkadaşlarını katlettiren muhbir Engin Erkiner’in suratına tükürmüştü.. Boşanmaları ise mahkemelerin bilinen süreçlerinde yıllarca askıda kaldı (boşanma davasının geç bitişini, gerekçe gösterme aptallığı da itirafçıya ait).
Kadın, Malatya Beylerderesi katliamının ilk bilgilerini alanca, itirafçıyla ilişkisini kesmiştir. Aile ortamına yakın TMMOB’li mühendis bir dostum açıkladı. “Malatya Beyler deresindeki katliamın muhbiri Engin Erkiner’dir. Kadın ‘İlker ve arkadaşlarının katledilmesine neden olan muhbir sensin’ diyerek ve yüzüne tükürerek boşanmak istediğini haykırdı”. Olay bu.
Engin Erkiner sadece bir itirafçı değil, ama aynı zamanda bir “katil muhbirdir”.
İhbarını detaylarıyla açıklamasını bekliyoruz.
Zorlaya zorlaya polis ifadesine “önsöz” yazdırdık, sıra bunda; ne yazarsa yazsın, ama yazacak.
Gerisi teferruattır. Nokta.
Bu ahlaksız katil muhbirin ortağı MİT ajanı İbrahim Yalçın için söyleyeceğimiz bir şey yok.
O kendi el yazısıyla MİT ajanı olduğunu söyledi ve bitti. Örgütümüzün 1. Kongresini ihbar etmek için, MİT’ten 150.000 TL almış, işi bitince de devlet ona bakacakmış (İbrahim Yalçın El yazılı itirafnamesi s:9-10). Bu da geride kaldı.
Ama ötesi var.
İbrahim Yalçın, MİT’le ne zaman ilişkiye girdi? Bunu gizleme telaşında, Bu yakıcı soruya cevap vermemek için konudan konuya ihbardan ihbara çirkeften çirkefe dolanıp duruyor. Ama kimsenin gözünden kaçmıyor…
El yazlı itirafnamesinde Üç tarih veriyor.
Üçü de yalan.
20 Ekim 1986’da yakalandım ve MİT’le ilişkim başladı diyor.
Dönüyor 13-16 Ekim1986’da MİT’le anlaşarak Sarı Vedat’a randevu verdim diyor.
Dönüyor “Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10) diyor.
Üç çelişkili tarih ortaya atıyor, ama MİT’le ilişkisin tam tarihini vermiyor, hokkabazlık yaparak gizlemeye çalışıyor.
28 Ağustos 1986’da ilk kez yurtdışına örgüt merkezine gidip 15 gün kaldığında MİT’le ilişkisini itiraf etmiyor. Örgütten bilgiler alıp, doğrudan MİT’e koşuyor ve aktarımlarını yapıyor. Karşılığını fazlasıyla alıyor: örgütünün içine kadar sızmış, gerisin geriye gelmiş bir MİT ajanı olarak binlerce dolarla taltif ediliyor.
İkinci gelişi 1. Kongre arifesinde (20 Ekim 1986’dan sonra).
Ancak tahmin etmediği bir gerçekle yüz yüze kalıyor. Örgütün 1. Kongremize gönderilmiş olan iki MİT ajanını tutukladığını öğreniyor.
Korkup, diz bağları çözülüyor.
Yakalananlardan biri Cengiz kod adlı Süleyman Uğur; bu kişi İbrahim Yalçın’la örgüte girdiği süreçten itibaren ilişkili olduğu kişidir. Süleyman Uğur “MİT tarafından, 1. Kongreyi ihbar için kendisinden başka ajanları gönderildiğini ama onlarla sonra tanıştırılacağının söylendiğini” itiraf ediyor. İbrahim Yalçın’ın diz bağlarını çözen de bu olmuştur.
Bursa cezaevinden, tutuklu yoldaşlardan gelen örgüt raporlarında okuduğumuz yeni bulgular, Bu ikili arasında polisiye ilişkilere ait şüpheler dile getirilmiştir: O zamandan beri yoldaşlar bu kişiler hakkında şüpheyle baktıkları anlaşılmıştır.
MİT ajanı bu durum karşısında çaresiz itirafnamesini yazmak zorunda kalmıştır. Tek tokat yemeden…
Buna rağmen MİT’le ne zaman ilişkiye girdiğini açıklamıyor.
Bu satılmış adamı örgüte ilk kez, itirafçı Engin getiriyor, örgütteki ilk eylemiyle birlikte polise baskınları başlıyor. 1979 darbesinin arkasındaki kişinin de aynı kışı bulunuyor.
Sorumuzun cevabını bekliyoruz. Bu satılmış adam MİT’e ne zaman neleri verdi bunu bileceğiz. İtirafnamesinde olmayan, gizlediği şeyleri bileceğiz.
O, boynuna geçireceğimiz yaftanın son cümlesi için bu soruya cevap verecek.
Bize ulaşan bilgilere göre, bu muhbir şebekesi, bu sorundan dolayı kendi aralarında hırlaşıp duruyor oldukları yönündedir.
MİT ajanına “çık, bu açık soruları yanıtla” diyorlar. “Hiç birimiz böylesi bir sorumluluğu alamaz” diyorlar.
Bu çirkin şebekenin hiçbir iç sorunu bizi ilgilendirmiyor, zira hiç biri hedef kitlemize ait bir özellik taşımıyor.
zaman: 9/22/2010 12:49:00 ÖS
Subscribe to:
Kayıtlar (Atom)