26 Ağu 2010

185.DOSYA. SORULAR CEVAP BEKLİYOR

ENGİN ERKİNER
MALATYA BEYLERDERESİNDE İLKER AKMAN VE ARKADAŞLARININ KATLEDİLMESİNE YOL AÇAN ÖZEL HARAP DAİRESİ MUHBİRDİR
SORULAR CEVAP BEKLİYOR

Mihrac Ural
27 Ağustos 2010

Herkesin anlayacağı, mantık dahilinde olan sorular soracağım. Sallama değil, yalan kurgu, hasım karalaması hiç değil. Sakince düşünüp yanıtlanması gereken sorular. Bu soruların tümü belge ve kanıtlarıyla, şahit ve tanıklarıyla elimizde duruyor. Bunların önemli bir kısmını  el yazılı  ve resmi belge olarak yayınladık.
Bu süreci özetleyen alttaki 10 soru,  Engin Erkiner ve İbrahim Yalçın’ın artık tartışmayı gerektirmeyen açıklıkla polis organizesi olduğunu ortaya koyuyor. Bu netleşince artan gerginliklerini, uçuk karalama ve şaibe çabaları içinde çırpındıklarını görüyoruz. Artık çömezlerini bile ikna etmekten uzaktadırlar.
Tekrarlar ve her tekrarda işlenen yalanlar ve hatalar bu çirkin insanların ağır bir yenilgiyle yüz yüze kaldıklarına da önemli bir işarettir. İzlenme oranları ise çapları için iyi bir ölçüdür...
Müptezel itirafçı Engin Erikner, alttaki soruları okuyunca sulandırmaya girişecek. “Kızıldere katliamının muhbiri de bendim” diyecek. Ama sulandıramayacaktır; İtirafçı Engin’in polis ifadesini okumak bu konuda yeterli bir fikir verecektir (Bkz. 1. DOSYA. POLİS İFADESİ).
Sürecin tanıkları suratına sert bir tokat vurmaya hazır. Önce cevap versin, sonrasını okur tüm detaylarıyla öğrenecektir.

SORU 1.
12 Mart 1971 faşist askeri darbesinde ilgili ilgisiz herkes tutuklanıp zindan yatarken, sen THKP-C’nin yayın organı olan KURTULUŞ dergisinde, göstermelik de olsa, yaz işleri müdürü olmana rağmen tutuklanmanı kim durdurdu ?
SORU 2.
Acilcilerin kurucu önder kadroları İlker Akman ve arkadaşlarının Malatya Beylerderesinde katledilmelerine yol açan muhbir sen miydin ?
SORNU 3.
İlker Akmanın kız kardeşi, Beylerderesi katliamından sonra, elindeki kanıtlara dayanarak ”Abim İlker’in ve arkadaşlarının katledilmesine yol açan ihbarı sen yaptın” sözleri karşısında nereye kaçtın?
İlker Akman’ın kız kardeşini ve senden olan kızını, sırtında taşıdığın “katil muhbir” (İlker’in kız kardeşinin sözü) damgasıyla, kime dayanarak boşayıp sokağa attın ?
SORU 4.
Örgütün Ankara birimi tümden, ölü ya da tutuklanarak tasfiye olmasında rolün neydi ve kiminle bağlantılıydın ?
SORU 5.
Ankara örgüt birimi tasfiyesini bitirdikten sonra, İstanbul’da MİT ajanı İbrahim Yalçın’la seni tanıştıranlar kimdi ?
SORU 6.
Örgütte yeni aldığın MİT ajanı İbrahim yalçın’ı eylemlere sokma  emrini kim verdi ?
SORU 7.
Eylemlerden 4,5 saat sonra, 19 Ağustos 1977 yakalanmalarında, polis bileğine yapıştığı an, tek tokat yemeden örgütün bilinen bilinmeyen, tahmin edilen edilmeyin her şeyini polise “kronolojik olarak” aktarman, devletin Acilcileri yok edecek son darbesi olarak mı tezgahlandı ?
SORU 7
Yurtdışında, Acilciler safında kuşatılman nedeniyle yapacağın bir “görev” kalmayınca, TKEP’e yönlendirmeni kim yaptı ?
SORU 8
MİT ajanı hakkında örgütümüzün kamuoyuna yaptığı duyuruya rağmen (MİT ajanı İbrahim yalçın Dosyası. 1989 duyurusu) TKEP’e katılmasını  kim sağladı?
Bu katılımla başlayan TKEP’i tasfiye sürecide görevli diğer MİT elamanları kimlerdi?
SORU 9.
Bireysel kin, bir şahsın yıpratılması amacı, intikam ya da kişisel nedene dayalı amaç olursa olsun mesaj vereceğim diye böylesine yalan, böylesine ihbar, böylesine kurgularla kampanya organize etmenin mümkün olmayacağı gerçeğine dayanarak hangi görevle bu karalama ve şaibelere devam ediyorsunuz?
Özel Harp Dairsi yöntemiyle, Acilciler örgütünün geçmişi ve bu gününü karalamak üzere, devrimci hareketi kirli göstermek, genç devrimcileri yıldırmak, herkesin geçmişinden tiksinti duymasını sağlamak için 3 yıldır sürdürdüğünüz kampanya emrini kim verdi?
MİT ajanı İbrahim Yalçın, MİT’le bağlantı tarihini gizliyor. 20 Ekim 1986’da MİT’le ilişkim başladı diyor. Dönüyor 13-16 Ekim1986’da MİT’le anlaşarak Sarı Vedat’a randevu verdim diyor. Dönüyor “Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10) diyor.
Üç çelişkili tarih ortaya atıyor, ama MİT’le ilişkisin söylemiyor. 28 Ağustos 1986’da ilk kez yurtdışına örgüt merkezine gidip 15 gün kaldığında MİT’le ilişkisini açıklamıyor.  MİT için bilgi toplayıp ülkeye geri dönüyor. İkinci gelişi 1. Kongre arifesinde. O kesitte iki MİT ajanının daha tutuklu olduğunu görüyor. Korkuyor ve itirafnamesini yazmak zorunda kalıyor.
Şimdi ortağı, savunucusu ve sitenin yazarı olarak İtirafçı Engine soruyoruz. İstanbul’dan itibaren her tasfiyede yanında olan İbrahim yalçın, MİT’le ne zaman ilişkiye geçti?
Ortaklığınızın devlet indinde resmi ifadesi nedir?
SORU 10.
3 yıldır akıl almaz zorlamalarla uydurma ve yalan kurgularla sürdürdüğünüz bu kampanyanın başarısızlığı üzerine, MİT’in Adana bölüm şeflerinden “UFUK” adlı kişi (İbrahim Yalçın’ın ‘MİT’teki sorumlum’ diye itiraf ettiği kişi)  ile  İbrahim Yalçın’ın yakın dönemde, Avrupa başkentlerinden birin de buluşmalarında, bu sürecin, Acilcilerden, Kürt özgürlük hareketine doğru kaydırılmasıyla ilgili bir talimat verildi mi ?

Not. Bu sorulara yol açan bilgi kaynakları, özel şahısların adı anılmadan, sorular cevaplandığında açıklanacaktır.

24 Ağu 2010

184. DOSYA

1979 OPERASYONLARININ SORUMLUSU KİM?

Acil hareketi tarihinde önemli bir kırılma noktası olan 1979  yakalanmalarının sayfalarını aralıyoruz. Biraz dikkatlice bakıldığında hiçbir şeyin bilindiği gibi olmadığı ortaya çıkıyor. Yakalanma tarihlerine dikkat eder k süreci izlediğimizde karşımıza ilginç bir sonuç çıkıyor.

Günay Karaca 12.12.1979 tarihinde yakalanıyor ve 25.12.1979 tarihide tutuklanıyor.  H. Yılmaz, G.Karaca’nın yakalanmasından tam 18 gün sonra 30.12.1979 tarihin de, G.Karaca’nın bilmediği bir evde yakalanıyor. 04.01.1980 tarihinde ise tutuklanarak cezaevine konuyor. Diğer bir ifade ile 1979 İstanbul operasyonu Günay Karaca ile başlamıyor.  Bir bütün olarak 1979 operasyonu da G.Karaca ile başlamıyor. Ankara da İ. Köylü 08.12.1979 tarihinde yakalanıyor. Kayıtlara yakalanmanın nereden geldiğine ilişkin hiçbir bilgi  düşmüyor. İddianamede geçen ifade  tam olarak şöyle;

“08.12.1979 tarihinde, Acilcilerin Ankara sorumlusu olarak bilinen sanık İdris Köylü Akdere Mutlu Mahallesindeki evinde yakalanınca A.Vasfi Yılmaz’ın da yeri tespit edilip, 08.12.1979 tarihinde yakalanmıştır.” Yani İ. Köylü’yü veren birileri veya polisin birden öğrendiği bilgi vb. bulunmuyor.

İdris Köylü yakalandıktan bir gün sonra,  09.12.1979 tarihinde Kayseri de ki örgüt evi basılıyor. Ve Ayhan Yavuz çıkan çatışmada yaşamını kaybediyor. Ayhan Yavuz öldürüldüğünde daha Günay Karaca yakalanmamıştır. Kayseri de ilk yakalanan B.Doğan, 04-05.12.1979 tarihinde bir yol kontrolünde yakalanıyor. Üzerinden  örgütsel yayınlar ve silah çıkıyor. Normal bir semt karakolunda 4-5 gün kalıyor. B.Doğan’ın babası adliyede katip olarak çalışmakta. Oğlunun savcılığa çıkarıldığında serbest kalacağını düşünüyor. Bunu da kız kardeşi aracılığıyla, arkadaşlarına iletiyorlar. A.Yavuz, F.Yalçın’a karakolu basıp, B.Doğan’ı kaçırsak mı diye soruyor. Kız kardeşinin getirdiği haber üzerine bu işten şimdilik kaydıyla vazgeçiliyor. Ancak Şato denilen  evin boşaltılması ve yeni tutulan, kimse tarafından bilinmeyen başka bir eve taşınmaları gerektiği konuşuluyor. F.Yalçın A.Turan ve A.Yavuz’un hemen diğer eve geçmesi konusunda anlaşıyorlar. Bu görüşme Şato denilen ve AYHAN Yavuz’un çatışarak kaçmaya çalıştığı ve yaşamını yitirdiği evde yapılıyor.  Aynı akşam saat 7-8 sularında polisler B.Doğan ile birlikte eve geliyorlar. B.Doğan arabada bekletilirken, polis evi sarıyor ve çatışma başlıyor. Çatışmada AYHAN Yavuz yaşamını yitirirken, A.Turan kaçmayı başarıyor. Ancak Kayseri’yi çok iyi bilmemesi nedeniyle birkaç sokak sonra yakalanıyor. 09.12.1979  tarihi gecesinde operasyona devam ediliyor.

Sabaha karşı 10.12.1979 tarihinde, İ.Altuntaş, F.Yalçın, E.Kasar, S.İplikçi, N.Şener, G. Baştaş, F.Yarkın, Ö.Has, A.Kaya, L.Doğan, H.Doğan, N.S.Çetiner, F.Kaya, E.Akgün, yakalanıyor. Ve sonrasında operasyonlar bir süre daha devam ediyor.

B.Doğan “ben evin boşaltıldığını düşündüğüm için, yakalandıktan 4-5 gün sonra o evi verdim diyor. Kendisinin polis tarafından örgüt ile ilişkilendirilmesini ise Ankara’dan verilen  kod isimler bağlıyor. Tam beni serbest bırakacakları zaman, polis benim ve  yönetici durumunda olan arkadaşların tümünün kod adlarını vererek, bu kişileri  yakaladıklarını söyleyince bende direnemedim” diyor.  B.Doğan, 13 kişiyi aynı anda veriyor ve  Banka soygunu dahil olmak üzere  pek çok eylemi üstleniyor. A.Yavuz’un o evde çıkmasına ihtimal vermediğini,ısrarla  ifade ediyor. Yaşı o zaman daha 19 ve Kayseri il komitesinde.

F.Yalçın bu konuda B.Doğan’ı doğrular nitelikte açıklamalar yapıyor. Şato denilen evin boşaltılası gerekiyordu. Neden boşaltmadılar, bilmiyorum diyor. Aynı gece yarısına doğru F.yalçın ve diğer bir grup arkadaşı yakalanıyor.

Kayseri yakalanması Ankara’dan geliyor. İlk yakalanan kişi B.Doğan. Sonrası bilinen bir süreç. Kayseri operasyonundan bir gün önce- (daha önce de olabilir, çünkü iddianamede ki tarihler bu konuda sağlıklı bilgi vermemektedir.) İ.Köylü Ankara da yakalanıyor.


Kayseri yakalanması Günay Karacadan önce başlıyor. Kayseri  ve İstanbul yakalanmalarının sorumlusu G.Karaca değildir.   G. Karaca, nerden verildiği bilinmeyen bir bilgi ile İstanbul’da öğrenci yurdunda 12.12.1979 tarihinde yakalanıyor. Yurttaki dolabında silah, örgütsel doküman ve bir miktar para çıkıyor. G.Karaca evlerine gidip kaldığı, kimi insanlarla buluştuğu yerler olarak  birkaç ev veriyor. C.Çelik ve birkaç kişi bu evlerde yakalanıyor. Bu insanlar sempatizan durumundadır. Asıl İstanbul  darbesi H.Yılmaz’ın yakalanmasıyla başlıyor. H.Yılmaz  30.12.1979 tarihinde G.Karaca’nın muhtemelen bilmediği bir ilişkinin evinde yakalanıyor. H.Yılmaz yakalandığında  G.Karaca, tutuklanmış ve cezaevine konulmuştur..  G.Karaca her fırsatta H.Yılmazı kendisinin yakalatmadığı  ısrarla söylüyor. Yakalattığı kişileri de isim isim vererek kabul ediyor.

G.Karaca kısa bir süre sonra İstanbul’dan alınarak, uçak ile Kayseri’ye sorguya götürülüyor. Kayseri de yakalan arkadaşları ile yüzleştiriliyor. Daha sonra uçak ile Ankara’ya kayseri  de yakalanan arkadaşları ile birlikte getiriliyor. Ankara dal da sorguda, 10 gün kadar diğer arkadaşları ile birlikte kalıyor. Burada H.Yılmaz ve İ.Köylü ile yüzleştiriliyor ve tanıyıp tanımadığı soruluyor.Tanıdığını kabul ediyor. Sonrası cezaevi.

Bir önemli bilgi, G.Karaca yakalanmadan 15 gün kadar önce Genel komite üyeliğinden alınıyor. Bu durum Niğde Cezaevine  giden F.Yalçın’a deklare ediliyor. F.Yalçın Kayseri’ye dönüşü sonrasında,  G.Karaca’nın bu durumunu  il komitesinde ki arkadaşlarıyla paylaşıyor. Kayseri ve çevre örgütlenmeleri, Genel Komite de temsil edecek kişinin belirlenmesi sürecine giriyorlar. Sonrasında yakalanmalar başladığı için süreç tıkanıyor.


Haydar Yılmaz’ın kaldığı evi kim verdi?

Aynı tarihlerde tahliye olan sızıntı İ.Yalçın’ın bu süreçteki rolü nedir? 

Haydar Yılmaz yakalanmadan önce İ.Yalçın ile görüştü mü? Haberleşti mi?

Günay Karaca’yı kim polise verdi?

Tüm bu soruların yanıtı, bir tarihsel sürecin açıklığa kavuşturulması açısından önemlidir. Bu yönde ki çalışmalarımız devam etmektedir. Ulaştığımız bilgileri paylaşacağız.

Sürecek…

Öner Ödemiş
24 Ağustos 2010

 

183. DOSYA TIKANIŞ

TIKANIŞ
İtirafçı Engin, MİT İbrahim ve Joker Haydar’ın
YALAN SENARYOLARDAN BİRİ DAHA BAŞLARINA YIKILDI

Mihrac Ural
24 Ağustos 2010
Milletvekili dedeme taktılar. Her zaman yaptıkları gibi, yalan senaryolarına ne belge ne kanıt getirme ihtiyacı duydular.  İtham, karalama, şaibe onların işi. Oysa basit ve herkese gerekli olan kural iddiayı ispat iddia sahibine aittir.
İbrahim Yalçın MİT ajanıdır dedik, el yazılı belgeyle bunu kanıtladık; MİT’le olan ilişkisini detayıyla anlatan itirafnamesini yayınladık. Bir eksik kaldı MİT’le ne zaman ilişkiye geçtiğidir. Bunun cevabını da ortaklarından bekliyoruz. Verilen uç farklı ve çelişkili tarihi netleştirmelerini bekliyoruz.
Engin Erkiner itirafçıdır dedik, kendi imzasıyla, polisteki itirafnamesini yayınladık. Şimdi yeni sorular var, 12 Mart 1971’de tutuklanmaktan onu koruyan gücü ve İlkerlerin katledildiği Beylerderesini nasıl ihbar ettiğini soracağız. Beklesin.
Şimdiki tıkanmalarını merhum dedem sağladı. Ona sataştılar, laneti enselerine yapıştı.
24 Ocak 1977’de ölen dedem Suphi bedir Uluç’u, önce karalayıp sonra yaşıyor sanarak, benim tutuklanmalarıma, mahkemelerime müdahale edip koruduğunu yazdılar.
Oysa benim polise afişe edilmem, İtirafçı Engin’in polisteki itiraflarıyla başlar, 19 Ağustos 1977. Yani dedemin ölümünden çok sonra.  
Yakalanmam ise 10 Mart 1978, merhum dedemin kemikleri biletoprak olmuştu.  Kişi hesapsız sallayınca öyle olur.
Suratlarında bir tokat gibi patlayan, dedemin ölüm tarihini açıkladım (24 Ocak 1977). Yalan kurgu senaryolarından birini daha başlarına yıktım.
Dillerine bu kadar doladıkları edemin adını bile doğru yazmayı beceremeyen bu insanlar, gerçekle yüz yüze kalınca ne okurlarından özür dilediler ne de kendileri utandılar. Her ahlaksızın durumu ne ise öyle kaldılar.
Böyle olacağı belliydi.
Bu nedenle onlara şunu söylemiştim: “Bir akıllı çıksın da bunlara ‘bu kadar kaba yalanla bir şey olmaz’ desin ve yazılarına yeniden balans ayarı yapsınlar diye tavsiyede bulunsun, derim. Joker ararken joker olmak bu olsa gerek.” (182. DOSYA. Aptallıkta Rekora Koşan Muhbir Şebekesi)
Önceki yazımda Joker Haydar “adam değildir”, dedim. Sinir krizi geçirmiş zavallı.

Adam olsa, yaptığı bu ahlaksızlıktan dolayı en azından okurlarından özür dilerdi. Adam olmayınca okuru da kendi gibi sanıyor. Bu ufaklığı geçiyorum.
Jokerin imdadına İtirafçı Engin Erkiner yetişti. Ama ne yetişme. Kılavuzu karga olanın hali…
Balans ayarları bile ağza yüze bulaşan cinsten bir komiklik. Deden ölmüşse seni korumaları için arkadaşlarına devretmiştir. Eh bu kadarcık da olacak yani….
Ama bunu önceden söylemek gerekti, yalan açığa çıkıp, senaryo başlarına yıkılınca değil. Bunu da git külahıma anlat derler…
Dedem Suphi bedir Uluç (Bedii değil), Milletvekilidir, demokrattır, DP iktidarına ve Menderes’in sivil diktatörlüğüne karşı direnmiştir, zindana atılmış, süründürülmek istenmiştir (Milliyet Gazetesi Arşivi; 27 Nisan 1960). Devletle işi yoktur, bir halk adamı olarak yaşadı bir halk adamı olarak öldü. Cumhuriyet ve laiklik ilkelerine bağlı olması, CHP’de emek vermesi kendi kimliğini inkar anlamına da gelmiyor.
Bu demokrat insanı kirletmek için onu karalamak, devlet adamı yapmak utanç verici haysiyetsiz bir çabadır. Bu ahlaksızlık Özel harp dairesi insanlarının işidir. İtirafçı Engin bu işin müptezelidir.
Görüleceği gibi, yalanın ipi kısadır. Öyle oldu. Joker haydar hızını almayıp sallamalarını hızlandırıp risklerini  “yüzde yüzden, yüzde bine çıkarıp kalıbını basınca” yıkımda felaket oldu; adamlar borsada oyun oynadıklarını sanıyorlar ya…
Ya herro  ya merro…
Söylemiştim joker Haydarı ciddiye almıyorum. O, “bu bataklıkta ben de varım, beni de görün diyor”. Görmüyorum…
Yazılarına, iki de bir balans ayarı yapacaklarına, işledikleri cürümlerin, yaydıkları kirliliğin hesabını yapsınlar ve sonuçlarına nasıl katlanacaklarını düşünsünler.

23 Ağu 2010

DUYURU 2010 - 19. BOYKOT

 THKP-C(Acilciler) Basın Açıklaması 
23 Ağustos 2010 / No: 19

THKP-C (Acilciler)
KARARIMIZ BOYKOT

Bu referandum, gerici sistem lehine bir kimlik yok etme operasyonudur; oyunu kime verirsen ver sonuçta O kazanacak,
Halk kaybedecektir.

BOYKOT halkın özgürlüğüdür, bağımsız siyasi iradesi ve kimliğidir. Referandum pazarında siyasi partilerden birine sayısal katkı olmamak için, bu Pazar paylaşımında birilerinin yörüngesinde dönmemek için kimlik sahibi olmak gerek.
Bu bir tutumdur.
Bu tutumu kendini BOYKOT olarak ifade eder.


12 Eylül 2010 Anayasa referandumu dolaysıyla oy kullanacak halkımız, bir kez daha önemli bir sınavla karşı karşıya bulunmaktadır.

Bu sınav EVET, HAYIR ve BOYKOT olarak üç cephe de sürmemektedir.

Bu sınavın birbirinden farklı nitelik duruşuyla sadece iki cephesi bulunmaktadır. Bir tarafta, sistemi temsil eden güçlerin oluşturduğu EVET ve HAYIR cephesi yer alıyor. Diğeri tarafta ise bu cephenin yörüngesinde halkı aldatmayı ret eden, siyasal kimliğini ve rengini halkın çıkarlarından yana tespit edip, bağımsız siyasi kararını koruyan BOYKOT cephesi yer almaktadır.

EVET ve HAYIR tercihleri arasındaki çatışmanın gürültüsü kimseyi aldatmasın. Bu gürültünün ortak zemini statüleriyle, yasa ve kurumlarıyla süre giden tüm sorunlarımızın kaynağını oluşturan ve ülkemiz gerçekliğiyle tarihsel bir çatışma içinde olup sorunlarımızın, kaoslarımızın kaynağını oluşturan siyasal sistemdir.  Bu sistem paydasında EVET demek ile HAYIR demek arasında sonuç açısından hiçbir farkı yoktur; iki eğilim, aynı sistemin zemini içinde kalmayı öngörmektedir. Bu nedenle Referandum, bir halk oylamasından çok, seçmenin oyunu kapmak üzere Pazar savaşı veren partiler arasında bir kamuoyu yoklamasına dönüşmüştür.

EVET diyenler AKP’nin, HAYIR diyenler ise ulusalcı-milliyetçi partilerin oylarına sayısal bir katkı olmaya mahkumdur. Bu mahkumiyette, halkın çıkarı halkın siyasal tercihleri ve kimliği bulunmamaktadır. Oysa demokratik anayasa arayışının temel meselesi halkın tercihlerini ve ülke gerçeklerinin gereklerini, hukuki bir metin üzerinde tanımlayıp, haklarının vermesidir. Bu referandumda EVET ya da HAYIR kısır döngüleri içinde gerici sisteme angaje olmaktan başka bir sonuç yoktur.

Halkımız kimliğinin özgürlüğünü aramaktadır. Kendi çıkarların,ı kendi siyasal tercihlerini aramaktadır. Farklılıklarının tedirginliğini gidermek, barış içinde bir arada yaşamanın güvencelerini sağlamak istemektedir. İç savaşı kışkırtan kirli savaş telalarlının, milliyetçi bölücülerin yollarını kesmek istemektedir. Bunun için siyasal tercihine uygun alternatifler aramaktadır. Bu tercihleri ifade eden siyasal kimliğiyle oy hakkını değerlendirmek istemektedir. Kimseye angaje olmadan, kimsenin yörüngesinde sayısal bir dolgu unsuru olmaya düşmeden, bağımsız iradesiyle, demokrasi ve özgürlük tercihlerinin ikamesini sağlayacak bir duruş sergilemek istemektedir. Bu duruş EVET ya da HAYIR eğilimlerinde değildir.

Halklarımızın tercihi, uğruna mücadele edebileceği, arkasında durabileceği gelecek için bu günden atılmış bir adım olmalıdır. Bu adım, siyasi parti pazarında kaybolun bir sayı olamaz. Azınlıkta olsa da bu tutum bir kimlik tanımlaması olmalıdır.

Halkın davaları ne bir referandumda ne de beli bir zaman dilimine kurban edilmeyecek kadar kazanması muhkem olan davalardır; bu davaların sayılarla ölçülmesi yanlışların en büyüğüdür. Halkların gerçek talepleri adına, bir kimlik ifadesi olacak tutum, bu günün referandumunda BOYKOT tutumudur.

BOYKOT, özgürlüktür, kimseye bağlı olmayan kendin olmaktır.  

BOYKOT, bu referandumun tek seçenekli anti demokratik yapısına karşı da bir duruştur.

Bu referandum önümüze tek seçenek koymuştur. Darbecilerin 82 anayasasındaki 26 maddenin değişikliği için getirdiği önermeden başka bir alternatif yoktur; 12 Eylül 1980 faşist askeri darbesinin eli kanlı generallerini de yargılamaktan kurtaran bir önermedir.

Tek seçenekli önermesiyle en anti demokratik bir referandumu olarak, ya 82 anayasasının devamı olan pakete ya da 82 anayasasına davam dayatması bağımsız iradeyle tercih şansını yok etmektedir.

Bu referandumda halktan istenen, aynı madalyonun farklı yüzlerinden birine oy vermektir. Bu yanıyla halkın tercih farklılığı hakkı gasp edilmektedir.

Bu referandum gerici sistem lehine bir kimlik yok etme operasyonudur; oyunu kime verirsen ver,  sonuçta O kazanacak, halk kaybedecektir.

Bu tuzağa karşı BOYKOT halkın özgürlüğüdür, bağımsız siyasi iradesi ve kimliğidir. Referandum pazarında siyasi partilerden birine sayısal katkı olmamak için, bu pazar paylaşımında birilerinin yörüngesinde dönmemek için kimlik sahibi olmak gerek. Özgür iradenin tutumu olarak BOYKOT bunu sağlayacak tek yoldur.

Ülkemizin anayasa hikayesi 135 yıllık bir serüvendir; 5 anayasa oluşturmuş, yüzlerce değişiklikle her anayasayı elek haline getirip tarihe gömmüştür. Ancak toplumsal barışı sağlayacak, toplumun ve ülkemiz halklarının tümünü temsil edecek, adil ve demokratik bir anayasa oluşturulamamıştır. Bunun temel nedenlerinden biri, tarihte oluşturulan 5 anayasasının ortak çizgisinde yatmaktadır.  Bu algı her defasında “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez”  diye belirtilen maddelerde yatmaktadır.

Demokratik bir anayasanın “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” maddeleri olamaz. Bu algı tek milletli, anti demokratik bir algıdır; Anadolu mozaik dokusuyla, çok uluslu, çok inançlı örgüsüyle çelişkilidir. Tüm sorunlarımızın kaynağında da bu gerçeğin anlaşılmaması ve içselleştirilmemesi yatmaktadır. Bu nedenle tüm maddeleri demokratik olsa da tek milletli bir anayasa demokratik bir anayasa olamaz diyoruz; bu coğrafyayı, ortak ülkemizin barış ve güvenliğini, ortak yaşam ve geleceğini böylesi algılar sağlayamaz. Unutulmamalı ki, kaoslarımızın, risk ve güvensizlik içinde yaşamamızın nedeni de bu tekçi algıdır.

13 Eylülde ölü doğacak bu anayasa paketi, yeni ve demokratik bir anayasa için mücadelenin de başlangıç işareti olacaktır. Bu gerçeklerin açıkça belli olduğu bir referandumda EVET ya da HAYIR oy kullanmak kendini aldatmaktır. Kimliğini kendi elinle yok etmektir.

THKP-C (Acilciler) olarak halkımıza çağrımız,

Ortak ülkemizin barışı için, birlikte yaşamın güvencesi için, gerçek anlamda demokratik, tüm farklılıklarımızı tanımlayan, hak ve hukukunu yasa ve kurumlarla güvenceye alan bir anayasa için mücadeleye çağrıdır.

Bu çağrının referandumda ki ifadesi bir kimlik ifadesidir. Halklarımız,  bağımsız siyasal tutumunu, özgürlüğünü, sistemin hiçbir gücüne mahkum olmadığını, yörüngesinde durmadığını, BOYKOT tutumuyla dile getirmelidir.

BOYKOT ÖZGÜRLÜKTÜR, BAĞIMSIZ SİYASİ İRADELERİN TUTUMDUR, KİMLİKTİR.


THKP-C(Acilciler)

23 Ağustos 2010
   

21 Ağu 2010

182. DOSYA. APTAL MUHBİR JOKER HAYDAR




APTALLIKTA REKORA KOŞAN
MUHBİR ŞEBEKESİ


Mihrac Ural
21 Ağustos 2010

 Paris toplantısında, İbrahim Yalçın için “MİT’en parayı almışsa o bir MİT ajanıdır” diyen adam sözünü yutmuşa benziyor. Onun öyle arkasında duramayacağı sözler söylemesi normal. Adam değil. Kişiliğinin hep öyle olduğunu, örgüt’e gelen tüm yazılı bilgilerden biliyoruz.
Aklımdayken bu joker Haydar’a sorayım, ortağın MİT ajanı İbrahim Yalçın’a sorduğumuz soru hala cevabını bekliyor.
İbrahim Yalçın MİT’le ne zaman ilişkiye geçtiğini saklıyor, üç ayrı ve çelişik tarih veriyor, gizlemeye çalışıyor. Net tarih istiyoruz.
Hadi bakalım Joker Haydar bu soruyu ancak sen çözersin…
 Arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim…
 Bunu geçelim,
Dedeme çamur atma çabaları, bu tartışmalarda aileleri karıştırma ahlaksızlığının bir parçası olarak bu aptal kişide de kendini gösteriyor.
Muhatap almıyorum. Kanıtsız belgesiz dedikodulara verdiğim değer ayakaltımla ezdiğim izmarit kadar bile değildir.
Ancak bu kadar kaba ve hoyratça yalan söylüyorlar ki, insanlık adına bir nebze erdemleri olsa çevrelerinin yüzüne bile bakamazlar. Çevre olmayınca öyle oluyor…
Dedemin öldüğünü ve ölüm tarihini bile araştırma gereği görmemişler. Bunun için o kadar komik oluyorlar ki, “ önce dedeyi karala sonra mezarından çıkarıp yönlendirici ilan et” kargalar bile gülmez bu yalana.
Joker haydar bakın ne diyor; “Dede'nin, Torun üzerindeki hamilik görevi sadece 'siyasi savunma yapma, tahliye olabileceksinle' kalmıyor.” (H.Yılmaz. Mihrac Ural’ın ‘kadim’ koruyucusu kimdir?)
Oysa, dedem Suphi Bedir Uluç  24 Ocak 1977’de vefat etti. O tarihte ne itirafçı Engin Erkiner yakalanıp  (19 Ağustos 1977) adımı polise vermişti ne de illegal çalışmalarımız firar dönemimizin ülke çapındaki düzeyine gelmişti.
Dedem vefat ettikten sonra ise bu “yönlendirmeleri” yaptığını bu soytarı hangi teknolojiyle ahiretten haber aldığını yazmamış, ama biz bu gafını küçük beynine verelim…
Bir akıllı çıksın da bunlara ‘bu kadar kaba yalanla bir şey olmaz’ desin ve yazılarına yeniden balans ayarı yapsınlar diye tavsiyede bulunsun, derim. Joker ararken joker olmak bu olsa gerek.
Bu arada Dedem Suphi Bedir için kısa bir bilgi veren yazımı sizlerle paylaşıyorum. 

DEDEM SUPHİ BEDİR ULUÇ
(TBMM. 8. DÖNEM 1946-50 HATAY MİLLETVEKİLİ)
(Ölüm tarihi 24 Ocak 1977)

Merhum dedem Suphi Bedir Uluç (ölümü 24 Ocak 1977), CHP Milletvekili olarak 1950 yıllarının Menderes sivil diktatörlüğüne karşı demokrasi mücadelesi vermiş bunun kefareti olarak da cezaevine atılarak süründürülmek istenmiş bir demokrattı (27 Nisan 1960).
Dedem bir halk adamıydı. Hayatını Hatay halkı için siyasi çalışmalarla geçirmişti. Bunun için gerekli bedelleri de ödemekten çekinmemişti. Çocukları olmadığı için, kısıtlı mülkünü belediyeye, kamu hizmeti için park olarak hediye etmiş bir insandı.
Öleli on yıllar olan bu insanı, yalan kurgularla itham etmek kimin ne işine yarar. Hangi akıl ölçüleri böylesi ahlaksız bir söylemi ciddiye alır. DP iktidarının sivil diktatörlüğüne karışı mücadele etmiş bir milletvekilini karalamak kimin ne işine yarar.
Suphi Bedir Uluç, anne tarafından dedemin kardeşidir. Bu onurlu dede Menderes dönemi baskılarına karşı mücadelesinde göğsüne taşıdığı bir şeref nişanına da sahiptir, o da dönemin CHP Genel Sekreteri İsmail Rüştü Aksal'dan aldığı telgraftır.
Bu tarihi şahsiyeti anlamak için bu telegrafı okumak yeterlidir.
Evimizin duvarında çerçeveli olarak duran telgraf şu ibarelere havidir:
+++ 271 ANKARA YENİŞEHİR 10604 59 27/4/1960 === rumuzlarıyla dedem Suphi Bedir Uluç'a, CHP Genel Sekreteri İsmail Rüştü Aksal tarafından  gönderilen telgraf.
"SUPHİ BEDİR
CEZAEVİ İSKENDERUN
MERKEZ İDARE KURULU MARUZ KALDIĞINIZ DURUMDAN ÇOK ÜZÜLMÜŞTÜR.
DEMOKRATİK HAK VE HÜRRİYETLER UĞRUNA KATLANDIĞINIZ ASİL FEDAKARLIK
SİZİN VE ÇOCUKLARINIZ İÇİN DAİMA BİR ŞEREF OLACAKTIR. ADALETİN
TECELLİ EDECEĞİNDEN EMİN OLARAK, ŞAHSIM VE MERKEZ İDARE KURULU
ARKADAŞLARIM ADINA SEVGİ VE SAYGILARLA GÖZLERİNİZDEN ÖPERİM
CHP GENEL SEKREKTERİ İSMAİL RÜŞTÜ AKSAL"
( Milliyet Gazetesi Arşivi 27. 04. 1960, 1. Sayfa )
İşte Suphi Bedir Uluç budur.
Onurlu yaşadı, onurlu öldü. Bir halk insanı olarak zengin de değildi. Belediyeye, çocuklara park yapılsın diye hibe ettiği küçük toprak parçası dışında kalan mirası, akrabalarının hatıra diye aldığı bir kaç eski eşyasından ibaretti. Bu şerefli insanı diline dolayan ahlaksızlar, ulaşamayacakları seviyeleri şaibeli yapma uğraşındalar.
Antakya halkına düşmanlığıyla bilenen bu ırkçı-milliyetçi şebekenin gözlerini kin ve devlet görevi kör etmiştir. Bu süfli kişiler, örtebilirlerse, kendi kamburunu örtmeye çalışsın. Öleli on yıllar olan birini değil.
24 Ocak 1977’de vefat eden dedem Suphi Bedir Uluç, ölümünden yıllar önce siyasetin dışında kalan bir insandı. CHP’nin milliyetçi çevreleri tarafından da ötelenmişti. 24 Ocak 1977’de öldüğünde de uzun sure ağrı çektiği hastalığı dolaysıyla dışarı çok az çıkan bir insandı. Eski milletvekili olmasına rağmen, basit bir olayda bile devlette sözü geçmeyin bir insandı.
Demokrasi uğruna direnmiş bu insana dil uzatmak, olsa olsa Özel Harp Dairesi’nin kafa bulandırma çabası olur; buna alet olan kuklalar ise asla muhatap alınmaz. 
Diğer aptallıklar,
3 yıl çırpınıp durarak sonuç almamak bir iflasın olduğu kadar bir sendromun çırpınışları olduğunu söylemek yanlış değildir.
İflas derinleştikçe yalan kurgularda pervasızlaşacaktı. Nitekim öyle oluyor.
Üzüm üzüme baka baka kararırmış. Düzeyini hiçbir zaman, terazi kefesine koymaya tenezzül etmediğim bir aptal, aynı şebekenin genetik uzantısı olarak sallayıp duruyor.
 Bakan Nihat Matkap’ı Mehmet Ağarla eşitliyor, ilişkileri bilmeden cahilce çamur atıyor. Daha da ötesi insanların adını afişe ederek muhbirlik yapıyor. Anlaşılan bunun da işi bu olmuş…
Bu düzeysize ne denir bilmem.
Antakyalı acilciler buna en iyi cevabı verirler. Nihat Matkap bir demokrat kişidir, uzak da olsa hısım-akrabalık bağımız olan bir insandır. CHP içinde Baykal milliyetçiliğine karşı mücadele eden, kendine özgü siyasi eğilimlerine karşı, ilerici bir dosttur. SHP içinde en önde mücadele eden bir demokrattır. Bölgemizin en saygın halkçı insanlardan biridir.
Devrimci Kültür Derneği zamanında (1976) muhasebeci olarak komşumuz, dostumuz olan, kardeşi sınıf arkadaşım olan, Antakya’nın özgün sosyal ilişkisinde her zaman içi içe, bir aile gibi olunan bu insan ve ailesi Mihrac Ural’ın doğal dostlarıdır; gelecek siyasi mücadelenin de ortak paydasında yer alacak kişilerdir. Annemin vefatında Bakan değil,  Cumhurbaşkanı bile olsa gelip taziyede bulunması asaletinin sonucudur.
Joker Haydar’ın yaptığı bu densiz ihbarcılık, Nihat Matkap’ın siyasi faaliyetlerinin önünü kesme amaçlı Özel Dairelerin işi olup olmadığını ise okura bırakacağım.
Antakya’da halkından oy isteyen her ilerici hangi partiden olursa olsun Mihrac Ural’ın evine uğrar. Bunu anlamak için, Karanlık odaların karanlık amaçlı insanı değil, kitle ilişkisini bilmek gerek.
Bu gafları adamın çapsızlığına vererek mazur görüyorum.
Sözlerimi jokere bir fıkra anlatarak bitirmek istiyorum. Bir zamanlar devrimcilik yoksulluk algısıyla eşitti. Bu nedenle gökdelenleri yıkıp yerlerine güzel güzel gecekondu yapmak isteyenler vardı. Yani dervişin neyse zikri odur fiili. Bu insanların bu tür ilişkileri hayallerinde bile görmemeleri çok normal. Dönün bakın aile, köy ya da şehir çevrelerinden örgütledikleri bir tek insan var mı?...  

BOYKOT KİMLİKTİR

Mihrac Ural
17 Ağustos 2010

Bu referandum, tek seçenekli anti demokratik bir referandumdur. Farklı alternatifler için oy verme hakkı tanımayan bir referandumdur. Ya eskiye devam ya onun devamına devam demektedir. Bu yanıyla referandumda oy kullanma çağrısı, halkı, kendini aldatmaya çağırmaktır. Bu aldatmacada taraf olmak, hiçbir yönüyle demokrasi çabalarına katkı anlamına gelmez. Bu koşulda oy kullanmak siyasi kimliğini yitirmek demektir. Tutum değil, sayı olmaktır.
Bu referandumda seçme hakkı yoktur; seçme hakkı mantığına ters, tek alternatifli önerisiyle seçmenin her tercihini kendisi için bir onay anlamına getiren sistem, seçmeni kimliksizleştirmek istemektedir, özgürlüğünü kullanma şansını elinden almak istemektedir. Bu fasit dairenin bir parçası olmak, gerçek anlamda “kolaya kaçmak” demektir.
Zor olan, bu ağır dayatmalara karşı özgür olmak, kimlik sahibi olmak, kendini ifade etmek ve siyasal farklılığını korumaktır. Bu veriler içinde bunu özgürlüğü BOYKOT sağlar.
Kolayına kaçmak var olana ya da dayatılana boyun eğmektir, zor olan bunlar karşısında farklılığın var oluş dinamiklerini ifade edebilmektir, kendini olduğunu yansıtmaktır; bir tarafa angaje olmadan tek boyutlu öneriyi ret etmektir. Bu ise ancak BOYKOT’ta ifadesini bulur.
***

Anayasa paketi bir referandumla oylanıyor. Oylama tek seçenekli.
Darbecilerin 82 anayasası yürürlüktedir, HAYIR çıkarsa yürürlükte olmaya devam edecektir. Referanduma sunulan yeni anayasa paketi ise eskinin kimi yerleri değiştirilmiş halidir, özü, temel parametreleri ise aynıdır. Bu anlamda oylar hangi tercihe gidersi gitsin sonuç aynı kökten gelen anayasanın lehine olacaktır.
Bu bir kısır döngüdür. Buradan çıkmak için farklı olmayı gerektirir. Dayatılan ve nitelikçe farklı olmayan verilerin onayı anlamına gelecek EVET ya da HAYIR tutumu, birbirinden farklı bir sonuç üretemez; her iki tutum aynı madalyonun iki yüzüdür. Buradan çıkmak için, geride kalan yol BOYKOT’tur.
Referandumda boykot, sisteme angaje olmamış özgür iradelerin, kendine özgü kimliklerin tutumudur.
Sistem kendini yeniden üretirken ortaya koyduğu alternatiflere baktığımızda iki seçenekle karşı karşıya kaldığımızı görüyoruz.
EVET dediğimizde onaylanacak anayasa paketi, gerçekte darbecilerin 82 anayasasının temel parametreleriyle oluşmuş bir anayasayı onaylamak anlamına gelecektir.
Önerilen anayasa paketinin temel mantık algıları, önceki anayasaların milliyetçi devamıdır; tek milletli olmanın değiştirilmesi bile teklif edilemez maddelerle korunmuş tek milletli bir anayasadır. Bu anayasa paketi iddiaların aksine, “kanunlar geriye işlemez” örtüsü altında 12 Eylül darbecilerini koruyan, yargılanmasını engelleyen bir anayasa önerisidir.
EVET cephesinde yer alan güçler, önerdikleri anayasa paketinin “yetersiz olduğu, daha demokratik bir anayasa için bir giriş olduğu”nu dile getirirler. Bu yaklaşım bile başlı başına, ortaya konan paketin handikabını göstermeye yeterlidir. Gerçekten demokratik bir anayasa yapmak varken, neden geçici olduğu yetersiz olduğu söylenen bir anayasaya EVET demek için çağrı yapılsın, bunun mantığı olamaz. Varsa bir mantığı, referanduma kadar halkı yeni ve daha demokratik bir anayasa hayaliyle oyalamaktır. Sonuçta, onaylanacak bu paketle yenileceğidir. Bu anlayış, onaylandığı an ölü doğan bir anayasayla karşı karşıya kalacağımızı gösterir.
HAYIR dediğimizde ise farklı bir yerde olmayacağız. Bu tavrın ilk adımdaki sonucu, 12 Eylül anayasasının yürürlükte kalmasına evet demektir. HAYIR diyenlerin bu referandumda bilinen ya da oylanmaya sunulan bir alternatifleri yoktur.
Bu referandumda iki ayrı anayasa önerisi yok. Verilecek oy EVET olsa da HAYIR olsa da sistemin ortaya koyduğu sınırlara kabul oy verilmiş olacaktır.
Bu referandumda farklı anayasal tercihler yarışmıyor, tek seçenek bulunuyor. Diğer seçenek ise yürürlükte olan darbe anayasasıdır.
Bu referandum, tek seçenekli anti demokratik bir referandumdur. Farklı alternatifler için oy verme hakkı tanımayan bir referandumdur. Ya eskiye devam ya onun devamına devam demektedir. Bu yanıyla referandumda oy kullanma çağrısı, halkı, kendini aldatmaya çağırmaktır. Bu aldatmacada taraf olmak, hiçbir yönüyle demokrasi çabalarına katkı anlamına gelmez. Bu koşulda oy kullanmak siyasi kimliğini yitirmek demektir. Tutum değil, sayı olmaktır.
Bu referandumda seçme hakkı yoktur; seçme hakkı mantığına ters, tek alternatifli önerisiyle seçmenin her tercihini kendisi için bir onay anlamına getiren sistem, seçmeni kimliksizleştirmek istemektedir, özgürlüğünü kullanma şansını elinden almak istemektedir. Bu fasit dairenin bir parçası olmak, gerçek anlamda “kolaya kaçmak” demektir.
Zor olan, bu ağır dayatmalara karşı özgür olmak, kimlik sahibi olmak, kendini ifade etmek ve siyasal farklılığını korumaktır. Bu veriler içinde bunu özgürlüğü BOYKOT sağlar.
Kolayına kaçmak var olana ya da dayatılana boyun eğmektir, zor olan bunlar karşısında farklılığın var oluş dinamiklerini ifade edebilmektir, kendini olduğunu yansıtmaktır; bir tarafa angaje olmadan tek boyutlu öneriyi ret etmektir. Bu ise ancak BOYKOT’ta ifadesini bulur.
Anayasalar oluşturulurken sonuçta elde edilecek toplumsal uzlaşma, sorunlarının aşılması anlamına gelir. Oysa bu referandumun mantığında böylesi bir zemin, böylesi bir ilgi de yoktur. Bu referandum, coğrafyamızın mozaik dokusunun sorunlarına çözüm önerilerini seçmenin önüne koymamıştır. Tek boyutludur. Referandumu AKP ve diğerleri arasında bir seçim rekabetine dönüştüren de budur. Farklı anayasa önermelerini içermediği için, siyasi partilerin bir yarışı haline gelmiştir.
Bu da referandumu kim kazanırsa kazansın, sistemin anti demokratik yapısını onaylama anlamına gelecektir;  siyasi partilerin seçmenleri paylaşma savaşı olmasının nedeni de budur.
Bu yanıyla EVET demek AKP’ye kan taşımaktır. HAYIR demek de CHP ve MHP’ye kan taşımaktır; tarihlerinin hiçbir döneminde demokratik hiçbir anayasaya eğilim göstermemiş milliyetçi-ulusalcı güçlerin yörüngesinde olmaktır.
Bunlardan birini tercih etmek, öncelikle özgür siyasal tutumu yitirmektir, yörüngeye takılmaktır.
Oysa bu dönem, her zamandan daha çok demokrasi güçlerinin kimlik sahibi olarak halkın karşısına çıkma dönemidir.
Seçmen böylesi süreçlerde kimliksiz bırakmak, akıntının sürüklenişine esir etmek, bağımsız kararını öteleyerek çıkarının olmadığı siyasal tercihlere angaje etmektir. Devrimcilerin görevi bu olamaz.
Solun kafa karışıklığı bir ölçüye kadar burada yatıyor. Seçimlerde oy kullanmakla, bu referandumda oy kullanmayı aynı kıstaslarla ölçüyor.
Seçimlerde oy hakkının kullanılması demokratik bir tutumdur; çünkü önünde kişi ya da siyasal parti tercihi birçoktur, en kötü koşulda bağımsız adayları bulunabilmektedir.
Çok seçenekli seçimlerin sonucu, olumlusuyla olumsuzuyla seçmenin hanesine yazılır. Doğru tercih doğru sonuçları imkanlar ölçüsünde de olsa üretir. Yanlış tercih ise bir sonraki seçimlerde gözden geçirilme şansına sahiptir. Oysa bu referandumda seçme hakkı yok, hatayı düzeltme şansı da. Seçmenin oyu, EVET-HAYIR denilen iki ağızlı keskin bıçak gibi, öncelikle seçmeni kesecektir.
Ülkemiz tarihinde bu güne kadar 5 anayasa yapılmıştır. Bu anayasalar onlarca değişiklikle kalbura çevirmiştir. Ancak yüzleri aşan değişikliklere karşın hiçbir zaman ülkemiz gerçeğini yansıtan demokratik bir anayasa oluşturulamamıştır. Bu anayasalar ve değişikliklerinin ortak çizgisi ülkemiz gerçeğinin tam aksine, tek milletli bir dayatma anayasaları olarak yürürlükte olmuştur. Üstelik bu çizgi tüm anayasalarda “değiştirilmesi bile teklif edilemez” diye yer almıştır.
Bu anlamda tüm maddeleri değişse de değişmesi mümkün olmayan bu maddeler var oldukça demokratik bir anayasa oluşturulamaz.
EVET ya da HAYIR’dan oluşan iki ana eğilim, boş teneke misali çok ses çıkaran çatışmasına rağmen, sistemi yeniden üretme açısından aynı kulvardadır. Bu eğilimlerin içinde kendi özgün yapısı ve farklılığıyla yer alıp orijinalitesini koruyabileceğini sananlar yanılmaya mahkumdur. Bu kulvardaki her tutum aynı yanlışa angaje olmakla sonuçlanır.
Bu ise demokratik anayasa için bir çıkış kanalı olamaz. Tersine sistemin önümüze koyduğu, birbirinin devamı olan anayasala boyun eğmek anlamına gelir. Sol bunun sorumluluğunu ne kendi açısından ne de tarih karşısında taşıyamaz. Tarihiyle yüzleşmesini yapmamış bir solun yeni handikaplarla sırtındaki yükü artırması mantıklı değildir.  
Oysa etkisi ne kadar güçsüz olsa da bir özgürlüğü, bir bağımsız tutumu, bir kimliği ifade etmesi itibariyle BOYKOT gerçek anlamda sistemden çıkışı ve gerçek anlamda demokratik bir anayasa için kapı açma anlamına gelecektir.
Boykotta yatan özgür davranış, kendine ait olmayan tutumlar içinde kaybolmadan, kendi orijinalitesiyle var olma hakkını kullanmaktır. Bu hakkı kullanırken birilerine göre azınlığa düşmenin hiçbir önemi yoktur. Kimliğini korumak kimliksiz olmaktan daha büyük bir çoğunluk anlamına geleceği açıktır.
Bu referandumda BOYKOT’u anlamlı kılan, halka gerçekçi mesaj taşıyan tutum da budur.
EVET ya da HAYIR tutumuyla sayı olabilirsiniz.
BOYKOT ise kimlik kazandırır.