24 Ağu 2010

184. DOSYA

1979 OPERASYONLARININ SORUMLUSU KİM?

Acil hareketi tarihinde önemli bir kırılma noktası olan 1979  yakalanmalarının sayfalarını aralıyoruz. Biraz dikkatlice bakıldığında hiçbir şeyin bilindiği gibi olmadığı ortaya çıkıyor. Yakalanma tarihlerine dikkat eder k süreci izlediğimizde karşımıza ilginç bir sonuç çıkıyor.

Günay Karaca 12.12.1979 tarihinde yakalanıyor ve 25.12.1979 tarihide tutuklanıyor.  H. Yılmaz, G.Karaca’nın yakalanmasından tam 18 gün sonra 30.12.1979 tarihin de, G.Karaca’nın bilmediği bir evde yakalanıyor. 04.01.1980 tarihinde ise tutuklanarak cezaevine konuyor. Diğer bir ifade ile 1979 İstanbul operasyonu Günay Karaca ile başlamıyor.  Bir bütün olarak 1979 operasyonu da G.Karaca ile başlamıyor. Ankara da İ. Köylü 08.12.1979 tarihinde yakalanıyor. Kayıtlara yakalanmanın nereden geldiğine ilişkin hiçbir bilgi  düşmüyor. İddianamede geçen ifade  tam olarak şöyle;

“08.12.1979 tarihinde, Acilcilerin Ankara sorumlusu olarak bilinen sanık İdris Köylü Akdere Mutlu Mahallesindeki evinde yakalanınca A.Vasfi Yılmaz’ın da yeri tespit edilip, 08.12.1979 tarihinde yakalanmıştır.” Yani İ. Köylü’yü veren birileri veya polisin birden öğrendiği bilgi vb. bulunmuyor.

İdris Köylü yakalandıktan bir gün sonra,  09.12.1979 tarihinde Kayseri de ki örgüt evi basılıyor. Ve Ayhan Yavuz çıkan çatışmada yaşamını kaybediyor. Ayhan Yavuz öldürüldüğünde daha Günay Karaca yakalanmamıştır. Kayseri de ilk yakalanan B.Doğan, 04-05.12.1979 tarihinde bir yol kontrolünde yakalanıyor. Üzerinden  örgütsel yayınlar ve silah çıkıyor. Normal bir semt karakolunda 4-5 gün kalıyor. B.Doğan’ın babası adliyede katip olarak çalışmakta. Oğlunun savcılığa çıkarıldığında serbest kalacağını düşünüyor. Bunu da kız kardeşi aracılığıyla, arkadaşlarına iletiyorlar. A.Yavuz, F.Yalçın’a karakolu basıp, B.Doğan’ı kaçırsak mı diye soruyor. Kız kardeşinin getirdiği haber üzerine bu işten şimdilik kaydıyla vazgeçiliyor. Ancak Şato denilen  evin boşaltılması ve yeni tutulan, kimse tarafından bilinmeyen başka bir eve taşınmaları gerektiği konuşuluyor. F.Yalçın A.Turan ve A.Yavuz’un hemen diğer eve geçmesi konusunda anlaşıyorlar. Bu görüşme Şato denilen ve AYHAN Yavuz’un çatışarak kaçmaya çalıştığı ve yaşamını yitirdiği evde yapılıyor.  Aynı akşam saat 7-8 sularında polisler B.Doğan ile birlikte eve geliyorlar. B.Doğan arabada bekletilirken, polis evi sarıyor ve çatışma başlıyor. Çatışmada AYHAN Yavuz yaşamını yitirirken, A.Turan kaçmayı başarıyor. Ancak Kayseri’yi çok iyi bilmemesi nedeniyle birkaç sokak sonra yakalanıyor. 09.12.1979  tarihi gecesinde operasyona devam ediliyor.

Sabaha karşı 10.12.1979 tarihinde, İ.Altuntaş, F.Yalçın, E.Kasar, S.İplikçi, N.Şener, G. Baştaş, F.Yarkın, Ö.Has, A.Kaya, L.Doğan, H.Doğan, N.S.Çetiner, F.Kaya, E.Akgün, yakalanıyor. Ve sonrasında operasyonlar bir süre daha devam ediyor.

B.Doğan “ben evin boşaltıldığını düşündüğüm için, yakalandıktan 4-5 gün sonra o evi verdim diyor. Kendisinin polis tarafından örgüt ile ilişkilendirilmesini ise Ankara’dan verilen  kod isimler bağlıyor. Tam beni serbest bırakacakları zaman, polis benim ve  yönetici durumunda olan arkadaşların tümünün kod adlarını vererek, bu kişileri  yakaladıklarını söyleyince bende direnemedim” diyor.  B.Doğan, 13 kişiyi aynı anda veriyor ve  Banka soygunu dahil olmak üzere  pek çok eylemi üstleniyor. A.Yavuz’un o evde çıkmasına ihtimal vermediğini,ısrarla  ifade ediyor. Yaşı o zaman daha 19 ve Kayseri il komitesinde.

F.Yalçın bu konuda B.Doğan’ı doğrular nitelikte açıklamalar yapıyor. Şato denilen evin boşaltılası gerekiyordu. Neden boşaltmadılar, bilmiyorum diyor. Aynı gece yarısına doğru F.yalçın ve diğer bir grup arkadaşı yakalanıyor.

Kayseri yakalanması Ankara’dan geliyor. İlk yakalanan kişi B.Doğan. Sonrası bilinen bir süreç. Kayseri operasyonundan bir gün önce- (daha önce de olabilir, çünkü iddianamede ki tarihler bu konuda sağlıklı bilgi vermemektedir.) İ.Köylü Ankara da yakalanıyor.


Kayseri yakalanması Günay Karacadan önce başlıyor. Kayseri  ve İstanbul yakalanmalarının sorumlusu G.Karaca değildir.   G. Karaca, nerden verildiği bilinmeyen bir bilgi ile İstanbul’da öğrenci yurdunda 12.12.1979 tarihinde yakalanıyor. Yurttaki dolabında silah, örgütsel doküman ve bir miktar para çıkıyor. G.Karaca evlerine gidip kaldığı, kimi insanlarla buluştuğu yerler olarak  birkaç ev veriyor. C.Çelik ve birkaç kişi bu evlerde yakalanıyor. Bu insanlar sempatizan durumundadır. Asıl İstanbul  darbesi H.Yılmaz’ın yakalanmasıyla başlıyor. H.Yılmaz  30.12.1979 tarihinde G.Karaca’nın muhtemelen bilmediği bir ilişkinin evinde yakalanıyor. H.Yılmaz yakalandığında  G.Karaca, tutuklanmış ve cezaevine konulmuştur..  G.Karaca her fırsatta H.Yılmazı kendisinin yakalatmadığı  ısrarla söylüyor. Yakalattığı kişileri de isim isim vererek kabul ediyor.

G.Karaca kısa bir süre sonra İstanbul’dan alınarak, uçak ile Kayseri’ye sorguya götürülüyor. Kayseri de yakalan arkadaşları ile yüzleştiriliyor. Daha sonra uçak ile Ankara’ya kayseri  de yakalanan arkadaşları ile birlikte getiriliyor. Ankara dal da sorguda, 10 gün kadar diğer arkadaşları ile birlikte kalıyor. Burada H.Yılmaz ve İ.Köylü ile yüzleştiriliyor ve tanıyıp tanımadığı soruluyor.Tanıdığını kabul ediyor. Sonrası cezaevi.

Bir önemli bilgi, G.Karaca yakalanmadan 15 gün kadar önce Genel komite üyeliğinden alınıyor. Bu durum Niğde Cezaevine  giden F.Yalçın’a deklare ediliyor. F.Yalçın Kayseri’ye dönüşü sonrasında,  G.Karaca’nın bu durumunu  il komitesinde ki arkadaşlarıyla paylaşıyor. Kayseri ve çevre örgütlenmeleri, Genel Komite de temsil edecek kişinin belirlenmesi sürecine giriyorlar. Sonrasında yakalanmalar başladığı için süreç tıkanıyor.


Haydar Yılmaz’ın kaldığı evi kim verdi?

Aynı tarihlerde tahliye olan sızıntı İ.Yalçın’ın bu süreçteki rolü nedir? 

Haydar Yılmaz yakalanmadan önce İ.Yalçın ile görüştü mü? Haberleşti mi?

Günay Karaca’yı kim polise verdi?

Tüm bu soruların yanıtı, bir tarihsel sürecin açıklığa kavuşturulması açısından önemlidir. Bu yönde ki çalışmalarımız devam etmektedir. Ulaştığımız bilgileri paylaşacağız.

Sürecek…

Öner Ödemiş
24 Ağustos 2010

 

183. DOSYA TIKANIŞ

TIKANIŞ
İtirafçı Engin, MİT İbrahim ve Joker Haydar’ın
YALAN SENARYOLARDAN BİRİ DAHA BAŞLARINA YIKILDI

Mihrac Ural
24 Ağustos 2010
Milletvekili dedeme taktılar. Her zaman yaptıkları gibi, yalan senaryolarına ne belge ne kanıt getirme ihtiyacı duydular.  İtham, karalama, şaibe onların işi. Oysa basit ve herkese gerekli olan kural iddiayı ispat iddia sahibine aittir.
İbrahim Yalçın MİT ajanıdır dedik, el yazılı belgeyle bunu kanıtladık; MİT’le olan ilişkisini detayıyla anlatan itirafnamesini yayınladık. Bir eksik kaldı MİT’le ne zaman ilişkiye geçtiğidir. Bunun cevabını da ortaklarından bekliyoruz. Verilen uç farklı ve çelişkili tarihi netleştirmelerini bekliyoruz.
Engin Erkiner itirafçıdır dedik, kendi imzasıyla, polisteki itirafnamesini yayınladık. Şimdi yeni sorular var, 12 Mart 1971’de tutuklanmaktan onu koruyan gücü ve İlkerlerin katledildiği Beylerderesini nasıl ihbar ettiğini soracağız. Beklesin.
Şimdiki tıkanmalarını merhum dedem sağladı. Ona sataştılar, laneti enselerine yapıştı.
24 Ocak 1977’de ölen dedem Suphi bedir Uluç’u, önce karalayıp sonra yaşıyor sanarak, benim tutuklanmalarıma, mahkemelerime müdahale edip koruduğunu yazdılar.
Oysa benim polise afişe edilmem, İtirafçı Engin’in polisteki itiraflarıyla başlar, 19 Ağustos 1977. Yani dedemin ölümünden çok sonra.  
Yakalanmam ise 10 Mart 1978, merhum dedemin kemikleri biletoprak olmuştu.  Kişi hesapsız sallayınca öyle olur.
Suratlarında bir tokat gibi patlayan, dedemin ölüm tarihini açıkladım (24 Ocak 1977). Yalan kurgu senaryolarından birini daha başlarına yıktım.
Dillerine bu kadar doladıkları edemin adını bile doğru yazmayı beceremeyen bu insanlar, gerçekle yüz yüze kalınca ne okurlarından özür dilediler ne de kendileri utandılar. Her ahlaksızın durumu ne ise öyle kaldılar.
Böyle olacağı belliydi.
Bu nedenle onlara şunu söylemiştim: “Bir akıllı çıksın da bunlara ‘bu kadar kaba yalanla bir şey olmaz’ desin ve yazılarına yeniden balans ayarı yapsınlar diye tavsiyede bulunsun, derim. Joker ararken joker olmak bu olsa gerek.” (182. DOSYA. Aptallıkta Rekora Koşan Muhbir Şebekesi)
Önceki yazımda Joker Haydar “adam değildir”, dedim. Sinir krizi geçirmiş zavallı.

Adam olsa, yaptığı bu ahlaksızlıktan dolayı en azından okurlarından özür dilerdi. Adam olmayınca okuru da kendi gibi sanıyor. Bu ufaklığı geçiyorum.
Jokerin imdadına İtirafçı Engin Erkiner yetişti. Ama ne yetişme. Kılavuzu karga olanın hali…
Balans ayarları bile ağza yüze bulaşan cinsten bir komiklik. Deden ölmüşse seni korumaları için arkadaşlarına devretmiştir. Eh bu kadarcık da olacak yani….
Ama bunu önceden söylemek gerekti, yalan açığa çıkıp, senaryo başlarına yıkılınca değil. Bunu da git külahıma anlat derler…
Dedem Suphi bedir Uluç (Bedii değil), Milletvekilidir, demokrattır, DP iktidarına ve Menderes’in sivil diktatörlüğüne karşı direnmiştir, zindana atılmış, süründürülmek istenmiştir (Milliyet Gazetesi Arşivi; 27 Nisan 1960). Devletle işi yoktur, bir halk adamı olarak yaşadı bir halk adamı olarak öldü. Cumhuriyet ve laiklik ilkelerine bağlı olması, CHP’de emek vermesi kendi kimliğini inkar anlamına da gelmiyor.
Bu demokrat insanı kirletmek için onu karalamak, devlet adamı yapmak utanç verici haysiyetsiz bir çabadır. Bu ahlaksızlık Özel harp dairesi insanlarının işidir. İtirafçı Engin bu işin müptezelidir.
Görüleceği gibi, yalanın ipi kısadır. Öyle oldu. Joker haydar hızını almayıp sallamalarını hızlandırıp risklerini  “yüzde yüzden, yüzde bine çıkarıp kalıbını basınca” yıkımda felaket oldu; adamlar borsada oyun oynadıklarını sanıyorlar ya…
Ya herro  ya merro…
Söylemiştim joker Haydarı ciddiye almıyorum. O, “bu bataklıkta ben de varım, beni de görün diyor”. Görmüyorum…
Yazılarına, iki de bir balans ayarı yapacaklarına, işledikleri cürümlerin, yaydıkları kirliliğin hesabını yapsınlar ve sonuçlarına nasıl katlanacaklarını düşünsünler.

23 Ağu 2010

DUYURU 2010 - 19. BOYKOT

 THKP-C(Acilciler) Basın Açıklaması 
23 Ağustos 2010 / No: 19

THKP-C (Acilciler)
KARARIMIZ BOYKOT

Bu referandum, gerici sistem lehine bir kimlik yok etme operasyonudur; oyunu kime verirsen ver sonuçta O kazanacak,
Halk kaybedecektir.

BOYKOT halkın özgürlüğüdür, bağımsız siyasi iradesi ve kimliğidir. Referandum pazarında siyasi partilerden birine sayısal katkı olmamak için, bu Pazar paylaşımında birilerinin yörüngesinde dönmemek için kimlik sahibi olmak gerek.
Bu bir tutumdur.
Bu tutumu kendini BOYKOT olarak ifade eder.


12 Eylül 2010 Anayasa referandumu dolaysıyla oy kullanacak halkımız, bir kez daha önemli bir sınavla karşı karşıya bulunmaktadır.

Bu sınav EVET, HAYIR ve BOYKOT olarak üç cephe de sürmemektedir.

Bu sınavın birbirinden farklı nitelik duruşuyla sadece iki cephesi bulunmaktadır. Bir tarafta, sistemi temsil eden güçlerin oluşturduğu EVET ve HAYIR cephesi yer alıyor. Diğeri tarafta ise bu cephenin yörüngesinde halkı aldatmayı ret eden, siyasal kimliğini ve rengini halkın çıkarlarından yana tespit edip, bağımsız siyasi kararını koruyan BOYKOT cephesi yer almaktadır.

EVET ve HAYIR tercihleri arasındaki çatışmanın gürültüsü kimseyi aldatmasın. Bu gürültünün ortak zemini statüleriyle, yasa ve kurumlarıyla süre giden tüm sorunlarımızın kaynağını oluşturan ve ülkemiz gerçekliğiyle tarihsel bir çatışma içinde olup sorunlarımızın, kaoslarımızın kaynağını oluşturan siyasal sistemdir.  Bu sistem paydasında EVET demek ile HAYIR demek arasında sonuç açısından hiçbir farkı yoktur; iki eğilim, aynı sistemin zemini içinde kalmayı öngörmektedir. Bu nedenle Referandum, bir halk oylamasından çok, seçmenin oyunu kapmak üzere Pazar savaşı veren partiler arasında bir kamuoyu yoklamasına dönüşmüştür.

EVET diyenler AKP’nin, HAYIR diyenler ise ulusalcı-milliyetçi partilerin oylarına sayısal bir katkı olmaya mahkumdur. Bu mahkumiyette, halkın çıkarı halkın siyasal tercihleri ve kimliği bulunmamaktadır. Oysa demokratik anayasa arayışının temel meselesi halkın tercihlerini ve ülke gerçeklerinin gereklerini, hukuki bir metin üzerinde tanımlayıp, haklarının vermesidir. Bu referandumda EVET ya da HAYIR kısır döngüleri içinde gerici sisteme angaje olmaktan başka bir sonuç yoktur.

Halkımız kimliğinin özgürlüğünü aramaktadır. Kendi çıkarların,ı kendi siyasal tercihlerini aramaktadır. Farklılıklarının tedirginliğini gidermek, barış içinde bir arada yaşamanın güvencelerini sağlamak istemektedir. İç savaşı kışkırtan kirli savaş telalarlının, milliyetçi bölücülerin yollarını kesmek istemektedir. Bunun için siyasal tercihine uygun alternatifler aramaktadır. Bu tercihleri ifade eden siyasal kimliğiyle oy hakkını değerlendirmek istemektedir. Kimseye angaje olmadan, kimsenin yörüngesinde sayısal bir dolgu unsuru olmaya düşmeden, bağımsız iradesiyle, demokrasi ve özgürlük tercihlerinin ikamesini sağlayacak bir duruş sergilemek istemektedir. Bu duruş EVET ya da HAYIR eğilimlerinde değildir.

Halklarımızın tercihi, uğruna mücadele edebileceği, arkasında durabileceği gelecek için bu günden atılmış bir adım olmalıdır. Bu adım, siyasi parti pazarında kaybolun bir sayı olamaz. Azınlıkta olsa da bu tutum bir kimlik tanımlaması olmalıdır.

Halkın davaları ne bir referandumda ne de beli bir zaman dilimine kurban edilmeyecek kadar kazanması muhkem olan davalardır; bu davaların sayılarla ölçülmesi yanlışların en büyüğüdür. Halkların gerçek talepleri adına, bir kimlik ifadesi olacak tutum, bu günün referandumunda BOYKOT tutumudur.

BOYKOT, özgürlüktür, kimseye bağlı olmayan kendin olmaktır.  

BOYKOT, bu referandumun tek seçenekli anti demokratik yapısına karşı da bir duruştur.

Bu referandum önümüze tek seçenek koymuştur. Darbecilerin 82 anayasasındaki 26 maddenin değişikliği için getirdiği önermeden başka bir alternatif yoktur; 12 Eylül 1980 faşist askeri darbesinin eli kanlı generallerini de yargılamaktan kurtaran bir önermedir.

Tek seçenekli önermesiyle en anti demokratik bir referandumu olarak, ya 82 anayasasının devamı olan pakete ya da 82 anayasasına davam dayatması bağımsız iradeyle tercih şansını yok etmektedir.

Bu referandumda halktan istenen, aynı madalyonun farklı yüzlerinden birine oy vermektir. Bu yanıyla halkın tercih farklılığı hakkı gasp edilmektedir.

Bu referandum gerici sistem lehine bir kimlik yok etme operasyonudur; oyunu kime verirsen ver,  sonuçta O kazanacak, halk kaybedecektir.

Bu tuzağa karşı BOYKOT halkın özgürlüğüdür, bağımsız siyasi iradesi ve kimliğidir. Referandum pazarında siyasi partilerden birine sayısal katkı olmamak için, bu pazar paylaşımında birilerinin yörüngesinde dönmemek için kimlik sahibi olmak gerek. Özgür iradenin tutumu olarak BOYKOT bunu sağlayacak tek yoldur.

Ülkemizin anayasa hikayesi 135 yıllık bir serüvendir; 5 anayasa oluşturmuş, yüzlerce değişiklikle her anayasayı elek haline getirip tarihe gömmüştür. Ancak toplumsal barışı sağlayacak, toplumun ve ülkemiz halklarının tümünü temsil edecek, adil ve demokratik bir anayasa oluşturulamamıştır. Bunun temel nedenlerinden biri, tarihte oluşturulan 5 anayasasının ortak çizgisinde yatmaktadır.  Bu algı her defasında “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez”  diye belirtilen maddelerde yatmaktadır.

Demokratik bir anayasanın “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” maddeleri olamaz. Bu algı tek milletli, anti demokratik bir algıdır; Anadolu mozaik dokusuyla, çok uluslu, çok inançlı örgüsüyle çelişkilidir. Tüm sorunlarımızın kaynağında da bu gerçeğin anlaşılmaması ve içselleştirilmemesi yatmaktadır. Bu nedenle tüm maddeleri demokratik olsa da tek milletli bir anayasa demokratik bir anayasa olamaz diyoruz; bu coğrafyayı, ortak ülkemizin barış ve güvenliğini, ortak yaşam ve geleceğini böylesi algılar sağlayamaz. Unutulmamalı ki, kaoslarımızın, risk ve güvensizlik içinde yaşamamızın nedeni de bu tekçi algıdır.

13 Eylülde ölü doğacak bu anayasa paketi, yeni ve demokratik bir anayasa için mücadelenin de başlangıç işareti olacaktır. Bu gerçeklerin açıkça belli olduğu bir referandumda EVET ya da HAYIR oy kullanmak kendini aldatmaktır. Kimliğini kendi elinle yok etmektir.

THKP-C (Acilciler) olarak halkımıza çağrımız,

Ortak ülkemizin barışı için, birlikte yaşamın güvencesi için, gerçek anlamda demokratik, tüm farklılıklarımızı tanımlayan, hak ve hukukunu yasa ve kurumlarla güvenceye alan bir anayasa için mücadeleye çağrıdır.

Bu çağrının referandumda ki ifadesi bir kimlik ifadesidir. Halklarımız,  bağımsız siyasal tutumunu, özgürlüğünü, sistemin hiçbir gücüne mahkum olmadığını, yörüngesinde durmadığını, BOYKOT tutumuyla dile getirmelidir.

BOYKOT ÖZGÜRLÜKTÜR, BAĞIMSIZ SİYASİ İRADELERİN TUTUMDUR, KİMLİKTİR.


THKP-C(Acilciler)

23 Ağustos 2010
   

21 Ağu 2010

182. DOSYA. APTAL MUHBİR JOKER HAYDAR




APTALLIKTA REKORA KOŞAN
MUHBİR ŞEBEKESİ


Mihrac Ural
21 Ağustos 2010

 Paris toplantısında, İbrahim Yalçın için “MİT’en parayı almışsa o bir MİT ajanıdır” diyen adam sözünü yutmuşa benziyor. Onun öyle arkasında duramayacağı sözler söylemesi normal. Adam değil. Kişiliğinin hep öyle olduğunu, örgüt’e gelen tüm yazılı bilgilerden biliyoruz.
Aklımdayken bu joker Haydar’a sorayım, ortağın MİT ajanı İbrahim Yalçın’a sorduğumuz soru hala cevabını bekliyor.
İbrahim Yalçın MİT’le ne zaman ilişkiye geçtiğini saklıyor, üç ayrı ve çelişik tarih veriyor, gizlemeye çalışıyor. Net tarih istiyoruz.
Hadi bakalım Joker Haydar bu soruyu ancak sen çözersin…
 Arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim…
 Bunu geçelim,
Dedeme çamur atma çabaları, bu tartışmalarda aileleri karıştırma ahlaksızlığının bir parçası olarak bu aptal kişide de kendini gösteriyor.
Muhatap almıyorum. Kanıtsız belgesiz dedikodulara verdiğim değer ayakaltımla ezdiğim izmarit kadar bile değildir.
Ancak bu kadar kaba ve hoyratça yalan söylüyorlar ki, insanlık adına bir nebze erdemleri olsa çevrelerinin yüzüne bile bakamazlar. Çevre olmayınca öyle oluyor…
Dedemin öldüğünü ve ölüm tarihini bile araştırma gereği görmemişler. Bunun için o kadar komik oluyorlar ki, “ önce dedeyi karala sonra mezarından çıkarıp yönlendirici ilan et” kargalar bile gülmez bu yalana.
Joker haydar bakın ne diyor; “Dede'nin, Torun üzerindeki hamilik görevi sadece 'siyasi savunma yapma, tahliye olabileceksinle' kalmıyor.” (H.Yılmaz. Mihrac Ural’ın ‘kadim’ koruyucusu kimdir?)
Oysa, dedem Suphi Bedir Uluç  24 Ocak 1977’de vefat etti. O tarihte ne itirafçı Engin Erkiner yakalanıp  (19 Ağustos 1977) adımı polise vermişti ne de illegal çalışmalarımız firar dönemimizin ülke çapındaki düzeyine gelmişti.
Dedem vefat ettikten sonra ise bu “yönlendirmeleri” yaptığını bu soytarı hangi teknolojiyle ahiretten haber aldığını yazmamış, ama biz bu gafını küçük beynine verelim…
Bir akıllı çıksın da bunlara ‘bu kadar kaba yalanla bir şey olmaz’ desin ve yazılarına yeniden balans ayarı yapsınlar diye tavsiyede bulunsun, derim. Joker ararken joker olmak bu olsa gerek.
Bu arada Dedem Suphi Bedir için kısa bir bilgi veren yazımı sizlerle paylaşıyorum. 

DEDEM SUPHİ BEDİR ULUÇ
(TBMM. 8. DÖNEM 1946-50 HATAY MİLLETVEKİLİ)
(Ölüm tarihi 24 Ocak 1977)

Merhum dedem Suphi Bedir Uluç (ölümü 24 Ocak 1977), CHP Milletvekili olarak 1950 yıllarının Menderes sivil diktatörlüğüne karşı demokrasi mücadelesi vermiş bunun kefareti olarak da cezaevine atılarak süründürülmek istenmiş bir demokrattı (27 Nisan 1960).
Dedem bir halk adamıydı. Hayatını Hatay halkı için siyasi çalışmalarla geçirmişti. Bunun için gerekli bedelleri de ödemekten çekinmemişti. Çocukları olmadığı için, kısıtlı mülkünü belediyeye, kamu hizmeti için park olarak hediye etmiş bir insandı.
Öleli on yıllar olan bu insanı, yalan kurgularla itham etmek kimin ne işine yarar. Hangi akıl ölçüleri böylesi ahlaksız bir söylemi ciddiye alır. DP iktidarının sivil diktatörlüğüne karışı mücadele etmiş bir milletvekilini karalamak kimin ne işine yarar.
Suphi Bedir Uluç, anne tarafından dedemin kardeşidir. Bu onurlu dede Menderes dönemi baskılarına karşı mücadelesinde göğsüne taşıdığı bir şeref nişanına da sahiptir, o da dönemin CHP Genel Sekreteri İsmail Rüştü Aksal'dan aldığı telgraftır.
Bu tarihi şahsiyeti anlamak için bu telegrafı okumak yeterlidir.
Evimizin duvarında çerçeveli olarak duran telgraf şu ibarelere havidir:
+++ 271 ANKARA YENİŞEHİR 10604 59 27/4/1960 === rumuzlarıyla dedem Suphi Bedir Uluç'a, CHP Genel Sekreteri İsmail Rüştü Aksal tarafından  gönderilen telgraf.
"SUPHİ BEDİR
CEZAEVİ İSKENDERUN
MERKEZ İDARE KURULU MARUZ KALDIĞINIZ DURUMDAN ÇOK ÜZÜLMÜŞTÜR.
DEMOKRATİK HAK VE HÜRRİYETLER UĞRUNA KATLANDIĞINIZ ASİL FEDAKARLIK
SİZİN VE ÇOCUKLARINIZ İÇİN DAİMA BİR ŞEREF OLACAKTIR. ADALETİN
TECELLİ EDECEĞİNDEN EMİN OLARAK, ŞAHSIM VE MERKEZ İDARE KURULU
ARKADAŞLARIM ADINA SEVGİ VE SAYGILARLA GÖZLERİNİZDEN ÖPERİM
CHP GENEL SEKREKTERİ İSMAİL RÜŞTÜ AKSAL"
( Milliyet Gazetesi Arşivi 27. 04. 1960, 1. Sayfa )
İşte Suphi Bedir Uluç budur.
Onurlu yaşadı, onurlu öldü. Bir halk insanı olarak zengin de değildi. Belediyeye, çocuklara park yapılsın diye hibe ettiği küçük toprak parçası dışında kalan mirası, akrabalarının hatıra diye aldığı bir kaç eski eşyasından ibaretti. Bu şerefli insanı diline dolayan ahlaksızlar, ulaşamayacakları seviyeleri şaibeli yapma uğraşındalar.
Antakya halkına düşmanlığıyla bilenen bu ırkçı-milliyetçi şebekenin gözlerini kin ve devlet görevi kör etmiştir. Bu süfli kişiler, örtebilirlerse, kendi kamburunu örtmeye çalışsın. Öleli on yıllar olan birini değil.
24 Ocak 1977’de vefat eden dedem Suphi Bedir Uluç, ölümünden yıllar önce siyasetin dışında kalan bir insandı. CHP’nin milliyetçi çevreleri tarafından da ötelenmişti. 24 Ocak 1977’de öldüğünde de uzun sure ağrı çektiği hastalığı dolaysıyla dışarı çok az çıkan bir insandı. Eski milletvekili olmasına rağmen, basit bir olayda bile devlette sözü geçmeyin bir insandı.
Demokrasi uğruna direnmiş bu insana dil uzatmak, olsa olsa Özel Harp Dairesi’nin kafa bulandırma çabası olur; buna alet olan kuklalar ise asla muhatap alınmaz. 
Diğer aptallıklar,
3 yıl çırpınıp durarak sonuç almamak bir iflasın olduğu kadar bir sendromun çırpınışları olduğunu söylemek yanlış değildir.
İflas derinleştikçe yalan kurgularda pervasızlaşacaktı. Nitekim öyle oluyor.
Üzüm üzüme baka baka kararırmış. Düzeyini hiçbir zaman, terazi kefesine koymaya tenezzül etmediğim bir aptal, aynı şebekenin genetik uzantısı olarak sallayıp duruyor.
 Bakan Nihat Matkap’ı Mehmet Ağarla eşitliyor, ilişkileri bilmeden cahilce çamur atıyor. Daha da ötesi insanların adını afişe ederek muhbirlik yapıyor. Anlaşılan bunun da işi bu olmuş…
Bu düzeysize ne denir bilmem.
Antakyalı acilciler buna en iyi cevabı verirler. Nihat Matkap bir demokrat kişidir, uzak da olsa hısım-akrabalık bağımız olan bir insandır. CHP içinde Baykal milliyetçiliğine karşı mücadele eden, kendine özgü siyasi eğilimlerine karşı, ilerici bir dosttur. SHP içinde en önde mücadele eden bir demokrattır. Bölgemizin en saygın halkçı insanlardan biridir.
Devrimci Kültür Derneği zamanında (1976) muhasebeci olarak komşumuz, dostumuz olan, kardeşi sınıf arkadaşım olan, Antakya’nın özgün sosyal ilişkisinde her zaman içi içe, bir aile gibi olunan bu insan ve ailesi Mihrac Ural’ın doğal dostlarıdır; gelecek siyasi mücadelenin de ortak paydasında yer alacak kişilerdir. Annemin vefatında Bakan değil,  Cumhurbaşkanı bile olsa gelip taziyede bulunması asaletinin sonucudur.
Joker Haydar’ın yaptığı bu densiz ihbarcılık, Nihat Matkap’ın siyasi faaliyetlerinin önünü kesme amaçlı Özel Dairelerin işi olup olmadığını ise okura bırakacağım.
Antakya’da halkından oy isteyen her ilerici hangi partiden olursa olsun Mihrac Ural’ın evine uğrar. Bunu anlamak için, Karanlık odaların karanlık amaçlı insanı değil, kitle ilişkisini bilmek gerek.
Bu gafları adamın çapsızlığına vererek mazur görüyorum.
Sözlerimi jokere bir fıkra anlatarak bitirmek istiyorum. Bir zamanlar devrimcilik yoksulluk algısıyla eşitti. Bu nedenle gökdelenleri yıkıp yerlerine güzel güzel gecekondu yapmak isteyenler vardı. Yani dervişin neyse zikri odur fiili. Bu insanların bu tür ilişkileri hayallerinde bile görmemeleri çok normal. Dönün bakın aile, köy ya da şehir çevrelerinden örgütledikleri bir tek insan var mı?...  

BOYKOT KİMLİKTİR

Mihrac Ural
17 Ağustos 2010

Bu referandum, tek seçenekli anti demokratik bir referandumdur. Farklı alternatifler için oy verme hakkı tanımayan bir referandumdur. Ya eskiye devam ya onun devamına devam demektedir. Bu yanıyla referandumda oy kullanma çağrısı, halkı, kendini aldatmaya çağırmaktır. Bu aldatmacada taraf olmak, hiçbir yönüyle demokrasi çabalarına katkı anlamına gelmez. Bu koşulda oy kullanmak siyasi kimliğini yitirmek demektir. Tutum değil, sayı olmaktır.
Bu referandumda seçme hakkı yoktur; seçme hakkı mantığına ters, tek alternatifli önerisiyle seçmenin her tercihini kendisi için bir onay anlamına getiren sistem, seçmeni kimliksizleştirmek istemektedir, özgürlüğünü kullanma şansını elinden almak istemektedir. Bu fasit dairenin bir parçası olmak, gerçek anlamda “kolaya kaçmak” demektir.
Zor olan, bu ağır dayatmalara karşı özgür olmak, kimlik sahibi olmak, kendini ifade etmek ve siyasal farklılığını korumaktır. Bu veriler içinde bunu özgürlüğü BOYKOT sağlar.
Kolayına kaçmak var olana ya da dayatılana boyun eğmektir, zor olan bunlar karşısında farklılığın var oluş dinamiklerini ifade edebilmektir, kendini olduğunu yansıtmaktır; bir tarafa angaje olmadan tek boyutlu öneriyi ret etmektir. Bu ise ancak BOYKOT’ta ifadesini bulur.
***

Anayasa paketi bir referandumla oylanıyor. Oylama tek seçenekli.
Darbecilerin 82 anayasası yürürlüktedir, HAYIR çıkarsa yürürlükte olmaya devam edecektir. Referanduma sunulan yeni anayasa paketi ise eskinin kimi yerleri değiştirilmiş halidir, özü, temel parametreleri ise aynıdır. Bu anlamda oylar hangi tercihe gidersi gitsin sonuç aynı kökten gelen anayasanın lehine olacaktır.
Bu bir kısır döngüdür. Buradan çıkmak için farklı olmayı gerektirir. Dayatılan ve nitelikçe farklı olmayan verilerin onayı anlamına gelecek EVET ya da HAYIR tutumu, birbirinden farklı bir sonuç üretemez; her iki tutum aynı madalyonun iki yüzüdür. Buradan çıkmak için, geride kalan yol BOYKOT’tur.
Referandumda boykot, sisteme angaje olmamış özgür iradelerin, kendine özgü kimliklerin tutumudur.
Sistem kendini yeniden üretirken ortaya koyduğu alternatiflere baktığımızda iki seçenekle karşı karşıya kaldığımızı görüyoruz.
EVET dediğimizde onaylanacak anayasa paketi, gerçekte darbecilerin 82 anayasasının temel parametreleriyle oluşmuş bir anayasayı onaylamak anlamına gelecektir.
Önerilen anayasa paketinin temel mantık algıları, önceki anayasaların milliyetçi devamıdır; tek milletli olmanın değiştirilmesi bile teklif edilemez maddelerle korunmuş tek milletli bir anayasadır. Bu anayasa paketi iddiaların aksine, “kanunlar geriye işlemez” örtüsü altında 12 Eylül darbecilerini koruyan, yargılanmasını engelleyen bir anayasa önerisidir.
EVET cephesinde yer alan güçler, önerdikleri anayasa paketinin “yetersiz olduğu, daha demokratik bir anayasa için bir giriş olduğu”nu dile getirirler. Bu yaklaşım bile başlı başına, ortaya konan paketin handikabını göstermeye yeterlidir. Gerçekten demokratik bir anayasa yapmak varken, neden geçici olduğu yetersiz olduğu söylenen bir anayasaya EVET demek için çağrı yapılsın, bunun mantığı olamaz. Varsa bir mantığı, referanduma kadar halkı yeni ve daha demokratik bir anayasa hayaliyle oyalamaktır. Sonuçta, onaylanacak bu paketle yenileceğidir. Bu anlayış, onaylandığı an ölü doğan bir anayasayla karşı karşıya kalacağımızı gösterir.
HAYIR dediğimizde ise farklı bir yerde olmayacağız. Bu tavrın ilk adımdaki sonucu, 12 Eylül anayasasının yürürlükte kalmasına evet demektir. HAYIR diyenlerin bu referandumda bilinen ya da oylanmaya sunulan bir alternatifleri yoktur.
Bu referandumda iki ayrı anayasa önerisi yok. Verilecek oy EVET olsa da HAYIR olsa da sistemin ortaya koyduğu sınırlara kabul oy verilmiş olacaktır.
Bu referandumda farklı anayasal tercihler yarışmıyor, tek seçenek bulunuyor. Diğer seçenek ise yürürlükte olan darbe anayasasıdır.
Bu referandum, tek seçenekli anti demokratik bir referandumdur. Farklı alternatifler için oy verme hakkı tanımayan bir referandumdur. Ya eskiye devam ya onun devamına devam demektedir. Bu yanıyla referandumda oy kullanma çağrısı, halkı, kendini aldatmaya çağırmaktır. Bu aldatmacada taraf olmak, hiçbir yönüyle demokrasi çabalarına katkı anlamına gelmez. Bu koşulda oy kullanmak siyasi kimliğini yitirmek demektir. Tutum değil, sayı olmaktır.
Bu referandumda seçme hakkı yoktur; seçme hakkı mantığına ters, tek alternatifli önerisiyle seçmenin her tercihini kendisi için bir onay anlamına getiren sistem, seçmeni kimliksizleştirmek istemektedir, özgürlüğünü kullanma şansını elinden almak istemektedir. Bu fasit dairenin bir parçası olmak, gerçek anlamda “kolaya kaçmak” demektir.
Zor olan, bu ağır dayatmalara karşı özgür olmak, kimlik sahibi olmak, kendini ifade etmek ve siyasal farklılığını korumaktır. Bu veriler içinde bunu özgürlüğü BOYKOT sağlar.
Kolayına kaçmak var olana ya da dayatılana boyun eğmektir, zor olan bunlar karşısında farklılığın var oluş dinamiklerini ifade edebilmektir, kendini olduğunu yansıtmaktır; bir tarafa angaje olmadan tek boyutlu öneriyi ret etmektir. Bu ise ancak BOYKOT’ta ifadesini bulur.
Anayasalar oluşturulurken sonuçta elde edilecek toplumsal uzlaşma, sorunlarının aşılması anlamına gelir. Oysa bu referandumun mantığında böylesi bir zemin, böylesi bir ilgi de yoktur. Bu referandum, coğrafyamızın mozaik dokusunun sorunlarına çözüm önerilerini seçmenin önüne koymamıştır. Tek boyutludur. Referandumu AKP ve diğerleri arasında bir seçim rekabetine dönüştüren de budur. Farklı anayasa önermelerini içermediği için, siyasi partilerin bir yarışı haline gelmiştir.
Bu da referandumu kim kazanırsa kazansın, sistemin anti demokratik yapısını onaylama anlamına gelecektir;  siyasi partilerin seçmenleri paylaşma savaşı olmasının nedeni de budur.
Bu yanıyla EVET demek AKP’ye kan taşımaktır. HAYIR demek de CHP ve MHP’ye kan taşımaktır; tarihlerinin hiçbir döneminde demokratik hiçbir anayasaya eğilim göstermemiş milliyetçi-ulusalcı güçlerin yörüngesinde olmaktır.
Bunlardan birini tercih etmek, öncelikle özgür siyasal tutumu yitirmektir, yörüngeye takılmaktır.
Oysa bu dönem, her zamandan daha çok demokrasi güçlerinin kimlik sahibi olarak halkın karşısına çıkma dönemidir.
Seçmen böylesi süreçlerde kimliksiz bırakmak, akıntının sürüklenişine esir etmek, bağımsız kararını öteleyerek çıkarının olmadığı siyasal tercihlere angaje etmektir. Devrimcilerin görevi bu olamaz.
Solun kafa karışıklığı bir ölçüye kadar burada yatıyor. Seçimlerde oy kullanmakla, bu referandumda oy kullanmayı aynı kıstaslarla ölçüyor.
Seçimlerde oy hakkının kullanılması demokratik bir tutumdur; çünkü önünde kişi ya da siyasal parti tercihi birçoktur, en kötü koşulda bağımsız adayları bulunabilmektedir.
Çok seçenekli seçimlerin sonucu, olumlusuyla olumsuzuyla seçmenin hanesine yazılır. Doğru tercih doğru sonuçları imkanlar ölçüsünde de olsa üretir. Yanlış tercih ise bir sonraki seçimlerde gözden geçirilme şansına sahiptir. Oysa bu referandumda seçme hakkı yok, hatayı düzeltme şansı da. Seçmenin oyu, EVET-HAYIR denilen iki ağızlı keskin bıçak gibi, öncelikle seçmeni kesecektir.
Ülkemiz tarihinde bu güne kadar 5 anayasa yapılmıştır. Bu anayasalar onlarca değişiklikle kalbura çevirmiştir. Ancak yüzleri aşan değişikliklere karşın hiçbir zaman ülkemiz gerçeğini yansıtan demokratik bir anayasa oluşturulamamıştır. Bu anayasalar ve değişikliklerinin ortak çizgisi ülkemiz gerçeğinin tam aksine, tek milletli bir dayatma anayasaları olarak yürürlükte olmuştur. Üstelik bu çizgi tüm anayasalarda “değiştirilmesi bile teklif edilemez” diye yer almıştır.
Bu anlamda tüm maddeleri değişse de değişmesi mümkün olmayan bu maddeler var oldukça demokratik bir anayasa oluşturulamaz.
EVET ya da HAYIR’dan oluşan iki ana eğilim, boş teneke misali çok ses çıkaran çatışmasına rağmen, sistemi yeniden üretme açısından aynı kulvardadır. Bu eğilimlerin içinde kendi özgün yapısı ve farklılığıyla yer alıp orijinalitesini koruyabileceğini sananlar yanılmaya mahkumdur. Bu kulvardaki her tutum aynı yanlışa angaje olmakla sonuçlanır.
Bu ise demokratik anayasa için bir çıkış kanalı olamaz. Tersine sistemin önümüze koyduğu, birbirinin devamı olan anayasala boyun eğmek anlamına gelir. Sol bunun sorumluluğunu ne kendi açısından ne de tarih karşısında taşıyamaz. Tarihiyle yüzleşmesini yapmamış bir solun yeni handikaplarla sırtındaki yükü artırması mantıklı değildir.  
Oysa etkisi ne kadar güçsüz olsa da bir özgürlüğü, bir bağımsız tutumu, bir kimliği ifade etmesi itibariyle BOYKOT gerçek anlamda sistemden çıkışı ve gerçek anlamda demokratik bir anayasa için kapı açma anlamına gelecektir.
Boykotta yatan özgür davranış, kendine ait olmayan tutumlar içinde kaybolmadan, kendi orijinalitesiyle var olma hakkını kullanmaktır. Bu hakkı kullanırken birilerine göre azınlığa düşmenin hiçbir önemi yoktur. Kimliğini korumak kimliksiz olmaktan daha büyük bir çoğunluk anlamına geleceği açıktır.
Bu referandumda BOYKOT’u anlamlı kılan, halka gerçekçi mesaj taşıyan tutum da budur.
EVET ya da HAYIR tutumuyla sayı olabilirsiniz.
BOYKOT ise kimlik kazandırır.

19 Ağu 2010

181.DOSYA ÖCALAN’IN İTALYADAN AÇTIĞI TELEFON (24-26 Aralık 1989)


Mihrac Ural
18 Ağustos 2010
Bu yazı, 23 Ağustos gününde dostluk ve dayanışmanın anlamlı ifadesi olarak bizleri ziyaret eden Rıza Altun ve PKK’li yoldaşlarla sohbetimiz için, Tarihte Bugün notlarıyla ilgili kaleme alınmış yazının bir bölümüdür. Gereklilik üzerine bu gün yayınlanmaktadır.

DOSTLUK VE SORUMLULUK
Başkan Öcalan zorda bile dostluğun yanında duran ve sorumluca davranan bir liderdi. Nitekim İtalya’dan, Roma yakınlarında mecburi ikametgahından telefonla arama nezaketi bunun bir ifadesiydi. 24-26 Aralık 1989 tarihili telefon görüşmemiz, son görüşmemizdi. Kısa bir süre sonra uluslar arası bir komployla Türkiye’ye kaçırılmıştı (14 Şubat 1999).
Dostluk adına onur veren bu davranış, sadece bir hatır sorma telefonlaşması değildi. Bunun çok ötesinde bir sorumluluk, bir yükümlülük, bir görev paylaşımı ve dayanışmasıydı.
Örgütümüz THKP-C (Acilciler) her zaman, Kürt halkının özgürlük mücadelesinin yanında, demokrasi mücadelesinin aktif bir unsuru olarak yer aldı. 18 yıl aynı ortamın içinde dayanışma gösterin dostlar olarak PKK ile Acilciler arasında önemli ortak bölenler oldu. Öcalan bu dayanışmanın en duyarlı insanıydı. İtalya’dan, zorunlu ikamet koşullarından açılan telefonun önemli bir işlevi vardı;  telefon, yeni süreçte nasıl bir dayanışma içinde olunacağıyla ilgili bir bilgi alışverişiydi
Öcalan, kendinden emin sesiyle, bu zor süreçten başarıyla çıkılacağını ifade etti (desteğimi ifade ettim, sonuna kadar omuz omuza olacağımızı belirttim.). Geride kalan sorumlu yoldaşları belirtti (birlikte olduğumuzu ve hep öyle devam edileceği konusunda her zamanki gibi rahat olmasını istedim). Bulunduğu yerden çıkışının nedenleri arasında, misafiri olduğu ülkeye bir vefa borcu olarak zarar vermek istememesinden söz etti. “bizleri taşıdılar, her kolaylığı sağladılar, zor günlerimizin dostları oldular, zora sokmamak gerekirdi, çıkışımız bu nedenle isabetli olmuştu, ciddi tehlikelerin önünü kestik” dedi.
Tekrar tekrar, çok boyutlu tehlikelere, solun zaaflarına ve milliyetçi eğilimlerine dikkat çekti; provokatörlerin, açıkça saldıran devletten çok daha tahripkar olan çabalarına işaret etti. Devrimci dayanışmanın önemine yaptığı vurgu, yaşanmış ortak süreçlerde anlamını bulan mesajlarla doluydu.
Öcalan coşkuluydu, ellerinden yemek yediği insanlara saygılarını iletme nezaketi göstermeyi bile unutmadı. Bu konuşmanın detaylarını yeri geldikçe, tarihe not olması açısından ayrıca yazacağım.
Bu yazıyı bitirdikten sonra, arkadaşlar Öcalan’la aramızdaki ilişkiden rahatsız olan bir itirafçının, yalan kurgularını aktardılar.
İtirafçının milliyetçi olduğunu iyi biliyorum. O bir sığıntı olarak şu ya da bu örgüt yörüngesinde kendini korumu güdüsüyle siyaset yaptığını da herkes biliyor; orijinal olmayanların kişiliksiz halleri sığıntı olmaya mahkumdur. Böyle basit ve ilkel kişilerin hezeyanlarını, yalan kurgu söylemlerini muhatap almak doğru değildir. İtirafçının kültür algıları, sıkıştığı yerde her türden küfre çok elverişlidir. Bu yüzden, 3 yıldır çılgınca süren yalanlarına karşın bir türlü baş edemediği sendromun esiri olmuştur. Bu sendrom Mihrac Ural Sendromudur; karşısında her kesitte ve alanda yenilgiye uğradığı bu insana karşı çamur atmayı bir yaşam biçimi saymıştır. Bu onun kaderi olmuştur. Bu yüzden herkesi kendisi gibi ikiyüzlü, aynı anda ayrı tutumlar alabilecek tıynette (çamurdan) sanır. Bu yüzden yaşamı “puştlukla” geçmiştir. Bir tokat bile yemeden, örgütü polise teslim eden itirafçı Engin Erkiner, “puştu” da “puştluğu” da “puştoğlu puştluğu” da kendisinde aramalıdır.
Bir onurlu direniş tarihinin örgütü olan Acilcilere böyle bir sözü yeryüzünde söyleyecek kişi olsa olsa itirafçı Engin Erkiner puştunun kendisidir. Bu provokatör söylemlerin Özel Harp dairesi ürünü olduğunu söylemeye bile gerek yok. Bu mesajlar, servisçilerinin başına yıkılacaktır.
Dostluğu bile kirletmek için çırpınmak, düşülen süfli halleri, içinde yüzülen bataklığı göstermeye yeter de artar. İnsanlık yönünde evrimini tamamlamamış, henüz hayvan seviyesine dahi varmamış bu ahlaksızları, şimdilik lanetliyorum.



18 Ağu 2010

180. DOSYA. 19 AĞUSTOS 1977 İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER'İN DOĞUM GÜNÜ

19 Ağustos 1977
İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER’İN
DOĞUM GÜNÜ

MİT’in genetik babalık yaptığı,
Özel Harp Dairesinin rahminden gerçekleşen bir doğumun
ibret belgesini okumaya davet ediyorum.

Mihrac Ural
19 Ağustos 2010
Bu gün 19 Ağustos itirafçı Engin Erkiner’in doğum günü. Ona bu günü hatırlatmak, geride bıraktığı çirkinlikleri suratına vurmak, gelecek devrimci kuşakları eğitmek açısından önem taşımaktadır. Bu önem, bir itirafçının, MİT’in genetik babalığı ve Özel Harp Dairesinin rahmindeki şekillenişini belgelemektedir. Bu sürecin kaçınılmaz olarak bu güne, ihbar şebekesi olarak faaliyetlerine nasıl geldiğini vurgular.  Polis itirafnamesi, kendi el yazısı ve imzasıyla sergilenmektedir.
Bu itirafname, timsah gözyaşlarıyla anılan Nebil Rahumayı, Ali çakmaklıyı, Mihrac Ural’ı ve onlarca örgüt insanını, bir tokat yemeden, ilk kez polise nasıl teslim ettiğinin de belgesidir. Kirli tartışmanın, ahlaksızını, demagojilerini, polis sorgusundaki çirkinlik teslimiyetiyle sergilemektedir.
 Bilindiği gibi, itirafçılık tarihin her döneminde ve her toplumda en büyük ahlaksızlık olarak görülür. Çünkü o bir ihanettir, topluluğun ortak sözleşmesine vurulmuş bir hançerdir. Satılmışlıktır.
İtirafçılığın ne türden yıkıcı ve uzun yıllara yayılmış etkisi olduğunu örgütlü tüm yapılar iliklerine kadar yaşanan acılarla bilir. Aradan 33 yıl geçmiş olmasına karşın, 19 Ağustos 1977’de bir tokat bile yemeden örgütü polise teslim eden Engin Erkiner’in açtığı yaraların hala kapanmamış olması bunu açığa vurur. Bu gün süren çirkin tartışmaların kaynağında da bu itirafçılık yatmaktadır.
Tartışmaların siyasi bir boyut almaması, ısrarla yalan kurgular üzerinden, kanıtı olmayan, belgesi bulunmayan kuru iddia, hasım görüşü, ölü konuşturuculuğu üzerinden yürütülmesi bu itirafçılığın sonucudur. Devrimci çevrelerde de ciddi rahatsızlık yaratan budur. Zira siyasi olmayan bir tartışmanın 3 yıl durmadan tekrar etmesi, başlı başına karalama ve şaibelerle sürdürülmesi, bir iflası, bir çürümeyi işaret ediyor. Çürümenin olduğu yerde ise, her türden çirkin amaç ürer. Bu çirkin amaç bir görevdir.
 Zira, 3 yılda başarılmamış karalamalar, 300 yıl sürse de artık işlevsizdir; çünkü yalana dayanmaktadır.
Aklı selim her okur, dile gelen iddiaları bir potaya oturtması mümkün değildir. Bir zorlamanın bir dayatmanın olduğu açıktır. Bu yüzden baştan itibaren, bu karalama ve şaibe okyanusunda ortaya çıkan amaç, ne kindir ne de tek başına bir insanı yıpratmak olarak ele alınamaz.
Bu kirli amaç, devrimci sürecin geçmişini gelecek nesillere karanlık göstermekle başlar, bu gün mücadelede ısrarlı olanları ihbar etmeye kadar uzanır.
İtirafçı Engin Erkiner ve MİT ajanı İbrahim Yalçının yazılarında polise açıkça verdikleri adresler, kod adları, gerçek isimler, ilişkiler ve bunlara bin katılarak yapılan diğer ispiyonlar, bu kirli amacın bir boyutunu gösteriyor.
Buna küfürlerle süren provokatif çabaları, örgütümüz THKP-C(Acilciler) aleyhine yürütülen çirkin kampanyaları ve milliyetçi ayrımcılığı eklediğimizde, amaç bir farklı boyut almaya başlar. Bu noktada yapılanları, ehven-i şer olarak kin diye tanımlamak saflıktır.
Defalarca tekrar ettim bu bir görevdir, Özel Harp Dairesi görevidir.
Bunu anlamak için özellikle bu ikilinin zaman içinde her bir araya gelişlerinde ortaya çıkan tasfiyeciliği gözlemek yeterli olacaktır.
Sakince düşünelim,
12 Mart döneminde “Kurtuluş” gazetesinin göstermelik yazı işleri müdürü olmasına karşın tutuklanmaması, Beylerderesi katliamına yol açan ihbarcının bu itirafçı olma şüpheleri dikkat çekicidir;
Buradan sormak gerek, İlkerler en son nereden ve ne zaman İtirafçı Engin Erkiner’i  aramışlardı?
 Bu sorunun cevabı çok şeyi aydınlatacaktır.
Sonra,
Acilciler Ankara örgüt birimi yöneticileri, kadro ve militanlarını tamamen tasfiye olması, İstanbul’da itirafçı Engi’in, MİT ajanı İbrahim Yalçın’la buluşarak, birlikte girdikleri ilk eylemin ardından yakalanmaların başlaması ve bir tek tokat yemeden örgütü her şeyiyle polise teslim edilmesi bu ikilinin bu güne kadar süren tasfiyeci kader birliğinin altındaki köklere önemli bir veridir.
İtirafçı Engin, Acilciler safında kısa bir süre kaldıktan sonra (yaklaşık 1,5 yıl) TKEP’e sığınması ( 9 Ağustos 1982 ) ve ardından MİT ajanında aynı saflara katılması (1988) ve bundan sonra TKEP’in tamamen tasfiye edilerek tarihe karışması asla tesadüf olmaz.
Burada sözünü ettiğimiz olaylar, iddia değil, gerçekleşmiş olayların sonuçlarıdır.
Bu sonuçların bir nedeni olmalı diyorum. Bu nedenlerin en derindeki köklerini belgelerle, kanıtlarla açıklarken, bu ikilinin karşımıza çıkması tesadüf olamaz diyoruz.
Bir yılda yaklaşık olarak 100’ü aşkın siyasi yorum ve makale yazıyorum. Bu makaleler gerçek ismimle, blogumda, basılı yayınlarımızda, dost ve ilgili olan okur sitelerinde yer alıyor.
Bütünüyle bana ait olmayan, görüşümü yansıtmayan hiçbir yazının bana ait olmayacağı açıktır.  Altında imzam olan her yazımın her satırının ve cümlesinin arkasında durduğumu da okurlarım iyi bilir. 35 yıldır kesintisiz yazan biri olarak beni her ne amaçla olursa olsun eleştirecek olanların tek kaynağı bu yazılar olmalıdır. Başkası, eleştirenlerin yazım ahlaklarıyla ilgilidir, onlara verecek cevabım da olmaz.
Bu yazıları, ülkemin güncelini bire bir takip eden siyasi yorumlar olarak süreci halklarımızın çıkarı doğrultusunda bilgi paylaşımı olarak okurlarıma sunuyorum.
Ancak şahsımı ve örgütümü karalamak isteyenler, siyasi makalelerimin sayısından daha çok küfür yazıları yazıyor. Bu şebekenin derdi kin olsa bu çoktan biterdi. Bu kirli tartışmalar solu rahatsız etmesine karşın sürdürülmesinin mantığını anlamayanlara diyeceğim, bu bir kin ya da geçmiş değerlendirmesi değildir. Yapılan, Özel harp dairesinin bir görevidir.
Bilinçli bir milliyetçi çabayla sürdürülen bir görevle karşı karşıya kaldığımız açıktır. Biz buna inanıyoruz. Bu bir “ön kesme harekatı”dır. Bu ikili şebeke bu gerçeği her yazılarında bunu ifade ediyorlar; “önünü keseceğiz” diyorlar. 
Bu ön kesme harekatı MİT’in Kürt özgürlük hareketini baştan tasfiye edememiş olmasından çıkarılan derslerle ilgili bir sonuçtur. ülkemizdeki diğer farklılıkların demokratik hak ve özgürlüklerini, kimlik haklarını savunmanın sonuçta yeni bir özgürlük hareketi yaratma kaygısıdır. Oysa diğer bir çok devrimci örgüt gibi, örgütümüz de ısrarla farklılıklarımızın demokrasi ve özgürlüklerini savunan bir harekettir; Acilciler, mücadele tarihleri boyunca ülkemizin tüm farklılıklarıyla ilgili taleplerini siyasal mücadele programına ilk oturtan bir harekettir.
Acilciler her türden milliyetçiliğe karşıdır. Örgütümüzün, ortak ülkemiz söylemi etrafında, sonuna kadar ve herkes için demokrasi şiarını yükseltmesi önü kesilmesi gereken MİT tedirginliğinin de nedeni olmuştur. Bu da kuklalar vasıtasıyla bir saldırı unsuru haline getirilmiştir. Bu noktada örgütlerin nicelikleri hiçbir önem taşımaz, savunulan görüşlerin arkasında halkın duracağı bir haklı dava yaratıp yaratamayacağına bakılır.
Bütün bu tartışmalarda temel konu budur. Bu amaçla bizleri de küfür deryası ahlaksız kültürlerine çekme çabası sürdürüldü. Provakatif söylemler ortaya atıldı. Ancak örgütlü olma bilinci ve sorumluluğuyla bu oyuna düşülmedi.
Kaçakçılar, lümpenler, örgütümüze geçmişte zarar veren her çirkin kişilik devreye sokularak şaibeler yaratılmak istendi, bu çirkinlerin adlarına yazılar yazıldı ve çatışma ortamı yaratılmak istendi. Ancak bu oyun da akıllıca bozuldu. Bu çevrelerin üzerine gidildi, “yalanlara ve bu tür ihanetlere ortak olunmayacağı “ sözü alındı. Kardeşi kardeşe, yoldaşı yoldaşa kırdırma oyunu bozuldu. Bu aldatılmış insanlar bu ihbar şebekesiyle bağlarını kesti.
Bu gibi bir dizi gelişme oldu. Ayrıntılar bir anlam taşımıyor. Aşılanlar geride kaldı. Kala kali bu ikilinin en dar çemberdeki sıkışıklığı kaldı
Örgüt olarak bu ikilinin gerçek anlamda bir polis organizesi olduğu sonucuna vardık ve kararlarımızı aldık. Bu kararların arkasında sonuna kadar durulacaktır.
Bundan sonrası siyasal görevlerimizle ilgili olmamızı gerektiriyor.
Ülkemiz demokrasi mücadelesine yapabileceğimiz katkılarla ilgili görevlerimiz bulunuyor.
Bu ülke herkesi sığacak genişlikte bir alan ve siyasal yelpazeye mekandır.
Devrimci hareket, her rengiyle halkımızın çıkarları için çaba sarf etmektedir. Bizler de üzerimize düşen çabaları yükseltmeliyiz. Bu alanda atılacak adım ve yerine getirilecek görevler bizler için tek ölçüt olacaktır.
Dün, Doğu Perinçekler, sol içinde amansız bir ihbar şebekesi gibi çalışmıştı. Şimdi de onların yeni modülleri bu işi üstelenmiş bulunmaktadır; bu, mücadelenin doğasında olan bir olgudur. Bunun hesabı yapılarak, yola devam edilecektir. Gerekmedikçe de cevap verilmeyecektir.
19 Ağustos 1977 günü itirafçı Engin Erkiner’in doğum günüdür.
Bu itirafçının bu gününün anlamak için, söylenti ya da hasım iddialarına düşmeden, ölü konuşturmadan, üçüncü kişilerin onayına muhtaç sallamalar yapmadan devrimci harekete ders olacak polis itirafnamesini tekrar yayınlamayı gerekli görüyoruz. Bu belgeye, zorlamamız sonucu, 33 yıl gecikmeyle yazdığı “önsöz”ü de ekledik.
Okur sakince bu belgeyi incelesin ve bu gün Acilcilere yönelen  saldırıların  kin mi? Görev mi? olduğunu kendisi karar versin.


İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER
Polis İtirafnamesi Belgesi

“Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)

                                                    (( hz No: 1977/27398, Büro no: 1977/726, İddia No: 1977/247--- İstanbul Cumhuriyet Savcılığı toplu suçlar bürosu---- tutuklu 27.8.1977---- İddianame. Ve eki olan İfade, toplam 20 sayfa. ))

(( Yazının tümü altta ve  http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ ))


“1977 yılındaki polis ifademin yayınlanmasını istiyorum. Hatta birkaç gün önceden haber verirseniz size kısa bir önsöz bile yazarım.”( Engin Erkiner, İnternet kimliği adlı makale)

(Not: Bu yazı, verdiği söz üzerine konu kahramanından “önsöz”  beklemektedir)
(( 2. Not, 33 yıl sıkıştırmalarımız sonucunda itirafçı polis ifadesine “önsöz” yazdı (29 haziran 2010) Bu önsözü polis ifadesinin en altında okura sunuyoruz; itirafçıyı ahlaki açıdan da tüm yönleriyle ele veren bu önsöz, bu tartışmalar da kişiliklerin bir tanımıdır diyoruz. ))



Mihrac Ural

5 haziran 2008

Polis işkencesine dayanmak kadar dayanamamakta insani bir duruştur. Sonuçları kişinin kendisini ilgilendirdiği ölçüde de bu konunun dile gelmesi uygun değildir. Ancak sonuçları tek tek şahısları da aşarak bir ortak değerler bütününü yıkıcı tarzda etkiliyorsa, bu noktada söylenmesi gerekenler olacaktır. Kolektif duyarlılığın refleksi bunu zorunlu da kılar.

TKEP’li Engin, bir zamanlar THKP-C(Acilciler) saflardaydı. O saflarda yaptığı tek şey tahribattı. 1977 Ağustos “Bombacı Leyla” darbesi diye bilinen yakalanmalarda ve ardından gelen çözülmelerin başrol oyuncusuydu. Polise çok çirkin bir tarzda yardımcı olmuştur. Hatırlanacağı kadarıyla İstanbul’da çalışan bu zat, kısa örgütsel sürecini, ülke çapında hiçbir örgütsel etkinliği olmamasına karşın, bildiği, tahmin ettiği, gördüğü, tanıştığı bile istisna her şeyi polise itiraf ederek noktalamıştır. Polise teslim etmeyip geride bıraktığı, kendi çalışmalarının ürünü olacak hiçbir ilişki, kadro ve militanın olmaması nedeniyle de 77 sonrası dönemde örgütsel yapılanma içinde ne fiili ne de karar yönünden bir etkisi kalmamıştır. THKP-C (Acilciler) örgütünün fiili örgütsel varlığı, büyüme ve eylem etkinlikleri de bu dönemden sonra gündeme gelmiştir.

Örgütün toptancı yıkımına kadar uzanan polis ifadesindeki itiraflarıyla ortaya çıkan tabloda, Engin Erkiner’e karşı örgütün tavrı, o güne kadar hiçbir devrimci örgütte alınmamış bir tavırdı. Bu tavır, sorunu duygusallıklarla değil, akıl süzgecinden geçirilmiş yönelimle belirlenmiştir THKP-C( Acilciler) olarak bizler, kendisinden önce yakalanmış, işkenceden geçmiş olmasına rağmen açık vermemiş Üst Komite üyesi Rıza Salman’ın olmasına karşın, bir Üst Komite üyesi olarak yakalandığı an çözülen bu zata karşı şiddeti hiçbir zaman gündeme almadık.

Türkiye sol örgütleri arasında en olgun ve en aklı-selimle bilince çıkarılan tutumlarımızı ortaya koyarak, bu şahsı ne hain ne karşı-devrimci ne de polis ilan etmeden, örgüt içinde hazmetmeye çalıştık. Yararlı olması kaydıyla ve bilmemesi gerekenlerden uzak tutulmasıyla örgütte yer alması önünde engel oluşturmadık.

Tersine zaaflarını bilince çıkartıp bunları aşması için olanak tanıdık. Bu tür zora düşmüş yetersiz, zayıf kişilikleri eğitme gereğinin karşımıza çıktığının farkındaydık. Zira bu duruma kimsenin düşmek istemeyeceğini biliyorduk. Ancak örgütsel savunma mekanizmaları gereği, bu türlere kaldıramayacakları görevler ve bilmemesi gerekenleri yüklememe kararı içindeydik. Poliste çözülmüş olanlara karşı kendini koruma gibi doğal refleks verenlere karşı örgüt, şiddeti önerenlerini benimsememiştir.

Örgüt içinde böylesine ihtiyatlı duruma düşen insanların sıkıntılı olmaları ve sorunlar yaratmaları da beklenen bir gelişmeydi.  Nispeten kendini dışlanmış hisseden bu türlerin oynadıkları olumsuz rollerin, bu güne kadar gelen izlerin oluşmasına da yol açması mümkündü. Her şeye rağmen bireyle çok farklı düşüncelerle aynı olaya yaklaşsalar da örgütün yaklaşımı her zaman toparlayıcı olmalıydı. Nitekim bu uzun dönem boyunca da yapılan bu olmuştu. Uzun da sürse, zaman zaman nüksetse de örgüt kucaklayıcı olmalıydı, onları yeniden kazanmanın yollarını bulmalıydı.

Örgütümüz de bunu yaptı. Konumuz TKEP’li Engin Erkiner’in Acilciler safındayken poliste çözülüşü, itirafları ve yarattığı yıkıma rağmen örgütün sabrı, genişliği ve kapsayıcılığıyla bu süreci göğüslemesidir. Ancak, 1982 yılı gelişmeleri ve 1986 yılı 1 Kongre sonuçlarıyla girilen yeni süreç, aradaki tüm örgütsel bağları bitirdi. 26 yıldır hiçbir bağın olmadığı süreçte yollar, kulvarlar örgütsel alanlar ve insani ilişkiler tamamen farklılaşmıştı. Ancak bu tür insanların düşüncelerini şekillendiren siyasi kaynaklı olmayan güdülerinin, çok geride kalmış geçmişlerine karşı kin ve husumet kusmayı her an tetikler durumda olduğu görülmüştür. Nitekim bu tartışmaların birdenbire ortaya çıkışı bunu gösteriyordu.

Bu şahsın 26 yıldır hiç bilmediği, ilgisinin olmadığı örgütsel değerlerimize, ilkelerimize, tarihimizde yer alan süreçlere karaçalma çabası bu eğilimi yansıttı. Bu çabaların öyle çok komplovari bir yorumuna gerek yoktur. Bu düzey ve etkide de olmayacağı açıktır. Ancak, ülkemiz sol hareketinde önemli kıpırdanmaların gündeme gelmesine paralel olarak örgütsel çabalarımızın da yükselişi, bu saldırıların zamanlamasıyla kesiştiğinden söz etmemiz yanlış olmayacaktır.

26 yıldır mensup olduğu TKEP’i eleştireceğine, daha önce içinde yer aldığı THKP-C (Acilciler)’e kara çalmasıyla tırmanan tartışmalar, bir ölçüde de etekteki taşları dökme düzlemine düşmüş gibi oldu. Oysa siyasal açıdan her devrimcinin, demokratın ve örgütsel oluşumun yapması gereken çok farklı görevler kapıda beklemekteydi. Örgütsel bilinç ve süreçte olmayanların bu disiplin dışında kışkırttığı, döktüğü, kustuğu kinler boşa harcanmış zaman gibi gelip kendini dayattığı da olmaktadır. Ortak emeklerin değeri olan örgütü savunma reflekslerimiz bu zaman kaybına rağmen, zorunlu hale gelmektedir.

Bu şahısın uzun yıllar sonra kusmakta olduğu kinin şerrinden TKEP’inde kurtulmamış olması konunun daha da ilginç hale gelmesine yol açmıştır. 1982 de bir yandan örgütümüzle dirsek temasını koparmayan, 1. Kongreye çağrılmasına (1986 Kasım) ve bu konuda sanki Acilciler örgütünde bir kişi olarak sürdürdüğü söylem ve çabalarına karşın, 1982 den itibaren TKEP üyeliğine müracaat etmiş olmasının ikiyüzlülüğü, olayın boyutu hakkında daha da ilginç bir veri olarak karşımıza çıkmaktadır.


Utanmadan konuşmak


Engin Erkiner’le örgütümüzün siyasi boyutları dışında hiçbir sorunu yoktur. Bu da çok geride kalmıştır. Kişi olması itibariyle de muhatabı değildir. Şahıs bazında bu satırların yazarı ise örgütüne yönelik haksızlığa karşı durmaktadır ve muhatabı değildir. Bu adamın polis ifadesi ise bu tartışmaların ana konusu hiç değildir. Polis ifadesinin yeri, kişinin kendi tarihi içinde taşıdığı kamburların önüne her zaman çıkacak bir sorun olduğu belirtilmiş ve bu da tamamen kolektif değerlere verdiği zarar sonucu olduğu dile getirilmiştir.

Ancak bu adam, polis ifadesi denilince hangi duyguları harekete geçiyorsa, çok etkileniyor ve sinir sistemi dağılmış halde saldırganlaşıyor. Gerçekte utanç verici bir ifadeden kurtulmak kolay değildir. Bu olumsuzluğu aşmak için kişinin ciddi ve açık bir özeleştiri yapması gerekmektedir. Bunu yapmayı beceremeyenlerin, siyasi yaşamları önünde her zaman bir kambur olarak duracağı da bilinmelidir.

Ancak, TKEP’li Engin özeleştiri yapmıyor, konuşuyor. Durmadan konuşuyor ve en sonunda polis ifadesini savunmakla kalmıyor bir daha aynı koşullarda olsa “yine aynısını yapardım” diyor. Bununla da kalmıyor, polisteki ifadesinin zevkle okunacak, derslerle dolu olduğu mealinde konuşuyor. “İnsan ne kadar az düşünürse, o kadar çok konuşur.” diyen Montesquie dan herkesin alacağı dersler olsa gerek.

 Bu akıl almaz duyarsızlık, gerçekte Engin’in düştüğü zavallı durumu ve şaşkınlığı gösterse de okuyucunun kuşkulu yaklaşımlarını da körüklüyor gibidir. Oysa her ne olursa olsun hiç kimse polisteki ifadesini savunmamalıdır, zira orda baskı ve zor vardır ve insanların bu zorbalıklara dayanamama gibi doğal tepkilerinin olduğu göz önüne alınmalıdır.

Ancak Engin’in tepkisini, polis ifadesini savunmaya kadar götürmesi, okuyucuyu bilgilendirmemizi gerekli kıldı. Bunu da bir çamur deryası olan ifadesini toptan yayınlamak yerine, ilgilileri aydınlatacak birkaç başlık altında toparlayıcı bir okumayı sağlayacak aktarımlarla yetinmemizi gerektirdi.

Evet “kurbağa gökyüzünü kuyunun ağzı kadar sanır”. Bu yanılgı insanı bu tür hatalara düşürüyor.

Herkes kendi polis ifadesiyle öğünebilir. “Lafı uzatmayayım: Bugünkü aklımla o günkü gibi bir duruma düşsem yine aynısını yapardım” diyebilir de (Engin Erkiner, İnetrnet kimliği adlı makalesi).

Bu onun hakkı, ama bu ifade başkalarını ilgilendiriyorsa, öğünmeden önce başkalarının bu ifadede nelere uğradığının bilinmesi ve savunma haklarının olduğunun unutulmaması gerekmektedir.

Buna rağmen kısa bir akıl yürütmek koşuluyla şöyle bir tabloyla karşılaşmak mümkündür; polise sizden önce düşen biri varsa ve o çözülmüşse, sizin de yapacak bir şeyiniz kalmamışsa ve siz de çözülmüşseniz, sizden önce çözülen daha olumsuz bir konumda demektir. Bu noktada kişinin kendini savunması ve kendinden öncekinin açtığı hataya düştüğünü iddia etmesi akla daha yakındır.  Ancak sizden önce MK düzeyinde birileri yakalanmış ve kimseyi ele vermemiş, örgütü korumuş ve siz, örgütün önemli bir yerindeki kişi olarak polise örgütün tüm kadro, militan, eylem, ev, adres bilgi ve malzemeleriyle teslim etmiş iseniz, geriye bir şey kalmamış demektir. Hatayı işleyen ve bu hatanın kefaretini özeleştiri olarak ödemesi gereken siz olacaksınız. İşte, siz bu kişisiniz, Engin Erkiner’siniz.

Kefaretin devrimci yöntem içinde ödenmesinin yolu özeleştiridir. Bunun yerine, polis ifadesini utanmadan savunmaya kalkışmak, ilgililere karşı bir aşağılama olduğu kadar bu konuyu kimsenin ele almayacağı gibi sanılarla kendini aldatmak olur. Engin bunu denemiştir. Bu kurbağa akıllı adam bir de övündüğü polisteki itiraflarına ön söz dahi yazabileceğini söyleyebilmiştir.


Önceki yazımda da belirttim, TKEPli Engin, Acilci saflardayken yaptığı inanılmaz tahribatların belgesi şudur: bakınız, hz No: 1977/27398, Büro no: 1977/726, İddia No: 1977/247--- İstanbul Cumhuriyet Savcılığı toplu suçlar bürosu---- tutuklu 27.8.1977---- İddianame. Ve eki olan İfade, toplam 20 sayfa).  İddianamenin ekinde yer alan ifadelerini isteyen topluca okur.

Bu çamura bulanmış belgeyi biz yayınlamayacağız, bu işi sahibine bırakacağız. Ancak okurun bilgilenmesi için aynı bilgilerin toplu olması açısından, bir başlık altında toplayıp sunacağız; mümkün olduğunca da yorumları azaltmaya çalışacağız.


İtirafçı Engin Erkiner Dersleri


1.  Ders: İtirafı kronolojik sıra içinde verme dersi.

1. Ders, işin Alfabesidir. Hadiseleri anlaşılır bir düzen içinde anlatmaktır. Engin 20 sayfalık itiraflarıyla, polise ve devlete unutulmaz bir uzun itiraf edebiyatı dersi verdiği kadar, olayları belli bir tarihi süreç içinde her kesiti kendi içinde tutarlı olarak anlatmayı da başarıyla yerine getirerek, ders alınacak bir itirafnameyi ortaya koymuştur. 31 yıl sonra bile sahiplenilmekten övünç duyulacak bu yaratıcı deha, sorgusu sırasında çevresini sarmış olan ve ağzı açık dinleyen polis öğrencilerine şu şekilde servis edilmiştir:

“ Kronolojik sıra içinde hadiseleri anlatırken yukarıda söylemeyi unuttuğum bir hususu daha açıklamak istiyorum” ( İfade sayfa:12 )

İtiraflarını bir tarih sıralaması içinde ve unuttuklarını hatırlayarak sürdürmekle Engin, polis ağına düşürdüğü yoldaşlara kestirme yol dersi de vermiş olmaktadır: “Her şeyi düzenli anlatın ve unuttuklarınızı hatırlarsanız, dürüst davranıp polis amcalara söyleyiniz”. Böylelikle baskıya da uğramaz direnmenize de gerek kalmaz öğüdünü yerine getirmiştir.
Bu ders sonucunda polise teslim ettiği yoldaşların, direnmelerini zayıflatarak onların da teslim olmaktan başka yolları olmadığını işkence ortamında dile getirip, polise önemli kolaylıklar sağlamanın nasıl başarılacağını fiil olarak göstermiştir; teorik ve fiili liderliğin birliğini de bu arada dışarıda gösterme fırsatı olmadığından sorguda bu görevi yeterince ifa edebilmiştir.
Ödül olarak da polisten, altında parmak izi olan 20 sayfalık bir sertifika-i itiraf vesikasıyla kocaman bir aferin almıştır.

2.    Ders: Kronolojik itiraflar uygulama dersi

Engin teorik ve pratik biri olarak, yaşadığı ya da duyduğu, bildiği ya da tahmin ettiği her olayı tarih süreciyle ezberlemiş biridir. Bu ezber kabiliyetinin tarihe bir ders olarak geçmesi ve polis amcaları hayrete düşürecek kadar dakik olduğunu kanıtlamak üzere, itiraflarını gelecek kuşaklar içinde bir ibret dersi mealinde ele almıştır.

Bunun için de ne kadar diyalektik ve tarihi materyalizm esasları içinde itiraf yapılabileceği gerçeğini, polisin suratına bir tokat olarak indirmiştir. Bu tokatla afallayıp kalan polis amcalar, bülbülün kafesteki hasretini anlayışla karşılayıp bir an önce uçmasına yardım etme gereği bile duymuşlardır. Alttaki derslerde de nasıl uçtuğunu birlikte “sezmeye” çalışacağız.

Engin bu dersteki tecellisini, yakalandığı andaki örgüt üst komitesinin yanı sıra, öncülü olan komiteleri de sayarak, derin tarih kavrayışını, sağından solundan dökülen diyalektik anlatımla sunmuştur. Bu derste, şehit yoldaşların payına düşen sorumlulukları anlatmayı, konunun iyice anlaşılması için, okurun anlayışına sığınarak vermiştir.

1. Üst Komite:

“…1975 yılı sonlarında bir üst komite kurulmasına karar verildi. Üst komite 9 kişiden meydana gelecek, 9 kişinin 5 kişisi, yurtdışı gurubundan, 4 kişisi ise kendi gurubumuzdan olacaktı. 9 kişilik üst komiteyi kendi gurubumuzdan başlamak üzere ismen şu şekilde sıralayabiliriz. 1- İlker Akman, 2- Hasan Basri Temizalp, 3- Necati Yöney, 4- Ben ( Engin Erkiner), 5- Hasan Ercan Erciyes, 6- Sinan (takma İsim), 7- Fırat (Şimdi bana resmini gösterdiğiniz ve ismini burada Süleyman Şadi Somer olduğunu öğrendiğim şahıs), 8- Nazmi (takma isim), 9- Celal ( Takma isim). Bu üst komitenin kuruluşu sırasında komiteye Yüksel Eriş’in getirilmesini daha yerinde olacağı hususunda ileriye sürdüğüm görüş, Yüksel Eriş tarafından ege bölgesindeki çalışmalarının yoğunluğu nedeniyle kabul edilmedi, bu sebepten de üst komiteye kendi gurubumuzdan 4. şahıs olarak ben dahil oldum” ( İfade s:2)

2. Üst Komite:

“... 1976 yılı mayıs ayı içinde Yüksel Beni Ankara’da bularak tekrar toplanma gereğinden bahsetti. Ankara bahçeli evlerde şimdi hatırlayamadığım bir evde yine Yüksel Eriş’in inisiyatifinde bir toplantı yapıldı. Bu toplantıya Yüksel Eriş, ben, Süleyman Erdal, Rıza Salman iştirak etti. Yeni toplanan Dört kişi Yükselin İnisiyatifinde
Üst komiteyi teşkil ettik… Bu toplantıda görev taksimatı şöyle yapıldı Süleyman Erdal: Ankara ve çevresi. Rıza Salman: Güney Anadolu Bölgesi. Ben: İstanbul. Yüksel Eriş ise: Ege Bölgesi ve Karadeniz Bölgesi…” ( İfade sayfa:3)

3. Üst komite

“… Tüm eylemler yukarıda da belirttiğim gibi THKPC’nin bir kolu olan Acil veya Türkiye Devriminin Acil Sorunları veya 184’lükler veya, Halkın Devrimci Öncüleri olarak tanınan örgütçe yani bu örgüte bağlı olarak ve yukarıda hazırdaki üst komitelerini saydığım şahısların ki bunlar 1- Ben (ENGİN ERKİNER- İstanbul Bölge sorumlusu) 2- HAKKI (Takma ad- Ankara Bölge sorumlusu) 3- EŞBER ( Takma ad, diğer takma adı BİNBAŞI, İzmir bölge sorumlusu 4- MİHRAÇ (Güney Bölge sorumlusu) bilgi ve ortaklaşa aldıkları karar altında tüm örgütü kapsayan ve bağlayan şekilde yapılmıştır…” (ifade sayfa:13)

Evet, işte bu kadar. Yadsınmanın yadsınması kuralı gereği Üst Komitelerin sıralanışını dile getirerek polislere,  itirafın bile nasıl bir ciddi iş olduğunu göstermiştir.

Bu bapta alınacak dersleri bir başlık altında toplamak zor olsa da polisler alacaklarını almaya başlamanın sevinci içinde, hep bir ağızdan “daha dün okullu olduk, sınıfları doldurduk yaşasın Engin hocamız…” diye tempo tutmaktan kendilerini alamamışlardır.

Bu alkış ve haykırış temposunun anıları altında, 31 yıl sonra, mahcubiyeti devam eden Engin, tarihe geçecek ve yeni ufuklar açacak, hitabet ve belagat sanatının incisini dile getirerek, önemli bir hatırlatma yapmıştır:

“Okuyan herkes biraz düşündüğünde örgütsel sorumluluk taşımanın ne demek olduğunu görecektir.” (Bkz. “İnternet kimliği” makalesi)

Bu ağır dersi, çalan zil sesiyle birlikte noktalayıp kapatıyoruz. Hadi geçmiş olsun…  




3.    Ders: Bildiğin kadar isim ver, tahmin ettiğini de söyle dersi.


Engin, itiraflarıyla o güne kadar “devrimcilerin”  hafızaları iyi olmayan, eğitimsiz, sıradan insanlar olduğu kanısını yerle bir etmiştir. Bunun da ötesine geçerek meydan okumuştur. Kendinden bir kuşak önce aynı yerden geçen Doğu Perinçek’le yarışa bile girişmiştir. Büyüklerin düellosu gibi bir deprem yaratır kaygısıyla polis amcalar, “Allah senden razı olsun ne verirsen biz razıyız” diye ortalığı sakinleştirmeye çalışmışsa da Engin bildiğini okumakta kararlı olarak tahmin ettiklerini de söylemeye koyulur. Engebeli ve sarp yollardan geçen ders servislerine kendini kaptıran bu adam, yüzleştirmelerde gösterdiği performansla teorik olduğu kadar, pratikte de kendini göstermiştir.

Bildiği ve tahmin ettiği her şeyi itiraftan sonra, kişinin artık zorluk çekmeden geride kalan her şeyi gizleyebileceğini göstererek, bu bölümün dersini de vermiş olur.

Bu erken servis, polisleri daha da heveskar etmiş, bazı olayları ve isimleri onlara tekrardan dinleme zevkini yaşatmıştır. Önlerinde böylesine anlatım yapan bir itirafçı varken, fırsat bu fırsat, ifadeden çıkan dersler kitabını, “Ekim Devriminden Çıkan Dersler” kitabı yerine yazılı olarak almışlardır.

Polislerin en başarılı notları da bu dersten gelmiştir. Kimsenin beklemediği bir dinamikle sıralanan isimler, adamları ihya etmiştir. Bu dersten çok çok istifade eden memur varlıklar, üst varlıklardan bol aferin almışlardır.

Zira 20 sayfalık itirafta geçen isimler, polis tarafından ilk kez deşifre edilmişlerdi. Bu ise polis siciline yapılan bir katkıydı. Bu katkıyla polis sicillerinde oluşan kalabalık, günün enflasyon rakamlarını kat kat aşarak illegal borsanın (o tarihte borsalar illegaldi) tavan yapmasını gündeme getirmiştir. Buna devletin en üst başları bile duyarsız kalmamıştır.

Guinesse Rekorlar Kitabı’na geçip geçmeyeceği belli olmayan bu sayıyı isimleriyle birlikte itirafnamesinden aktaralım:

Necati Yöney, Hasan Ercan Erciyes, Süleyman Erdal, Süleyman Şadi Somer, Sinan, Nazmi, Celal, Süleyman Erdal, Rıza Salman, Yusuf Doğan, Hami Gönenli, Mete Özer, Ali Şan Özdemir, Cemil Orkunoğlu, Mehmet Çelikel, Hilal Gökel (Orkunoğlu), Belma Gürdil, Eşber (Binbaşı), Mihrac, Zeynep Arzu Salman, Hakkı, Yener Orkunoğlu, Muharrem,  Ali Sönmez, Nebil, Mustafa, İbrahim yalçın, Müslüm Durgun, Zühtü, Haydar Yılmaz, Naim İme, Mustafa Karaoğlu, Bengü, Filiz, İmam Kılıç, Zühal, Atakan Sakarya, Ercüment, Orhan, Haluk, Ali Yıldırım, Cumali Çakmaklı, Levent  Postacıgil, Fuat, Bu listede yer alan isimler yer yer fiziki olarak ayrıntılı şekilde tarif edilmiş yer yer hangi şehirden oldukları belirtilmiş  yer yer de adresleri doğrudan itiraf edilmiştir. (şehit yoldaşları suçlayan ifadeleri ve isimleri olan İlker Akman, Hasan Basri Temizalp, Yüksel Eriş, Ömür Karamollaoğlu, Ahmet Akdoğan liste dışı tutulmuştur) (Engin Erkiner, Polis İfadesi)

Bu başarısını 31 yıl sonra hatırlayan rekortmen Engin; “Bunu yaptım ve çok şeyi kurtardığıma da hala inanıyorum… Kendiyle hesaplaşmanın ötesinde ben hala aynı düşünüyorum. Aradan 31 yıl geçmiş, başka türlü düşünsem de bir şey olmaz, ama hala aynı düşünüyorum.” demiştir (Bkz. “İnternet kimliği” makalesi).

Böylesi bir ifade için hala “aynı düşünüyorum” diyen birine, hatırlatmam gereken LOWELL’in bir sözü olacaktır: “Düşüncelerini değiştirmeyenler sadece aptallarla ölülerdir.” 

Bu heveskar-gazi, fırsat olursa bir biçimde aynı rekoru kırmak için deney yapabileceğini gösteren kimi yazılarını sitelere de yollamıştır. Ancak aklıselim kimi site editörleri, bu talebi ihtisas alanlarına girmediği için, şeklen reddederek kıta sahalıklarından ötelemeyi uygun görmüşlerdir.

Ne diyelim, Allah hepsinin taksiratını affetsin.

Böylesine bol isim vererek bir örgütün temellerini sarsıp, polis kayıtlarına topluca geçiren ve ele geçmeyenleri firari yaşama sürükleyen, sürgünlere, zindan ve işkencelere atan biri için, Aralarında Recep Güregen’in de olduğu “Hayli deneyimli İstanbul mahkumlarının da diyeceği tek şey var” onu da Engin yazısında aktarıyor “Abi, biz yıllardır bu alemin içindeyiz, böyle şey görmedik” (Agm)


4. Ders: Olanları verip, olmayanları saklama dersi.


Bu ders çok ağır bir derstir. Yavaş yavaş hazmedilmelidir. Aksi takdirde anlaşılması ve hatta anlatılması bile güç olur. Bu derste olmayan her şey saklanacak ve olan her şey polis amcalara kahvenin yanında ikram edilecektir. Kahve sinirleri gevşetmek için yararlıdır diye de bol bol içilecektir.

Bu ders, çok felsefi ve komplikedir. Bu güne kadar bilinen en büyük devrimcilerin bile tüm çabaları bilineni polisten nasıl gizleyebiliriz üzerinde militanları eğitirken, bu adam, ilk kez bilinmeyeni ve olmayanı nasıl gizleriz gibi zihinlere katkıyı esas alan, polislere de önemli bir bilim kurgu dersi veren içerikte kendini göstermiştir.

Böyle bir dersi anlamış olmak ve sınavından iyi puanla geçmiş olmak için öncelikle, bile istisna bildiğiniz, tahmin ettiğiniz, tanıştığınız, misafiri olduğunuz, sempatizan, militan, kadro ve üst komite üyesi herkesin adını tek tek “kronolojik olarak” itiraf edecek, unuttuğunuz olursa derhal hatırlayıp (bkz. Ders No:8) amcalara söyleyeceksiniz. Bildiğiniz bir şey kalmayınca da bilmediğiniz ve gerçekten de olmayan eylemleri gönül rahatlığıyla saklama durumunda olduğunuzu anlayarak, bu dersi başarıyla geçmiş olacaksınız.  Hala algılayamadıysanız, en iyi puanı alarak sınavı geçtiniz demektir; zaten bu ders algılayabilenler için değil, algısızlar için verilmiştir (amcaların hallerine bakarak bu sonuca varıldığı söylenebilir).

Bu dersin bir başka adı da polise sol gösterip sağ vurmaktır. Engin’in itirafnamesinde, polisin farkında olmadığı imajını verdiği en önemli ayrıntı da bu olmuştur. Polis bu büyük oyuna gelerek, olan her şeyi ve herkesi öğrendikten sonra, olmayanları Engin Erkiner’e bırakmıştır. Bununla da polis amcalar, bu dersleri veren kişiye 31 yıl sonra da olsa övünebileceği şeyleri hediye olarak bırakmayı uygun görmüş oluyorlardı.


Engin’in itirafnamesinden gerçekten var olan eylemleri izleyelim:

“ … Yukarıda belirttiğim İstanbul Bölgesi sorumluluğuna getirildiğim andan beri yukarıda söylemiş olduğum bir 4. Levent Sabancı Hodingin bombalanması 2- Araba kaçırma eylemine girişilmesi (HAYDAR ve MUHARREM’İN yara alamsı dolaysıyla eylem gerçekleşememiştir. Ancak eylemi gerçekleştirebilmek için silahlı müsademe yapılmıştır.) 3- Merter iş bankası şubesinin soygunun gerçekleştirilmesi. 4- İntercontinental otelinin kurşunlanması eyleminin gerçekleştirilmesi. 5- Harbiye Akbank şubesinin soyulması ve gaspları biz THKP-C’nin bir kolu olarak (ACİL- HALKIN DEVRİMCİ ÖNCÜLERİ) …yaptık” (İfade, s: 13)

Yukarıdaki eylemleri saymakla yetinmeyen adam, bu kez duyduğu ve tahmin ettiği eylemleri ve faillerini de itiraf ederek ders vermeye devam eder. Birlikte “sezelim”:

“… Selimiye Akbank şubesinin soygununu planlayan ve eylemi hazırlayan, gerçekleştiren ben değilim. O sırada Ankara’da bulunmaktaydım ÖMÜR ölmüş yukarıda da söylediğim gibi örgütün yeni durumunu gözden geçirmek için Ankara’ya gitmiştim. Daha sonra… HAKKI Selimiye Akbank soygununun örgüt tarafından gerçekleştirilen bir eylem olduğunu söyledi… MUHARREM tarafından anlatılan olayı şu şekilde değerlendirebilir. MUHARREM tarafından orta boylu, esmer, düz saçlı ve hafif dolgun ve hafif bıyıklı şahsın örgüt Güney Bölgesi sorumlusu MİHRAÇ olacağını tahmin ediyorum.” (İfade, s:19)

Eylemleri anlatmak da yetinmeyip, eylem hazırlıkları için yapılan irili ufaklı eylemleri de ayrıntılarıyla anlatarak ne kadar dikkatli olduğunun örneklerini veriyor:

“… şoför MUSTAFA Taksimdeki ev dışında akşamları çeşitli arabalardan söktüğü plakaları koyabileceği ikinci bir ev göstermemi istedi. Bende ORHAN ve nişanlısı ZUHALİN evini gösterdim…şoför değişik akşamlar arabalardan söktüğü plakaları bu evde toplardı.” (İfade, s:19)

“… Teksir makinesinin örgüt tarafından yeni olarak alındığını tahmin etmiyorum. Zira kullanılmış bir makine idi daha ziyade bir yerden çalınmış intibaını veriyordu. Bu hususta ben Süleyman’a herhangi bir şey sormadım” (İfade, s:20)

İtirafçı Engin, yapılmış olan eylemler yanı sıra, yapılacak olan, henüz yapılmamış eylemleri de anlatarak beyninde yer edinmiş tüm izleri boşaltmıştır.

Birlikte  izleyelim:

“1977 Mart ayı içinde yanlış oldu Şubat ayı içinde gazetelerde Ankara topraklık Büyük ülkü derneğine bombalı ve silahlı bir saldırı yapıldığını okudum. Bunun ÖMÜR’ler tarafından daha doğrusu örgütün Ankara bölgesi tarafından gerçekleştirildiğini tahmin ettim ve Ankara’ya giderek ÖMÜRÜ buldum. ÖMÜR eylemin kendileri tarafından gerçekleştirildiğini belirterek Ege ve Güney Anadolu sorumluları ile temas kurduğunu birkaç gün Ankara’da kalırsam. Bir toplantı yapabileceğimizi söyledi… Mart ayı başlarında Egeden EŞBER ( BİNBAŞI iki isim de takma olup esas ismini bilmiyorum), Güneyden MİHRAÇ, ÖMÜR’ün evine geldiler. Bu evde Mart ayları başlarından İstanbul’dan BEN, Ankara’dan ÖMÜR, Ege bölgesinden EŞBER, güneyden de MİHRAÇ’ın iştirakiyle bir toplantı yaptık… ÖMÜR Ankara bölgesi olarak birkaç bakanlığı bombalayabileceklerini…bu arada eylem konulacak bakanlıkları; Milli eğitim Bakanlığı, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Ticaret bakanlığı, Maliyle Bakanlığı olarak saptadık. (İfade, s:8)

31 yıl sonra Engin, bu dersleri üzerine ise şunları söylüyor, hissedelim.

“Bu örgütün en önemli askeri eylemini, Intercontinental, İstanbul yaptı. Banka işleri de ayrı bir konu... Ve bu eylemlerin hiç birisinde açık vermedik.
Bunların sadece bir bölümü ifadede var, zira bir sürü eylem de ortaya çıkmadı. İstanbul iki banka soygunu ve İntercontinantal’den ibaret değildi.” (Bkz. “İnternet kimliği” makalesi)

Bu derste Engin, olmayan eylemleri çok başarılı bir şekilde saklamıştır. Ancak hakkının yenmemesi gerek, ayrıca da sakladığı çok eylem vardır. Bunlarda bilmediği eylemlerdir. Mesela o güne kadar güney bölgesinde yapılan, MHP’ye yönelik, halka baskı yapan karakollara yönelik, faşist yurtlara, İşkenceci polislere yönelik onlarca eylemi bilmediği için polisten saklama başarısı gösterebilmiştir.

İtirafnamesinde, Güney Bölgesi’ne ilişkin söyledikleri ise devede kulak bile değildir, onlar da sadece bildikleridir.

Böylece 31 yıl sonra, “bir sürü eylem de ortaya çıkmadı” diye övünüyor.

31 yıl sonra değerlendirme yaparken, tarihi Enver Hoca yöntemiyle sil boz tahtasına çevirmesini “kurbağanın gökyüzünü kuyunun ağzı kadar görmesi”ne bağlayacağız. (Engin’den aktarma) O yarattığı yıkımı bir kenara koyarsak, örgütte en az emeği olan biridir. Bunun için, bildiğinin dışında bir gerçek tanımamaktadır. Bunu örgüt etkinliklerini kıyaslarken de yapmaktadır.

Adam, örgütün intercontinantal Oteli’ni ikinci kez kurşunladığını bilmiyor, bu ikinci kurşunlamaya katılan şehit Nebil yoldaşı ve M,F,M yoldaşların hala hayatta olduklarını burada hatırlatırız. Ayrıca bu örgütün en kapsamlı ve en büyük eyleminin ANAP’a karşı yöneltilen “Büyük Balık Operasyonu”nu ve basına yansıyan Bedreddin Mahir açıklamalarını hatırlatırız (30 Ekim ve sonrası 1987, bkz tüm basın yayın organları). Bu eylemler ülkemizin tüm bölgelerinde, İstanbul, İzmir, İskenderun, Mersin, Kayseri, Ankara gibi merkezi illerde de ANAP’a uyarı olarak gündeme gelmiştir. Ayrıca Recep Güregen’in içinde yer aldığı Zindanlardaki gardiyan zulmüne karşı yönelen uyarı operasyonunu hatırlatırız.

Ancak bu satırların yazarı örgütün en büyük eyleminin, 1976-77 yıllarında yayınlanan “TEK YOL DEVRİM” adlı yayın organı (bkz. İfade s:19) ve sonrası firar dönemlerinde, ilk sayısı 1 ocak 1978’de Beylerderesi anısıyla yayına başlayan “CEPHE” dergisi olduğu kanısındadır. Buna eklenebilecek tek şey, bu örgüt tarihinin iki kitlesel eylemleridir. O da Antakya’da yapılan ve on binlerce kişinin katıldığı yürüyüş ve mitingleridir.

Bu dersin kapanışında, Engin’e kuyusunun ağzını genişletmeyi tavsiye ederiz.



5.  Ders:  Ayrıntı verme dersi


Bu ders 31 yıl sonra da olsa itirafların derinliklerini anlatacak bir ders olarak görülebilir. Bunun için Engin, eylemlerde ve verdiği her şeyde ayrıntıya önem vermiştir. Polisin dikkatinden kaçabilecek ve itirafların dar kalmasını sağlayacak her şeyden nasıl kaçınılması gerektiği ve ilgisiz verilerden bile geniş ayrıntılar servis edilebileceğini göstermiştir. 

Engin, okuyucunun “bir eylemin ne kadar ayrıntılı planlandığını en azından sezecektir.” (Agm) diyerek, bu dersin kişide mutlaka etkin bir iz bırakacağını dile getirmektedir.

Buyurun bu dersi seçtiğimiz iki örnekte hep birlikte “sezmeye” çalışalım.




Birinci örnek:

“SORULDU: Evimde yapılan aramada bulunan kırmızı zemin üzerinde dikey siyah çizgili plastik kaplı el defteri bana aittir. Birinci sahifesinin başında 5 madde ile belirtilen anılan yerleri mutemetlerin soyulması ve para temini için girişeceğimiz eylemlerdeki hedeflerdir. Ancak bunları istihbaratını tamamlamış değiliz. İstihbarat tamamlandıktan sonra ki bu konuda bir eylem düşünebilirdik. Yine aynı defterin birinci sahifesinde 8 madde halinde belirtilen bankalardan çarpı işaretli bulunanlar istihbaratları yapılmış, ancak soyulması imkansız görülerek vazgeçilmiş olanlardır. Yuvarlar içine alınan banka ise istihbaratı yapılan ve 19 Ağustos günü soyulan bankadır. Diğer bankaların istihbaratları ise henüz tamam değildir. İkinci sahifede yer alan 8 numara madde ile işaretlenmiş olan müessese ve şahısların ise istihbarat yapıldıktan sonra hedef olarak seçilen şahıslardır. Ancak daire içine aldığımız bir numaralı hedef olan İntercontinental oteli bilindiği gibi tarafımızdan kurşunlanmıştır. Diğerleri hakkında bir istihbarat yapmış değiliz.

SORULDU: Yine aramada evimde bulunan 10x16 ebadındaki saman kağıt üzerine kurşun kalemle yazılmış telefon numaraları ve yazı bana aittir.” (İfade, s:14)

İkinci örnek:

 “Eylem için gerekli olan arabanın çalınması Şoför MUSTAFA tarafından gerçekleştirildi, Çalınan arabayı bilahire Cihangir’deki evin civarında gördüm. Beyaz renkli bir Reno’idi. Aynı Reno ile Harbiye Akbank soygununu da gerçekleştirdik. Ancak, İntercontinental eyleminden sonra arabanın plaklarını bir defa daha değiştirdik”  (İfade, s:11)


Aynı arabayla birden çok eylem yaparak, askeri dehasını polise gösteren bu şahıs, itiraflarının verdiği derslerden emin olarak şunları söylüyor:

“Bir dönemin politikasının ötesinde askeri tarafını da okuyabilirsiniz böylece. Büyük ilgi çekeceğine eminim.” (Engin Erkiner, “İnternet Kimliği” makalesi)

Sizin ilginizi çekti mi bilmem, ama adı 12 kez ısrarla anılan, ilgisi olmadığı eylemlerin bile sırtına yıkıldığı bu satırların yazarı, Engin’in ifadesinden diğer yoldaşları gibi tam 31 yıldır, işkence, zindan, firar, sürgün, tehcir gibi ilgilerin yükünü çekmeye devam ediyor.


6.    Ders:  Polise yardım ve tüm örgüt evlerini teslim dersi.


Bu dersin mahiyetini bu satırların yazarı açıklayabilecek çapta olmadığından yorumsuz vermeyi uygun görür. Yukarıdaki derslerin mantığına uygun olan bu dersi, akılınız bu kadar genişse, buyurun siz idrak etmeye çalışın bakalım ne olacak:

“ Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim. 1- Banka soygunundan sonra İBRAHİM YALÇIN ile birlikte gittiğimiz ve onun arkadaşlarının evi olan Teşvikiyedeki adres. 2- MÜSLÜM DURGUN’un Şişlideki evi. 3- Cihangirde eylem kadrosunun kaldığı ev. 4- Şişlideki kendi evim. 5- Bomontide ORHAN ve ZÜHAL’in kaldığı fakat sonradan taşındıkları ev. 6- ALİ ŞANÖZDEMİRİN evi. 7- LEVENT POSTACIGİLİN kaldığı ev. 8- İBRAHİM YALÇIN’ın kaldığı ev. 9- CUMALİ ÇAKMAKLI’nın kaldığı ev. 10- ALİ YILDIRIMIN kaldığı ev. 11- MEHMET ÇELİKEL’in kaldığı ev.” (İfade, s:16)



7. Ders:  Bir eylemde politik ve askeri lider olma dersi


Engin’in polis ifadesinde silahlı bir mücadele örgütünde politik-askeri liderliğin birliği ve önemi üzerinde derin analizleri gerektiren söylem ve dersler bulunmaktadır.

Bunu öncelikle 31 yıl sonra yani bugünün havası içinde idrak edelim.

Engin Erkiner şöyle diyor: “Silahlı mücadeleyi savunan ama doğru dürüst hiç bir askeri eyleme girmemiş “örgüt önderleri”nin aksine, ben o yıllarda sadece politik değil aynı zamanda askeri bir liderdim.” (İnternet kimliği makalesi)

Yukarıdaki satırları okuyan kişi sanır ki, itiraf etmiş olsa da eylemlerin tümüne katılmış, askeri ve politik liderliğin birliğini icra etmiş bir süpermenle karşı karşıyadır.

Oysa 31 yıl önce, kronolojik olarak polise bildiklerini anlatırken,  siyasi ve askeri liderliğini şu cümlelerle ifade ediyordu.

“…Şimdiye kadar sadece silahlı eylem olarak Akbank Harbiye şubesinin soygununa katıldım” (fade, s:18)

“Yukarıda da söylediğim gibi Harbiye Akbank şubesi soygununu gerçekleştirdikten sonra MÜSLİM DURGUN’nun evine gitmiştim. Burada 45 dakika kadar oturduktan sonra dışarıya çıktım. Polisler beni alarak Emniyet Müdürlüğüne getirdiler.” (İfade, s:20)

Hayatında bir tek silahlı eyleme katılmış (o da silahlı çatışma değil, silahın hiç kullanılmadığı bir banka soygunu) ve aynı gün yakalınmış birinin kendini politik-askeri lider olarak görmesini bu satırların yazarı, ancak bir ahlak algılayışıyla açıklamayı becerebiliyor. Bu nedenle, kimi devrimci arkadaşların “ahlak” kavramını duyunca tepkiyle irkilmesini anlayışla karşılıyor.

Bu dersten sonra kimsenin kimseyi ahlaklı olmaya davet edemeyeceğini de öğrenmiş olduk. Ne diyelim…


Böylesi ikili liderler, poliste böyle ifade verirler; 31 yıl sonra, okuyucuyu aptal yerine koyabileceğini sanıp, bol keseden atmakta bir sakınca görmezler. “Ahlak” vurgularına pek içerlenen Halil Güven gibi samimi, devrimci arkadaşların bunu bir yere oturtması dileğiyle, kulağını çınlatayım.

Bu bölümü de böylece kısa tutarak noktalayalım.




8.  Ders:   Bu arada unuttuğunuzu hatırlayınca söyleme dersi.


Engin polise burada son gösterisini yapacaktır. Bu derste adam pilot olmuş, uçmak üzeredir ve polis bile kemerlerini sıkma zorunda kalmıştır. Polisleri öylesine köşeye sıkıştırmış ki, son bir hamleyle, dürüstlük dersi vererek mat etmiştir. “Devrimci asla yalan söylemez hatırlayınca da saklamaz” ilkesinden yola çıkarak, unutulan bir bilgi, akla gelir gelmez itirafları arasına sokarak bunu göstermiştir.

Böylesine yüksek “ahlak” sahibi bir eğitmenle karşı karşıya kalan amcalar, hayretlerinden küçük dillerini yutmuş olmalılar.

Engin yaptığı servisin cömertliğiyle amcaları sevinç gözyaşlarına boğmuş olmalı. Ancak başkaların da gözü yaş doluyordu. O da örgütümüz ve tüm yoldaşlardı.

Bu ders bir “söylemeyi unuttum” dersidir. Birlikte idrak edelim, hayır dualarınıza vesile olalım.

1-    “ Şimdi hatırladım Malatya olaylarından önce yurt dışı gurubu ile birlikte kurulan üst komitede yer alan NECATİ YÖNEY örgüte faydalı olmayacağı fikrini öne sürmüş, örgütten ayrılmıştı. Onun yerine YÜKSEL ERİŞ komiteye girmişti.” (İfade s:4)

2-    “…yapılacak bombalama eylemlerinden sonra ilişki kurulabileceği tahmin edilen KARS, DİYARBAKIR, BANDIRMA, KADİRLİ, TURGUTLU gibi şehirler de ... yer alıyordu. Ankara’da bu karar alındıktan sonra her bölge kendi içinde ve kendine yakın olarak tespit edilen şehirlerde eylem gerçekleştirmek üzere harekete geçti. Şu an hatırıma geldi ikinci gurupta yer alan şehirlerin içinde BALIKESİR ve İSKENDERUN’da bulunuyordu” (İfade s:7)

3-    “… bu arada Merter İş bankasının müsait olduğu bilgisini arkadaşlardan biri bana getirdi. Hep beraber bankaya giderek tetkik ettik, kaçış tespit yollarını tespit ettik. Bu arada söylemeyi unuttum Ankara kadrosundan HAKKI Haziran ayı içerisinde eylemlerde kullanacağımız bir şoför getirmişti. Adının MUSTAFA olduğunu bildiğim…MUSTAFA, 1,70 boylarında, esmer, biraz topluca, kısa saçlı, saçlarını yandan ayıran, normal burunlu bir şahıstır.” (İfade,s:10)

4-    “…Merter iş bankası soygunu MUHARREM, ALİ, NEBİL ve şoför MUSTAFA tarafından gerçekleştirildi. Yukarıda söylemeyi unuttum eylemden birkaç gün önce kirli sarı renkte, Murat marka bir arabayı düz kontak yaparak çaldıklarını ve Cihangir’deki ev civarına getirdiklerini biliyorum…arabayı  evin civarında bana MUSTAFA gösterdi…soygun yapıldı” (İfade,s:10)

5-    “… Yakarıda da söylediğim gibi 4-5 gün MİHRAÇ’ın evinde kaldıktan sonra malzemelerle birlikte BEN, ALİ, NEBİL beraberce İstanbul’a döndük. Yukarıda söylemeyi unuttum MİHRAÇ’ın evine gittiğim vakit yanımda getirdiğim 170.000 TL civarındaki parayı malzeme alması için MİHRAÇ’a vermiştim. MİHRAÇ orada kaldığım 4-5 gün içinde 400 adet civarında dinamit lokumu, tahminen 150 adet civarında elektrikli ve normal fünye 10 kutu 7,65mm çapında mermi, 8-9 kutu 60 lık  9mm lik uzun mermi, 2 adet Kalaşinkov marka tüfek,tahminen 200 adet Kalaşinkov mermisi temin ederek bana teslim etmişti. Ayrıca tahminen  10 adet “SOVYET SOSYAL EMPERYALIZM TEZLERİNİN SAÇMALIĞI” başlıklı 212 sahifelik ve HALKIN DEVRİMCİ ÖNCÜLERİ imzasını taşıyan broşürü vermişti…” (İfade, s:11)

6-    “… ALİ SÖNMEZ ceketinin içine sakladığı Fransız yapısı otomatik tabancayı ceketinin içinden çıkartarak vezneye gitti. Yanlış oldu. ALİ elinde ondörtlü tabancayla vezneye gitti ve vezneden paraları aldı. NEBİL ceketinin altına sakladığı  Fransız yapısı otomatiği çıkartarak ortalığı kontrol etti, NEBİL’e yardımcı olarak ben de elimde  7,65 mm. Tabanca ile etrafı kontrol ettim.” (İfade, s:12)

7-    “…Yukarıda söylemeyi unuttum, paraları bankadan çıktıktan sonra daha önce arabayı koyduğumuz ve arabada bıraktığımız mavi renkli el çantasının içine koymuştum eve bu çantayla gelmiştim…” (İfade, s:12)

8-    “…Kronolojik sıra içinde hadiseleri anlatırken yukarda söylemeyi unuttuğum bir hususu daha açıklamak istiyorum. Nisan ayı sonunda evimde yapıldığını belirttiğim üst komite toplantısından sonra askeri bakımdan İstanbul’un takviyesi kararı alındıktan sonra askeri kadronun gerçekleştireceği eylemleri sırasında kullanılacak vasıtanın ihtiyacı olan şoförü MİHRAC vasıtasıyla buldum… ZÜHTÜ adında bir şahısla tanıştım…” (İfade, s:12)

9-    “ Yine yukarıda söylemeyi unuttum, Haziran yanlış yazıldı Nisan ayı sonunda benim evimde yapılan üst komite toplantısına Ankara’dan HAKKI gelirken bir adet 14’lü tabanca ve bir adette 7,65mm çapında şimdi markasını hatırlamadığım tabanca ve 80-90 adet civarında iki tabancaya ait mermi getirmişti.” (İfade, s:13)

10- Yukarıda sayarken unuttuğum TÜRKİYE DEVRİMİNİN ACİL SORUNLARI GURUBUNUN Türkiye çapındaki kadrosuna şunları ilave etmek istiyorum.  ZEYNEP ARZU SALMAN: Ankara kadrosundadır. Önce RIZA SALMAN’a, daha sonra ÖMÜRE bağlı olarak çalışmıştır. Basın yayın yüksel okulunda örgütsel çalışma yapmaktadır. FUAT: ( soyadını bilmiyorum Antakya kadrosundadır) (İfade, s:16)

11-  “ … HAKKI Selimiye AK Bank soygununun örgüt tarafından gerçekleştirilen bir eylem olduğunu söyledi. Bu soygundan şimdi hatırladığım kadarıyla…örgüt tarafından yapıldığı kesindir. Daha sonraları bu soygundan MUHARREM’de bana bahsetti. Bankaya üç kişi girdiklerini söyledi… MUHARREM tarafından anlatılan olayı şu şekilde değerlendirebilirim. MUHPARREM tarafından, orta boylu, esmer, düz saçlı ve hafif dolgun ve hafif bıyıklı şahsın örgüt Güney Bölge sorumlusu MİHRAÇ olacağını tahmin ediyorum…” (İfade, s:19)


“Be adam unutmuşsun işte, bırak ne diye hatırlatıyorsun” diyesiniz mi geliyor… Sakın öyle bir şey yapmayın, bu dersin ruhunu üzer, kemiklerini sızlatırsınız.

Bu İş böyledir, bir kez çözüldünüz mü gerisini hak getire.

Ve eğer ki, özeleştiri yapacak kadar ahlaklı değilseniz, geriye kendini aldatmaktan başka işe yaramayacak beyhude çabalarla, bu yaptığınız çirkinliği utanmazca savunmak kalır.
Unutmayın; “Sherlock Holmes’in bir sözünü severim, der ki: “Alınabilecek önlemleri almadan tehlikeye girene cesur değil, aptal denir.”(Bilin bakalım bunu kim aktarmış !?) 


9.    Ders:  İsimler ve görevler dersi


Engin, poliste çözüldü. O da bunun farkında, bir yerde duramayacağını da biliyor. Rüyalarını bile anlatmış. İlgili ilgisiz herkesi suçlu duruma düşürdü. Adı sanı bilinmeyen, özgür iradesiyle halkının demokrasi mücadelesinde yer almak isteyen militan ve kadroları polis kayıtlarına geçirdi, aranır duruma düşürdü.

Örgüte, polisle birlikte vurduğu 77 Ağustos darbesinden sonra, geride harabenin bile kalmadığı bir ortamda örgütü yeniden kurmak ve daha yaygın ve daha dinamik hale getirmek gerekti. O geride kimseyi bırakmamıştı. Zaten örgütlediği tek bir kadro, tek bir militan ve eylem adamı da yoktu.

İtirafçı Engin’in bu dersi artık zıvanadan çıkma hareketi olarak değerlendirilebilir. Sigarınızı yakıp bir fincan kahveyi yanınıza alın. Sonra zıvanadan çıkmamak için kemerlerinizi iyice sıkın. Buyurun “sezelim”.
  

“… TÜRKİYE DEVRİMİNİN ACİL SORUNLARI ve ya HALKIN DEVRİMCİ ÖNCÜLERİ’nin Türkiye çapında faaliyet gösteren ve benim tanıdığım kişileri ve görevleriyle birlikte şu şekilde sıralayabilirim.

MİHRAÇ: Orta boylu, 165-170 boyunda, esmer, siyah saçlı, güney bölge sorumlusu
HAKKI: Uzun boylu, 175 boyunda, zayıf, beyaz tenli, kısa saçlı. Ankara bölge sorumlusu. Üst komite üyesi…
EŞBER (BİNBAŞI)…: 175 boyunda, zayıf hafif sarışın İzmir bölge sorumlusu

MİHRAÇ-HAKKI-EŞBER üst komite üyeleridir.

CEMİL ORKUNOĞLU: HAS-İŞ ve TÜM-DER’de örgütsel çalışmayla görevlidir.
HİLAL ORKUNOĞULU (GÖKER): TÖB-DER’de örgütsel çalışma ile ilgili görevlidir.
BELMA GÜRDİL: Boğaziçi Üniversitesinde örgütsel çalışmaile ilgilidir.
ALİŞAN ÖZDEMİR: Sempatizan
BENGÜ: Sempatizan…
İMAM KILIÇ: Sempatizan…
ALİ SÖNMEZ: Örgütün eylem kadrosunda yer alır (takma ismi ZEKİ)
NEBİL: Örgütün eylem kadrosundadır.
MUHARREM:.. Örgütün eylem kadrosundadır.
MUSTAFA: Bütün eylem kadrosunda yer alır.
İBRAHİM YALÇIN: örgütün eylem kadrosundadır.
ALİ YILDIRM: Sempatizan…
HAYDAR YILMAZ: Örgütün eylem kadrosundadır ( takma ismi AHMET’tir) NEBİL’in takma ismi SABRİ, MUHARREM’in takma ismi SİNAN’dır
FİLİZ:.. Sempatizan durumundadır
ATAKAN SAKARYA: Sempatizan durumundadır.
ERCÜMENT : … Sempatizan.
ORHAN:… Sempatizan.
ZUHAL:…. Sempatizan
MEHMET ÇELİKEL: Seviyesi sempatizanlığın biraz ilerisi ve HAS-İŞ‘de çalışır.
CUMALİ ÇAKMAKLI:... Sempatizan.
NAİM İME: TÜM-DER’de faaliyet göstermekte olup ACİL’e yaklaşmak durumundadır.”(İfade, s:16)

“ACİLCİLER’in örgütsel faaliyetinin nasıl bir seyir takip ettiğini, hangi tarihten itibaren oluştuğunu yukarıdaki ifademde kronolojik sıra içinde anlatmaya çalıştım.” (İfade, s:17)

Bu itirafları içi burkularak okuyanınız varsa, öncelikle bu satırların yazarına bir sitem yollasın. Sakinleşince de itirafçının, 31 yıl sonra bu gün söylediklerini okusun:

“…karar verdikten sonra da size ne yapılırsa yapılsın o yoldan vazgeçmemeniz gerekiyordu. Bunu yaptım ve çok şeyi kurtardığıma da hala inanıyorum.” (“İnternet kimliği” makalesi)  Yanlışta bu ısrara ne denir…   

Ne diyelim Allah taksiratını affetsin.

Sonuç yerine:

Bu heyecanlı dizinin devamında ne mi oldu?

Mücadeleye devam kararlılığı gösterenler, itirafçının adlarını polis siciline işlediği firariler oldu. Örgütü yeniden ayağa kaldırmak, kurum ve işlerliğiyle rayına oturtmak bu darbeden firar edebilenlerin omzuna kaldı.

Ağır takip koşullarında örgüt, geceler gündüzlere katılarak olabildiğince belirginleştirildi. Karınca kadarınca da olsa, siyasal doğruları uğruna mücadele eden bir devrimci siyasal yapı yeniden ayakları üzerine getirildi. Bu süreçte itirafçı, mahkemeler karşısında örgütsel savunma için bile bir doğrultuya sahip değildi. (bu da Isparta’da bir araya gelinince, bu satırların yazarının talimatıyla aşıldı). Mahkemede bayrak açma kararını Ali sönmez yerine getirdi. Mahkeme heyetinin yüzüne karşı örgüt sloganlarını haykırmaktan korkan bu itirafçı, o kritik anda bile, dava arkadaşlarını provaka ediyordu; haykırışlara, itirafçı hariç, herkes ortak oldu ve mahkemenin üstüne yüründü. Ring arabasına kadar bu olaylar devam etti.

Evet ol hikaye işte budur. Acılarla, ihanetlerle örülüdür.

Kapanmış bir defter, zorlamalarla açıldı. Birileri ayıbını 31 yıl sonra örtmek istedi, yanlışta ısrar etti. Sonuç herkesin zararına oldu bu açık. Ama artık bilinmesi gereken yüz kızartıcı çok şeyinde açığa vurulması gerekiyordu. Bu utanmazlar bir daha ortaya çıkıp haksızlıklarını böylesine pervasızca savunma durumunda olmasınlar. Bu sonuca ulaşmak mümkün mü kesin bilmiyorum. Ama İtirafçı Engin’in bir daha polis ifadesini ağzına bile almayacağını çok iyi biliyorum; bunu özeleştiri yapacak kadar dürüst olmadığı için daha fazlasını beklemeden belirtiyorum.

Kimseye faydası olmayan bu didişmenin tarihi miadı çoktan doldu.

Herkesin emek vererek oluşturduğu ve doğruları arkasında işkence, zindan, firar, sürgün, iltica hallerine düştüğü THKP-C(Acilciler) örgütünü küçük düşürmeye kimsenin hakkı yoktur. Buna yeltenenler binlerce belgenin tokadıyla yere serileceği bilinmelidir.  Örgüt bir değerler birliğidir, bu değer programında ifadesini bulan (ki, örgütümüz Türkiye devrimci örgütleri arasında en erken siyasal bir program sahibi olan örgüttür) siyasi doğruları eleştirilebilir. Bu doğruların arkasında tüm gücüyle durup durmadığının eleştirisi ise yöneticilerine yöneltilir örgüte değil.

Örgüt, kongre ya da konferansla bu doğruları yöneticilere teslim etmiştir, gerisi onlara aittir. Eleştirilerin oku bu durumda yöneticileredir. Bu da görevlerin yerine getirilip getirilmediğine, imkanların rasyonel kullanılıp kullanılmadığına vb yöneltilir. Yöneticileri eleştirmek yerine ortak değerler bütünü örgütü karalamak ve küçük düşürmeye çalışmak ise hiçbir şekilde iyi niyetli olamaz. İtirafçı Engin, kinlerini örgütümüze karşı kusarken bu hataya düşmüştür. 

Bu satırların yazarının duruşu da, böylesi bir durumda doğan cevap hakkından kaynaklanmaktadır. Bunu da sorumluluğu gereği yapmıştır.

Talebi olmamasına karşın bu satırların yazarı cevap hakkını, saldırının vuku bulduğu sütunlarda vermesi gerekirdi. 

Ancak, ne Nazilerin Dimitrova verdiği savunma hakkından ne de en ilkel burjuva hukukunun tanıdığı bu haktan haberi olmayan Pol Pot’çu kafaların, fi tarihinde bu örgüte kattıkları değerlere karşı duruşlarını sorgulamak, artık kendilerine düşen bir sorumluluk gibi durmaktadır.

Bu satırların yazarı böylesine düşmüş insanlara hiçbir zaman şahıs olarak saldırmayı uygun görmez. Düşmüş bir kez. Buna rağmen siyasal bir görüşü varsa bu görüşlerle sorunu olsun ister.

Nitekim, kendi kulvarımda, siyasal yazılarım bloğumda ve hala yayınlanmakta olan ATAK dergisinde ve değişik sitelerde yer almaya devam ediyor.

Engin’in ifadesi, aynı zamanda Engin’in karakteridir de. Siyasal olarak çizdiği inanılmaz zikzakların kaynağında bunun önemli etkileri vardır. Bu zikzakların bilançosuyla da ilgili değilim. Muhatabım da hiç değildir. Benim yolumda halkımın kimlik hakları, ülkemin özgürlük ve demokrasi mücadelesi için ortaya konması gereken siyasal duruşlar vardır. O “Bulgaristan’da sosyalizmde kapitalizme geçiş”le uğraşsın.

O kendini açıklama derdinde. Varsa ilgili bir siyasal etkinliği ve aktif bir okuyucusu, siyasal renk armonileri içinde Engin’in ne dediğini anlamaya çalışsın. Biz bu sorunu çok uzun yıllar önce aştık; siyasal programımızı, yönelimlerimizi ve yapacaklarımızı temel yönleriyle belirledik. Kimseyle şahsi bir sorunumuz da yok.

Bu noktada sorun kişinin görüşlerini ilerletmesi, değiştirmesi değildir. Sorun bu değişimi ve ilerlemeyi geçmişin birikimleri üzerinde yapıp yapmadığıdır. Engin’in siyasal zikzakları, araziye uyma kaygısıyla, bulunduğu çevreden etkilenme üzerine kurgulanmıştır. Bunun için aslı dururken taklidine kimse önem vermemektedir.

Engin, kendi emekleriyle edindiği bilgilerin sentezini soyutlayarak bilince çıkaran biri değildir. Ezberlerin, okuduğu kitapların özetleriyle eklektik bir tablo sergileyendir. Bu açıdan onu bir yere oturtabilirseniz de, kendine ait bir yerde bulamazsınız. Bu yüzden yazdıklarıyla çizdikleriyle hiçbir zaman orijinal değildir.

Bunu anlamak için dönün bakın, ortaya koyduğu siyasal yaklaşımlar etrafında bir tek örgütsel etkinlik bulamayacaksınız.

Siyasal çabaların amacı, insan ve doğanın yaşam ve gelişiminin ve buna ait tüm verilerin belli dengeler içinde sağlanmasına yöneliktir. Bu amacın tarih içinde gerçekleşmesi ne ansiklopedik bilgi sahiplerince ne de büyük filozoflarca olmuştur. Bu süreç,  bilgi birikimlerini özümsemiş, soyutlamalarıyla geleceğe ilişkin sonuçlar çıkartabilmiş, kitleleri o yöne kanalize edecek etkin siyasal kadroların yükselteceği bir süreçtir. Bu süreçte bilgiyi etkinliğinden soyutlamış, bir içsel algı, geviş getirme olayı olarak ele alanlar ise, ezelden ebede kadar süren kahredici yalnızlıkları, etkinsizlikleri ve silik kişilikleriyle dengesiz ve kontrolsüz olarak kalırlar.  Bu süreçte tanık olduğumuz dengesizliklerin kaynağında bu doku vardır.  

Hiç düşündünüz mü? Örgüt tarihi anlatılıyor ama bu örgütün merkez yayın organı CEPHE’nin esamisi okunmuyor. Neden?

Çünkü onu bilmiyor, onunla ilgili bir emeği yok. Onun için Enver Hoca’cı yöntemle, CEPHE’yi tarih panosundaki yerinden siliyor. Bu vasatın neresini muhatap alacağız. Bilen varsa beri gelsin..
İtirafçı Engin’in bittiği yerde tas tamam burasıdır.
İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER’İN
POLİS İTİRAFNAMESİNE 33 YIL SONRA YAZDIĞI

 ÖN SÖZ:

“Önsöz başlığı altında aşağıdaki kısa yazıyı yazıyorum:
Büyük umutlar bağlamıştın, ama hiçbir şey yapamadın. Böyle olacağını başlangıçtan beri biliyordum. Beklentim hiç yanlış çıkmadı.
Şimdi sen o kağıtları al, iyice bir kıvır ve uygun bir yerine yerleştiriver.” (Engin Erkiner. ÖNSÖZ, 29 Haziran 2010)