17 Ağu 2010

179. DOSYA. O BİR MİT AJANIDIR...

ENGİN ERKİNER VE İBRAHİM YALÇIN
BİR POLİS ORGANİZASYONUDUR
-        II -
Mihrac Ural
17 Ağustos 2010


B)   MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN

 Bu bölüme başlamadan aklımdayken sorayım,
MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın göstermelik bile olsa siyasi bir yazısı var mı?
Mahir Kaynak’ın var da…
Bu yazımın özeti şudur, gerisini okumasanız da olur…
“Kendini MİT’e satmış bir ajan için yazacağım ilk ve son cümle; muhatabım olamaz, gününü beklesin” olacaktır.

 GİRİŞ;
26 Mart 2010 Cuma günü, “Acilciler operasyonu” diye bir operasyon yapılıyor. 14 kişi gözaltına alınıyor. 14 aylık bir takip sürecinden bir sonuç alınmıyor ve gözaltılar savcılıkta bırakılıyorlar. 14 kişinin biri ikisi hariç ortak geçmişi Acilci olmaktı. Bu uğurda bedel ödemiş ve demokrasi mücadelesine devam eden insanlardı.
İhbarın kaynağı belliydi. Sorular ve bilgiler tümüyle İtirafçı Engin Erkiner ve MİT ajanı İbrahim yalçını işaret ediyordu; adresler, isimler, kod adların gereç isimleri, ele geçirdikleri her şeyi deşifre etmek”le övünen bu kişiler umutla amaçlarına ulaşacaklarını bekliyorlardı. Tecrübe konuştu, önlem konuştu, bu ihbar girişim boşa çıkarıldı.
İkili muhbir şebekesi amaçlarına varamamıştı. Üzgündüler, buna rağmen. “Çok sevinmeyin, bıraktılar ama dava açarlar gününüzü görürsünüz “ türünden tehdit yapıyorlardı.
Bu gelişmeler ürkütücüydü. Tartışmalar yarar değil zarar getiren bir unsur olmuştu. Bu amaçla bu çirkin tartışmalara kendi açımızdan bir nokta koymayı uygun gördük.
 “Sözün Bittiği Yer” dedik.
O gün bu gün bunları muhatap almama kararlılığı gösterdik; bu kararımızda süreci izleyen yakın dostlarımız ve yoldaşlarımızın da ısrarı etkili oldu. Çevre sahibi olmak ondan etkilenmektir, boşuna kürek salma gibi inatlarla bir yere varılamazdı, devrimci harekete olumlu bir katkısı olmayacak bu tartışmalara kendi açımızdan nokta koymayı uygun gördük.
Ancak bu ikili bir polis organizesi olarak aralık vermeden görevlerine devam ediyordu. nitekim devam eden ihbarcılık yoldaşların ev adreslerinden kod ve gerçek adlarına kadar her şeyi afişe ediyordu.
Bunlar bir yana,
Bir kez MİT ajanı olduğu ispat edilmiş birinin muhatap alınması gereksizdir. İbrahim Yalçın kendini satmış bir kuklaydı. Bu onun işiydi. Bu yüzden akıl almaz zorlamalarla ortaya koyduğu çırpınışları muhatap almanın hiçbir anlamı yoktu. Ne kadar çırpınsa da dönüp bakmamak gerekti.
Bilinen bir yöntem olan MİT’in örgüt içlerine sızarak tahribat ve tasfiyeler yaptığıdır. Bunu beceremediği ya da zayıf kaldığı yerde Özel Harp Dairesi yöntemleriyle, dıştan karalama ve şaibe yaratır. Yazılarına bakın kesintisiz isim veriyorlar, kod adları ve gerçek adları açıklıyorlar, adres veriyorlar, şaibe altında insanları tutmaya çalışıyorlar. MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın, İtirafçı Engin Erkiner’le yaptığı budur.
Bu yazının konusu, ele geçen son verileri okura aktarma amacını taşıyor. O da, MİT ajanı el yazılı 12 sayfalık itirafnamesinde bile oyun oynamış, ayrıntıları gizlemeye yönelmiş. MİT’le ne zaman ilişkiye girdiği konusunu muğlak bırakmış.

MİT’le NE ZAMAN BAĞLANTI KURDU
Üç tarih veriyor.
El yazılı belgesinin ilk cümlesinde “20 Ekim 1986 tarihinde” yakalandım diyor.
 MİT’le bu tarihten itibaren ilişkiye geçtiğini söylemeye çalışıyor. Bu tarih 1. Kongremizin hemen öncesi (1 ay öncesi) bir tarih. Yani, ilişkiye geçmesinin hemen ardından, gelip örgüte “açıklama yaptım” demek istiyor. 
Birinci tarih; 20 Ekim 1986
Ancak el yazması itirafnamesinin 7. sayfasında, 20 Ekim 86’dan öncede de MİT’le ilişkide olduğunu ifade ediyor.
“Ben ADANA’ya MİT’e döndüğüm de Sarı’yı gördüğümü beni kongreye götürmek için geldiğini. 13 ve 16 Ekim’de ANTAKYA PTT’si önünde saat 14.00de buluşacağımızı bildirdim” (İbrahim Yalçın İtirafnamesi s:7) Diyor.
İkinci tarih: 13-16 Ekim 1986.
Satılmış adam anlatmaya devam ediyor. Bu anlatım içinde MİT’le birlikte örgüte karşı kurguladığı senaryoları ve alternatiflerini Kipti şecaatiyle arz ediyor. Sonuçta meşhur cümlesini söylüyor:
“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)
Üçüncü Tarih: 28 Ağustos 1986.
Bu tarihlere bakınca “20 Ekim 86 tarihinde” yakalandığı iddiasının yalan olduğu ortaya çıkıyor. 28 Ağustosta 86’da para alıp geldiğine göre (15 gün kaldığı ilk gelişi) bu ilişki daha eskilere dayanıyor olmalı. Ancak bunu örgüte açıklamıyor. İlk gelişinde 15 gün kalpı geri döndüğünde “üzerimde yakalandı” dediği bilgileri MİT’e eliyle verip karşılığında ne almışsa alıyor ve bir daha dönerek kongrede bulunmak için gönüllü oluyor. MİT verilen bilgileri sonuna kadar işliyor ve ikinci gelişinde, sıkışma anında açıklamasında bir mahsur olmayacak hale getiriyor.
Satılmış adam oyuna devam edecekti. Ama beklemediği bir gerçekle yüz yüze kaldı. İstanbul MİT’i kanalıyla Adana MİT’nin organize ettiği Süleyman Uğur adlı ajan örgüt tarafından yakalanmış, sorgusu yapılmıştı. Adana ve Antep MİT’inden gelen Aydın Ocak adlı MİT ajanı da tam bu arada yakalanmıştı. İbrahim Yalçın bunu öğrenince diz bağları çözülmeye başladı. İlmik boynuna girecek bu açıktı.
Süleyman Uğur (Cengiz) ifadesinde ısrarla, “birileri daha var” diyordu. “Bana ilişki vereceklerdi ama güvenmediler bunun için Kongreye gelen diğer ajanların kim olduğunu bilemedim”.  diye ısrarla tekrarla söylüyordu. İbrahim Yalçın bu ifadelerin kendisini kapsadığını hissetmişti. Sonrası çorap söküğü gibi geldi.
Bu oyunu uzun süre sürdüremeyeceğini anlayınca itiraflarına başladı.
Önce ifadesini sözlü vermek istedi. Bunu ret ettik. Her şey yazılı olacaktı. Nitekim 12 sayfalık el yazısı itirafname böylece yazıldı.
Bu durum Mit ajanının örgüte ilk girdiği andan itibaren görevli olduğuna ilişkin bulgularla kesişiyordu. 1979 yakalanmalarında aldığı rol ise bu günlerde daha belirgin hale geliyordu.
İstanbul örgüt birimini çökerten İtirafçı Engin Erikener’in 19 Ağustos 1977 yakalanmalarında sanık gibi tutuklanan MİT ajanı, akıl almaz bir biçimde 1979 Aralık ayında tahliye oluyor. Bu tahliyenin ardından örgüt bir kez daha darbe alıyor. Günay Karaca’nın da aralarında olduğu 1979 Aralık yakalanmaları öyle başlıyor. MİT ajanı İbrahim yine devredeydi.
Bu verilerden sonra, bu kişinin MİT’ten ne kadar para aldığı, ne yediği ne içtiği, karısını göz ameliyatı için MİT’e neden peşkeş çektiği, “sorumlum” diye tanıttığı Adana MİT’inden “Ufuk” adlı kişi ya da İbrahim Şahin’e atfen, “Şahin” kod adını almasının bir önemi yoktu.
O bir MİT ajanıdır.
Abu satılmış adamın özeline ilişkin hiçbir ayrıntı beni ilgilendirmiyor…
1989 yılında da devrimci kamuoyuna kapsamlı bir dosyayla gereken açıklamayı yaparak o gün bu kişiyi üryan hale getirdik. Bu gün itirafçının oluşturmaya çalıştığı örtü ise bu ikilinin ortak işlerine ait refleksten başka bir şey değildir.
Bu kadarı benim devrimci algılarım ve normlarım için yeterlidir.
Bu satılmış adam ne yazarsa yazsın, mutlak olarak yalan yazacaktır.
Buna ihtiyacı var. Kendine benzer arayacak sırtındaki kamburu hafifletmek isteyecektir.
Ama hepsi boş…
O bir MİT ajanıdır…
Görevine de devam etmektedir…

16 Ağu 2010

178. DOSYA

ENGİN ERKİNER VE İBRAHİM YALÇIN
BİR POLİS ORGANİZASYONUDUR
-I-

Mihrac Ural
15 Ağustos 2010

A)  İTİRAFÇI
Kısaca belirteceğim.
İnsan onur ve erdemi adına ne varsa kaybetmeksiniz Bu ölçüde yalan yazılamaz.
İtirafçı Engin, Günay Karaca’yı yazmış. Günay, yaşasaydı da görseydi diyeceğim…
Bilindiği gibi yazının konusu Günay değil, onu anmak hiç değil. Tersine onu iyice kirletmek ve Mihrac Ural karşıtlığına meze yapıp, üzerinde şüpheler yaratarak çöpe atmaktır.
Çünkü İtirafçı Engin de iyi bilir ki, bu örgütte ona karşı en kararlı tavrı takınan kişi Günay Karaca’dır.
İtirafçı bu yazısında tümüyle yalan üzerine kurgulanmış, okurun araştırma gereği duymayan ilgisizliğine sığınılarak kurgular yapılmıştır.
İtirafçı Engin bir kez daha yeni verilerin ışığında tanıyalım.
12 Mart darbesi dönemi, en sıradan insanların zindana atıldığı, tabutluklara sokulduğu, Kızıldere katliamının ve Denizlerin idamının ve İboların işkencede öldürülmelerinin yaşandığı bir kesit.
Bu kesitte, itirafçı şekli de olsa “Kurtuluş” gazetesinin yazı işleri müdürü diye adı geçiyor. Ancak tutuklanmıyor. Derginin tüm yazarları, ilgilileri kıyımdan geçiriliyor ama yazı işleri müdürüne bir şey olmuyor. O bir şüphelidir.
İtirafçı Engin aynı zamanda “Beylerderesinin muhbiri olma ihtimali hiçte az olmayan” biridir; İlker Akmanın kız kardeşiyle evli ama sorguya bile alınmamıştır; İlkerler, postanede kimi aradıkları ve oradan çıkana kadar kim onları ihbar ettiği konusunda tek şüpheli kişidir. Bu konu üzerinde daha da araştırma yapılacak ve gerçekler ortaya çıkacaktır.
Zincirin halkaları burada bitmiyor.
Ankara örgüt birimi bu adamın bulunduğu bir kesitte yok edilmiştir. Yakalanmayanı, ölmeyeni kalmamıştır. Rıza Salman direnerek yakalanmış, Ömür ve Yüksel şehit olmuştur.
İstanbul’a geçmiştir. Bu gün tüm verileriyle ortaya çıktığı gibi MİT ajanı İbrahim yalçını örgütledikten kısa bir süre sonra eyleme sokmuştur ve ilk eylemlerinde de (4,5 saat içinde) örgütü top yekun yok edecek itiraflarda bulunmuştur.
Bir tokat yemeden itirafçı olan bu ahlaksız, ortağı MİT ajanıyla nerede bir tasfiye varsa orada görülmüşlerdir.
Acilden TKEP’e iltica etmelerinin sonucu TKEP’in tasfiye olması bir tesadüf değildir. Her türden çirkefle saldırdıkları Acilciler örgütüne yaklaşımları ise aynı mantıkla her şeyi ifşa etmeye yöneliktir; eylemler, geziler, kod adları, adresler ilişkiler tek tek deşifre edilmektedir. 3 yıldır süren bu kirli tartışmanın tek bir amacı var, o da devlete Doğu Perinçek tarzı ihbarlarda bulunmaktır. Bu gün bunlarla meşguller.
Oysa, bu itirafçıdan önce ve sonra yakalananlar var. ser verip sır vermeyen yöneticiler var. Bu insanların yakalanmasından sonra örgüt etkin yapısıyla mücadele sürecine ara vermeden devam etmiştir; Bu koşuldaki ölçüt, senden sonra kim yakalandı, kimin adları deşifre oldu, hangi bölgeler tasfiye oldu. Buna bakmak gerek. Bu ölçütte itirafçı utanç duyması gereken bir yerdedir. Sonraki gelişmeler ise ortağıyla birlikte bir polis organizesi olduklarını açıkça ortaya koymuştur.
 Bu girişin ardından Günay karaca yazısında yediği haltları görelim.
Sözde, Günay Karaca üzerine yazmış. Ama sıkıştığı ve kimseyi ikna edemediği konulara değinmekten geri kalmamış.
HDÖ-Acil ayrılığını ele almış ve yalan söylemekten çekinmemiş.
“1979 başındaki HDÖ-Acilciler ayrılığı, gerçekte var olan bir ayrışmaya teorik elbise giydirmiş.” (Günay Karaca yazısından) diye buyurmuş.
Demek ki HDÖ-Acil siyasal ayrışmasında kendisinin bir rolü yoktu. O giydirilen elbiseyi seyretmiş hepsi o kadar. Bu doğrudur. Bunu dile getirdiğim “HDÖ’den Acil’e Siyasal Evrimimiz” başlıklı yazıda dile getirdiğimde rahatsız olmuştu. Ama gerçekleri şimdi itiraf ediyor.
O sadece, bizimle zindanda olmanın akıntısına kapılmış öyle Acilci olmuştu. Şimdi bu satırlarda, ayrılığın siyasi olmadığından dem vuruyor.  
Bize göre ise HDÖ’ile ayrılığımız ciddi bir siyasi ayrılıktı ve hiçbir şahsi yanı yoktu. 
Bu yüzden bu ayrılık sorunsuzca devrimci ilkelere bağlı kalınarak tamamlandı. Hiçbir sorun hiçbir çirkef yaşanmadı; tersine, zindanlarda bir araya geldiğimizde ekmeğimizi paylaştık ortak komünde kaldık (1979 Niğde cezaevi)
O bu konuyu bu günün verileriyle ele alırken, her zamanki sinsiliğini, demagojilerini çalıştırıyor, aklınca HDÖ’cülere mesaj geçiyor. Hayırlı mesajlar…
Bu Özel harp dairesi muhbiri hakkında, o dönemin HDÖ’cüleri ve başta Nebil Rahuma yoldaşın neler düşündüğünü burada söylemem, ölü konuşturuculuğu olur. Önemsemiyorum…
Yazısının girişinde en riskli konuya da değinmiş. Korkulu rüyası polis ifadesi ve savcılık iddianamesi.
Kıpti misali, şecaatini arz ederken sirkatini söylemesi tam yerine oturmuş; Günay Karaca yazısının girişinde diyor ki “iddianamede okuduğunuz her şeye inanacak kadar saf değilsinizdir sanırım. İddianame ve öncesinde polis ifadeleri insana en fazla bir fikir verir, gerçeği vermez.” Diyor.
Adamın kaygısını anladınız sanırım.
Malum ya adamın iddianamesi ortada, bir itirafçı belgesi. Ona gönderme yapıyor, çok kaygılı.
Hayatında bir tek, poliste doğruyu söylemiş, üstelik abartarak ve suçsuz insanları suçlayarak. Böylesi birini tanımlamak için başvurulacak kaynaklar arasında, iddianamenin ve polis ifadesinin olması çok doğal. Kişi kendini nasıl tanımlıyorsa öyle çağrılacaktır, bu en adil olanıdır; yoruma da gerek yok
“Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)
itirafçının yazı yazma sitilindeki sinsiliğe gelince;
Bu zevatın tüm yazılarında bir genelleme, bir kelime oyunu bulunur. Hiçbir şeyi sonuna kadar açık olarak yazmaz. Kanaatlerini, her bir cümlesi diğeriyle çelişkili olan ve bütünlük arz etmeyen yazısında istediği yöne kaydırmak üzere dizayn eder. Bu yöntemle okuru çelişkiler içinde bırakarak yalan üzerine kurulu senaryosunu şırınga etmeye çalışır. Tüm yazıları öyledir.
Günay Karaca yazısında da aynı oyunu oynuyor. Bulandırıyor, karıştırıyor, yalan örgülerle bir senaryo oluşturuyor. Tek tek ele alalım.
Bu yazıda itirafçı Günay Karaca’yı nasıl tanımlıyor?
Her zamanki gibi çok muğlak…
Yazıyı okuyan okura soruyorum;  
İtirafçı Engin, Günay karaca’yı Polislikle mi itham ediyor? Hırsızlıkla mı? Kendini beğenmişlikle mi? Devrimcilikle mi? Mihrac Ural’cılıkla mı tersi mi? Türkiye’de olmasına rağmen mahkemeye yurt dışında olduğu yalanını yutturan bir kişilik olarak mı tanıtıyor? Hangisi?
Bütün bu çelişkileri “ne mahkeme araştırıyor, ne de polis araştırıyor…” (agy) diyerek de mahkemeler karşısında kendisi gibi dürüst davranması gerektiğine mi işaret ediyor?
Bu vasıfların tümünü Günay’a reva görüyor. Seç beğen al. Duruma göre, ihtiyaca göre bir Günay Karaca tanımlaması
Şu cümleye bakın, “Günay Karaca’nın dayısı emniyette üst düzey bir görevli… Bildiğim kadarıyla narkotik şubede…” (agy) diyor tahliyesinin şüpheli olduğundan söz ediyor, gidiş gelişlerinin bulanıklığından söz ediyor.
İtirafçı, Günay’dan ne istiyor? Bunun cevabı yazıdaki akıl almaz sallamalarda yatıyor.
Günay Karaca her yerde açık ve net olarak İtirafçı Engin’e karşı tutum almış, bunu ölene kadar kararlılıkla savunmuş bir yoldaştı. Günay, itirafçı Engin Erkiner’in cezasız kalmasını hiçbir zaman hazmetmemiştir. Bundan dolayı da bana sık sık eleştirel serzenişlerde bulunmuştur.
Bunu geçelim.
Ama yazısında Günay’a bu kadar saldıran ve karalayan itirafçı, nedense yazının sonunda Günay’ı olumlamaya başlıyor. Aklınca bunu “Mihrac Ural Günay’ı öldürmek istemiş” tezine dayandırarak prim yapmaya çalışıyor. Böylece kendi üretimleri olan bu “iddia” Mihrac Ural’ın karalanmasıyla ilgili kullanılabilir görülerek, Günay’a sarılmaya başlıyor.
Aptal adamın beyni almıyor, bir iddiayı ortaya atmadan araştırma yapma gereği duymuyor, belge kanıt, tanık aramıyor. Kim ve nasıl söylerse söylesin önemli olan Mihrac Ural’ı karalamış olsun, yetiyor.
Günay Karaca’ya gelince,
Hatalarıyla sevaplarıyla bu örgütün insanıydı. Emeği geçmiş bir kadroydu. Bu örgütün Genişletilmiş ilk MK toplantısı olan 1-7 Mayıs 1982 toplantısına, tehlikeleri göze alarak katılma cüreti göstermiş bir yoldaştı. Aynı toplantıya davetli olan İtirafçı Engin pasaport bahanesiyle Avrupa’dan çıkma cesareti gösterememişti. Tarihe dikkat edin. 1-7 Mayıs 1982.
Günay Karaca, bu toplantıda bir itirafçı olarak Engin Erikenir’in MK ya alınmasına şiddetle karşı durdu. Davet iletmemi de eleştirdi (Günay’ın ilk ve son eleştirisi budur; aynı toplantıda beni kongreye kadar Geçici Genel Sekreter olarak öneren de kendisidir).
Günay herkesin bildiği gibi Mihrac Ural’la çok yakın bir insandı. 19 Ağustos 1977 darbesinin altından kalkarken örgütün en merkezi, en yoğun ilişki ağlarını oluşturulurken, Feriköy’deki örgüt evinde ilk karşılaşmamızdan itibaren (Boğaz içi ekibi) ağır bir hastalıktan ölümüne kadar Günay Karaca örgütle uyumlu yürüdü durdu.
Kayseri’deki ilişkileri, bir örgüt birimi olarak düzenlenmek üzerine gittiğimde, çok değerli yoldaşlarla karşılaştım. Bu adımı bir eylemle taçlandırdık; örgüt birimi için baskı makinesi ve diğer araçları sağladık. Günay bu ilişkinin İstanbul’da başlayan ilk adımlarının temel unsuruydu.  
Acilciler örgütünü, birbirini sevmeyen insanlar örgütü göstermeye çalışan Özel Harp Dairesi kuklalarının bilmesi gereken, Acilciler her yerde birbiriyle ölesiye tutkun ve birbirine bağlı insanlardı. Bu örgütü, onurlu bir direniş örgütü yapan da buydu.
Sızıntıların tahribatları ise bu gün ortaya çıkan kirliliğin tek nedenidir.
Günay’ın annesi Fatma teyze, yanımıza iki ya da üç kez geldi. Günay’ın ölümünden sonraki her gelişinde Günay’ın bizlere olan sevgi ve saygısını onun ağzından aktardı durdu. Fatma teyze yiğit bir kadındı, bir gelişinde yardım istediği bir konuda bizimle birlikte militan gibi yer almasını bilen bir kadındı. Günay’dan çok daha hareketli ve kendinde emin olan Fatma teyze, bizimle komün yaşamında bir militan gibi yer aldı.
Günay,  bir Acilciydi, hastalığını anladığı andan itibaren, her zamanki sessizliğiyle aktivitelerden çekildi. Görev üstlenmekte tereddütlüydü. Yanımıza geldiğinde elinde Levent yoldaşın hatırladığı bir “Tekelci Sermeyenin Ülkemizdeki İşlevi”yle ilgili bir yazı taslağı vardı. Üzerinde çalışıyordu. Onu Filistin kamplarına gönderdim, kısa bir süre Beyrut’ta yoldaşlarla birlikte kaldı. Kamplardan sonra yanımıza geldi. O her zamanki Günay’dı. En içten yoldaşlıkla, en içten bağlılıkla ülkeye geçti. Fatma teyzenin aktarımları da tas tamam bunu doğruluyordu.
Bu yoldaşça ilişkide kim kime bir nebze zarar vermeyi aklından geçirebilirdi.
Tarih hareket halindeki bir geçmiş olacaksa, bu gün için tarihten alınacak bir şey kalmazdı.
Tarihi, belge ve kanıtlarla yazarsınız, bunun için bir satırlık bir belgeniz yoksa uydurmaktan başka çareniz kalmaz. Yapılan da tastamam budur; bu bir polis organizasyonudur. Başka bir izahı da yoktur.
Ölüleri konuşturma bu insanların bir alışkanlığıdır. Çünkü adına konuştukları yoldaşlar yaşamlarında onlara karşı en kararlı tutumu takınanlardı.
Kimsenin duymadığı, bilmediği yeryüzünde sizden başka kimsenin sahip olmadığı yumurtaları ortaya servis yapmak çok kolaydır. Ama bunu Acilcilere yutturmak zordur.

Gelelim Günay karaca yazısının yalanları.
Birinci yalan, 1-7 Mayıs 1982 tarihini bir daha hatırlayın. Günay Karaca bu toplantıdan sonra kıs bir süre Filistin kamplarında kalarak ülkeye döndü. Haziran 1982 İsrail saldırısı henüz başlamamıştı. Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi  (FKBDC) kurulmamıştı.
Aptal itirafçı, FKBDC kuruluş tarihini bile bilmiyor. Çünkü böylesi büyük siyasal oluşumlar ve örgütümüzün bunun içindeki işlevi boyunu çok aşar, bilmemesi normal. FKBDC kuruluş tarihi 1-4 Haziran 1982 dir. Günay bu tarihte orta-doğuda değildi.
Bizim yumurtacı ise bakın ne diyor. “Suriye’de öldürülmesini istememesi anlaşılabilir. Müntecep daha yeni öldürülmüş, Günay da öldürülürse, başka hiçbir şey olmasa bile zaten uyarı cezası almış olduğu Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi’nden bu kez ihrac edilir.” (Agy)
Yalanın bu boyutuna kin demek yetersizdir diyorum; bu bir görevdir…
Bu konu açılmışken, aptal itirafçıya FKBDC ile ilgili Öcalan’ın özel mektupla dile getirdiği hassas bir konuyu aktaracağım.
Öcalan’ın, şehit yoldaşlarla ilgili yazdığı taziye mektubunda bu konuyu öyle anlamlı özetlemiş ki, bu aynı zamanda İtirafçı Engin’in Faşizme karşı Birleşik Direniş Cephesinin (FKBDC) iç olaylarımızla ilgili tutumlarına da önemli bir göndermedir. Öcalan’ın mektubu:
“Mihrac Ural yoldaş’a,
… Ayrıca uzun süreden beri çeşitli konularda özelikle FKBDC’ye ilişkin gelişmeleri değerlendirmek isterdim. Belki farkındasınız Avrupa’ya dayalı uzlaşmacı, burjuva muhalefete dayalı kuyrukçu anlayış elden gelen her türlü engellemeyi yapıyor. Engel olarak görülen direniş çizgisi, özellikle bize yönelik gerici çabalara hız veriliyor. Bu konulara ilişkin kapsamlı görüşme ve önerileri Cuma (Cemil Bayık bn.)arkadaşla değerlendirmekte yarar vardır. Hemen hatırlatalım size yönelik hazırlanan bildiri özünde bize karşı hazırlanmış olduğu belgeyle kesinlik kazandı. Bunun üzerine kararlılıkla gidilecektir.“ ( Mektup “devrimci salam ve mücadelede başarı dileklerimle 1. 12. 1983 Ali” (A. Öcalan bn) diyerek bitiyor)
Her şey açıkça izah ediliyor, milliyetçiler düşmanlıklarını gösterirken Acilcileri araç kullanmaya çalışıyorlar. FKBDC bildirisi de bundan ibarettir.

Herkesin bilmesi gereken ve bu son tartışmalarda açığa çıkan gerçek itirafçının kazılı bir Acil düşmanı olduğudur. Örgütümüzün karalanması için çırpınmaktadır. 30 yıllık TKEP’lidir. Şimdi ise Acilden söz edilince “örgütümüz” demeye başlaması bir tasfiyecilik işidir.
Çirkin adam TKEP’e sığındığında bunlar aklında değimliydi. Ayrılık bildirisi olan  “Açık Mektup” yazısında farklı sözlerini yayınladım, 15. Dosya’da yer alan bu açıklamalar yüzüne ağır bir şamardı ( bkz. http://acilciler-thkpc.blogspot.com/)
İkinci yalan,  Müntecep’in ölüm tarihiyle Günay’ın Suriye’de bulunduğu tarih birbiriyle ilgisiz tarihlerdir.
 Yalandan kimse ölmemiş ya…
İtirafçı, Müntecep’in (şeyh) ölümünü Günay’ın Suriye’de olduğu zamana denk getiriyor. Ölülerin bile ayağını kaydırmak diye bir şey varsa onu da yalanlarını örtmek için yapıyor.
Şeyh’in ölümü 13 Ekim 1982’dir. Günay Karaca bu tarihte aylar öncesi Türkiye’deydi.
Ama sinsi yılan her satırda ilgili ilgisiz konuları sokuşturarak, sendromunu tatmin etmeye çalışıyor. Bunun için Müntecep konusunu işlemeyi gerekli görüyor. Bu konuda yalanları tek tek teşhir olduğu için satır aralarına sığınmakla yetiniyor.
Üçüncüsü, Günay Karaca’yı, Kayseri kamulaştırmasından elde edilen paraya el koyan adam olarak ima ediyor. Bir de ekliyor “para konusunda tartışmış olabilirler” diyor.
İtirafçı;
“Bir neden, para meselesi olabilir.

Kayseri’deki on milyonluk soygundan kalan para var mıdır, varsa nerededir?

Günay istenilen cevapları vermemişse, öldürülmesine karar verilmiş olabilir.”
Diyor (Agy)
Bir ahlaksız ancak bu kadar beyin zorlamasıyla yalan üretebilir. Ve ilginç olan, bunların şebekenin aklı fikri, para, mal, mülk de olmasıdır. Dönüp dönüp duruyorlar mal mülk para diyorlar. Oysa itirafçı adam, haberim olmadan cebimden para çaldığını kendisi itiraf ediyor. Hırsız ya, herkesten şüphelenecek.
MİT Ajanı ahlaksız İbrahim ise, Nebil’in ölümüne tek neden olan, örgütümüzün haberi olmadan 2 kg altın alması olayı vardır; dikkat edin hep para, pul, çıkar, mal, mülk olayı dönüyor hayatlarında.
Bu hırsızlar, 30 yıldır yurt dışında, zorluklar içinde nasıl da bir komün yaşamı içinde olduğumuzu unutuyorlar; hayatları hep özel geçmiş, bunun için mal, mülk, para diye inleyip MİT kuklalığını para için yapmakta bir beis görmemektedirler.
 Dördüncü yalan, Günay Karaca’nın Konya cezaevindeki ziyaretlerinden pay çıkarma yalanı.
Önce sormak gerek, Günay, Mihrac Ural’ın olmadığı bir zindanda itirafçıyı hiç ziyaret etmiş midir? Asla.
Çünkü Günay açısından itirafçı asla affedilmeyecek biridir. Günay’a göre itirafçı, Örgütü yıkan bir ahlaksızdı.
Önce de yazdım, itirafçının aramızdaki konumu tecrit altındaydı. Örgütsel hiçbir bilgiye sahip değildi ve onunla bu sırlar paylaşılmazdı. Çünkü o şüpheliydi. Bir zayıflık anında satmayacağı şey yoktu. Dolaysıyla, Konya cezaevinde Günay’la yaptığı sohbet iddiası zavallı birinin sığınmak istediği yalandan başka bir şey değildir.
Günay, itirafçıya selam vermeyecek kadar katı bir tutum almıştı; Bizimle her zaman uyumlu olan Günay’ın uyumsuz olduğumuz tek konu da buydu.1982 toplantısında da bunu konuştuk.
Beşinci yalan, “ Semir’e kafasına sık” diye emir verilmiş ama o yerine getirmemiş. Bu emri kim vermiş? MİT ajanı İbrahim bu emri “Zafer Semire iletmiş” diye yazıyor. İtirafçı malum taktiğiyle her şeyi ama kim ve ne olursa olsun her şeyi, tek hedef Mihrac Ural’a bindirme taktiği gereği “ Mihrac Ural verdi”  diyor. Sakince düşünelim…
 Semir yaşıyor.  Öncelikle böylesi bir iddia onun ağzından dile gelmeli aktarmalı olmamalı. Aktarmaların ne olduğu malum. Bu yapılmıyor. İddia sahibi yoksa onun adına konuşmanın adı kalpazanlık olur.
Bir itirafçının ve bir satılmışın kalpazan olmadığını ise kimse iddia edemez.
Yeryüzünde kendisinden başka kimsenin duymadığı bir uydurmayı ölü konuşturarak ortaya atmakta yetenekli olanların bu şebekede yer alması bu anlamda gayet normaldir.
Altıncı yalan,  var sayalım ki böylesi bir emir verilmiş, o koşullarda Semir’in böylesi bir emri yerine getirmeyebileceğini düşünecek birini bulmak gerek ki söylediklerinde doğruluk payı olsun.
Bu kadar ceberut vasıflarla tanımladığınız insanın verdiği emri, Semir’in yerine getirmeyebileceğini nasıl hayal edebiliyorsunuz, diye sorarlar adama? Şimdi koşsunlar her zamanki gibi yazılarına balans ayarı yapsınlar ( MİT ajanı, Nebil’i yoldaşı Adana’dan ikinci gelişinde görmüştü ya…)
Yedinci yalan, Günay karaca Mihrac Ural’ı eleştirdi diye bölesi bir emri vermenin mantığını da bulmak gerek.
Kim, nerede, neyi, nasıl tartışmış, bir Allahın kulu gelsin tek bir cümle söylesin? Tümüyle yalan.
Olmayan üzerine yalan kurgudur bunlar.
Tüm yazılarında aynı yöntem, bir önceki yazıda bir şaibe ortaya atıyor, sonraki yazıda onu delil olarak gösteriyor: böylece kendin pişir kendin ye cinsinden yalan kurguların üremesini sağlıyorlar.
itirafçı Engin bu oyunların müptezelidir; kendine ait hiçbir soyutlaması olmayan bu aptal siyasi yazılarını da ayni yöntemle yazar. Hep yuvarlak ve çifte anlamlı cümleler oluşturur, bir sonraki yazıda aynı cümlelerin farklı bir evrimiyle kurgular üretip, yalana devam eden ahlaksız bir yazı üslubu.
Burada da aynı şeyi yapıyor.
Oysa en sert çatışmaların olduğu bir anda bile şiddete başvurulmamışken, yıllarca hep birbiriyle tanımlanan insanlar olarak, Günay Karaca için Mihrac Ural’ın böylesi bir şiddet kararı alabileceğini ancak ahlaksızlar düşünebilir. İtirafçı Engin’in bildik sallamalardır bunlar.
Aynı yazıda geçen yalanlar bu saydıklarımdan çok daha fazla. Her yazısında da öyledir. Bir de dikkat edilsin, itirafçı eleştirdiği hiçbir konuda alıntı yapmaz. Kaynak göstermez. Bunu yaparsa, demagojileri açığa çıkar.
O gelecek eleştiriye göre, evirilip çevrilecek kıymeti kendinden menkul, kendi uydurmalarını başkasının sözü diye aktarır.
Bu ahlaksız yazım üslubu, bu adamların yaptığı görevle örtüştüğü için dikkate bile almıyoruz.
İlgili okura, Temmuz 2010 başlarında Kürtlerle ilgili sallamalarını hatırlatacağım.
Mihrac Ural’ı karalamak için,  2010 Temmuz ayı başında, “Suriye’de 400 kürdün tutuklandığı” yumurtasını ortaya atmıştı. Fırat Haber Ajansı bu haberleri yalanlamasına rağmen itirafçının yüzü kızarıp köşesinde oturmamıştı. Suriye’de Kürt haberleri, Mihrac Ural’ı karalamak için ne kadar anlamlıdır bilinmez, ama itirafçının iç dünyasındaki milliyetçi ilkellik bunları sürekli kışkırtıp durmaktadır; bu olaylarda da konu Acilciler ya da Mihrac Ural değil bizatihi Kürt özgürlük hareketidir. Kızım sana söylüyorum gelinim sen duy…  
Bu ahlaksız, Mihrac Ural’ın Muhabartla ilişkisi üzerine kurduğu hayallere ömrünü vereceğin çok önceleri yazdım; sizi ebede kadar Mihrac Ural yazmaya mahkum ettim dedim.
Bu noktada, bu uyduruk ithamları ilk ve son kez ayakaltına alıp layığını vermenin zamanıdır.
Herkes bilmeli ki, Mihrac Ural tüm devletleri bir baskı aracı olarak görür, bu aracı yöneten ilerici hükümetler olsa da devlet mantığı ve statüleriyle bir gericilik öbeğidir, bu nedenle tüm devletlere çelişkisi ve çatışması vardır. Mihrac Ural’ı devrimci demokrasi yolundaki mücadelesinde hiçbir devlet teslim alamamıştır, doğrularının arkasında duruşunu, muhabaratın her türüne ve bu yöndeki her eğilime ayakları altında ezdiği izmarit kadar değir verir. Devrimci insan, bu türden şebekelerin tümle sorunu olan insandır; bunun için Suriye’de birçok kez tutuklandım 1 yıl kesintisiz tek kişilik hücrelerde ceza çektim. Kimseye boyun eğmedim, Türk milliyetçiliğine karşı olduğum kadar, Arap milliyetçiliğine karşı da mücadele ettim.
Bu cümleleri azılı bir milliyetçi olan İtirafçı Engin ve MİT ajanı İbrahim’in suratına bir şamar gibi vuruyorum.
Siyasi yazılarım var onlara bakacağım, bu çirkinlere ayıracak zamanım yok, arkamdan nal toplamaya devam etsinler…

SONUÇ YERİNE

Bu bölümü iki cümleyle bitirmeyi düşünüyordum. Ama itirafçı yine yumurtlamış. “Benim yakalanmamdan sonra örgütte büyük bir çürüme var” (Agy). Diyor.
Adamın Acilciler örgütünde fiili olarak 1,5 yıl kalmışlığı bile yok. 30 yıllık TKEP’li olma gerçeğini de atlayarak bunları söylemesi bir aptallık değilse nedir…
19 Ağustos 1977’da rüyalarını bile polise anlatmış,  olası eylemleri ve bunları gerçekleştirebilecek kadroları bile polise vermiş, tarihi sıralamaya uygun olarak üst komiteleri tek tek sıralamış, tüm adresleri, ilişki ağlarını, malzemeleri bir tokat bile yemeden polise veren ahlaksızın söylediğine bakın.
Çürük adam çürümeyi hep başkasında da görmek ister, bu bir reflekstir, benzer arıyor onu anlamak gerek,  zavallı bunadı, nefes alamıyor, bir de doğum günü yaklaştı onun bunalımını yaşıyor…  
19 Ağustos 1977 yakalanmalarından sonra firara düşen yoldaşlarımızla bu örgütü tarihinin en iyi yerine ulaştırdık. Kendi çalışma bölgelerimizde üç kuşak yönetici yetiştirdik, bir halk hareketi olarak siyasi olaylara yön verdik. İlk kez Türkiye ölçeğinde il komitelere kurulup işletildi ve bizler yakalandıktan sonra ser verip sır vermeyerek bu birimlerin çalışması devam etti. Eylemler ve örgütsel çalışmanın tüm boyutları zindan koşullarında bile sürdürüldü. Bu konuda itirafçı tecrit edilmişti bunun için sürece asla müdahil olamazdı. Zindanlardan yönettiğimiz örgüt en parlak dönemini yaşadı en disiplinli olduğu kesiti yaşadı. Bu örgütü “çürümüş” göstermek sadece çürümüşlerin işidir.
Bu süreç yurt dışında aynı kararlılıkla sürdü. Merkez yayın organı CEPHE yeniden yayına geçirildi (12 Eylül 1981), Merkez Komitesi Genişletilmiş Toplantısını (1-7 Mayıs 1982) yapıldı, geçiş dönemi devrim hedeflerimiz adlı örgüt programı yeniden düzenlenip yayınladı, Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi (FKBDC) kurucu üyeliği yapıldı (1-4 Haziran 1982). 1. Kongre, en geniş katılımla, en demokratik tarzda gizli oy açık sayım ilkesine dayalı olarak, muhaliflere sonsuz konuşma hakkı tanınarak bağlandı (24 Kasım 1 Aralık 1986). Kongrenin karara bağladığı yeni örgüt programını yayınlayıp, mücadelemizin yönünü tüm boyutlarıyla netleştirdik. Ortadoğu Konferansı bağlandı (1 Mayıs 1991). Örgütün ülke gidiş gelişleri için, ayakları yere sağlam basan bir sıçrama platformu kuruldu, tüm devrimci siyasi güçlere hizmetler sunuldu. Kısıtlı olanaklar paylaşıldı, devrimci hareketin en etkin şahsiyetleri ikili ya da bir arada toplantılarına ev sahipliği yapıldı, PKK ile en yakın örgütler olarak, evlerimiz ve sofralarımız ortaklaşa paylaşıldı; ortak eylemler ve yöre gezileri yapıldı (bu konu ayrı bir yazıda kapsamlı olarak işlenecektir). Filistin örgütleriyle omuz omuza 1982 Haziran savaşında İsrail’e karşı, 1983 Trablus savaşlarında İsrail, ABD ve Arap gericiliğine karşı savaşıldı; şehitler verdik. 1981’den itibaren İsrail sınırından Lübnan’ın en kuzey alanlarına kadar, Reşadiye, Nabatıya, Sayda, Sur, Burj el Barjne, Reml el bayda, Atfaiyye, Şatilla, Yanta, halbe vd. Kamplarda Filistin halkıyla ve devrimci örgütleriyle omuz omuza olduk. Avrupa çalışmalarımız mümkün olanın zorlayarak yerine getirildi, dernekler kuruldu, komiteler yapılandırıldı, yürüyüşler, etkinlikler aralıksız sürdürüldü. Birden çok yayın organı çıkarıldı. Sistemlerin yok olduğu, dev tarihi miraslarıyla örgütler buharlaştığı bir kesitte bizler durup dinlenmeden mücadelemizi sürdürüyorduk. Bunları hiçe saymak hangi vicdanın işi olabilir. Bunları görmeyip, uyduruk yalanlarla bir tarihi kirletmek kimin işi olabilir.
Bir kez daha meydan okuyarak söylüyorum, bu ikili polis organizasyonudur.
Mit ajanı İbrahim Yalçın’ın 79 Aralık ayında aniden tahliye olması ve bu dönem yenilen darbelerde oynadığı roller, bu gerçeği bir kez daha ortaya koymaktadır.
Bu gerçek, açığa çıkmıştır. Bu ikili sırtlarında ebede kadar taşıyacakları bir kamburla yaşamaya mahkum edilmişlerdir. Tüm çırpınışları bunu örtmeye, kendilerine benzer bulup yüklerini hafifletmeye yönelik yalan kurgulardır. Ancak yeryüzünün hiçbir örtüsü bu kamburu örtemeyecektir. Biz sadece belgelere ve kanıtlara dayanarak bunları teşhir ettik, tarihe bakı kalacak olan budur.
Bu kin ve görev karışımı çirkin tartışmaların devrimci sürece asla fayda vermeyeceğinin bilincindeyiz. Kötü örnek olduğunun da.
Esasında söylenmesi gereken her şey söylendi, karar okurun ve zamanın olmalıdır. Ama görevli olan bu soytarılar, çırpınışlarıyla yalan kurgularıyla örtünebileceklerini sanıyorlar. Bir de onları içten yakan çok önemli ve inanmak istemedikleri bir şey daha var o da, aralıksız ve her önemli siyasi olayda açık ve net görüşümüzü ifade eden siyasal makalelerimizin kesilmeden yayınlanmasıdır. Hiçbir zaman beceremedikleri şey de budur. Bu onların ruhlarına akıl almaz azaplar yüklüyor. Bu nedenle, zavallıların ruh hallerini anlamak zor olmazsa gerek.
İtirafçı Engin Erkiner, doğum günün yine geldi çattı 19 Ağustos 1977. Ruhunu hazırla.

14 Ağu 2010

15 AĞUSTOS 1984 BİR MAKUS KADERİN YENİLGİSİ.


Mihrac Ural
15 Ağustos 2010

15 Ağustos 1984 Eruh baskını gerçekte Kürt ulusunun makus kaderinin yenilgiye uğradığı bir tarihtir; kendi tarihleriyle cesursa yüzleşen Kürtler, bu çıkışı başarabildiler. Bu güne önemli kazanımlarla gelen Kürt özgürlük hareketinin yükselişi bunun tecellisidir.
Böylesine önemli günler, ülkemizin demokrasi mücadelesinin olumlu ve her zaman öne çıkarılması gereken günleridir. Bu günlerin mesajını genelleştirmek halklarımızın kazanımları için zorunludur.
Türkiye solunun önünde de böylesi bir görev durmaktadır.
Türkiye solu, kendi tarihi ve makus kaderiyle cesurca yüzlemeyi başarama yükümlülüğü bu görevin en önemli yanıdır. Sol, İttihatçı geleneğin solu olmaya devam ederken içine düştüğü milliyetçi tutum, büyük emeklerin ürünü olana bu günleri de karartmaya yönelerek çok kötü bir örnek oluşturmaktadır. Böylesi bir sol, halkı temsil etmekten uzak bir soldur. Demokrasiyi tek ulus için algılayanların, farklılıkları ötekileştiren tutumları artan bir bölücü çaba olarak kendini göstermektedir. Milliyetçi solculuk asla demokrasiden yana olamaz.
15 Ağustos dolaysıyla kıssadan alınacak hisseler, Kürt özgürlük hareketi açısından, dayatılan kirli savaşa karşın bir iç savaşa yol açacak eğilimlere prim vermemekte anlam bulacaktır. Türkiye solu için ise kendi tarihiyle cesurca yüzleşerek farklılıklarımızın özgün ve özgür örgütlenmelerini içine sindirip, milliyetçiliğin her türüne karşı ikircimsiz bir mücadele etmesidir. Bunun en önemli yanı Kürt halkına dayatılan kirli savaşa karşı açık ve net tutum almaktır.
***
Tarihte etken bir yere sahip her olayın öncesi ve sonrasını açıklama adına bir dönüm tarihi olur. Bir dizi olgunun simgesi olur. Bu tür simgesel olaylar, tarih içinde biriken ve yoğunlaşarak o güne gelen olayların kırılma noktasıdır. Tarih yazımında çok az şeyi ifade etse de bu tür simgeler olmaksızın farklı dönemleri birbirinden ayırmanın olanağı olmaz.

 Kürt özgürlük hareketi açısından 15 Ağustos 1984 Şemdinli / Eruh baskını böylesi bir tarihi simgedir.

Bilindiği gibi, Kürt özgürlük hareketi tarihi çok eskilere dayanır. Çağdaş anlamda bu hareket 39 isyanla kendini ifade etmiştir. 200 yıldır devam eden kararlı bir eğilimin ifadesi olarak, bu gün varmış olduğu en üst düzeye 15 Ağustos 1984 Eruh baskını olayı simgesiyle ulaşmıştır. Öncesi ve sonrasıyla bu tarih, öncelikle Kürt halkının özverisini dile getirir. Kürt halkı, kesilmeden devam eden ölümlerin, kovuşturmaların, sürgünlerin, asimilasyon ve baskıların altından kalkarak bu güne gelmiştir. Haklı özgürlük davasının arkasında fedakarca duran bu halk, yaşadığımız coğrafyanın tüm farklılıkları ve demokrasi arayışları adına da bir etkinlik olarak siyasal gündemi belirleyen özgürlük hareketini ayakları üzerine oturtmuştur.

15 Ağustos 1984 Eruh baskınına yönelmeden önce 38 isyanla kendini dile getiren Kürtler, siyasal taleplerini kendi gerçeklerinden yola çıkarak dile getirmiştir. Kürt ulusu gerçeği bu taleplerin temelidir.

Ulus, sadece siyasala ait olan ve kendini devletle ya da siyasi eğilimle ifade eden bir fikir jimnastiği olarak ele alınmayacak olursa Kürtler, kendi coğrafyalarında kendi dilleriyle sosyal ve kültürel ilişkilerinin tarih içindeki evriminin sonuçlarıyla, özgürlük ve demokrasi taleplerini ortaya koyarak ulusal varoluşlarını da dile getirmişlerdir.  Bu tarihi alt yapının zemini olmaksızın, bu siyasi eğilimlerin doğması mümkün değildir; ulus birilerinin siyasal tercihi değil, tarihi bir kategori olarak uzun ve yoğun dil, kültür, ruhi şekillenme, ekonomik ve coğrafi bir dizi etmenin evrim birikimlerinin sonucudur. Kürtlerin ulus gerçeklikleri de özgürlük hareketlerinin var oluş nedeni de budur.

15 Ağustos 1984 Eruh baskını bu birikimlerin, yeni bir sürecin açılımında dönüm noktası olması itibariyle çok önemlidir. Bunu daha doğru algılamak için Eruh baskını öncesini kısaca belirlemek gerek.

Eruh baskını öncesi Kürt halkının mücadelesi iki döneme ayrılabilir.

Birinci dönem; tarih sahnesine çıkma potansiyelleri taşıyan bir ulusun özgürlük mücadelesini ulus adına bilinçli siyasi bir çabayla oluşturamadığı, lokal kalan isyanlarla dile getirdiği aşamadır.

İkinci dönem; 20.yy kesitinde yüksel ulusal hareketlere paralel yürüyen ve ulusal kurtuluşçu eğilimlerini siyasal söylemleriyle de dile getiren aşamadır.

Bu aşama kendi içinde iki bölümde irdelenebilir. Birincisi,  20.yy başlarında Kürt ulusal mücadelesinin, Türk uluslaşma süreci içinde ezildiği dönemdir, ikincisi Dersim isyanı sonrası 15 Ağustos 1984 Eruh baskınına kadarki dönem.

Son iki dönemin birinci evresi farklı değerlendirmelere muhatap olmuştur.

Osmanlının yıkıntılarından doğmaya başlayan ve bir ulusal devlet yapılandıran Türk ulusu, egemen olduğu coğrafyada birden çok etnik yapı üzerine oturmuştur. Kurulan ulusal devlet demokratik bir yapı oluşturamamış olması dolaysıyla da diğer etkin yapıların ve başta Kürt ulusunun özgürlükleri önünde set oluşturmuştur. Tekçi zihniyet ve algılarla kurulan Cumhuriyet,  kuruluş kesiti dünya siyasal yönelimlerinin etkisi altında, artan oranda bir ilkel milliyetçilik içine batmıştır. Bu batış, ırkçı bir dayatılmayla at başı gitmiş, farklılıkları ötekileştirme ve kanlı bir biçimde tasfiye etme süreciyle noktalanmıştır. Kürt ayaklanmalarının uğradığı kanlı akıbet ise, bu güne kadar süren toplumsal kaosların ve çözülmemiş sorunların kaynağı olmuştur. Bu süreç Dersim isyanıyla noktalanır (21 Mart 1937).

Dersim isyanıyla, 15 Ağustos 1984 Eruh baskını arasında kalan dönem ise çok önemli bir dönemdi. Bu dönem gerçek ve çağdaş anlamıyla siyasal örgütlenmeleriyle sivil toplum kuruluşları ve yayın etkinlikleriyle Kürtler bir ulus olarak tarih sahnesine çıkışlarının en önemli belirtilerini ortaya koydular. Gerçek bir ulusal kurtuluş hareketi bu sürecin içinde mayalandı. Bu sürecin özverileri, siyasal mücadele insanlarının emekleri ve aktiviteleri aynı zamanda, 15 Ağustos 1984 Eruh baskını sonrası gelişen Kürt özgürlük hareketinin de temelini atmış oldu.

Bu süreç içinde Kürt siyasal mücadele örgütlerinden ayakta kalanlar, öncekilerin yok oluşlarıyla dile gelen fedakarlıklarının ürünü olduğunu tarih adına teslim etmek yanlış olmayacaktır.

15 Ağustos Eruh baskını ve sonrası ise, Kürt özgürlük mücadelesinin en anlamlı ve en başarılı dönemidir. Bu dönem kararlı bir iradenin, geçmişi inkar etmeden üzerinde onurluca yükselmenin, milliyetçiliğe düşmeden ortaya konan kapsayıcı çabaların, başkasına ait rollere girme basitliklerine düşmeden ortaya konan özverilerin ürünü olmuştur. Kürtler ilk kez bu ölçüde kapsayıcı ve çok boyutlu mücadele yöntemleriyle Kürt ulusu adına demokrasi ve özgürlük taleplerini dile getirmektedirler.

15 Ağustos Eruh baskını, PKK’nın kendi coğrafyasını doğru algılamasıyla da çok yakından ilgilidir. Bölgenin devrimci hareketi olmak ve bir yerli hareket olarak bu coğrafyanın sunduğu her olanaktan yararlanabilmek, çok boyutlu dengelerin doğru kurabilmekle ilgilidir. Bekaa kampları ve 15 Ağustos ilişkisini bu kapsamda değerlendirmek yanlış olmayacaktır.  Buna PKK ve Türkiye solu ilişkisini de önemle eklemek gerek  (1982 Haziranda kurulan Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi  (FKBDC) kuruluşu gibi).

Sonuçta 15 Ağustos atılımı, Kürt halkının tarih sahnesine çıkış arzusunun kararlı ifadesi olarak ortaya çıkan bir atılımdır. Bu atılımın Liderliğini yapan en önemli kadroları yakından tanıyan bu satırların yazarı, yakalanan başarının en önemli özelliği olarak milliyetçiliğe prim verilmemesini tespit eder. Mücadeleyi demokrasi eksenli olarak sürdürmek bu liderliğin başardığı en önemli hadisedir; bu aynı zamanda ortak ülkemizde iç savaşın önünde duran en büyük engeldir.

Bu gün 15 Ağustos 1984 Eruh baskını, bir başlangıcın simgesel tarihi olarak sadece Kürt kardeşlerimizin değil Anadolu mozaiğinin de adına süren demokrasi mücadelesinin önemli bir günüdür. Bu günün mesajı Anadolu farklılıklarının özgürlük mücadelesi için de anlamlıdır.

15 Ağustos 1984 Eruh baskını gerçekte Kürt ulusunun makus kaderinin yenilgiye uğradığı bir tarihtir; kendi tarihleriyle cesursa yüzleşen Kürtler, bu çıkışı başarabildiler. Bu güne önemli kazanımlarla gelen Kürt özgürlük hareketinin yükselişi bunun tecellisidir.
Böylesine önemli günler, ülkemizin demokrasi mücadelesinin olumlu ve her zaman öne çıkarılması gereken günleridir. Bu günlerin mesajını genelleştirmek halklarımızın kazanımları için zorunludur.

Türkiye solunun önünde de böylesi bir görev durmaktadır.

Türkiye solu, kendi tarihi ve makus kaderiyle cesurca yüzlemeyi başarama yükümlülüğü bu görevin en önemli yanıdır. Sol, İttihatçı geleneğin solu olmaya devam ederken içine düştüğü milliyetçi tutum, büyük emeklerin ürünü olana bu günleri de karartmaya yönelerek çok kötü bir örnek oluşturmaktadır. Böylesi bir sol, halkı temsil etmekten uzak bir soldur. Demokrasiyi tek ulus için algılayanların, farklılıkları ötekileştiren tutumları artan bir bölücü çaba olarak kendini göstermektedir. Milliyetçi solculuk asla demokrasiden yana olamaz. 

15 Ağustos dolaysıyla kıssadan alınacak hisseler, Kürt özgürlük hareketi açısından, dayatılan kirli savaşa karşın bir iç savaşa yol açacak eğilimlere prim vermemekte anlam bulacaktır. Türkiye solu için ise kendi tarihiyle cesurca yüzleşerek farklılıklarımızın özgün ve özgür örgütlenmelerini içine sindirip, milliyetçiliğin her türüne karşı ikircimsiz bir mücadele etmesidir. Bunun en önemli yanı Kürt halkına dayatılan kirli savaşa karşı açık ve net tutum almaktır.