7 Oca 2010

165.dosya : YORUMSUZ

Zeki Bayterin 14 Nisan 2010

“Tek bir soru...

Bu yazılanlar yalan mı? Uydurma mı? Yoktan var edilerek üretilen hayal ürünleri mi?

Yalandır, uydurmadır, böyle birşey olmamıştır diyebilen bir kişi varsa çıksın SÖYLESİN...

Ben kendi adıma söylüyorum. Ben bu sitede yazılan yazılar adına da konuşuyorum.

Yalan söyleyen, yok yere kirlilik yaratan, şaibe üreten, belgesiz, tanıksız konuşan her kim olursa olsun NAMUSSUZDUR..."

Yukarıdaki satırların sahibi malum… MİT ajanı İbrahim Yalçın.

Kendisine tek bir soru sormuşlar onu taklit ediyor. Cevap verememişti. Ne sormuşlardı önce bir hatırlayalım;

“İbrahim yalçın, THKP-C(Acilciler) örgütü 1. kongresini takip ve ihbar etmek için ön ödeme olarak, MİT’ten direk ve elden keş para 150 000 TL aldın mı? Almadın mı “ (Bkz. 57. Dosya http://tarihselhainler.blogspot.com/)

Bir MİT ajanı muhatap alınmaz, bizde bu kural, cezası verilir o kadar. Onu muhatap almadan, okurun bilgisine sunmak için yazıyorum. Cevabım evet, sizler birer yalancısınız. Her yazdığınız da şaibe ve kirliliktir, diyorum... Dayım ALİ ÇAKMAKLI’nın ailesine küfrettiğimi uydurmandan tut, bir dolu çirkin suçlamaları unuttuğumu varsay. Ama şunu İyi hatırla, Bir yazında benimle görüşüp nasihat edensin… Yalancı olduğunu söylemek zorundayım, söylemesem yüreğim söylesem dudaklarım kanar. Söylemeliyim ki kendi küllerinde çırpınmasın Anka… Söylemeliyim ki yakmasın kanatlarını, kendi ateşinde. Öyle ya, yalancının mumu yatsıya da kalmıyor.

Hep yalan söylediniz hep uydurma ve kurgularla konuştunuz ve hele tek bir belge ve kanıt ortaya koymadınız. Ama sizin için söylenenler kanıtlarıyla belgeleriyle ortaya kondu. Belge ve kanıtlar, başkasının değil, duyum ya da ölü konuşturarak değil, kendi el yazılarınız ve polis ifadelerinizdi. Gerisi teferruattır denip ciddiye bile alınmadınız.

Ama siz, 2 yıldır çırpınıyor kendinizden başka kimseyi kandıramıyorsunuz. Oysa sağlam iddialar iki satır, üç cümle olur, kanıtlar ve belgeler konur, biter. Yukarıda sana sordukları sorunun seni bitirmesi gibi…

Haliniz perişan beyler pür perişan…

Kamburunuz ömür boyu çirkinlik kusmaya mahkum etmiş sizi.

Bundan sonrası dağları delmektir, öyleyse vur kazmayı Ferhat, çoğu gitti azı kaldı.

164.dosya :GARİP DİYALOGLAR

12 Nisan 2010 Pazartesi

Mihrac Ural'ın notu:


Zeki Bayterin, Ali Çakmaklı'nın yeğeni olarak yazmaya başladı. Ama bu gün o, Zeki Bayterin olarak yazmaya devam ediyor. Kendisi olmaya kendi adına hiç bir gölge altına girmeden yazımaya devam ediyor.

"Zeki Bayterin, Acilcilerin Dedekorkutu"dur diyenler var. Ben de öyle tanımlıyorum. Tipik bir Adanalı, sözü anlamlı anlamlı gediğine koyan. Ama hiç kimsenin, şahsına, anasına, avradına, babasına, bacısına ilişmeyen bir erdemli insan. Erdemsizlere klavuz olacak kalibrede...

Yoksuldur, ama onurludur. Bu sutünlarda yazılarına asla müdahale edilmez.

Ona "şahıslarla ilgilenme, siyaset toplum için yapılır şahsi dalaşlar, sadece sahibini kirletir; kirlilerin az olmadığı bir ortamda daha dikkatli olmak gerek." uyarısı yapmakla yetinirim.


Çabamız demokrasi mücadelesine daha çok insan katmaktır, örgütsüz milyonlar arasında bir alan bulup örgütlemektir. Biliyoruz ki, örgütlü insan çevresi olan insandır, "ipi kopuk" değil. Kimliklidir yanlışını uyaran olur. Bu açıdan benim çevrem sürekli uyarılarımı dikkate alır, ben de onların uyarılarını. Bunun için son sözlerimizi söyledik ortak kararımız gereği.

Zeki bu yazısında da gerçeklere ışık tutmuş.

Birlikte okuyalım...


Zeki BAYTERİN
13 Nisan 2010

Yıllardır yaşamın bizzat içerisinden tanıdıklarımızı saymazsak, devrimci maske ardında kim ne kadar marifetliymiş, kim nere de ne türden teşhirci, burjuva kültür batıklığına takılı, bir bohem, bir lümpen ve daha geri konumda olduğunu yazdıkları yazıları belge olarak görüp değerlendirmekte haksız olmayız.

Yaşamın içerisinden birebir tanıdıklarımızı bir kenara bırakalım uzaktan, yıllardır seyrettiğimiz bir dolu eski insan neler yapmış hele bunun içerisinden çıkmanın mümkün olduğunu söylemek için hayal gücünün çok geniş olması, daha doğrusu uzaydan daha dün gelinmiş olması gerekir. Keşke mümkün olsa, dar bir salonda değil geniş bir alanda stadyumda toplanılsa da kim ahlaklıdır ilk ve son konuşulsa ve bir çok tartışmalı sorun da konuşmalar bitse. Yani hayal ediyorum sizde buna katılın. O zaman ortaya çıkan tablo yıllar süren birlikteliklerin ardından ununu eleyip oturmayı beceremeyenlerin, sınır ötesinden anti-bilimsel esas oğlan olma kaygısıyla yüz yüze kaldığınızı göreceksiniz.

Artık bir kendileri vardır. Birde ifadelerinden anlaşılan, daha dün, eski yoldaşlarıyla bir şekilde zorunlu görüşen bu insanlar, bu günkü söylemler temelinde mi görüşüyorlardı? Suçlu aramak için mi? Doğrusu merak ediyorum.

O gün. Bu gün söylenilenler hiç mi akla gelmiyordu. Yıl 2010 Mihrac Ural suç makinesine mi döndü kaç göz arasında. İnsan gözünde insan ne çabuk değişiyor. Bu keskin dönüşler her zaman kirli niyetlerin ürüdür. Kabe’nize taş atmanızın vebalin bir kenara, 2 yıldır bitiremediğiniz bu saldırılardan sonuç alamadığınızı görmüyor musunuz. 2 yıldır karalamalarla adını başlık yaptığınız insanın ne kadar büyüttüğünüzü ve onun dev gövdesi altında ezildiğinizi hissetmiyor musunuz. Düyada bu ölçekte korkulan, bu ölçekte ilgi sahibi edilen bir başka Süpermen devrimci var mı? Yazılarınızın titrek yüreği hep buna işaret ediyor. Hele hele onu hiç tanımayan, hayatında birkaç saatini bile geçirmemiş olanların da sürüye yamanma, hayatında Acilci olmayanın kraldan çok kralcı olma cinsten saldırıları ne kadar inandırıcıdır kendinize soruyor musunuz? Örgüt 88 de bitti derken iki yıl önce 1. Kongrede coşkun alkışlarla, oy birliğiyle Genel sekreter seçtiğinizi ne çabuk unuttunuz. Bu örgütün merkez yayın organı CEPHE’yi yayınlayan, zindanda da bunu takip eden, yurt dışında 12 Eylül karanlığında da yayınına ülke içinde dağıtımıyla sürdüren kararların sahibini ne tez unutmuşsunuz; o zaman onun talimatlarıyla hareket ederken aklınız neredeydi. Bunu yüzlerce örnek daha ekleyebilirim. 10 000’e yakın belgeden söz ediliyor, siz de örgüt adına kaç satırlık belge var söyler misiniz; hangi örgüt bu kadar önemli bir arşivi, duyarlı yöneticileri olmasa göz bebeği gibi bu güne kadar koruyabilirdi. Söyler misiniz? Allah aşkınıza bir de şu sizin 28 yıllık TKEP’li olmanızı yadsıyıp, üzerinizden attığınız kabuğun içine bir daha girme çabanıza ne demeli. Bakın bay yılan sürüsü bunca yıl sonra, adama hadi oradan derler…


Mihrac Ural’ı 33 yıl önce karşı kaldırımdan gördüğümü saymazsam hiç görmedim. Sekiz ayı aştı sadece yazılarından tanırım. Bu sürece dahil olurken onu aklamak gibi bir misyon yüklenmeyi hiç düşünmedim. Tersine ona suçlu gözüyle yaklaşarak yazıştım. Onun 30. yıl önce dayımın ölüm emrini verdiğini öğrendiğim insanların inandırıcılığını yitirmesinden, nokta kadar menfaatler için virgül gibi eğildiklerini görmem bu günle birleştirildiğinde doğal olarak bu suçlamanın abes olduğu sonucuna vardım. Kolaya kaçılmış öne çıkan emek veren her yerde örgüt için çırpınan birinin suçlanması en kolay olanıydı, o yapılmış. Bu gün aynı şeyin tersten tekrarına tanıklık yapıyoruz, akıl almaz yalanlarla, aynı mantıkla aynı şeyler yapılmaya çalışılıyor. Birincisi trajediydi, ikincisi açık komedi; kişinin kendi kendiyle alay eden türünden.

Bu gün açık ve net olarak görüyorum bir tarafta sahtekarlar, diğer tarafta baskınlara, göz-altılara meydan okuyan direngen insanlar karşı karşıyadır. Muhbirler bir yanda devrimciler diğer yanda, geçmişten bu güne devam eden mücadele halindedir.

Bu ortamda Mihrac Ural’ın Ali Çakmaklı’nın katlinde payı olmadığını açıkça söylemem bir insani duruştur; gerçiği vicdanı rahat söylemektir. Bunu teyit eden çok şey ve o günün sorumlusu insanların bu konuda beyanları var. Ali Çakmaklı ile Mihrac Ural arasındaki samimi ilişkinin ceza evi boyunca nasıl sürdüğünü bilen canlı tanıklar var. Ama amaç o değil, amaç şaibedir kindir ve sonuçta bunun adı bir yerde görevli olmaktır. Bu sözlerim aklama anlamına gelirse aynen öyledir, kabulümdür.

Sadece şahsi çekişmelerinden dolayı hiç tanımayanların 30 yıl sonra yeniden yaşayanları hiçe sayarak ezberci despot anlayışla aynı bakışta ısrarcı olmalarını anlamakta güç. Yıllar sonra sizde nerden çıktınız demekte demokratik bir haktır. Artı, bahsedilen insan ( Ali Çakmaklı) birinci derece yakınımsa en az konuşanlar kadar, benim konuşma hakkım vardır. Tanımayanların neden konuştuklarını iyi tanıyıp, konuşmayanları anlamak güç değil, alışıldık bir düzendir bozulmaz; kirli amaçlara Ali Çakmaklı’yı alet etmek bu ucuz insanların, hayatlarında bir şey başardıkları görülmemiş insanların işidir. Ama yıllardır, Mihrac Ural için dayımın “ölüm emrini verdi”ğini söyleyip bu gün sesi çıkmayanları bulabilsem, tek bir sorum olacak, bilmeyenlerin aşağı yukarı her gün seslendirdiklerini bir kere seslendirsinler. Ali hoca, nın ölüm emrini Mihrac Ural vermişti desinler. İhaleye vermesinler, burjuva politikasına malzeme servisi yapmasınlar. En azından suçladığınız insan kadar büyük olun, diyalog yolunu seçsin.

“Namusum ve şerefim üzerine yemin ederim” diyecek olanlar tarafımdan dikkate alınıp yeniden değerlendirilecektir, buna Ali hocanın ajan olduğunu söyleyenler de dahildir. Olur insan yanılabilir. “O gün yanıldık öyle değilmiş” desinler, yeterli. Ben de yanıldığımı söyleyecek düzeydeyim, hiç kimseye de göbek bağım yok, insani ilişki dostluktan gayri. Yalnız aşağıda hiç tanımadığımız dünyadan bihaber, içki arkasına sığınan serserileri. eski söylemlerle masallarına inanmayanların karşısına dikip diş gıcırdatma, ters bakmalarını sağlamak acizliğinde, maskaralığında ta kendisidir. İnsan gibi sorusu olana insan gibi cevap hazırdır.

Adana’da meselelerin nasıl halledildiğinin acısını en iyi biz biliriz. Yıllarca dizinin üstünde fındık kıran kalitesizler değil ilgili olana duyurulur. Eskimiş çirkin taktiktir. Tanınmayan yeni düşmanlıklar yaratmanın zararlarından bahsedip, yeni olumsuzluklar yaratmak provakatif tavrın önünü açmaktır. Boş verin devrimciliği, her şeyden önce insan olunmalı sonra, dostluk da düşmanlık da seviyeli olmalı. Her alanda dostluğun sonsuza dek süreceğini söylemek ne kadar hayal olsa da. Dostluklarında yerini bitmez tükenmez kinle sürmesi, anlaşılması garip, düşündürücü bir duygudur. Herhangi bir sebepten dostluk bitebilir, insanlar içlerine bastırdıkları duygularını fırsatını bulduğunda dışa vurabilir. Bilemesiniz ki, küsersin ilişkini de kesersin. Bazı şahsi düşmanlıkları da başkalarına yansıtma yaygınlaştırmak gibi çabalarda niyet onursuzdur. Küçük bir örnek vereyim. Ahmet. Nebil Rahuma’nın yeğenidir. Bir yerde selamlaşıp ya da el sıkışırken dayımdan dolayı, dayısının öldürüldüğünü düşünmesinden daha doğal ne olabilir. Kaldı ki öyle de değil, Peki bu yanlış duyguyu biz ölen yakınlarına dayatmanın ahlaki yanı nedir söyler misiniz? Siz kimsiniz be kardeşim siz kimsiniz bunca yıldır susmuşsunuz bu gün sizi duygularımızla oynamaya sürek kim söyler misiniz. Ayıpla iç içesiniz, devrimciliğin her türüne kara çalıyorsunuz ama dönüp kendi el yazılarınız ve ifadeleriniz için bir özür bile dilemiyorsunuz, “işimize devam edeceğiz” deme arsızlığı yapıyorsunuz. Sizi değil varsa sizi okuyanları anlamak güç; kurgularla suçlu bulmayı bırakın açıkça itirafçı olduğunu ifadesinde söyleyen ve yine açıkça MİT’ten 150.000 TL alarak kongreyi ihbara geldiğini söyleyen dururken başkalarıyla ilgili olmak suçluya ortak olmak değil midir. Soruyorum size…



Beyler ne bizim gibilerle nede duygularımızla oynamaya kimsenin hakkı yoktur. Biriniz “bileğinden tutulduğu an, itirafçı olmuş eline kağıt kalem verilmiş dökülmüşte dökülmüş…” diğeriniz ise fiyatını 150.000 tl olarak belirlemiş ve kendini satmış. Hiç ilgili olmayacağız, hesabı gününde sorulmalıydı bu ikilinin, örgüt düşünülmüş, bölünme olmasın denilmiş, kuşatılmışlar da ama bu günler yaşandı ya işte o gün karar alınmalıydı bu gün bu çirkinliklerin olmasının önü kesilmiş olurdu. Şaibeli olanal kendi dilleriyle, yazılı belgeleriyle bunu söylüyor daha ne aranacak, okurları varsa okurları bu cümleleri okusun önce. 14 kişi gözaltına alındı bunlardan biri bu çevrenin adamıydı ne odluda gözaltına anıldı anlamamıştık, sonra öğrendik onlara “ahlaksız şerefsiz” demiş, bir bacının adını yalan iftiralarla dillerine doladıkları için. Onu da yakacaklardı. Ama ilginç olan, bu tartışmalar da zorlandıktan sonra adını ortaya koyarak yazan ölü konuşturucusu gözaltına alınmamış; ne ilgin ne ilginç, taraftar korunuyor sürüden kopan MİT’e yem oluyor …

Anladık beyler sizi, 26 Mart 2010 Cuma günü arkadaşlarımız göz altına alındığında her şey açık oldu. Kar maskelilerin sabahın köründe İstanbul, Ankara, Mersin, Antakya baskınlarının arkasında hangi çete olduğu anlaşıldı arife maruftur çok söze gerek yok…



Yaşadıklarımdan yola çıkarak ahlaksız olana ahlaksız demek prensibim olur.

Gönül isterdi politik yazsaydım Ali hocanın yeğeni gibi başlayıp kaportacının dahi, bir kaç kitap yazdığı yerde incecik bir kitapta ben yazsaydım. Saldırmak yerine kelime düşüklüklerinde yardımcı olunsaydı hani devrimcilikten çok söz ediyorsunuz, yaşamımda ilk defa katkı görmüş olurdum . İnsani diyalog kocaman bir sıfırdır sizde altında kalıyorsunuz. Dedikodu yazar olmaya geçit vermez bunu bilmiyorsunuz. Bu süreçte anladık geçmişte de bu günde ciddi bir yazı yazmamışsınız TDAS’ı üstlenme abesiniz size ait bir kolektif emeğe el koymaktır. El koymaların iz süreni komiser Kolombo’yu hatırlatıyorsunuz.



Doğrusu yadırgıyorum, İçki kültürü yokmuş, diğerini önden tanımamışta arkadan zorlanmış insanları tanımak için yıllarca arkadaşlık yapmaya gerek var mı? Bazı şeyleri beynimde canlandırınca yüz yüze de kimlerin zorlanacağını, patinaj yapıp, traktör lastiği kadar çukur kazacaklarını tahmin edebiliyorum yıkılası sınırlar.

Yoksulluk alay konusu kemerini semiriyor. Zenginlikte suç, uyduruk servetler paparazileri kıskandıran atlatmalar oluyor. İnsan kendi halinde nasıl olunmalı acaba diye düşünürken, dikkatini çeken başka bir uçla da karşılaşabiliyoruz. Bir insanın saflığının, yani temiz olmasının alay konusu edilme olayıyla. Doğrusu burada iki kelime etmem gerektiğine inanıyorum. Konumuz MEHMET GÜZEL . Geçmişinin arkasında dik durmayı becerebilen, cezaevlerinde 14 yılı deviren, dönüp yılmadan görev alıp demokrasi mücadelesinde halkı için tüm zorlukları yenmeye çalışan bir kahraman. Bu yiğit insan nesli tükenmiş türden bir insandır. Ortaya koyduğunuz halinizle eline su dökemeyeceğiniz bir militan. Bu cümleleri kurmak için Mehmet Güzel'in dostu olmaya bile gerek yok, adam gibi düşmanı iseniz de bunu söylersiniz. Doğrusu ben, kendimi sokak ağzı konuşan apolitik bir adam zannediyordum. Bu süreçte hayal kırıklığı yaşıyorum, olunacak bir şey bırakılmadığını görüyorum; aklımın almadığı bir kirli küfür ağzıyla her türden etik değerlerin çiğnendiğine tanıklık yapıyorum. Mafya, lümpen aleminin en çirkin zevzeklerinin bile aciz kalacağı bir dili, iki de birkaç diploma aldığını açıklayan (polisteki ifadesinden aldığı diplomayı nedense hiç söz konusu etmeyen), kelimelerle oynayıp herkesi istediği gibi suçlamayı marifet sayıp Nebil’den aldığı 2 kg altını ve MİT’ten aldığı 150.000 TL yi ne yaptığını açıklamak için kırk kez balans ayarı yapan bir satılmıştan duymak, sanırım taşların yerine oturmasından ibaret bir durumdur. Yaşadıkça öğreniyoruz…



İddia kanıt ve belgeyi dayanmalı. Bunu yapamayanın karalaması iddiası şaibedir. Şaibeli insanların başkalarını şaibeli yapma çabaları ise insan psikolojisinde bilinen bir refleks türüdür. Biz sizi biliyoruz beyler hem de çok iyi, 26 Mart 2010 Cuma gününü gücünüzü de gördük koruduklarınızı da öğrendik. Siz taklitsiniz Doğu Perinçek’in ihbar makinesi olanak da bir taklitsiniz, orijinaliniz şu an kimlerle nerede onu bilince çıkartın yeter…

Sizde bizi tanıyorsunuz…



Gözaltına alının, polisle, devletinizle sorunu olan, direnen, karınca kadarınca ama kararlı bir irade ve ısrarla buradayım diyen birer demokrasi mücadeleperestleriyiz. Taklidimiz olmaz…

163. dosya : SÖZÜN BİTTİĞİ YER...

Mihrac Ural 2 Nisan 2010

Söylenti değil, siyasi hasım iddiası değil, üçüncü kişilerin doğrulamasını bekleyen söylem değil. Ölüler adına konuşmak da değil. El yazılarıyla, imzalarıyla, yorumsuz resmi belge ve kanıtlarla gerçekler ortaya konuyor. İşte belge ve kanıtın; kendi el yazılarıyla, altında imzalarıyla söyledikleri. Altı üstü birer cümle...

Birinci cümle, Polis işbirlikçisi İtirafçı Engin Erkiner’e aittir;

“Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)

Yukarıdaki cüme 33 yıl önce söylendi, polisteki yazılı ifedesinde de yerini aldı; o gün polis, bileğini tutuğu an itirafçı olacağını bellirtti.

Eline kağıt kalem verdiler; hayalleri dahil her şeyi anlattı, örgüte ait her türden gizli bilgiyi "kornolojik olarak" polise teslim ederek deşifre etti, döküldükçe döküldü. Unuttukları aklına geldikçe, mazgal kapısını tıkladı, polisi çağırdı "şimdi hatırladım" diyerek, unutulanları bile polise teslim etti, teslim oldukça da döküldü...

Utanmaz İtirafçı, ahlaksız bir kişi olarak, 33 yıl sonra bu gün, muhbirliğe devam edeceğini ilan ediyor.

Doğu Perinçek medresesinin sadık bir öğrencisi olarak, ihbarlarını sürdüreceğini dile getiriyor; "deşifre etmeye devam edeceğiz" diyor.

Bu ihbarlar sonucu, İstanbul. Ankara, Mersin ve Antakya'da 14 devrimci "terör örgütü mensubu olarak" gözaltına alındı.

Evet, tam 33 yıl sonra itirafçı bir kez daha ihbarlarıya sahnedeki yerine, Özel Harp Dairesinin bir kuklası olarak alıyor; "Mihrac Ural 'bizi ihbar ediyorlar' diye bağırıp çağırıyor. İhbar etmek, deşifre etmekse, buna bundan sonra da devam edeceğiz" (Engin Erkiner, "Mihrac Ural ile Muhabarat; Uzak Durun!" 28 Mart 2010)

"Mihrac Ural gibi... bir kişiyle yoğun ilişki içinde olmanın bedeli vardır. Bu tür insanları bıkmadan usanmadan teşhir edeceğiz…" (Engin Erkiner, 'Alçaklara Kar yağıyor Üşümedin mi?' 1 Nisan 2010)

" Çizgimizi bundan sonra da sürdüreceğiz" (Engin Erkiner, 'Alçaklara Kar yağıyor Üşümedin mi?' 1 Nisan 2010)

Bu cümlelerle birlikte artık her şey açık hale geldi. Devrimcilere karşı, polis ajanı muhbirler bir şebeke oluşturup servislerini yapıyorlar.

Davamız adeletsiz, gerici sistemle ve onu koruyan devlete karşıdır. Kuklalar için hiç vakit tüketmedik. Kuklalar, kendi sözleriyle kendilerini yeterince açık tanımlıyorlar. Okura, bunu sunmakla yetiniyoruz.

Bizi, 33 yıl önce ihbar eden bu ahlaksız itirafçı, bu günde ihbar etmeye devam ettiğini açıklıyor; tek fark, dün yakalandığında, bu gün ise bir görevli olarak açıkça yapmaktadır.
İkinci cümle; MİT ajanı İbrahim Yalçın’a aittir;



“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " ( İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)



Bu satılmış kişi muhabımız değildir. Cezasını beklesin.



İbreti alem sonu için, zaman aramızda hakemdir.



Acilciler tarihi bir onurlu direnme tarihidir. İçimize sızdıkları an açığa çıkarttığımız bu iki kişi dışında, saflarımıza kirli hiçbir insan yaklaşamamıştır. Bu da Acilciler tarihinin şanlı ve gururlu yanıdır.



10 000'i aşkın belgenin içinde yer aldığı dev örgüt arşivinin ve yoğun olarak biriken örgütsel çalışma belgelerinin tanıklığıyla örgütsel tarihimiz, direnenlerin kaleminden ve devrimci akademisyenlerin katkısıyla yazıldığında okurda çok şey öğrenecektir.



Bunun ilk adımı olan dosyalar, belgeler, kanıtlar, fotoğraflar, örgüt arşivinin yayınlanabilir tüm vesikaları bu bloglarda yeri geldikçe de okura sunulacaktır.



http://tarihselhainler.blogspot.com/ --- http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ --- http://mirural.blogspot.com/

162.dosya : "DEŞİFRE ETMEK"

Mihrac Ural 29 Mart 2010

33 önce itirafçı olarak örgütle ilgili her şeyi deşifre etti. Bu gün, 33 yıl sonra yeniden, ortağı MİT ajanıyla yine "deşifre" edeceği tehdidi yapıyor.

Aydınlık dergisinin ifşaatlarını, deşifre girişimlerini hatırlayın. Sol güçlere verdiği zararı aklınıza getirin, aynı görevler yerine getiriliyor.

Doğu Perinçek'in ikici nesil modülleri iş başında.


Devrimcilerin dikkatine;

İtirafçı Engin Erkiner ve MİT ajanı İbrahim Yalçın, ihbarlarına devam ediyor...


19 Ağustos 1977. Örgütümüz İstanbul'da ağır bir darbe aldı. Basına "Bombacı Leyla" operasyonu olarak geçti. Baskınlarda biri yakalandı.


Polis bileğini tutuğu an, itirafçı olmak istediğini söyledi.


Eline kalem kağıt verdiler, "kornolojik olarak" örgütle ilgili herşeyi akıl almaz bir ayrıntıyla verdi. Bildiği, tahmin ettiği, olasalıkları dahil tüm eylemleri, kadroları, önceki ve sonraki üst komiteleri, ölüyü diriyi, melzemeleri ev adreslerini, şoförleri, sempatizanları, merhaba dediği, yoldan geçen ilgisiz insanları verdi de verdi...

Aklına geldikçe mazgal deliğinden polisi çağırdı "şimdi hatırladım" dedi ve yeniden verdi. Nebil yoldaşı, Ali çakmaklı'yı, Mihrac Ural'ı, Ali Sönmezi ilk kez polise "deşifre" ediyordu. İlgisiz eylemleri ilgisiz olan bizlerin de sırtına yıkarak, polise yapılabilecek eylem ihtimallerinin neler olabiliceğini kurgulayarak anlattı, döküldükçe döküldü.

Bizleri, bundan tam 33 yıl önce deşifre etmişti. Polis bu gün yine peşimizde. Biz mücadelede onlar takipte. Aynı kişi, İtirafçı Enigin Erkiner bizi yine deşifre etmeye devam ediyor.

Bu gün de deşifre ediyor. O gün polis bileğini tuttuğu an, şimdi ise ortağı MİT ajanı İbrahim Yalçın ve ölü konuşturucusuyla birlikte işine devam ediyor. Yine ilgili ilgisiz herkesin ismini "deşifre" ederek görevini yapıyor.

33 yıl önce (19 Ağustos 1977) şunları söyledi:

“Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi,19 Ağustos 1977, s:16)

33 yıl sonra (28 Mart 2010) aynı sözleri şöyle tekrar etti:


"Mihrac Ural 'bizi ihbar ediyorlar' diye bağırıp çağırıyor. İhbar etmek, deşifre etmekse, buna bundan sonra da devam edeceğiz"

(Engin Erkiner, Mihrac Ural ile Muhabarat; Uzak Durun!)


İşte Engin Erkiner budur. 33 yıl önce itirafçıydı, şimdi ise pervasız bir muhbir. Bu ne bir hasım iddiası ne de bir suçlama, adam kendi görevini kendi yazısıyla açıkça ifade ediyor. Biz hiç bir iddiada bulunmadan kişi kendini nasıl tanımlıyorsu öyle aktarıyoruz; belge ve kanıtla kendi el yazısını ortaya koyuyoruz.


"Deşifre etmek" sözü kime ait, bunun kaynağı kimdi diye sorarsanız, devrimci süreci iyi bilenler irkilerek Doğu Perinçek diyecektir.


Evet ihbarı sol arasına sokan onu bir medrese haline getiren ve sonunda Genelkurmayın basit bir kuklası olarak yakalanın bu kişi Doğu Perinçek'tir.


Engin Erkiner, ortağı MİT ajanıyla, bu zincirin son halkalarından biridir. Muhbir Engin'in ortağı, MİT ajanı İbrahim yalçın'ı, kendi itirafnamesinde, kendi el yazısıyla, kendini nasıl tanımladığını okuduğumuzda tüm taşlar yerli yerine oturacaktır:


“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi, s: 9-10)

İşte bu muhbir taife, demokrasi mücadelesine omuz veren, yasal zemin dışında hiç bir çabası olmayan, yasal dergi ve derneklerde çalışan devrimcileri tek tek "illegal örgüt üyesi" olarak lanse edip ihbar etti. Gözaltına alınmalarını yol açtılar.

Muhbir şebekesi, İtirafçı Engin ve MİT ajanı İbrahim yalçın

Size sesleniyorum;

26 Mart 2010 Cuma günü. Şafak sökerken evlerimize baskın yaptınız, yüzlerinizde kirli sutarınızı örten kara maskeler vardı. Çoluk çocuk, ailece hepimizi yerlere yatırdınız. Karalama ve şaibe uydurması yalan kurgulardan ibaret yazılarla, Doğu Perinçek öğrencileri olarak başaramadığınızı, devletinizle birlikte ölüm kusmak üzere kurulu silahlarınızla başarmaya çalıştınız.

Engin Erkiner, İbrahim Yalçın, Erkan Ulaşan siz dünden bu güne uzanan görevlilersiniz; Özel Harp Dairsenin kuklaları olarak bir ekipsiniz.

Demokrasi mücadelesi nin neferlerini ihbarlarınızla yakmağa çalıştınız. 14 yiğit insanı gözaltına aldırdınız. Bununla da bir şeyleri başardığınızı sandınız; haliniz Kıpti misali, şecaatinizi arz ederken sirkatinizi itiraf ettiniz.

Siz resmi birer polis ajanı, ahlaksız birer ihbarcısınız.

Davamız gerici sisteminizle ve onu koruyan devletinizledir. Onurlu direnme tarihiyle bizler sizleri koruyan güçlere karşı halklarımızınh haklarını savunmaya devam edeceğiz.

On yıllardır katlanmadığımız zulüm kalmadı. Çekmediğimiz acı kalmadı. İşkenceler, zindanlar, firar ve mültecilik koşullarının tüm kesvetini omuzladık.

Başımız dik, halkımız için, demokrasi mücadelesini sürdürdük. Bu gün de aynı yolda, dünden gelen doğrularımızın arkasında durarak mücadele ediyoruz. İhbarlarınız bizi yıldıramaz, mücadele devam edecektir.









DOSTLARA TEŞEKKÜR EDERİZ...

İhbarlar, yalanlar, saldırılar ve provakasyonlar sonuç verdi... Hep uyardık, yapmayın dedik, bunlar ihbar dedik, tartışmalarımızı siyasal yapalım dedik... Dinletemedik. Ve 29 Mart 2010 günü yapılan baskınlarla göz altına alınarak sorgulandık. Bu süreçte gerçek dostlarımız hep yanımızda oldu. Bu süreci bizimle birlikte yaşadılar. Onlara gönül dolusu teşekkür ediyorum.


Dostlarımız dışında kalanlar ise ellerini oğuşturarak, bir biçimde içeri atılmamızı beklemeye başladılar. Bu densiz insanlar, bu susmayan insanlar, bu her koşulda Acil hareketinin tarihini savunan insanlar, bir an önce susturulmalı diye çabaladılar.


Ama yine başaramadılar. Yine ayaktayız, yine dikiz ve yine alanlardayız. Polis ve savcılık sorgusunda bile Acil hareketinin tarihini adım adım savunarak dışarı çıkmayı bildik. Hemen her yazımızda, üstüne basa basa, biz Acil hareketinin onurlu tarihini savunuyoruz dedik. Bu bizim tarihimiz ve kirletilmesine asla izin vermeyiz dedik ve bunu yaptık.


İhbarcılar, yalancılar, hainler, provakatörler.... Bir kez daha size sesleniyorum... Ben ve benim gibi düşünenler, Acil hareketinin tarihine saldırmanıza, yalanlarınıza, ihanetlerinize asla izin izin vermeyeceğiz. Bu tarih bizim tarihimiz ve sonuna kadar savunmaya devam edeceğiz.


Yeni süreçte demokrasi mücadelemizi Acil Demokrasi platformu içerisinde vereceğiz. Acil Demokrasi Platformu demokrasi mücadelemizdeki yeni adresimiz olacaktır.Yaşama dönük kaygılarımızı hep canlı ve dinamik tutacağız... Biz geleceği bu günden kendi doğrularımızla, hesapsız savunmaya, sahip çıkmaya devam edeceğiz...


Gözaltı sürecimizde yanımızda olan, bizi yanlız bırakmayan, yanımızda olduğunu bir biçimde bizimle paylaşan tüm dostlara teşekkür ediyorum.. Birlikte daha uzun yollar kat edeceğiz ve hep başımız ve yüregimiz dik olacak...


Ö.Ödemiş

KIZILDERE KATLİAMININ ÖĞRETİSİ

Şerif YILMAZ 30 Mart 2010

30 MART 1972, Türkiye devrimci demokratik hareketinin gelişim seyrinde

yaşanan önemli bir tarihsel kesite işaret eder. Bu tarihte uğruna

ölümlere gidilebilecek devrimci, militan dayanışmanın günümüzde ne

kadar ihtiyaç duyulan bir gerçek olduğu tüm yakıcı sıcaklığıyla

önümüzde durmaktadır.


Öyle ki, içinde bulunduğumuz süreçte toplumun aydın, devrimci,

demokrat kişi ve kurumlarına reva görülen her türden baskı ve terörün

milliyetçi tarzda dışa vurumu ayyuka çıkmakta. Bu saldırılar devlet

bünyesinde Kızıldere'den günümüze, farklı adlar altında olsa da Genel

Kurmay Özel Harp Dairesi ve ihbarcı çömezlerinin, MİT ajanlarının

çabalarıyla hayata geçirilmektedir.



Son günlerde devlet terörü Tunceli-Sivas kırsalı ve Cudi dağlarında

maddi yıpratmayla, diğer yanda da psikolojik savaş yöntemleriyle

demokratik açılım adına hayata geçiriliyor. Yakın süreçte yaşanan

yıldırma, korku salma, güvensizlik yaratma türünden gerçekleştirilen

operasyonlar; gerek Barış ve Demokrasi Partisine yönelik saldırılar,

gerekse birkaç gün öncesinden İstanbul-Ankara-Mersin ve Antakya'da

demokratik kurum ve kuruluşlarla temsilcilerine karşı sürdürülen

devlet terörü dikkat çekmektedir.



Mahirlerden günümüze kadar THKP-C'nin devrimci-demokrasi mücadelesinde

şekillenen oluşumu, farklılığı itibariyle, siyasal mücadelede içinden

çıkıp geldiği toplumsal sürecin daha ilerisinde yer alışıyla döneme

damgasını vurmuştur. Devrimci direniş çizgisinde geçmişten

alınabilecek ciddi anlamda hiçbir miras yok iken, ilk kez, siyasal

anlamda geleceğe miras oluşturacak hattın temelleri bu konjonktürde

atılarak, Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya ve arkadaşları

bu sürecin baş mimarları olmuşlardır.



Örgütümüz böylesi bir siyasal mirasın temelleri üzerinde, her türden

ihanete ve yılgınlığa karşı mücadele bayrağını teslim alan İlker Akman

ve yoldaşlarının sürece omuz vermesiyle kendini geliştirerek bu

günlere gelmiştir. Şehitler verme pahasına yükseltilen devrimci

dayanışma ruhu, mücadele azmimizi bileyen onur duyduğumuz geçmişimizin

en önemli mirasıdır.



Kızıldere'den günümüze taşınan en anlamlı miras, Devrimci-demokratik,

siyasal mücadelede oluşturulan direniş hattının bilince çıkartılarak,

bir duruş, bir kültür haline getirilmesidir. Bu inançla yolumuzu

aydınlatıyor, yılmadan, usanmadan, bedeller ödeyerek demokrasi uğruna

mücadelede mevzilerimizi daha da etkin hale getirmenin çabasını

veriyoruz.





Bu ana temalar üzerinde Kızıldere şehitlerini anmak, mücadelemizde

yaşatmak, Onlar'a en yakışır olanı yapmaktır. O dönemin

şekillendirdiği farklılıkları, günümüzün konjontürel değişimleriyle

kucaklaştırarak geleceğe taşımak, bilişim çağının devrimci

açılımlarıyla kesişir. Bu anlamda da bir kez daha geçmişimize sahip

çıkıyor, onur duyuyoruz.



Geçmişini inkar edenlerin, geleceği yakalama şansı olmayacaktır.

DEMOKRATİK AÇILIM'CI BASKIN VE OPERASYONLAR

Bir yanda devletin silahlı güçlerine karşı,
diğer yanda muhbir şebekelerin takip ve ihbarlarına karşı

onurluca direnmenin sorumluluğunu taşımak...

Bu kavga bir tarihin dünden bu güne gelen geleneğidir,

boyun eğmeyeceğiz...


Bedreddin Mahir
28 Mart 2010


Antakya'da, İstanbul, Ankara ve Mersin'de, Demokratik Kültür ve Sanat derneği yöneticileri, ATAK dergisi yöneticilerinden oluşan, dernek başkanı, Barış Meclisi delegesi 14 aydın demokrat, Cuma günü (26 Mart 2010) sabaha karşı saat 06.00 dan itibaren maskeli ve silahlı ekiplerce evleri basılarak, aileler ve çocuklar yere yatırılarak göz altına alındılar.

Yasal çalışma haklarını kullanan bu insanların, özgürlüklerini gaspedenler, bu pervasızlıklarını nereden almaktadırlar? Hukuk bu ülkede orman kanunu mu?

kimlik hakları yok sayılan halkım adına soruyurum...

Burası Türkiye mi, Orman mı? Hangi Türkiye'deyiz bunu bilmek istiyoruz...

Burası demokratik açılım ve demokratik anayasa hazırlığı içinde olan bir ülkemi, karanlık arka sokakların serseri kanunlarıyla yönetildiği batakhane mı?

Demokrat kamuoyunu bilgilendirmek ve duyarlılığı için, bu operasyonların farklılıklarımaza karşı birer operasyon olarak da gündeme geldiğini dile getirmekle yetineceğim...

Haberleri geniş haliyle şu linklerden okuyabilirsiniz.

http://www.antakyagazetesi.com/News2.asp?NewsID=27742

http://www.antakyagazetesi.com/News2.asp?NewsID=27728

http://mirural.blogspot.com/

Ortak ülkemizde ne zaman eşit olacağız? Ne zaman eşit olmanın özgür nefeslerini alacak, evlerimizde rahat uyuyacağız ? Bu coğrafyanın ezilen halkları bu soruların cevabını arıyor...
Antakya ayrıcalıklı bir baskı altına mı alınmak isteniyor, Diyarbakırın çektikleri yetmedi mi bundan ders alınmadı mı?

BU YUMRUK MİLLİYETÇİ BİR BÖLÜCÜLÜKTÜR

Mihrac Ural 12 Nisan 2010



“Bu ülkede farklı olmak zor zanaattır” diyorduk. Öyle değilmiş.

Farklı olmak, ölüm çeşitleri arasında seçim yapmaktır, pusuya düşmektir. Avcının istediği biçimde merhamet darbesine boyun eğmektir.


Farklı olmak, sınır dışı operasyonların bombaları altında ölmektir, köylerin jandarma zoruyla göçe zorlanması ve yaşam kimyalarının bozulması demektir.

Ahmet Türk’e vurulan yumruk ise bunların hepsidir.

Bu yumruk, anavatanında yabancı olmaya mahkum edilişimizin sivil dille anlatılışıdır; sivil diktatörlüğün de belirtisidir.


Bu yumruk zorbalığın özgürlüğümüze uzanan elidir. İster önceden hazırlanan bir komplonun olsun ister kendiliğinden gelsin bu akıl, iflas eden akılsızlığın dilidir. Cehaletin cüretidir.

Bu ülkede, yeri toplumların bakir toprakları anavatan haline getirmelerinden bu yana, birçok yabancı toplum gelip yerleşmeye çalışmıştır. Tümü zoru araç kullanmıştır, yerli halkı kendi evinde esir etmiştir. Emek ürünü, kuşaklar boyu süren kararlılığın sonuçları gasp edilerek tecavüz edilmiştir. Zorla dayatılan bu konuşlanış, hırsız kaygısıyla ürkekçe ve herkesi düşman görerek bu güne kadar korunmaya çalışılmıştır. Bu gün bile, bilim adamı sıfatıyla konuşanların “kılıç hakkı”nı meşru gören yaklaşımlarına tanıklık etmekteyiz.

Orta-Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket en aydın şairlerimizin dilinde bile, tek boyutlu bir algı içinde sunulmuştur.

Solun milliyetçi düzlemde mevta olması, kara delik gibi bu ülkeyi cehennemi bir ırkçılığın eline esir etmiştir. Ahmet Türk’e atılan bu yumruğun bilinçaltı, böylesi bir vebanın ürünüdür.

Bu bilinç kirlenmesi, tarihe meydan okuyan tek boyutlu bir bakışın rahminden doğmuştur. “Bir çıkıl taşı” karşılığı, her türden savaş cinneti yapacak akılların ifadesi budur.

Bu aynı zamanda toplumu aldatan “Demokratik Açılım”ın iflasıyla birlikte, kapıların ne türden çatışmalara yöneleceğinin de işaretidir.

Bu ülke gergin bir ülkedir. Bu ülke kimlik bunalımı içindedir. Bu ülke kaoslarını aşamayan, tarihiyle cesurca yüzleşmeyen bir ülkedir.

Bu ülkede farklı olmak zordur, yaşamak için boyun eğmek, sesiz kalmak, yasaklı ve kovuşturma altında yaşamak, tehcir edilmek mültecilikte hakkın rahmetine mazhar olmak bir kader gibi dayatılmıştır.

Bu gidiş, gidiş değil çöküştür. Karanlık ortaçağlarda bile başarılamamış imha palanlarının bilgi çağında ikamesinin mümkünü artık yoktur. Yeryüzünün tüm askeri ve güvenlik kuvvetleri gelse de böyle bir yaptırımı ikame edemeyecektir.

Bu ülkede, birlikte barış içinde ve eşit kurucular olarak demokrasiyi ikame etmeden farklılıklarımızın özgürlük ihtiyaçlarını derinlemesine ve genişlemesine yerleştirmeden, bu gerginliğin aşılması mümkün değildir. Bu gün bireysel gibi duran bu yumruk, ortak bir kimliğin, ortak bir dilin ve aklın yumruğu olarak sadece Ahmet Türk’e değil hepimize vurulmuştur.

Kendi coğrafyasında milyonlarca insanıyla, özgürlük talebini dağlarında, ovalarında ve şehirlerinde yeri göğü inleterek dile getirmesine rağmen, ülkeyi iç savaştan koruyan siyasal iradesiyle tarihin ender ulusal kurtuluş hareketleri arasında yer alan Kürtler, bu yumruğun muhasebesini ciddi biçimde değerlendirecekleri açıktır.

Ancak beklenen bu değil, tersidir. Hükümranlığı altında yaşanan devletin ve egemen toplumun aklıselim insanlarının, aydınlarının, solcularının, yönetimlerinin bu değerlendirmeyi daha erken ve daha atik yapmalarıdır. Bu değerlendirme ayrıca çok anlamlıdır. Bir fay hattı gibidir. Bunu becerme yükümlülüğünün olduğu da açıktır.

Bu ülke birimizin değil hepimizin olduğunu bir kez daha, bin kez daha birbirimize kanıtlamak zorundayız.

Kimse kimseyi aldatmasın, Kimsenin eli kolu bağlı değil.


Dizginlerin koptuğu yerde kuşaklar boyu kanlı bir süreç açılır. Bu sürecin vebali, bu günden önlem almayanların boynunda olacaktır.


Bu toprakları, bu coğrafyayı farklılıkların mezarı yapmak isteyenler, bunun hesabını bin kez yapmaya mecburdur. Geride kalandan da mahrum olmaları, yakın geçmişin tarih derslerinde bolca mevcuttur…













SURİYE'DE KÜRTLER

Dicle Haber Ajansı (DİHA) Muhabiri
Murat Altunöz'un "Suriye'de Newroz kutlamaları" üzerine sorduğu soruya verilen cevap.


Bedreddin Mahir
23 mart 2010

Rakka kentinde (Suriye) Newroz kutlamaları nedeniyle ölüme yol açan çatışmanın Kürt-Arap kardeşliğine vuruduğu darbe, Kürt halkının karşılıksız kalan barış ve birlikte yaşama iradesine de bir darbedir.


Rakka olayları bir dizi gerginliğin ürünüdür. Her gerginlik küçük bir kıvılcımla ciddi bir yangına dönebilir. Bunun çözümü güvenlik önlemleri değil, sertlik hiç değildir. Güvenlik ve sertlik, devletlerin ucuz yöntemidir ve en erken iflas edenidir. Halkı karşısında kendini sorumlu görmeyen devlet kördür. Devlet kimseyi suçlama hakkına sahip değildir. Halkın güvenliği için gerekli her şey, devletin emri altında oldukça, tek sorumlu devletin kendisidir.

Kürtler, Newrozlarını hiç bir yerde özgürce kutlayamıyorlar. Eski kabuklarını üstlerinden atamayan, bin bir gerekçeyle ilkel statülere tutunan devletler, çağdaş bir algıyla bu kutlamaları özgürlük sevincine yükseltemiyorlar. Bununla da kalmayıp, baskıcı tutumlarla, basitçe aşabilecekleri sorunların tutsağı oluyorlar. Suriye gibi bölgemizin en hassas ülkesinde, Arap milliyetçiliğinin kör ettiği gözler, basit sorunları, aşılması güç sorun haline çevirmektedir. Bu sorunlar da toplumu esir almaktadır.

Hangi nedenle olursa olsun milliyetçilik her toplumun, her ülkenin ve her devletin en büyük handikabıdır. Bölücülüğün de temel kaynağıdır. Devletin pompaladığı milliyetçi gerginlikleri, nereden gelirse gelsin provakasyonların da kışkırtıcısıdır. Gerginlikler çatışmaya dönüştüğü zaman, kimse kimseyi suçlamasın tek suçlu ve sorumlu devlettir. Bu Ülkemizde de öyledir, Suriye'de de öyledir.

Suriye kendi Kürdüyle güçlüdür, ona karşı sertlikte ise zayıftır. Emparyalistler bunu istiyor. Zayıf bir Suriye bölge halklarının çıkarına değildir. Kürt halkı bulunduğu her ülkede kendi topraklarındadır, kimsenin topraklarını gasp etmiş bir halk değildir. Yaşadığı ülkenin değerlerine de saygılı ve barışçıl bir halktır. Kürtleri kazanan, hakları ve özgürlükleriyle Kürtleri güçlü kılan, kendini güçlü kılar, kendisi kazanır. Suriye'den de beklenen budur.

Kürt sorununda tutum, Filistin davasındaki tutum gibi bölgenin barometresidir. Bu bölge birimizin değil hepimizindir, saflarımızı sıklaştırdıkça, farklılıklarımızı birer kurucu eşit olarak ele aldıkça hepimiz kazanabiliriz.

Bölgenin tüm devletleri bunu öğrenecektir.

***

Kürtler, sadece Türkiye'de değil, bölgenin her köşesinde makus bir talihin toplumudur. En kadim ve en yerli olan, toprakları anavatan haline getiren, yaşama açan, ama hak ve hukukta en geride bırakılanhalk, Kürt halkıdır; dünyanın en büyük haksızlığına uğrayan iki ulusu da bu bölgededir. Biri Filistin diğeri Kürdistandır.

Kürt Halkının mahrumiyetleri, sevinç günleri Newrozda da bir hüzündür.

Uzun yıllar Türkiye'de yasaklı olan ve uğruna ağır bedeller ödenerek resmileşen Newroz, Suriye'de uzun yıllar özgürce kulanmasına karşın bir kaygı ve korku günü haline gelmektedir. Bu yıl Kürt halkı Suriye'de her yıl olduğu gibi, barışçıl bir Newroz kutlamak için meydanlara toplandığında, rahatsız edici baskı ve provakasyonlara muhatap olmuştur; Halep, Şam, Rakka ve diğer şahirlerde Newroz kutlamaları Kürt halkının sevincini gölgeleyen riskli bir gün haline gelmiştir. Bu olumsuzlukta, bölgenin her devletinde olduğu gibi Suriye'de de devletin ağır bir sorumluluğu vardır.

Suriye'de Kürtler her şehirde bir varlıktır. Bayram kutlamalarını on yallardır kutlarlar. Ancak olumluluklara karşın, Suriye devletinde de olumsuz algı ve milliyetçi hasasiyetler nedeniyle Newroz kutlamaları, provakasyonlar karşısında yetersizliklerin hanhdikabına düşmaktedir. Bu hassasiyetler, basit bir kutlamayı gerigin bir çatışma arifesine getirmektedir. Halkı korumakla görevli olan devlet, bu gerginliğin temel sorumlusu olduğunu ve halkı korumakta ciddi yetersizlikleri olduğu açığa çıkmaktadır.

Kürtler, Newrozlarını hiç bir yerde özgürce kutlayamıyorlar. Eski kabuklarını üstlerinden atamayan, bin bir gerekçeyle ilkel statülere tutunan devletler, çağdaş bir algıyla bu kutlamaları özgürlük sevincine yükseltemiyorlar. Bununla da kalmayıp, baskıcı tutumlarla, basitçe aşabilecekleri sorunların tutsağı oluyorlar. Suriye gibi bölgemizin en hassas ülkesinde, Arap milliyetçiliğinin kör ettiği gözler, basit sorunları, aşılması güç sorun haline çevirmektedir. Bu sorunlar da toplumu esir almaktadır.

Hangi nedenle olursa olsun milliyetçilik her toplumun, her ülkenin ve her devletin en büyük handikabıdır. Bölücülüğün de temel kaynağıdır. Devletin pompaladığı milliyetçi gerginlikleri, nereden gelirse gelsin provakasyonların da kışkırtıcısıdır. Gerginlikler çatışmaya dönüştüğü zaman, kimse kimseyi suçlamasın tek suçlu ve sorumlu devlettir. Bu Ülkemizde de öyledir, Suriye'de de öyledir.

Suriye bölgemizde emperyalizme karşı, Siyonizme karşı bir direnme hattıdır. Farklılıklar konusunda özgün yanlarıyla da önemli genişlikleri vardır. Kürt halkı Suriye'de, ülkesine en çok destek veren bir halktır. Suriye'nin bölgedeki tüm savaşlarında, Müslüman Kardeşler'in gerici terörüne karşı da Kürt halkı ülkesinin yanında durmuş, desteğini vermiştir. Bu halk Suriye'de, kimliksizlerden oluşan büyük kitlesine, demokratik hak ve hukuktan nasibini almamasına karşın, yönetimin ilerici tutumlarının temel destek gücü olmuştur. Bütün bunlara karşın bayramında gerginlik yaşamaktan kurtulamamaktadır. Sorunların çözümüne köklü yaklaşımlar yapılamamaktadır.

Rakka kentinde (Suriye) Newroz kutlamaları nedeniyle ölüme yol açan çatışmanın Kürt-Arap kardeşliğine vuruduğu darbe, Kürt halkının karşılıksız kalan barış ve birlikte yaşama iradesine de bir darbedir.

Yarım asırdır Kürtlerin ve Kürt özgürlük hareketinin en yakın dostu olan Suriye'yi, Talabani'ni "Ebiya" diye tanımlar. "Ebiya, her zorluğun üstesinden gelendır. Suriye, bizi ebeveyn gibi, Saddam diktatörlüğünden koruyup, kucaklayan, destekleyendir" diye tarif eder. Başkan Öcalan'la 18 yılımı bu ülkenin topraklarında paylaştım. O da, bu ülkede bulduğu özgürlük ortamında Kürt halkının tarihsel yükselişini başardığını yüzlerce kez ifade etti "bu güvenilir limana hepimizin vefa borcu var" dedi. Bunu söyleyen Kürt liderler, Suriye'ye bu değeri biçerken, Suriye Kürt halkının Newroz kutlamalarında hala başarısız sınavlar verdiği görülmektedir.

Suriye bu gelişmeleri öncelikle ülkesinin stratejik çıkarları açısından önemli ele alma yükümlülüğü altındadır. Bunun bilincinde olmak ve gerginlikleri gerileten, içdokusunun bütünselliğini demokasiyle, özgürlükle güçlendiren bir ülke olmalıdır.

Suriye, dünyanın tüm emperyalistlerince sıkıştırılmakta olduğu hepimizce malum; İsrail siyonizminin savaş tehdidi altında kaynakları tüketildiği de açıktır. Bu durumun yarattığı milliyetçi Arap ilkelliği, içte olumsuz yansımalar bulmaktadır. Bölge halklarının direnme saflarında bulunan Suriye'nin içteki mozaik dokusuna çok daha önemle eğilip, bütünleştirici demokratik ve özgürlük yaklaşımları yapmak yerine, gerginliklere prim veren durumlara düşmesi bu milliyetçi ilkel algıların kaosudur. Bu kaos, güçsüz bir Suriye, iç sorunlarını aşamamış, demokrasi ve özgürlük yönünde adımlarını atamamış gergin bir ülke yaratmaktadır.

Oysa bilinen o ki, ülkesinin farklılıklarını kazanmayı başaran bir devlet, dünyaya meydan okur. Suriye için bu durum kürt halkının haklarını kazanmasıyla daha anlamlıdır. Kürt halkı haklarını kazandıkça Suriye güçlü olur. Suriye bu konuda önemli adımlar atmalıdır.

Rakka olayları bir dizi gerginliğin ürünüdür. Her gerginlik küçük bir kıvılcımla ciddi bir yangına dönebilir. Bunun çözümü güvenlik önmelleri değil, sertlik hiç değildir. Güvenlik ve sertlik, devletlerin ucuz yöntemidir ve her zaman en erken iflas edenidir. Halkı karşısında kendini sorumlu görmeyen devlet kördür. Devlet kimseyi suçlama hakkına sahip değildir. Halkın güvenliği için gerekli her şey, devletin emri altında oldukça tek sorumlu devletin kendisidir.

Bu satırların yazarı Arap kökenlidir, dünürü de Suriye'li Kürttür. Şeyholardandır. Olayları yakından takip eden ve önemli bilgi kaynağı olarak, Rakka'da Kürt nufusunun az olmasına karşın kutlamalara çok iyi başlandığı ve katılmıcıların mutlu ve özgürce kutlamaları sürürken, devletin koruma güçleriyle çıkan bir tartışmanın böylesine bir boyut kazanmasına mana vermediğini dile getirmiştir. Olayı "Provakasyonu yapan şaşkın kişiler" diye de tanımladı.

Ancak, her şeye rağmen sorumlu devlettir. Bunu görmek gerek. Sayısı ne olursa olsun, bir tek kişinin burnunun kanaması bile, devletin sorumsuzluğunu göstermeye yeterlidir. Halkıyla bütünleşmek isteyen hiç bir devlet bu açıklara düşmez, bunun önlemini alır. Bunun yolu halkın özgürlüğünü yaşamasıyla mümkündür. Halk bunu kendi devletinden duyumsamıyorsa, gergin ve korkularla bayramına gidiyorsa, bir sorun oluncada baskılara uğruyorsa her türden hata için ortamda hazır demektir. Devlet bunu görmeli, bu korkuları, bu gerginlikleri yok etmelidir. Bunun için, öncelikle milliyetçilikten arınmış yöneticilere, özelikle de alt yöneticelere ihtiyaç var. Ancak bu hiç bir şeye çözüm değlidir. Dehne çok demokrasi ve daha çok özgürlük gerek. Suriye bu açıdan Kürt politikasını yeniden gözden geçirmekle yükümlüdür.

Kürt halkı mazlum bir halktır. Özgürlüğünu er ya da geç kazanacaktır. Her devlet bunun hesaplarını yaparak demokratik açılımlara, özgürlüklere daha çok yönelmelidiri. Bu bölgenin tüm devletleri, için olduğu kadar Suriye için de geçerli olan tek doğru yol budur.

Bu açıdan bakınca, bölgemizin hiç bir devleti masum değildir. Suriye gibi, direnen bir ülke olmak, Kürt halkının doğal demokratik hakları karşısında sorumsuz olmayı getirmez.

Suriye, bölgede oynamakta olduğu olumlu rollerini güçlendirmek istiyorsa, farklılıklarının taleplerine daha çok eğilmesini bilmelidir. Büyük kuşatmaların sürdüğü bir ortadoğuda, global oyunlar içinde her provakasyon yapılabilir. Bunu engelemenin tek yolu var, o da farklılıklara güvendir. Güven ise yalnızca demokrasi kanalıyla, özgürlükler ortamında gerçek olur.

Kürt halkı, Filistin halkı gibi bu bölgenin kaderidir. Bu iki halk, özgür oldukça bölgemiz de halklarımız da özgür olacaktır, emperyalist müdahalelere daha çok direnebilecek ve halklarımızın çırakları yönünde başarı kazanılabilecektir.

Suriye'nin güçlü olması, direniş hattında kalması ve bunu yükseltmesi çok önemlidir. Kürt halkının siyasal önderleri her alandan gelerek Suriye gibi güvceli bir limanda nefes aldı, toparlandı. Bunu hiç bir Kürt lideri unutmadığı gibi, dile getirmektende çekinmez. Bunun karşısında Suriye'de bilmeli ki, ülkedeki Kürt gerçeği, tüm gerçekliğiyle yaşıyor. Hakları var ve bunların tatmin edilmesi gerekiyor.

Suriye kendi Kürdüyle güçlüdür, ona karşı sertlikte ise zayıftır. Emparyalistler bunu istiyor. Zayıf bir Suriye bölge halklarının çıkarına değildir. Kürt halkı bulunduğu her ülkede kendi topraklarındadır, kimsenin topraklarını gasp etmiş bir halk değildir. Yaşadığı ülkenin değerlerine de saygılı ve barışçıl bir halktır. Kürtleri kazanan, hakları ve özgürlükleriyle Kürtleri güçlü kılan, kendini güçlü kılar, kendisi kazanır. Suriye'den de beklenen budur.

Kürt sorununda tutum, Filistin davasındaki tutum gibi bölgenin barometresidir. Bu bölge birimizin değil hepimizindir, saflarımızı sıklaştırdıkça, farklılıklarımızı birer kurucu eşit olarak ele aldıkça hepimiz kazanabiliriz.

Bölgenin tüm devletleri bunu öğrenecektir.



161. Dosya: İHBARLARINIZ BİZİ YILDIRAMAZ...

Demokrasi güçlerine ülkenin her alanında, baskı ve operasyonlar düzenleniyor. Devletin demokratik açılımı bundan ibarettir. Yapılan gözaltılarla karşı demokratik kamuoyunu duyarlı olmaya çalışıyoruz


Mihrac Ural
27 Mart 2010



On yıllardır katlanmadığımız zulüm kalmadı. Çekmediğimiz acı kalmadı. İşkenceler, zindanlar, firar ve mültecilik koşullarının tüm kesvetini omuzladık.

Başımız dik, halkımız için, demokrasi mücadelesini sürdürdük. Bu gün de aynı yolda, dünden gelen doğrularımızın arkasında durarak mücadele ediyoruz.

İtirafçılar, Satılmış MİT ajanları,

Özel Harp Dairesinin kuklaları olarak 2 yıldır demokrasi mücadelesi uğruna çabalarımızın yükselişine karşı karalama yapıyor, çamur atıyorlar. Amaçları açık; İHBAR...

Bu karalama ve ihbarlar öylesine bir hal aldı ki, isim isim, adres ve yer gösterilerek yapılmaya başlandı. Bunun sonucu, Cuma günü (26 Mart 2010) demokrasi mücadelesi yüreten devrimcilere ülke çapında polis operasyonları başladı; İstanbul'da, Ankara'da, Mersin'de Antakya'da baskınlar yapıldı, 14 kişi gözaltına alındı. Bunlar arasında Basın mensupları, ATAK dergisi çalışanları, Antakya Demokratik kültür ve Sanat Derneği yöneticileri de yer alıyor. Evler basılıyor, didik didik aranıp tarumar ediliyor, maskeli komandolar ev halkına korku dolu saatler yaşatıyor. Sonuçta yasal olmayan hiç bir şey bulunmuyor. Buna rağmen Emniyete götürülen insanlar, işkenceye maruz kalıyor.

Antakya infial halinde, evlatlarının neden böylesi bir baskıya maruz kaldığını sorguluyor. İtirafçı Engin Eriknerin', MİT ajanı İbrahim Yalçın'ın, devlet adına yaptıkları ihbarlar, genelkurmay mahreçli sitelerinde liste halinde yayınlanıyor. Doğu Perinçek yöntemiyle devrimciler karalanıyor.

Bu muhbirlere sahip çıkanlar ise milliyetçilerden başkası değildir. Okur alttaki "ULU TÜRKÇÜLÜK" sitesinin adrese göz atsın, her şeyi anlamaya yeter.

http://uluturkculuk.com/forum/index.php?topic=1369.msg8893;topicseen

Milliyetçilik bir vebadır. İtirafçıların, ajanların da tek sığınağıdır. Bu aklıla ortak ülkemizin farklılıkları sindiremeyeceksiniz. Devlet adına ne yaparsanız yapın devrimcileri kirletemeyeceksiniz. Aklınızla, kukla hallerinizle iflas etmeye mahkumsunuz.

Unutmayın, demokrasi mücadelesine girenler, zalim iktidarların her baskısına ğöğüs gerecek kadar kendinden emin, doğruları arkasında duran insanlardır. Yaptıklarınız utanç vericidir, yalanlarınızla, sırtınızdaki kamburla ebede kadar yaşımanın onursuzluğuyla ezileceksiniz. İhbarlarınız ve ifşaatlarınız sadece kirli sicilinizi kabartacaktır.

İtirafçılığınız, MİT ajanlığınız kendi el yazılarınızla belgeli ve kanıtlı, buna ihbarcılığınızı da ekleyin...

Uzun sözün kısası, Devlet görevlisi olarak ihbarlarınızı sürdürüyorsunuz. Bize düşen ise direnmeye, doğrularımızın arkasında durmaya, halkımızın çıkarlarını savunmaya devam etmektir. Bunu böyle biliniz.

Bu ülke siz ilkel milliyetçilerin değil, hepimizindir. Bu ortak vatanda barış içinde birlikte yaşamak uğruna yükselen demokrasi mücadelesini engelleyemeyeceksiniz. Yaptığınız ihbarlar, yalnızca sizi boğacaktır.