7 Oca 2010

166.dosya : EVİMİN DUVARLARI




Benim, yoldaşlarımın ve örgütümün her alanı, her fotoğrafı onurlu devrimci duruşumun ifadesidir. Evimi bilmek ve gezmek, soframa oturmak ve siyasal sohbetimi dinlemek isteyen tüm onurlu insanlara kapım açıktır.


Siyasetim şefaflık üzerine kuruludur, demokrasiyi öyle algılıyor öyle mücadele ediyorum. Yukarıdaki fotoğraf, bizi gözetleyen derin devlet kuklalarının, yayınlamakta asla cüret edemeyecekleri evimin içinden bir kesiti yansıtıyor; duvarlarımın örgüsü olan, bulunması zor, tek nüsha el yazmalı olanlar dahil binlerce kitaptan oluşmuş kütüphenemden bir bölüm, Fransız kalsik mobilya tipi çalışma masam, Kızıl Maganof ağacından, el oymalı satranç takımı, sağ üst köşede, Michelangelo'nun Vatikan'daki Sistina Şapeli tavanlarında resmettiği yaratılış çalışmalarından bir bölümü içeren kopi, yağlı boya tablo, asılı olan bağlama müzik üstadı da olan amcam oğlu İrfan Ural'ın hediyesi, masa üstünde kimliğimin önemli figürlerinden biri olan kadim Roma kenti Antakya feneri...

Beni yakından tanımak isteyenlere sunulur.

Ayrıca, bizi devlet adına gözleyen erkete muhbirlere bahşişim olsun..



Mihrac Ural
11 Mart 2010


Bir polis ekibi bizi gözetliyor...

Bir itirafçı, bir MİT ajanı, bir ölü konuşturucu...

Devlet, İtirafçı Engin Erkiner, MİT ajanı İbrahim Yalçın gibilerinden bir ekip kurmuş, gözleme, ihbar , ifşaat yapıyor; siyaset dışı, akıllara ziyan uydurmalar, yalan kurgular hepsi bir arada...

Kimi ne kadar ilgilendirdiği belli olmayan, bu pis ısrarın bilinen tek boyutu devletle ilişkisidir, lağım döküntüsü bir amacın, kin dürtüsüdür...

İddia odur ki, evimin içine giriliyor, ailem, dostlarım, akrabalarım, çocuklarım, yeğenlerim, sofram ve aile ortamının sıcaklığı kıymeti kendinden menkul çirkef amaçlarına alet edilmek üzere fotoğraflanıyor..

Breh.. berh.. ne yaman, ne zor görev... ne ince, ne komplike teknikler kullanılmış da becerilmiş...

Mihrac Ural'a ait bu fotoğraflar kimin ne işine yarar belli değil. Ama onlar "bakın nerele kadar sızdık da çektik" diyorlar. Demek ki bir "sızma" çabası, algısı var işin içinde. "Sızma"cılığın amacı bellidir, bir yerlere aktarma, ispiyonlamadır. Görevlinin görevidir...

Bu yalan kurgucular, fotoğrafları nereden aldıklarını açıklayacak kadar da adam değiller.

Onu da biz açıklayalım.

Bu fotoğraflar, Mihriban Ural'ın ve yeğenim Sabracan'ın facebook adresindeki fotoğraf albümünden alınmıştır. Orada yayınlanan ve yayınlanmasında şefafiyet adına hiç bir sakıncası olmayın, doğal, içten, sıcak insanı ilişkilerin mütavazı fotoğrafları. Geniş siyasal ve dost çevre ilişkisiyle malum bendenizin bu sofraların on katını kurduğumu ifade etmeliyim

Başkan Öcalan misafirim olduğunda, daha özenli ve görkemli sofralarla, etrafında onlarca kahraman devrimci yoldaşla birlikte olurduk; bu bizim kültürümüz, bilenler bilmeyenlere anlatsın. Ama adamın işi ispoynaj olunca, bunu sahiplerine başarı olarak lanse edecek, ihbarcılık yapacak; Görevni yapıyor

Esasında herkes görevini yapıyor derken yanılmıyoruz.

Bilmeyeni aldatmak kolay. Hep aynı şeyi yapıyorlar. "MSN yazışmalarını teknik mahiyeti derin bir operasyonla ele geçirildi" dediler; hep derin işlerle ilgililer ya... Oysa basın ahlak ve şerefi taşıdığı iddiasında olan birinin anılarımı yayınlamak üzere benimle sohbet yazışmaları ve bununla ilgili fotoğraflarıdı. Ahlaksız satmış, benim hatam basın ahlakı ve şerefi diye bir şeye inanmamdı. Bunun kefareti ne ise burdayım, meydan okuyorum... Her şeyin bir nedeni vardı, bunun da nedeni, cevapsız kalan platonik duygularıdı. Sonuçta ne oldu, kim ne kazandı. Kimseyi ilgilendirmeyen konularla devlet adına bizleri taciz etmekten yararlı çıkan kim? Biz siyasal görevlyerimize devam ediyoruz onlarda kendi derin işlerine... değişen bir şey yok... İlgilenmedim bile elimin tersiyle itmişim bu sufli hokobazlıkları...

Evimin duvarlarında şehit yoldaşlarım onur ve gururumuz olarak çalışma masamın tam karşısında her anımı duldururlar. Sol tarafta Ahmet Kaya, Ben ve Zafer yoldaş Paris'te Louver müzesinin, cam Ehram konuşlandırılmış sahasındaki fotoğrafmız, altında can yoldaşım Nebil Rahuma, ortada üstte örgüt amblemi altındaki fotoğrafım, altında Hanna Maptunoğlu hocanın, Mustafa Talip (Ali) yoldaş tarafından çizilen resmi, sağ köşede Hanna hocanın şehadet afişi altında filistin davası uğruna savaşan diğer şehitlerin afişi.

Altında imzamız olan her şeyin arkasındayım, bunun yeri de yazılı ve sanal yayın ortamlarımız. Adımızın bir imza olarak deklare edilmedği şeyi, kimse bize mal etmesin, sahibine iade etsin, yalan ve kurgu ajanlarının suratına bir tokat gibi yapıştırsın.

Aptalların bilmediği, bizim ailece ve yoldaşlarımız dahil tüm çevremizle açık ve şefaf, devrimci ortamın insanlarıyız. Bir değil, binlerce fotoğrafımızla, gururla, başımız açık ve dik olarak her yerde buradayız diye duruş sergileriz.

Evimden bir başka kesit. Sol tarafta Deniz Gezmiş ve Mahir Çayanların afişleri asılı, altında, kitaplığımın çağdaş romanlardan oluşan dizisi, sağ köşede Başkan Öcalan'la omuz omuza olan fotoğrafımız, ortada üstte aile fotoğraflarım. Beli belirsiz duran, ablamın 47 yıllık ilk okuldan kalma Mandolini.

Geçmişleri ve bu günleri kirli olanlar korksun. Bizim böyle korkularımız yok. Geçmişimiz, bu günümüz ve geleceğimiz gibi onurlu emeklerle, devrimci mücadeleye sunulan özverilerle örülüdür. Bu şebekenin devlet adına gözlediği, takibe aldığı insanlar ise örgütümüze hayatlarını vermiş, bedeller ödeyerek bu gün de dik durmasını bilen insanlar.

Yoldaşım ve Amcam oğlu İrfan Ural 14 yıl, yoldaşım ve eniştem Hasan Gülbahar 14 yıl, yoldaşım ve komşum Adnan Demir 14 yıl, Yoldaşım Ömer Gazel, Öner Ödemiş, Mehmet Güzel, Fuat Çiler, Stalin Hasan Gençoğlu, Levent, Şerif ve bir bütün olarak, geçmişini onurla taşıyan yoldaşlarım, on yılı aşkın zindan ve sürgünü devirmiş birer kahramandırlar. Bu insanlar doğruları arkasında mücadele ettiler, gençliklerinin en değerli kesitini, karşılıksız olarak halkları için demokrasi ve özgürlk için sundular. Bu gün de başları dik mücadelenin orta yerinde, ülkenin tüm etkinliklerinde yerlerini almaya çalışmaktadırlar.

Ya bizi gözetleyen polis ekibi nerede? Yaptıklarına bakın, nerede olduklarını anlayacaksınız.

Onlar ihbar işlerinde, Özel Harp Dairesi adına ifşaat, karalama, şaibe, itham, yalan kurgulardan oluşan bataklıkta yüzmektedirler; devrimcilere saldırmakta, ölü, dağılmış bir Acilciliği, devletleri için en iyisi olarak lanse etmeye çalışmaktadırlar.

Evet beyler,

Herkes kendi işine, aramızda da zaman hakem olsun, gerisi teferruattır...

165.dosya : SER VERDİLER SIR VERMEDİLER

Mihrac Ural 10 Mart 2010

10 MART 1978, örgütümüz üzerine yürüyen devlet ve işbirlikçilerine karşı, mücadelimizin işkincelerde devam ettiği günlerin başlangıcıdır.

Bir itirafçı olarak Engin Erkiner'in ahlaksız teslimiyeti ve örgüte ait her şeyi, bir tokat yemeden polise vermesinin kefaretini, işkencelerde bize ödetmeye çalıştılar; falakalar, kaba dayaklar, elektirik şokları...

19 Ağustos 1977'de İstanbul'da ilk eylemlerinde yakalanan, bileğini polis tutuğu an itirafçı olan birinin yıktığı örgütü, firarı koşullarda yükseltmek kolay değildi. 50 isim saymıştı, tüm yöneticiler, tüm eylemler ve ihtimaller, kadrolar, hatta sempatizanlar bile teslim edilmişti. Bu koşulda örgütü yükseltmek, emekle adım adım yeniden toparlamak, firari bir ekibin boynunda kalmıştı.

Bu ekip, ülkemizin tüm bölgelerine yetişme çabası ve kesintisiz eylem etkinliklerini bir arada yürüttü. CEPHE bu ekibin siyasal algı ve iradesinin ürünüydü; öncülü TEK YOL DEVRİM dergisiydi. Askeri bakış açısının, siyasal bir bakış açısı olarak ehlileştirilmesi böyle başladı. Bu çabanın mimarı ekibimizdi; Mihrac Ural, Nebil rahuma, Fuat çiler ve M. Çiler ve bu temel ekibe bağlı onlarca kadro ve militandı...

Acilciler örgütünün yeniden yükselişi böylece başladı. Bu örgüt artık etikindi ve adı her alanda yankılanmaya başlamıştı. Öncesi ise, bir itirafçının yarattığı bataklıkta erimişti.

10 Mart 1978'de Ankara, Yukarı Ayrancı daki örgüt evinde, ben, Binbaşı Eşber yoldaş, Rezzan ve adını hala hatırlamadığım bir yoldaş daha, bir bodrum katında yakalandık. Kaçmak istedim pencereden, üzerime çulandılar. İşkencede 21 gün; Ankara-İstanbul arası dolaştırıldım.

Anadilimle şarkı söyledim direnerek, elektirik verdiler çarmıha gererek...

Bu ekib Antakya'dan, İskenderun'a, Adana'dan Tarsus'a, İstanbula, Samsun'a, Kayseri'ye, Niğde'ye, Ankara'ya düğüm düğüm örgütü yeniden kurdu...

Bu ekip, şu ana kadar kimsenin bilmediği eylemlere imzasını attı. İşkencede birlikte direndi, tek kelime bile açık vermedi. Önceki yakalanmaların tüm kefaretini işkencede ödedi, ama teslim olmadı.

İtirafçı Engin'in yandığı yer tas tamam burasıydı. Zira ondan önce bu örgütte Rıza Salman, en üst yönetici olarak yakalandı, ama tek kelime konuşmadı, işkencede adam gibi dik durdu. İtirafçıdan sonra ise ben ve ekibim yakalandık, tek kelime konuşmadık, örgüt üyeliğini bile kabul etmedim, dik durduk, üstelik itirafçı onlarca kez adımızı, ilgil-ilgisiz herşeyde anmış olmasına rağmen…

Bu gerçekler, itirafçının kabusuydu. Bu yüzden de MİT ajanı ortağının kucağında, her çirkefe battı, ihbarlara, karalama ve şaşkınca, çılgınca ifşaatlara yöneldi...

Acilciler örgütü tarihinin yöneticileri arasında tek bir itirafçı çıkmıştır, o da Engin Erkiner'dir.

Bizim ekip ser verip sır vermeyen bir ekipti. Üreten, çalışan ve siyasal mücadelede kararlı bir irade sergileyen ekipti.

Bu ekip en son yakalananlar arasındaydı, özellikle İtirafçı Engin'in sırtlarına yıktığı bir ton ifadesi vardı. Mihrac Ural'ı ve onun can yoldaşı Nebil Rahuma'yı polise ilk kez afişe eden bu ahlaksız itirafçı, onları işkencede de takip ediyordu. Fuat'ta, hanımı da yakalanmıştı. Ama tek bir açık vermedik, direndik dik durduk.

Nebil istanbul'da tutklandı, ben Ankara'da, İstanbula da götürdüler. Sağmalcılarda beni karşılayan, can yoldaşım Nebil'di. Kısa süre kaldık. Kaçış olanağı çıkınca onu yerime gönderdim. Benim ifadem taş gibi, beyaz bir sayfa, yarım kağıttı.

Nebil istanbul'da tutklandı, ben Ankara'da, İstanbula da götürdüler. Sağmalcılarda beni karşılayan, can yoldaşım Nebil'di. Kısa süre kaldık. Kaçış olanağı çıkınca onu yerime gönderdim. Benim ifadem taş gibi, beyaz bir sayfa, yarım kağıttı.

Neymiş "gizli ifadeymiş, 2. ifadeymiş", daha neler. Adam itirafçı ya herkesin itirafçı olaması gerek, benzer arıyor. Hadi ordan be ahlaksız adam, 20 sayfada "kronolojik olarak" dizdiğin itirafların dışında bilinmeyen, gizlice verdiklerin de mi var ne?..

Boşuna arama benzerin yok olmayacak da…

Bombacı Leyla davasından 12 eylül rejimiyle birlikte 7 küsur yıl ceza aldım, Ama mahkemeleri takan kim, Adana'dan firar ettim (31 Temmuz 1980). Beraberimde o gün uygun gördüğüm iki örgüt insanını birlikte çıkardım.

Bu günde, ser verip sır vermeyen bu ekip, sevgiyle, saygıyla birbirine sarılı, ama bir eksiğimiz var can acısı…

Nebil.. Nebil.. seni asla unutmayacağız.

Nebil'i zalimler katletti. Bu katlin bir ayağında MİT ajanı İbrahim Yalçın var; örgütten habersiz aldığı ve nerede ne yaptığı belli olmayan 2 kg altın için. Kepaze insanlar onu yargıladılar, "Acilin adamı" ilan ettiler, çirkinlik bulaştırmak istediler...

Nebili katleden akıl şimdi, Özel Harp Dairesinin kuklaları olarak, İtirafçı Engin Erkiner ve MİT ajanı İbrahim Yalçın isimleri altında işlerine devam ediyorlar.

İlki trajediydi, tekrarı ise komedi olarak…



164.dosya : İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER - MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN

DEVLETİNİZE YAPTIĞINIZ KUKLALIK SİZİ KURTARAMAYACAKTIR.


Mihrac Ural
4 Mart 2010


Esasına bakarsanız herkes kendi görevini yapıyor.

Biz yoğun olarak devrimci siyasi çalışmalarımızı yükseltmeye çalışıyoruz.; günlük siyasi yorum yazılarımızla, okurlarımızın bile okumaya, izlemeye yatişemediği üretkenliğimizle, ülkemizin siyasal sorunlarında fiili olarak yerimizi alıyoruz. Emekçilerin hak arayışlarında, demokratik konferanslarda yapmamız gereken etkinlikleri yapıyor, konuşmacılarımızla siyasi tutumumuzu, bilgi paylaşımı olarak sunuyoruz. Tekel işçileri ve her önemli anma etkinliğinde kitlemizle meydanlarda, bayraklarımızla yürüyoruz. Yazılı basın alananda dergilerimizi, basın açıklamalarımızı dağıtıyoruz. Siyasi irademizi ortaya koyuyor, kararlı olduğumuzu gösteren adımlar atıyoruz. 1970'li yılların etkinliğini yakalamak örgütümüzün yükselişini gerçekleştirmek için çabalıyoruz. Solun mevta hallerine göre, çok olumlu bir ivmeyle yürüme iradesi gösteriyoruz.

Acilciler olarak bu bizim görevimiz, sorumluluğumuz, halkımız için ve devrimci hareketin her alanda yükselişi için katkımızdır.

Ya onlar ne yapıyorlar. İtirafçı Engin Erkiner ve MİT ajanı İbrahim Yalçın, akılla çözülmesi mümkün olmayan iddia ve yöntemlerle, yalan ve uydurmalarla kıymeti kendilerinden menkul senaryolarla kirlilik saçmak için çırpınıyor. Örgütlü devrimci hareketi şaibeli göstermek için ellerinden gelen her şaklabanlığı yapıyorlar. 12 Eylülcü gazete haberlerine dayanarak, zamanında örgüt tarafından suçları dolaysıyla takip altında olan, kaçakçı lümpen kişilerin uydurmalarına sığınarak kurgular yapıyorlar.

Hayatlarını bu yola koydular. Tek yaşama şansları budur. Kendilerine ait bir siyasal yazım ve önermeleri olmayan, bir örgütsel çalışması bulunmayan serserilerin, devlet adına çalışmaktan başka şansları da yoktur; bunların yaptığı budur. Bunun için Acili hiç bilmeyen, Acil hareketiyle hiç bir bağı olmayanlar üzerinde hesap ve kurgular yapmaktadırlar. Acilcileri ikna etmekte acze düşenler, bu kez devrimci hareketi kirli göstermek için Acil hareketi dışındakilere seslenir hele geldiler.

Bu onların görevidir; itirafçı Engin Erkiner ve ortağı MİT ajanı İbrahim Yalçın, mensup oldukları Özel Harp Dairesi kuklaları olarak görevlerini yerlerine getiriyorlar. Derin devletin bildik yöntemleriyle, örgüt tarihimizi kirletmek, geçmişi taşınmaz kirli bir yük haline getirmek amacıyla ortaya çırpınışlarına devam ediyorlar.

Okura sözüm, on yılların siyasal tecrübelerine dayanarak söylüyorum bunların arka planında devlet açık ve net bir biçimde yer almaktadır. Bunun için anlamsız tartışmaları diri tutmak için elden gelen her şey yapılıyor.

Dikkatli okuyucu, bu güne kadar, Kürt özgürlük hareketine yapılan karalamalar ve üzerine kurgulanan yalanların, tıpa tıp, fotokopi olarak, aynıyla üzerimize salındığını yeterice açık görmektedir.

Yaklaşık 2 yıldır devam eden kirli tartışmalar, örgütlü ve devrimci olan herkesin midesini alt üst etti. Bu ortaklar görevlilerine devamda bir beis görmediler.

Devrimci hareketin tarihi boyunca, derin devletin karalamalarına muhatap olduğu tüm söylemleri durmadan üreten İtirafçı Engin ve MİT ajanı İbrahım yeni karalama yumurtlamalarıyla sehneden inmeme kararında olduklarını gösterdiler. Bu davranış için söylenebilecek en iyimser şey, kin olsa bu güne kadar biterdi. Ama bu kin değil, kinle iç içe bir devlet görevidir. Görevliler, görevlerini ifa ediyorlar. Olay budur.

Birbiriyle çelişik olmayan hiç bir iddiaları yok. Duyum, söylenti ve ölü konuşturucuğunu üzerine kurulu olmayan bir söylentileri yok. Tek bir belge, tek bir kanıt ortaya koymadan Genelkurmay uzuntısı bu karalama üretimi, hayalleri zorlayan ithamlara yönelmek zorundaydı. Kimseyi ikna edemeyen bu aptallar çıtayı yükselterek sonuç alabilecekleri sınısına kapıldılar. Ama hep sonradan gelen zorlama yalanlar, zaman aşımına uğramış fesat olarak piyasaya sürüldüğü andan itibaren iflasa mahkum olmaktadır. Bunu anlamak için tıklanma sayılarının yarım porsiyona düşmekle kalmayıp, çeyrek porsiyona kadar düşmesini bilmek yeterlidir.

Okur yalanı kurguyu anında anlıyor ve buna refleksini gösteriyor. Tüm yazılarında kendilerinin ortaya attığı iddiayı sonraki yazılarda bir yerlerden duydukları iddia olarak, kanıt olarak istihdam etmeleri komik hallerini dahada rezilce bir ahlaksızlığa çeviriyor. Bu yüzden durmadan demagojiye yaslanmak zorunda kalıyorlar. Hayalleri zorlayan ithamlar yapıyorlar

Bütün çırpınışları, sırtlarındaki kamburu örtmek için yapıyorlar. Biri itirafçı diğeri ise MİT ajanı. Bunu biz söylemiyoruz, kendileri el yazılarıyla, itiraflarıyla kendi ağızlarıyla dile getiriyorlar. Bu nedenle bizim açımızdan Analarını, babalarını, çocuklarını, karılarını, kız kardeşlerini özel ve genel yaşantılarını konumuz dışında tutmayı, abesle iştigali de kendilerdine bırakmayı uygun dördük.

Polis peşimizde, bizi takip ediyor. Bu normal değil mi? Devletle sorunumz var kuklaları da peşimizde. Bu doğal değil mi? Hayatlarının sonuna kadar çırpınacaklar. Çünkü öylesine lekeli adamlar ki, ne yapsalar bunu silemezler.


MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN

Bu yazı, ahlaksız itirafçı Engin Erkiner'e yönelecek bir kaç soru için hazırlandı, altta bunu okuyacaksınız. Mit Ajanı İbrahim yalçın, özel dedektif olarak ve büyük ihtimalle artırılan aylık ve harcrahlarına (MİT yan ödemeleri) dayanarak komser Kolomboculuk görevini sürdürmektedir. Bu müptezel ajan, bu öbeğin en zayıf halkası.

İtirfaçı Engin'in ortağı MİT ajanı İbrahim Yalçın'a soru sorma gereği duymuyoruz. Tüm Acilciler bu ahlaksızın kim ve ne olduğunu biliyor. Görevine devam ettiği konusunda da hiç kimsenin kuşkusu bulunmuyor. O kendini aklamak için gazete güncelerinden tarih oluşturmaya devam etsin; el yazısı itirafnamesinde belgelenen MİT ajanılığını, 150 000 TL alarak 1. kongremizi ispyon etmeye gelişini, hiç bir şey örtemeyecektir. Diliyle kuş tutsa da ihanetini hiç bir Acilci unutmayacaktır.

Bu MİT ajanı, devrimcilere kara çalmanın kestirme yollarını, mensup olduğu teşkilat adına, akıl zorlaması kurgularla yapmaya çalışır. Biri olmazsa diğeri tutar diye yalanlarının ardı arkası kesilmez. Hayatı boyunca Mihrac Ural yazacak, buna mahkum. Konuyla ilgili okur hemen fark edecektir ki, Mihrac Ural karşıtı yazı yazmayı terk ettikleri an intihar etmiş olacaklar. Bitecekler. Hayatlarında tek bir siyasi makele yazmamış bu ahlaksız kişi, kendini MİT'e satmıştır (1986), hala bu teşkilat hesabına da çalışmaktadır. Geçim kaynağı Mihrac Ural'ı karalama üzerine kurmuştur. Ona bu görev verilmiştir.

A.Öcalan'a yapılan suçlamaların aynısının Mihrac Ural'a yönelik olarak yapılması, aynı cümlelerin, aynı yalan kurguların, belgesiz, ispatsız, kanıtsız, lağım gibi ağızlarından çıkması, bu işin kaynağının da aynı olduğunu göstermeye yeterlidir.

1980'li yılları hatırlayanlar iyi bilir. 12 Eylül rejimi ve borazancılarından Tercüman Gazetesi gibi faşist basın, ahlaksız Mit ajanı İbrahim Yalçın'ın karalamalarının aynısını yapıyordu. O gün devrimcilere karşı yapılan kampanyaların kaynağı ne ise, bu gün de PKK'ya karşı, Acil hareketine karşı ve diğer devrimci örgütlere karşı yapılan karalama kampanyalarının kaynağı aynıdır.

Öcalan yoldaşla son görüşmemiz İtalya'da yakalanıp mecburi ikamette kaldığı villadan beni telefonla aramasıyla göndeme geldi. Bana, ortadoğuda bıraktığı sorumlu yoldaşlarla dayanışma içinde olmamızdan söz etti; "arkadaşlarla size emanet" maalende konuştu. Merak etmemesini her şeyin daha iyi bir dayanışma içinde süreceğini belirttim. "Özgür politika gazetesinde yazılarımın kesilmeden sürmesi" gereği üzerinde durdu, yazılarımı ilettiğimi dile getirdim. O da sözleri arasında, Özel Harp Dairesinin çabalarına dikkat edilmesi geriktiği vurgulayarak şaibe ve karalamaların devrimci harekete bir bütün olarak nasıl zarar verdiğini bir kez daha hatırlattı. Zaten bunları 18 yıl bonuca sürekli konuşup duruyorduk. Başkan Öcalan bu açıdan uzak görüşlü, sezileri de isabetliydi. Bu gün bu soysuzların yaptığını gördükçe bunu anımsamadan geçmek doğru olmazdı.

Başkan Öcalan, bu kampanyalarda en çok dile dolanan bir liderdi. Doğru söylüyordu. MİT ajanı İbrahim Yalçın ve İtirafçı Engin'in, köpekleriyle yaptıklarını gördükçe ne kadar haklı olduğunu hatırlamamak mümkün değildir.

Bu karalamaların son halkası 4 Mart 2010, Avrupada PKK'ya karşı yürütülen tutuklama ve baskın kampanyasında da kendini gösterdi. DEP eski milletveki ve Kürt halkının Avrupa temsilcilerinden olan Zübeyr Aydar ve Remzi Kartal, Belçika polisince tutuklanması ardından, Özel Harp Dairesi kaynakları vakit kaçırmadan, bu onurlu halk önderleri için "eroni tüccarları, kaçakçı vb" suçlamaları yöneltmeye başladı. Aynı kaynak, aynı dil, aynı amaç...

Bunların çabası devrimciliği bir bütün olarak kirletmektir. Dile getirdikleri bir tek iddia gerçek olsa, bu kadar çırpınmalarına gerek kalmazdı. Onlar kendilerini iyi tanıyorlar, kendi yalanlarını da iyi biliyorlar, kimseyi ikna edemediklerini de. Ancak bir görev ifa ediyorlar, karşılığı her ne ise onu da alıyorlar. Bu ısrarın başka kaynağı yoktur.

Mihrac Ural olarak ben ve yoldaşlarım, örgütlü yaşantımızın her anını Acilcilere kastedenlere karşı mücadelede ortaya koyduk. Bunu bulunduğumuz her ülkede ölümü göze alarak yaptık. Suriye'de başımıza gelmeyen bela kalmadı. Direndik, zindan yattık ancak örgütümüzü ve yoldaşlarımızı koruduk. Karmaşık insan yoğunluğu içinde 12 Eylül rejiminden firar eden tüm yoldaşlarımızı ve devrimci örgüt kadrolarını güven içinde, belli alanlarda koruduk. Bu alanların en merkezi yerinde de her türden kaçakçılığın belini kırdık. Kaçakçılara bu alanları yaşam yasağı olarak ilan ettik. Devrimci ahlak normlarına ait olmayan her işten, örgütümüzü ve yoldaşlarımızı koruduk. Bu nedenle emekle yaşamak dışında hiç bir gelir türüne tenezzül etmedik.

Bu dönem boyunca bu örgüte emek verenler haklı bir lokmayı sadece emekle kazanıp yediklerini çok iyi bilirler. Bu nedenle, polis sızmasını en aza indirdik Kaçakçılar, zehir tücarları ve onların her türden Sadıkları, Mihrac Ural'ın adının anıldığı yerde tir tir titrerler; bu ahlaksızların kirli ekmek kapılarını Acilciler kapatmıştır.

Bu gün, bu Sadık kaçakçıların MİT ajanıyla buluşması bile bu gerçeğin açık bir kanıtıdır. Şimdi onları, MİT ajanı korusun bakalım nasıl koruyacaksa.

Bassit alanını Suriye devleti bile bu ahlaksızlardan temizleyememişti, bunu örgütümüz yaptı. Parti okulu ve çalışmalarımızı korumak için, bu alanda kıran kırana bir düvüş verildi. Kaçakçılardan ve zehir tücarlarından silah alarak örgüte saldıran, örgüt değerlerine el koymaya çalışanların 1983 yılında kimler olduğunu yeterince anlattık. Müntecep Kesici'nin ölümüne de yol açan bu soysuzlar, Cemil Esat gibi birinin kucağında, ikinci saldırılarını 1990 olaylarında da tekrar ettiler. Ama her defasında, örgütümüz karşısında ağır bir bedel ödeyerek, yenilgiye uğradılar.

İki ülke deniz sınırının kaçakçılık merkezi olduğu herkesçe bilinir. Dünyanın her yerinde de öyledir. Bunu bir tek Acilciler ters yüz etti, temizledi. Acilcilerin bulunduğu her alan, her türden kaçakçılığın yasak olduğu bir alan haline gedi. Buna mecburduk da. Kaçıkçılık doğası gereği her türden kirli işlerle iç içe olur. Bu da devrimci hareketin güvenliği açısından çok hassas bir konudur. Bu yüzden kaçakçılığın her türü bulunduğumuz, güçlü olduğumuz bir alanda asla yer alamazdı. Bunu başaran bir başka devrimci örgüt yoktur; bu şeref Acilcilere aittir. MİT ajanlarının çırpınışları ise geç kalmış bir komedidir.

Örgütümüzün takibi altında, kirli işleri, Bedri Yağancıları dolandırıp malların, paraları, silahlarını alıp el altından pazarlayan bir lümpen döküntüyü bulup konuşturması ise, bunların kuyruk acısıdır. Bunlar, Acilciler adını duyduklarında kalph kiriz geçirirler. Bu dün öyleydi bu günde öyle olmaya devam ediyor. Acilcilerin güçlü oldukları yerde, kaçakçılara, zahir tüccarlarına yaşam hakkı yoktur.

Ben ve Örgütümüzün herhangi bir aşamasında gerçek bir devrimci olarak yer alanlar, bu ilkelere sıkıca tutundu ve onurluca emek vererek yaşamayı seçti. Dün gibi bu gün de bu kararlılık devam ediyoruz.

Devrimcilik yaşamımın her kesitinde attığım her adımı, onurlu ve insan erdemlerinin sınırları içinde, onlarca yoldaştan oluşan ekiplerimle yürütüldü. Emeğimizle, aklımızla, çabamızla ve yanlızca insan ahlakı ve devrimci ilkelere bağlı olarak, imkanları değerlendirip bu güne geldik. Bunu Acil hareketinde herkes detaylarıyla bilir. Bu onurlu yaşamı yer yüzünün tüm yalanları bir araya toplansa da lekeleyemez.

Acilciler örgütü, onurlu direnme, karşılıksız özveri ve emektarların örgütüdür. Bu örgütün bila istisna her değeri, hangi birimin ve hangi kişinin katkısı olmuşsa, örgüt bilinci ve kurumsal işleyiş gereği kuruş kuruş tutanaklarla belirtilmiştir. Tüm girdiyer ve tüm çıktılar, sorumluluğun mümkün olan en üst düzeyiyle yapılmıştır. Hayatında hiç bir sorumluluk taşımamış olanların bunu anlaması zaten mümkün değildir. Bulundukları yerde ne örgüt ne de örgüt bütçesi, ne birim ne de birim katkısı olmayanların, bu görevi başarıyla yerine getirmiş olanlara karşı husumetleri, kinleri de çok normaldir. Bunun için, örgüt değerdlerini hep şahıs alış verişi, hisse senetli şirket ve pay dağıtımı olarak algılamaya mahkumdurlar. Acilciler örgütü bunların hayallerinin üstündedir. Bu kirli insanlar bu örgüte aktarılyan değerlerin nasıl bir sorumluluk bilinciyle korunduğunu ve artırıldığını asla bilmeyecekler de. Bu yüzden yalan kurgularıyla boğulana kadar çırpınıp duracaklar, malzeme yapıp kahralocaklar, cevapsız kalacaklar. Polisiye ihbarlarının ekmeğine yağ sürülmedikçe de yaşamlarını ihbar için tüketecekler. Buna mahkumlar başka yaşam şansları da yok. Bu konuları bitirdikleri an intihar etmiş olurlar; kirlilik saçmaktan başka şansları yok..

Bir onursuzun, Bir düşkünün, bir MİT ajanı'nın bunu lekelemeye ise gücü hiç yetmez. Bu çirkin insanların, vicdansız ve ahlaksız olduğunu herkes iyi biliyor. Vicdansızlıktaki sınırsızlıklarını da. Özel Harp Dairesi yamakları için bundan daha fazlasını yazmanın hiç bir gereği yok.

Derin devletin "organize kuklaları" olarak bu ahlaksızların bir ara kendilerini "1.Kongrenin seçtiği kişiler" olarak örgüt gölgesine sığınmaları yani 1. Kongreyi kutsamaları ardından, örgütümüze yöneltikleri bu karalamaları nasıl denkleştireceklerini düşünsünler. Özel Harp Dairesi Kuklaları, hep bu açıkların muzdaribi olarak iş yaparlar tarih bunun örnekleriyle doludur.

Bana gelince, tekrarla belirtiyorum, muhatabım bunların devletleridir.

Yazılı basında ve internet ortamında günü birlik yayınlanan siyasal yorumlarım, makale ve broşürlerim, Acilcilere kast edenlere verilecek en iyi cevaptır. Gerisi teferruat olan, arkadan nal toplama faslına aittir, ilgi alanımda değildir.

Bu bölüme son ek:

MİT ajanı, el yazısı itirafnamesinde yaptığı tarih sıralama çelişkileri ve bulanıklıkları bilinen tiyatral çabalarına olduğu kadar neleri gizlenmek istediğine de önemli bir işaret. Bunları şimdi bekletiyoruz. Belgesiz konuşmayacağız bu bizim ilkemiz.

Ancak elimize yeni geçen bir belge MİT ajanının devletiyle nasıl bir derin çalışma içinde olduğunu çok açık olarak göz önüne seriyor. 1 Kongreyi ihbar etmek üzere görevli olarak gönderileceği sırada, devlette alayhimize ilginç bir hazırlık yapıyor. Ortalıkta ne yakalanan, ne suç ne de suçlusu olmayan ve tümü "giyabi tutuklu" olanlardan oluşan bir iddianame oluşturuluyor. Bu iddianamede Mihrac Ural, Ali Sönmez, Hasan Baklacı gibi 16 isim sıralanıyor. Bu isimlerin tümünün MİT ajanının polise teslim ettiği isimler. 1. Kongreye gelen MİT ajanı, arka planda devletiyle, hazır mahkemesi açılmış, tek tutuklusu olmayan, tek delili olmayan, "Kamu Hakkı" davası olarak ve hukuk kurallarına tamamen aykırı biçimde "suç tarihi: 1980 öncesi ve sonrası" denilerek iddianameyi hazır hale getiriyorlar.

Ajan, el yazılı itirafnamesinde, MİT le anlaşma tarihini karıştırmasının da nedenleri burda daha belirgin hale geliyor. Belli ki, uzun bir süredir bu işin içinde. Bu konuda çok açık ortaya çıkarılan veriler, bu adamın örgüte katılmadan önce MİT'te çalıştığına işaret ediyor. Arkadaşlar değişik yazılarında bunu dile getirdiler.

İlk kez açıkladığımız bu belgedeki tarihler ise, Kongremizi ihbar etmek için yola çıkma arifesinde organize edilen bir devlet çabasını gösteriyor.. Amaç, Kongreye katılma ihtimali olan herkes hakkinda bir dava üretmektir. Tam 12 Eylül mantığı.

Böylece MİT ajanı İbrahim Yalçın'nın belgeye dayalı bir açığı daha ortaya çıkmış oluyor. Belki hukuk tarihine de geçecek bu belge, tümü giyabi tutuklulardan oluşan, somut bir suç belirtilmemiş olan, suç tarihi ise milattan önce ve sonra gibi 1980 öncesi ve sonrası diye geçen bir iddianame üretilmiş oluyor.

Belgenin verileri şunlardır; "İDDİANAME, HATAY AĞIR CEZA MAHKEMESİ. Hazırlık No:1986 / 1767. Büro No: 1986 / 1139. İddianame No:1986 / 99.

20. 8. 1986. Mehmet Özdeveci Hatay C. Savcısı Yard. 25966. (Mühür ve imza)"

Tekrarla söylüyoruz. Belgesiz kanıtsız el yazılı ve kendi açıklaması dışında bir itham yapma basıtliği Acilcilerin duruşu olamaz. Belgeler konuşsun, yalan üretim atelyeleri işsiz kalır.


İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER


İtirafçı ahlaksız, ayağa kalk ve cevap ver. Sürdürmekte olduğun ve tüm devrimcileri lekeleme amacı taşıyan, MİT ajanı ortağınla ürettiğin kirlilik, yüz yüze kaldığın soruların üzerine hiç bir zaman örtemeyecektir.

Okur bilmeli ki, belgesiz soru, kanıtsız cevap gibidir. Biz sorularımızın kaynağını itirafçının kendi imzasını taşıyan polis ifedesindeki itiraflarından oluşturduk. Kurallara uygun, hukuka saygılı sorular sorduk. Sallama değil, karalama değil, ölü konuşturuculuğu değil, tamı tamına belge ve kanıtlarıyla cevabı olan sorular sorduk. Bekliyoruz.

Karalama için, şaibe ve kuşku için herkes herkese " F.J. Kennedy öldürüldüğünde nerede olduğunu ispat edebilirmisin?" ya da "Nebil öldürüldüğünde sen neredeydin?" diye soru yöneltebilir. Ya da Zeki Bayterin'in dediği gibi "Aldo Moro'yu Acilciler öldürmüş olabilir mi?" diye sorulabilir. Bu sorular, gerekçesi sonra oluşturulacak bir kirli niyetin polisiye sorularadır. Sallamalarla oluşmuş, kurgularla organize edilmiş kirli amaçlı tezgahlardır.

Devrimciler böyle sorulara asla yönelmezler. Devrimciler Sorularını belgeleriyle, kanıtlarıyla ortaya koyabilecekleri cevaplar üzerinde sorarlar. Aksi takdirde Pol Potçu hükümün adaletsizliği altında ezilirler. Bizlere ve Mehmet Yavuz yoldaşa yöneltilen akıllara ziyan karalamaların kaynağında hep bu akıl vardı.

Duyumlar, söylentiler, vesvese ve fısıltılar gerçekçi bir hukuk sorusu oluşturamaz. Bu asılsız sorular ancak vehim olur, kin olur, abes olur, ama gerçek olamaz.

İtirafçı bizim için artık çok sıradan biri. Hiç bir zaman örgütlü devrimci olma sorumluluğu taşımamış ve ciddi bir siyasi yazı yazmamış biridir. TDAS' yazmadığını belgeleriyle, tanıklarıyla ispatladık. Ne öncesi ne sonrası siyasi düzeye girecek bir yazısının da olmaması, bu gün yapmakta olduğu paparaziciliği izah etmeye yeterlidir. O bir itirafçıdır ve bunun hesabını verecektir.

Şimdi, elimizde belgesi, el yazılı kanıtı olan basit bir kaç soru soracağız ve ardından kısa açıklamalarla, gündemin son halkalarını toparlamaya çalışacağız.


İtirafçı Engin ayağa kalk ve bunlara cevap ver:

1.Tutukladığın an, bir tokat bile yemeden bildiğin her şeyi polise verdin mi vermedin mi?

2. 50'ye yakın, kadro, militan dahil sempatizan ve örgüt dostunun adını polise verdin mi vermdin mi?

3. Örgüt evlerinin adreslerini polise teslim edip, ev baskınlarına polisle birlikte katıldılmadın mı katılmadın mı?

4. Örgüt üst komitelerini kornolojik sırayla, polise vermedin mi vermedin mi?

5. Örgütün tüm silah ve mühimmat depolarını, eylemi yapan militanları, olası eylem ve bunu yapabilecek kişilerin adını polise vermedin mi vermedin mi?

6. Nebil Rahumayı, Ali Sönmez'i, Ali Çakmaklı'yı, Mihrac Ural'ı polise ilk kez ifşa eden, yakalanmalarına ve aranmalarına yol açan sen değil misin? Bunu ne karşılığında yaptın?

Engin Erkiner bunlara cevap ver; 27 Yıldır TKEP'li olmana rağmen, hangi amaçla Acilcilere ilişkin tasfiye ve karalamalara yeniden başladın açıkla.

Bu soruların tümü polis ifadesinde yer almaktadır. Hiç bir soru belgesiz ve kanıtsız değildir. Bu sorular için, Engin Erkiner polis ifadesi Dosya No:1'e bakmak yeterlidir. Ayrıca 81 Dosya Nebil Rahuma Yoldaşı Polise Veren İtirafçı Engin Erkiner'dir ve 97. Dosya Ali Çakmaklı'yı polise Teslim Eden İtirafçı Engin Erkiner'dir. (Bu dosyalar ve diğerleri http://tarihselhainler.blogspot.com/ ve http://acilciler-thkpc.blogspot.com/)

Sorduğumuz her sorunun, açık, maddi delillerle kaynağı bulunuyor bunu okur da çok iyi biliyor. Yukarıdaki linklerde yer alan yazılar birer belge olarak bu soruların kaynağını oluşturuyor. Tarih adına zamanı gelip bir araştırma yapmak isteyen bunları ele almakla önemli mesafeler kat etmiş olacaktır.

Bir gazetecinin, tecrübelerinden süzülmüş sözlerine kendi sözlerimizi katarak şunları söyleyeceğim: Evet hayatta hiçbir şey gizli kalmıyor. Doğruluktan daha önemli bir rehber ve savunma da yok. Kendi gerçeğiniz yalan ise bu er ya da geç ortaya çıkar ve size dönecektir. Bu bedeli ödemeye hazır olunu. Burjuva hukukun bile ince eleyip sık dokuduğu, kanıt ve belge olmaksızın hüküm veremediği bir yerde, rüyalara, duyumlara, serserilerin intikam sözlerine kulak kabartarak ispat edebileceğiniz hiç bir şey olmayacaktır.

Buna da tüm çıplaklığıyla ilgili her okura yeterince göstermiş olduk.


TKEP'li OLMAK ya da OLMAMAK?


Son olarak her itirafçının sorumsuz olduğunu dile getireceğim. Bunun çok iyi bilinmesini istiyorum. İtirafçı iç dünyası ezik kişidir. Korkaktır hatasını örtecek bir duruş olmadığı için teslimiyetçidir, bulunduğu ortama mahkumdur. İtirafçı Engin Erikiner'in durumu her zaman böyle olmuştur. HDÖ'den Acile siyasal evrimimizde oluşturduğumuz akıntıya kendini teslim etmesi de bundandır. Kapağı Avrupaya atınca TKEP'li olması da bundandır. Bu gün ise TKEP'li 27 yıllık geçmişini inkar etme çabasıda aynı nedenledir; yeni bulduğu her sığınıtı yerin renklerine bürünen bir bukelemundur.


Onu 27 yıllık TKEP'li diye göstermemize karşı tepkiyle, "TKEP'in 10 yıldır yok olduğu"nu dile getirip kendini TKEP'li olmaktan sıyırmaya çalışıyor. Sorumluluktan kaçıyor. Bu duruş da gerçekte İtirafçının tarihini açıklayan bir duruytur. O hep sorumsuzluk çizgisinde durmuştur.

İtirafçı Engin, farkında bile değil, sorumluluk almayacak kadar sorumsuzdur. Sitesinde yazanların yalan açıklamaları karşısında sorumluluk üstlenmeyen, yalan iddiaları açığa çıkıca okurlarından özür dilemeyen bir sorumsuz; Cihat yoldaş adına yazılan sahte mektup, Mihraban Ural'a atfedilen "Türkçe öğretmenliği", Malik ve Meryem Kılıç adına yayınlanan sahte açıklama vb. Aynı sorumsuzluğun örtüsüyle örtülmek istendi.

Ortağı İbrahim Yaçın'ın el yazılı açıklamalarıyla MİT ajanı olduğunu açıkça söylemesi karşısında, "benim sorunum değil onun sorunudur" diyerek kaçan sorumsuz kişidir, itirafçı Engin.

Şimdi ise aynı sorumsuzluğu TKEP'e karşı da sürdürüyor. 27 yıldır TKEP'li olduğunu dile getiriyoruz, bunun sorumluluğunu üstlenecek kadar ahlaki bir değer taşımıyor. "TKEP 10 yıldır ortalıkta yok" diyerek sorumsuzluk gösteriyor.

Köy Enüstütüleri 70 yıldır yok, ancak onurlu insanlar hala "biz köy enstitülüyüz" diye gurur duyarlar. Kırk yıl mülteci kalsak da ülkemiz diyoruz, mülteciliğe boyun eğip ülke değiştirmiyoruz. Bu bir aidiyet, bir kimlik, bir duruştur. Bir kişi aynı anda hem Acilci hem de TKEP'li olamaz; böylesi ancak bir kalpazan olur.

Bir yere ait olmayan bir ahlaka da sahip olamaz, onu sınırlayan bir çevre de olamaz, bir kural da bulunamaz. İtirafçı Engin'in kinle örülü saldırganlığının verileri de buradadır; bir yere ait olmamanını sorumsuzluğudur.

"Geçmişi olanın geleceği olmaz" diyen bu itirafçıdır. Çünkü geçmişi kirlidir. Böylesi bir geçmişi sırtından atmak için çırpınıyor. Zavalı TKEP ve TKEP'liler itirafçıyı bir de bu gün tanısınlar, inkarcılığının ne boyutta olduğunu görsünler.


İTİRAFÇILIK VE MİLLİYETÇİLİK

Bıktırıcı tekrarlardan oluşun milliyetçiliğinin son kinleri bu insanların mideleri alt üsteden duruşlarını sergilemesi açısından önem taşıyor.

Adamın bilinç altındaki milliyetçiliği, bir biçimde kendini ele veriyor. Bunu iliklerine kadar taşıyan ve karşısındakine hissetirmek isteyen yaklaşımları, rahatsız olmadan okumanın olanağı yoktur.

Ahlaksız itirafçı, Alevi kökenli oluşuma ve Arap etnik bir topluluktan gillişime kin tutuyor. Esasında bu kin, Kürt özgürlük hareketine karşı içten içe duyalan kinin ilgisiz bir alanda tezahurüdür. Kürt özgürlük hareketi karşısında kusamadığını, üzerimize kuşmaya çalışmasıdır. Solda yaygın olan bu duruş, İtirafçıda çok açık sırıtmaktadır.

O, her itirafçı gibi devleti için titreyecektir. Türkiyeli Arap halkının anadille eğitim hakkını savunulmasına bile karşı gelecektir. "Olmayan Arap halkı davasını savunmakla" suçlama aptallığına yönelmesi bundandır. Salak, bilmiyor. Türkiyeli Araplar, Türkiye'nin üçüncü büyük etnik topluluğudur. Neresinden bakılırsa bakılsın dev bir kitle. Hakları ver ve bunu er yada geç dilye geterecekler: bunu yok saymak kendini aldatmaktır. İtirafçının akıl havsalası bunu almıyor, çünkü milliyetçidir ve Alevilere, Araplara farklılıklara kin duyuyor.

Bu aptal bilmeli ki, Acilcileri diğer tüm sol örgütlerden ayıran en temel özelikleri demokrasi tutkunu olmalarıdır. Tüm halkların ve inançların özgürlüklerini kararlıca savunmalarıdır. Bunu, örgüt programlarında ve 1. Kongrede onaylayarak ispat etmişlerdir. Bu gün de ortak ülkemizin demokrasi mücadelesine bir manivela olarak sınıf mücadelesi yanı sıra gelişen tüm özgürlük hareketlerini destekleme kararlığındadır. Bunun için Kürt hareketini başından beri desteklemekte ve ülkemiz farklılıklarının özgün ve özgür örgütlenmelerini savunmaktadır. Türkiyeli Arapların ahk arayışın bu kapsamdan dışlamak faşistlerin, şövenlerin ırkçı milliyetçelerin işi olar ama devrimcilerin işi olamaz.

Araplar ortak ülkelerinde demokrasi için mücadele edecektir. Bunun öncüsü kim olursa olsun, bu ortak davaya katkı sağlamış olacaktır. Bunu desteklemek onurlu her devrimcinin görevidir: Ankaradaki konferansta solun tüm liderlerince onaylanan ve programda yer alması istenen, Mehmet Güzel yoldaşın daklere ettiği "Arap halk Bildirgesi" Türkiyeli Arapların hak mücadelesindeki yol haritasıdır. Bu bildirgeyi benim yazmış olmam, Acilcilerin onurlu mücadele tarihlerine bir şere nişanıdır. Acilcilerin duyarlılığıdır. Herkes bunun arkasından nal toplayacaktır...

Alevi kökenli bir aileye mensup olmama yönelik çirkin saldırı ise bir hakim inanç algısıdır. Alevilik benim kültürel siyasal insanı kimliğimin bir parçasıdır. Alevi bir ailede doğmuş olamın onurunu da taşıyorum. Bu ailenin derih tarih kültürü ile insan sevgisi ve devrimci algılarıyla buradayım. İtirafçı bu değerlere de dil uzatmıştır. Sakın olsun ve zamanı beklesin. Ona Musolini'nin ayaklarından asılı olarak nasıl sallandığını hatırlatacağım. Şimdilik, elime düşene kadar suratına tükürmekle yetiniyorum.

Okurun bilgisine aktarmam gereken bir önemli algı da şudur. Anadolu Aleviliği ve Suriye Aleveliği diye bir farklılık sunidir. Eğemen mezhebin böl yönet çabasıdır. Tüm alevilerin inanç merkezinde akıl, ve insan vardır. İslam çağıyla ilgil olarak bu Hz Ali ve Ehlibeytte somutlaştırılır. İtirafçı her konuda cahil olduğu için, bu konudada cehaletini devletinin eğemen mezhabi adına konuşturuyor. Bilmeden konuşmak saldırılarının temeledir. Elemin tersiyle itiyorum.

Aleviler dünyanın her yerinden aynı kökten yola çıkmıştır. İnsan sevgisidir bu yol. Aleviler hele dünyanın her yerinde ezilen mezheptir. Suriye'de de öyledir. Vakıflar bakanlığı (Türkiye'deki diyanet işlerine denk düşen kurum) sadece Sünni mezhebi var sayar. Suriye'nin hiç bir kurum ya da kuruluşunda, aleviliğe verilen resmi bir olananak yoktur. Suriye'de devlet, Alevilerin Klitaratürünü, ibadet yerlerini yok sayar. Süniliğin en katı kurumları Suriye'de hakimdir. Alevi kökenli C.Başkanı bile, namazı Sünni farza göre kılmakla yükümlüdür. Bunu da hiç aksatmamaya dikkat eder. Aleviler en fakir en geri alanlardadır. Oruda aldıkları yer uzun geçmişin izlerini taşır; yoksullutan, eğitimsizlikten taşralı olmanın çeresizliğindendir. Türkiyede birey olarak alevi olup devlet kastında nasılki egemen mezhep adına çalışırsa insanlar, Suriye'de de durum budur.

Ahmak itirafçı Engin Erkiner, alevilği hiç bilmez. Kindar Sünnilik yapma iştahı ise, Hz. Ali'nin fiziki yapısına saldıran bir soytarıdır. Aynaya baksa, yanlışlıkka karşısına çıkan çehreye tüküresi geleceğini bilmeyecek kadar da kendinden geçmiştir. Analara, babalara, hanımlara kız kardeşlere, çocuklara saldırmakla sönmeyen kini, inanç değerlerinede tırmanmıştır. Bunlar tümüyle sırtındaki kirli kamburdandır. İtirafçı olmak, tanrının bir gazabı gibidir. Kişiyi ölene kadar takip eder.

Mihrac Ural'a gelince, öncelikle devrimci bir siyasal mücadele adamıdır. Acilciler örgütü Genel Sekreterliğine 1. kongerede oybirliğiyle getirilmiştir. Bu görevini 2. kongreye kadar da sürdürme sorumluluğunu taşıyandır. Sorumludur ve sorumluluğu örgütseldir. Mültecilik koşularının kasvetine karşı gelecek kaygısı duymadan, itirfçının ve mit ajanının devletine meydan okuyandır.


Bu meyanda Alevilikten ve Arap kökenli olmaktan da hiç bir sıkıntı duymamaktadır. Sıkıntısı ülkesinde olamamaktır. Devletin her türüne ve tüm istihbarat teşkliatlarına amansız düşmün olan bu satırların yazarı, kuklaları gerekmedikçe de muhatap almaz. Siyasi mücadelesinin gerekleriyle meşguldur. Yazım performansının da gösterdiği gibi, bu sürü arkadan nal toplamaya mahkumdur.

İTİRAFÇI BENZERSİZDİR


İtirfaçı uzun zamandır benzer arıyor. Benzerini bulursa sırtındaki itirafçı kamburu görenmez sanıyor. Bu arayışında kafasını yeniden bir kayaya çarpıyor. Bu kaya Dursun Karataş kayasıdır. İtirafçı Engin adam, kendini Dursun Karataşa benzetmeye çalışıyor.

Bu ahlaksız itirafçıya sözüm şudur. Önce vefat etmiş bir örgüt liderini diline dolama. Bu, ahlaksızlığına yeni suçlar ekler. Bu terbiyesizliğin bedelini ödersin. Ayrıca bu tartışmalara başkalarını karıştırmak, seni kurtaracağını sanma.

Sonra. Dursun Karataş, hatalarıyla sevaplarıyla örgütünün başında, örgütünün lider gördüğü bir insandır. Böyle başladı ve ömrünün sonuna kadar bildiği doğruların arkasında direnerek durdu. Ölüm oruçlarından, zindan direnişlerine devam eden, yurt içi ve dışında bildiği doğruların arkasında son nefesini veren bir örgüt lideridir. Sen kimsin, o kim?

Bir itirafçının, teslim olmuş bir düşkünün, bir kaçkının ve iltica edip 27 yıllık elemanı olduğu TKEP''e bile sahip çıkmayan bir hayasızın, örgüt lideri bir devrimciyle kendini karşılaştırması, Abesle iştigalden başka bir anlamı yoktur. İtirafçı hep bu çirkinliklerle meşguldur. Bu yüzden kabuslardan kurtulamıyor.

Yılda 250'ye yakın siyasi makale yazıyorum. Bu çete 250 'den fazla yalan ve karalama yazısıyla karşıma çıkıyor. Aramızda bir de böylesi bir fark bulunuyor. Adamlar siyasi değiller, böyle bir kaygıları yok. Bunun için kukla olmakta, kara çalmakta bir beis görmüyorlar.

Bir de aptal İtirafçının burnu "pis kokular alıyor"muş.

Uzakta aramasın, altına baksın ya da birisi ona ortağının kim olduğunu söylesin...

Tekrar edeyim,

Uyudurup uydurup yazmak gerçek olamaz. Birbiriyle bu kadar çelişkili yalan kurgular okurun gözünden kaçmaz. Siz kendi adınızı kendiniz taktınız, bir itirafçı bir MİT ajanı. Benzar aramayın...

Benzeriniz yok. Bunu anlayın. Yazmak İçin yalan üretmeye mahkumsunuz. Yazmadığınız zaman intihar etmiş olursunuz. Yalan okyanusu içinde çırpınmanız tek yaşam şansınızdır. Devama edin.

Ancak,

Sizi kurtaracak hiç bir şey yok, çırpınışınız boşuna

Dip not:


EVİMİN İÇİNDEN FOTOLAR

2008 yılında, kendini gazeteci diye tanıtan V.K diye biriyle tanıştım. Yazışmalarımız boyunca, aramızda dostça bir bağ oluştu. Memleketim Antakya'da misafirim oldu, ekmeğimi yedi. Asi kenarında yoldaşımın evinde kaldı. Aileme hürmetini her defasında dile getirdi. Dostluk ve muhabbetimiz vardı. Kızı için İstanbul'da ev aramasına yardımcı oldum. O gün, dürüstlüğüne inandığım biriyle de yardımcı olması için tanıştırdım.

Bu süreçte, basın ahlak ve şerefine bağlı olarak aktaracağım anılarımı toplayıp, uygun bir zamanda, birlikte radekte ederek yayınlayacağı sözü üzerine taslak yazımlar yaptık. Ailemin, evimin ve mücadelemin resimlerini de bu yazım için aktardım; inadığım her ahlaklı ve şerefli insanla bunu paylaşmaktan da çekinmem. Gizlim, saklım yok olmayacak da.
İşte bu kişi şeref ve ahlakını sattı. Bu onun bileceği bir şey. Telefon açtım ve sordum, "asla böyle bir şey yapmadım" diye cevabını sözlü ve yazılı verdi. Böylece bir kez daha ahlak ve şerefini ortaya koymuş oldu. Bu yazışmalar benim radekte ve imzamı taşımadan hiç bir anlam ve önemi yoktur. İkili yazışmaların içine isteyen istediğini koymakta hiç zorluk çekemez, bunun teknik açıdan hiç bir zahmeti yok.

"Evimin içine girerek resim çekmişler". Gülermisin ağlarmısın...

MİT ajanı ve İtirafçı malum lağımcılıklarıyla ne dehşet teknik operasyonlarla, uydudan da beni izleyerek resimlerimi evimin içindeki görüntüleri bile çekmişler. Mübarekler MİT ve Özel Harp Dairesi kuklalıklarıyla yetinmemiş CİA gibi takipteler.

Bu senaryoların sahibini artık herkes biliyor. MİT ajanı İbrahim yalçın. Onu tanıyan herkes, bu tiyatro senoryolarının mimarı olduğunu iyi bilir. Ne de olsa MİT kuklalığında epey ileri bir aşamadadır. Resimlerim anılarımın bir parçası olup, sözkonusu yazışmanın belgelerinde yer aldılar. Bunları bulmak için evimin içine girmeye gerek yok.

Oysa bu kadar çileye ne gerek var, evim her gün ziyaretçilerle dolar taşar, her gelenle bol bol resim çektirmekten de çekinmem. Bu resimlerden bir ton var. İsteyene istediği türünü, hemen göndereyim.

Benim evim, bir devrimci örgüt evidir. Bu kuklaları hesaba hiç katmadan meydan okuyorum. Türkiye devrimci hareketindeki herkese de meydan okuyorum, devrimci kişiliğini Mihrac Ural kadar evine yansıtan bir ikici kişi az bulunur; evimin tüm duvarları bir pano gibidir, Denizlerle, Mahirlerle ve şehit yoldaşlarımla döşeli, bu duvarlarda büyük ressamların yağlı boya el yapımı kopileride görkemli şekilde yerini almıştır. 6000 kitaptan oluşan, aralarında artık bulunması mümkün olmayan tarihi değeri yüksek kitaplar, el yazmalı kadim kitaplar, belgeler, devrimci dergi arşivleri vb verilerle zenginleşmiş kütüphanem duvarımın bir başka süsüdür...

Ve iyi biliyorum ki, bu alçakların evinde bir tek şehit yoldaş fotoğrafı yoktur ve kütüphaneleri magazinden başka bir şey değildir.

Evimin içine girerek resimlerimi çektiklerini söyleyen bu hokobazlara diyeceğim o ki, Mihrac Ural o kadar şefafki, 30 yıldır telefon numarasını ve ev adresini değiştirmeye bile gerek görmemiştir. Bu bir duruştur. Onu arayan dost da düşman da nerede bulacağını iyi bilir. Benim davam kuklaların devletleriyledir, onlarla sadece küçük bir hesabım var, zamana bırakılmış. Varsa bilen, bana bu kuklaların ev adresini ulaştırsın, duvarlarında neler var görme merakımı gidereyim.

Diğer yandan suratına tükürdüğüm biri daha MSN' deki ikili yazışmalarımızı vermiş. Ne zaman verdi diye sorarsanız, Yazışmalarda ikili oyunlarına tanık olduktan sonra diyecğim. Onun bu türden ahlaksızlığına geçit vermeyeceğimi söyledim ve suratına tükürdüm. O da bunun üzerine ahlakına uygun düşeni yaptı. Bu adam H. Ş.

Bu şahısla yazıştığım her şeyin altına imzamı atıyorum. Onunla yazışırken de bunu belirttim Bu kişinin yaptığı nereye oturtulur. Ben söyleyeceğimi söyledim, bu açıdan sözüm yok, gerisini okur takdir etsin.


Diyeceğim o ki,

Devletlerinin kulası bu çömezler, öncelikle Mihrac Ural'ın siyasal yazılarının arkasından nal toplamayı becersinler ondan sonrası kolay. Ülkemizdeki her siyasal olayda Acilciler adına ortaya koyduğu görüşlere yetişsinler, TEKEL işçileriyle dayanışmadan, kadim Roma kentinde her devrimci eylemin içinde merkezi rolüne kadar.

Hadi herkes işine...

KADIN KENDİNİ ALDATIYOR

Mihrac Ural 8 Mart 2010

Her 8 Martta aklıma ilk gelen algı kadın kendini aldatıyor yönündedir. Bu gün ve bunun gibi binlerce gün, kadın sorunu için bir öneri bile taşımıyor. Kadını makinanın bir parçası olan emekçi olarak algılamakla genelleştirip, hemen çözülebilir sorunlarını dahi ebede kadar erteliyor.

Esasında, emekçi kadın diye bir kadın yok. Emekçiler var, emekçi sınıflar ve onların hak ve hukuk mücadeleleri var. Ancak kadın olmak ayrı bir olaydır. Bunu öncelikle kadının bilmesi gerek. Bu, kadını mensup olduğu kollektif kimlikten koparmak değildir, özgün sorunlarıyla yüz yüze getirmektir. Özgün kollektif kimliğini bilince çıkarıp ne yapması gerektiğine ilişkin bin millik bir yolda bir adım atmasını sağlamaktır. Bu adım atılmadın kadın kendini aldatmaktan başka bir şey yapmayacaktır; bu ise bin yıllardır sürün toplumsal baskıya, kadın cinsi olarak onay vermektir.

Doğanın ve kadın doğasının eğitilmesi, büyük bilgi dönüşümlerini, bilimsel ve teknik devrimlerin gelişimini ve bunların kadınla ilgili etkinliklerini gerektirir. Kadın bilgi dönüşümünden, bilimsel ve teknik gelişmeden hakkını alamadığı bu kouşullarda, sorunlarının temelinde yatan çözülebilir bir dizi kaostan da çıkamıyor.

Kadın üzerinde yazmak benim için çok riskli. Hemen tepki alıyorum. Kadın hakları konusunu çok farklı algıladığım doğru, kadına da çattığım ve kendini aldattığını belirttiğim satırlarda kabalık yaptığım da oluyor.

Vatandaş hakları, insan hakları genellemesi içinde, insan olan kadının demokrasi ve özgürlüklerle ilgili haklarını kazanmasına kayıtsız şartsız omuz vermek bir insanlık görevidir. Ancak konu gelip kadın hakları gibi bir özgünlük alınca, orada durup düşünmek gerekiyor. Genellemeler kayboluyor özelin gerçekliği şamar gibi insanın yüzünde patlıyor.

Bir kaç yıldır 8 Martta yazı yazıyorum. Kadın haklarıyla ilgli yazdıklarıma yeni bir ek yapmayı gerekterin bir şey yok. Tersine yazılanları okudukça, herkesin arkadan nal toplamakla meşgul yazılar içinde boğulduğunu görüyorum.

Her 8 martta aklıma ilk gelen algı kadın kendini aldatıyor yönündedir. Bu gün ve bunun gibi binlerce gün, kadın sorunu için bir öneri bile taşımıyor. Kadını makinanın bir parçası olan emekçi olarak algılamakla genelleştirip, hemen çözülebilir sorunlarını dahi ebede kadar erteliyor.

Esasında, emekçi kadın diye bir kadın yok. Emekçiler var, emekçi sınıflar ve onların hak ve hukuk mücadeleleri var. Ancak kadın olmak ayrı bir olaydır. Bunu öncelikle kadının bilmesi gerek. Bu, kadını mensup olduğu kollektif kimlikten koparmak değildir, özgün sorunlarıyla yüz yüze getirmektir. Özgün kollektif kimliğini bilince çıkarıp ne yapması gerektiğine ilişkin bin millik bir yolda bir adım atmasını sağlamaktır. Bu adım atılmadın kadın kendini aldatmaktan başka bir şey yapmayacaktır; bu ise bin yıllardır sürün toplumsal baskıya, kadın cinsi olarak onay vermektir.

Artık birileri kadına günaydın diyebilmelidir. Geç kalmış algıları ortaya koyabilmelidir.

Sözlerim çok mu muğlak. Müsaadenizle beliretiym. Kadın sorunu siyasal hak ve hukuk sorunu değildir. Bu söylemin paradigması ataerkildir. Bu haklar insanlığın haklarıdır. Kadının sorunu bunlara ek şeylerdir ve farklıdır.

Kadının sorunu öncelikle doğasıdır. Bunun yanı sıra doğanın da kendisidir. Bu iki sorun üzerine, ataerkil sistemler dizisi olarak, toplamlar tarihinin sakat kadın algılarını, inanç türlerinin kadını ötekileşteren algılarını da eklediğmizde kadının nasıl bir ölüm cenderesinde olduğunu kavramak zor değildir. Bu hadikaplar aşılmadan, eğitilmeden, altarnatifler geliştirilmeden siyasal taleplerle bu sorunun içinden çıkmak imkansızdır; gerçekçi bir tarihsel dönüşüm doğayı ve kadın doğasını etkileyecek değişimi başarmadan, kadın cins olarak bin bir biçimde yine esir olacaktır, boyun eğecektir. Kadının başta kendini aldatmakta ifadesini bulan bu süreç yeniden üretilirken, birileri bitip tükenmeyen oyalamalarla da okşayarak aldatmaya devam edecektir.

Doğanın ve kadın doğasının eğitilmesi, büyük bilgi dönüşümlerini, bilimsel ve teknik devrimlerin gelişimini ve bunların kadınla ilgili etkinliklerini gerektirir. Kadın bilgi dönüşümünden, bilimsel ve teknik gelişmeden hakkını alamadığı bu kouşullarda, sorunlarının temelinde yatan çözülebilir bir dizi kaostan da çıkamıyor.

Kadın doğası hızla evrimleşip, ataerkil toplum sistemleri tarafından esir edilme hali son bulmadan, kadın sorunları konusunda bir adım atılmış olamaz. Kadın, bilgi dönüşümlerini, bilimsel ve teknik devrimlerin özgürlüğü ve demokratik bir ortamda gelişimini sağlayamayan sistemlerin de ağır kuşatması altındadır.

Üst yapı algıları kadın cinsini ötekileştiren, kurum, kuruluş ve düzenlemelerin eseri olarak kadın, doğasının yarattığı iç kıskaçlara ağır ekler koymaktadır; mahale kadar toplum baskısını da buna eklediğimzde, görünmeyen bir bekaret kemeri, kadını cinselliğini esir almakla kalmıyor, ruhunun derinleklerine kadar bir kuşutma altında da tutuyor. Bu atmosfer içindeki kadın, boyun büyür, aldatılmaya açık oluyor ve en zalim olani kendi kendini aldatmayı gönüllü olarak seçmek durumunda kalıyor.

Kadın cinsinin tarih seriveninde, hala karanlık çağların yaşanıyor olması büyük bir handikab. Karanlık çağları evrensel ölçekte aşacak adımlar, kadın cinsinin sorunları karşısında daha direngen olmasına da olanak sağlayacaktır. Bunun için daha çok demokrasi ve özgürlük gerek. Tarihsel büyük dönüşümlerin önündeki engellerin aşılması gerek. Nitel bir değişimi bu alanda sağlamaksızın kadın sorunları konusunda ciddi bir adım atılması sözkonusu olamaz Sistem içinde kalan reformlar, siyasal iyileştirmeler sağlasa da kadın cinsiyle ilgili bir çözüm getiremez.

Kadın, içinde ataerkil verilerin üstünlüğünü sağlayan doğayı ve kendi doğasını büyük özgürlük ve demokrasi hamlesiyle aşma çabasına yönelmelidir. Uzun zamana yayılmış olsa da kurtuluş yolunda en gerçekçi adım budur. Kadın daha çok bilgi çağının, bilimsel ve teknik devrimlerin sonuçlarında etken bir dişli olmanını olanaklarını yaratmaladır. Toplumun olmazsa olmaz bir dişlisi haline gelmelidir. Bu soyut bir siyasal hak kazanımından da öte ayakları yere basan adımlar olmalıdır. Gerisi kuru laf kalabalığıdır.







ÇAĞIN DEVRİMCİ GÖREVLERİ


Mihrac Ural
6 Mart 2010

Ahmet Otçu adlı okurumuzun

"ÇAĞIN DEVRİMCİLİĞİ"

Başlıklı makalem üzerine yaptığı yorum üzerine

cevabi yazımdır.



Değerli Ahmet Otçu,
Yaptığınız yorum için birkez daha teşekkür ederim (yorum altta).



Önceki yazılarımda yer alan temel parametrelerimi tekrar etmemek için, bir daha üzerinde durmayacağım. Ancak bunlara da açıklık getirecek farklı noktalar üzerinde yurumunuzu yanıtlayacağım.

Dikkatli bir okuyucu olmanız diyalogumuz için de olumlu. Yorumunuzun en önemli cümlesi şudur.

"...sormak isterim.

Yazınızda,"bu görev devrimcilere aittir" diyerek böylelikle devrimcileri kapitalist sistem içersindeki sınıflardan soyutlayarak, dış bir tarihsel güç olarak göstermiş olmuyor musunuz?

Demek istediğim,elbette sizin de değindiğiniz gibi,feodalizmi yıkan burjuvazidir,ki o,sistem içersinde ezilen serfleri tarafına çekmiş ve böylelikle devrimi gerçekleştirmiştir.

Fakat,bu durum kapitalist sistemi yıkacak olan devrimcilerin,sistem içersinde bulunmayan ayrı bir "dış sınıf" şeklinde anlamlandırılmasına sebebiyet verir mi?

Yani bu anlayışınız dolayısıyla,devrimciler bir "ilerici ayrı bir sınıf" şeklinde algılanmıyor mu?

Oysa,devrimciler de bir yada birkaç sınıfa aittir;proleter olabilir,küçük burjuva olabilir(ki ben de,kendimi bu sınıfa ait görmekteyim), köylü olabilir ve bunun gibi.." (Ahmet Otçu, ikinci yorumu) Demişsiniz

Birincisi; "Bu görev devrimcilere aittir" cümlemden, devrimcileri sistem dışında, "dış bir tarihsel güç" olarak ela aldığım kaygısı taşımışsınız.

Hemen belirteyim, böyle bir duruşum yok, olamaz da. Buna rağmen belirlemenin ikili yanı olduğunu dile getireceğim. a). Bu gün topluma eğemen olan kapitalisit sistemdir ve her şey bu sistemin içinda şekillenmektedir. Onu yıkacak güçler de gelecek toplumsal sistemin nüveleri de onun şemsiyesi, kanatları altındadır. Bu anlamda hareket alanımız, eski sistemin içinde olacağı açıktır. O zeminin üzerinde, içinde, çevresinde bir bütün olarak sürecek bir mücadele gündeme gelecektir. Doğal olarak "içte olma"nın avantaj ve dezavantajlarıyla birlikte müttefiklerimizi ve karşıtlarımızı burada bulacağız. b). Devrimci güçler aynı zamanda sistemin dışındadır. Eski sistemin ilişkilerinden nitelikçe farklı, yeni sistemin unsurları olarak, kapitalizmin kanatları altında da olsa aldıkları konum itibariyle, neslen yapıları gereği oluşun nitelik farklılıklarıyla sistem dışıdır. Böyle olmazsa, sistemi aşma iddiaları olmaz. Devrimci olan da bu güçlerdir. Gerçek anlamda devrimden yana olan, nesnel yapısı devrim için öznel eğilim yaratabilen bu güçlerin tümü, birey olarak eski ya da yeni sistemin temel unsurlarından birine mensup olsa da aydınlar, siyasal kadro ve etkinlikleri devrimci güçleri temsil ederler.

Bu güçleri, bilgi çağının, bilimsel ve teknik devrimin, küresel üretim ilişkisini temsil eden tüm üretici güçler olarak tanımlamak mümkün. Bunları, bu günden yarına belli bir kalıp içinde, şu ya da bu sınıf olarak tanımlamak güç olsa da genel gidişin verileriyle, bir geneleme içinde tanımlamak yeterli sayılabilir. Bu güçlerin aydınları ise bu alanla ilgili olan ve inanılmaz bir hızla yetişmekte olan genç kuşağın içinden, artan oranda çıkacaktır. Bilgi çağının araçlarıyla beslenen yeni kuşaklar bunun göstergesidir.

Gözlenebilir bir örnek bunu anlatmaya yeterlidir. İnternet yayıncılığı ele alalım. Gazete, blog, site, facebook, Tiwiter gibi etkinlikleriyle artık kapitalist yayın üretimciliği değildir. Bu yayıncılık burjuvazinin kanatları altında da olsa, nitelikçe farklı bir üretim ilişkisini temsil ediyor. Gelecek toplumun yayın sisteminde bir nüve olan bu tür yayıncılık, bir kaç kuşak sonraki gelişimiyle, dev binalar, yüksek maliyetler, kalabalık iş-gücü, taşıma araçları filoları akıl almaz ebatlardaki baskı makina ve kağıt bobinleriyle, doğayı da tahrip eden gereksinimleriyle üretim yapan kapitalist tarzdan nitelikçe farklıdır; sanaldır, maliyeti çok düşüktür, bilgi iletişim ağları sayesinde tüm insanlığın katkısını alabilecek mülkiyet ve üretim tarzıyla kapitalize ilişkiyi tarihin gerisinde bırakmıştır. Geri dönüşü olmayan, gelişen, daha yararlı olan, insanı ve doğayı gözeten, en küçük bilgi kırıntısını küresel ölçekte istihdam edebilen bu tarz artık kapitalist bir üretim tarzı değildir, yeni uygarlığın belirtisidir.

Bir düğmeyi tıklamakla, dünyanın dört bir köşesine, tek tek herkesin masa üstüne, üretilen yayını koyabilme yetisi, yeni üretim tarzının karekteridir. Kapitalist üretim tarzında, aynı sonucu elde edebilmek için, akıl almaz maliyetler, dağıtım şebekeleri, taşıma araçları filosu, kabarık iş-gücü, kurumlar, yöneticiler, memurlar ve bunlara ek, alıcının bu ürünü elde edebilmek için katlanacağı zorlukları eklediğimizde, iki sistem arasındaki nitelik fark tüm çıplaklığıyla ortaya çıkar.

Tarihsel dönüşümün bu verilerinde yer alan insanların oluşturduğu topluluk, her ne ad alırsa alsın, nesnel yapısı itibariyle devrimci bir güçtür. Tarihsel dönüşümün dayanaklarından biridir. Bu örneği, üretim yapan tüm alanlara uyarladığımızda, tabloyu daha net görmemiz zor olmayacaktır. Bu gelişmelerin genel ve kapsayıcı olabilmesi için özgürlük ve demokrasinin na ölçüde gerekli olduğunu çıkarmak güç değildir.

Bu nedenle demokrasi ve özgürlük talebini burjuva liberal bir talep olarak algılamak hataların en büyüğüdür. Kimi aklı evvel "sosyalistler", demokrasi burjuvazinin işidir, daha çok demokrasi daha çok kapitilist süreç demektir diye kestirip atıyorlar. Bu, kesinlikle bir yanılgıdır. Kapitalizmin burjuva önderliğinde, feodalizme karşı mücadelesinde elbetteki demokrasiye ve devrimci duruşa ihtiyacı vardı, feodal sistem üretici güçlerin gelişimi önünde nesnel bir engeldi. Şimdi de kapitalizmin konumu budur. Burjuvazinin demokrasiden yana olma süreci artık tarihi olarak kapanmıştır. Emperyalizm çağıyla birlikte bu eğilimler sona ermiştir. Bu günün sınıf mücadelesi artık sistemin revize edilmesiyle ilgilidir, reformdur, daha rasyonel çalışması için, sistemin temel sınıf dengelerine bağlı olarak yeniden düzenlenişindir. Bu, ihmal edilmemesi gereken bir mücadele olsa da ne geleceği kurmak için yeterli bir özgürlükçü demokrasi üretebilir ne de tarihsel ilerleme için yeterlidir.

"Çağımızın Devrimciliği" başlıklı makalemde de dile getirdim. Algımdaki devrim için ve dolaysıyla devrimci görevler için hayati önemi olan referans, demokrasi ve özgürlüktür; bu unsurlar derinlemesine ve genişlemesine ne kadar kökleşirse, yeni sistem için daha sağlıklı bir süreç birikmeye başlamış demektir. Bir enerji biriktirme olayıdır. Yadsınmanın yadsınması kuralı gereği de bu enerjinin birikimi gereklidir; hem içte, hem de dışta olma esprisi budur.

Dikkat ederseniz yazımın spotlarında ve sonuç bölümünde kimi riskli ve yanlış anlaşılmaya açık algıları, ortadan kaldırmak için, ısrarla şunu belirtim: " Sınıf mücadelesi devrimci değil reformist bir mücadele olsa da işçilerin, emekçilerin yanında olmadan, onların hak kazanım davalarının önünde yürünmeden, özgürlük ve demokrasi alanlarını genişletme mücadelesi vermeden devrimci olunmaz ." (Çağımızın devrimciliği)

Siz de farketmişsiniz zaten, gerçek anlamda devrimle ilgili algım, geri dönüşü olmayan tarihsel bir devrimdir algısıdır. Marks'ın "Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı" kitabının ön sözünde dile getirdiği ünlü cümledeki devrim algısı bunu izah eder. " Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır. Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da, bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar"

"İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar. Onun içindir ki, insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar. Çünkü yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar." ( Marks, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Önsöz)

Bu belirleme gerçek anlamda metaryalist bir tarih algısını içeriyor. Toplumsal ilişkinin diyalektiği de budur. Bence yanlış olan, 19. ve 20 YY Markssist siyasi önermelerin, o kesitlerde yükselen sınıf çatışmasının baskısı altında, ekstrem bir boyut almasıdır. Bu hepimiz için geçerliydi. Doğu Avrupa devrimlerinin gerisin geriye dönüşünü, Sovyetlerin çözülüşünü, başka bir şeyle izah etmek mümkün değlidir; kapitalizm madalyonunun diğer yüzü olan toplumlar aslına döndüler. Bir gece ansızın siyasal bir kararla ilan edilen toplumsal mülkiyet ("sosyalizim"), bir başka gece ansızın, yine siyasal bir kararnameyle gerisin geriye (kapitalizme) döner. Bu sosyalizim değildir, sosyalizim bu ise, bu yeni bir üretim ilişkisi ya da yeni bir uygarlık değildir.

Eski toplumun bağrında, yeni toplumsal ilişkilerin gelişmesi, yeterli ölçekte olgunlaşmadan, eskinin tasfiyesi mümkün değlidir. Şimdi bu noktada söz konusu olan bir süreç bulunmaktadır. Marks bunu nerden çıkarıyor. Tabi ki, feodal sistemin bağrında kapitalist ilişkilerin gelmişmesiyle ilgili süreçlerden çıkarıyor. Marks'ın iddialarını tez haline getiren de budur. Zira böylesi tezler, tarihin tüm toplumsal süreçlerini izah edebilme kabiliyeti içinde olmak durumundalar, soyutlamaları bunu uygun değilse tez olma şansını kaybederler. Kuru bir iddia olurlar. Bu teze dayanarak, bir gece ansızın bir siyasal kararnameyle sosyalizm kuruluşunu izah etmek ise imkansızdır.

Devrimcilik, aşırı olmak, heyecanlı olmak, ekstrem olmak değildir, diye sözlerime devam edeceğim. Bu duyarlılıklar devrimcilerde olması gerenek diriliktir. Geçmişimizde bunun en iyi şekilde taşıdık. Bundan kaynaklanan görevlerimizi de yerine getirmekte bir an tereddüt etmedik. O günün verileriyle, algılarımızın doğruları arkasında durarak yürüdük. Her bedeli ödedik. Hala da ödüyoruz. Sorun bu değil. Sorun, tarih içinde, toplumsal evrimin birikim süreçlerinde, yerimizi doğru belirleyebilmektir. Bu sürecin neresindeyiz? dediğimiz zaman, devrimciliğimizin gerçekliği de belirginleşmiş olacaktır. Tarihsel süreçte, eskiyen sistemi ve ona ait tüm etkinlikleri, sınıfları ve bileşenleri belirleyerek, bunlarala ilgili belirgin duruşlar sergilemek ve tarih yönünde gelişen, ileriyi temsil eden ve dolasıyla devrimci olanın safında yerimizi almak. Ben de bunları dile getiriyorum.

İkincisi; Devrimciliği tek başına bir altyapı olayı olarak algılama hatası. Bu konuda bilinmesi gereken ilk şey, kendiliğindenci (determinist) hiç bir gelişme, yarattığı öznenin, düzenlemesi olmadan evrimini tamamlayamaz, bir ayağı sakat kalır. Determinizme dayalı devrimcilik, eksik devrimciliktir, insan eylemiyle değil, doğal süreçlerle ilgilidir. İnsan kaba ve doğal süreçlerin ürünü olan devrimciliği de eğiten bir varlıktır. Bu nedenle de insan toplumsal bir varlıktır.

Devrimcilik öznel bir çabada anlam bulur ve tamamlanır. Nesnel gelişmeler irade dışı olsa da aynı anda kendilerine ait iradeleri de geliştirir ve olgunlaştırır. Bu anlamda öznel tutum, boşluk olmadan gelip kendini ortaya koyar. Tarihte insanın rolü de bu noktada anlam kazanır. İnsan, tarihi verili nesnel koşullar üzerinde böylece yapılandırır. Alt yapıda ortaya çıkan gelişmelerin, aynı zamanda üst yapıdaki karşılıkları ve bunun için verilen emekler, bilgi dönüşümleri, bütünün birer parçası olarak yerlerini alır. Bir bekleme, kendi kendine olgunlaşıp sonuçlanma olayı ya da bunu izleme fiili değil, sürecin gelişme yönünü bilerek onu kültürleştirme, toplumsal bir prosüdüre oturtma, yön verme, eksik ve fazlalıklarıyla ilgili biçimlendirme çabası, devrimci çabanın da kendisidir; bunun kapsamı, insanı ve doğayı ilgilendiren her alandır. Bu yanıyla da eski toplum kapitalizme karşı her alanda, yeni uygarlığın altarnatif nüvelerini oturtumak gerek Bu da ancak siyasal özgürlük ve demokrasinin ikamesinde anlam bulur. Bu mücadele bu yanıyla çağın en gerçekçi devrimci mücadelesedir.

Bu durumda çağımızın devrimcileri olarak bizler de eski toplumun içinde olacağız ve eskinin ortamı içinde gelişerek onu yadsıyacağız. Bunun için birey olarak burjuvalar dahil (Senyörlerin topraklarını satarak, feodal sınıf mensubiyetlerini atıp burjuvalaşma olaylarında olduğu gibi), küçük burjuvalar, işçi sınıfı, tarım işçileri , köyleler, aydınlar, gençler ve bil cümle, toplumun tüm dinamik kesimlerini safımıza çekerek mücadele vereceğiz.
Bu açıdan sınıf mücadelesi yanı sıra, gelişen kadın özgürlük hareketleri, doğa koruma, çocukların korunması, inanç özgürlükleri, etnik özgürlükler gibi onlarca çeşit toplumsal hareket bu sürece katkı yapacaktır; önemli olan, bunu devrimci bir iradeyle yönlendirmek değerlendirmektir. Ama bu ne işçi sınıfı iktidarı için ne de küçük burjuva ya da eski sisteme ait bir sınıfın iktidarı için değil, gelecek toplumun, gelip sancısızca kendi ilişkisini oturtmak için vereceğiz. Gelecek kuşakların çıkarı da tam buradadır.

Bu çabanın ana teması nedir. Onu açıklamaya çalıştım.

Kapitalizmi aşacak olan yeni toplum bilgi çağının bilimsel ve teknik devremler çağının ortaya koyduğu gelişmelerin sonucu olacaktır, dedim. Böylesi bir sonuca varmak için özgürlüklerin, demokrasinin derinlemesine ve genişlemesine açılımı gerek. Bunun için, bu çağın devrimcilerinin, gelecek ileri toplumu kurma yönünde daha çok özgürlük ve demokrasi için mücadele etmeleri gerek. Bu mücadele sonuna kadar götürülebildikçe, yeni toplumun kurucusu olan veriler, daha çok ortaya çıkacaktır.

Bu noktada devrimciler kimdir sorusu gelir dayanır. Bunlar gelecek toplumun bir sınıfı, bir kastı bir etkinliği mi? Bunların üretimdeki yerleri nedir? gibi bir dizi soru gelir dayanır. Çok haklı sorular.

Ben hemen belirteyim. Gelecek toplum tüm özelikleriyle, belirgin ağırlığıyla, henüz yerleşmedikçe bu kadar ayrıntılı tanımlamalar yapmak, hiç bir işe yaramaz. Başkasını eleştirdiğimiz, hayalciliğe düşmek olur. Ancak söyleyecek lerimizde az değlidir.

Üçüncüsü; söyleyeceklerimiz, elimizdeki veriler ölçüsünde olacaktır. Tarihin gidişi evrensel ölçekte küresel üretim tarzına doğrudur. Bunu belirleyebiliyoruz. Bu, tekelci kapitalistlerin kanatları altında olsa da artık kapitalize ilişki değildir. Küresel üretim kapitalist üretim tarzından ayıran etmenler pek çoktur. Bilgi üretim sürecine girimiştir. Bu da sanal üretim ve tüketim süreçlerinin olgunlaşmasını getirmiştir. Artık en karmaşık komplekslerden, sıradan bir eşyaya kadar, sanal olarak üretilip denemeden (tüketilmeden) piyasaya inme durumunda değildir. Bu gelişme üretilen malın kullanım değerinden daha çok değişim değerini öne çıkarmaktadır. Bu eğirlme, kapitalizimdeki boyutundan nitelikçe farklı bir boyuta gitmektedir; artık ne ulus ne ülke ne de belli bir bölge merkezli üretem tarzları geçirli değlidir. Düz bir sahada, herkesin eşit şekilde katılımını sağlayabilecek, yer küremizin her bir köşesinden bilgi katılımıyla gerçekleşebilecek bir sanal üretim ilişkisi olanağını yaratılmıştır. Bu, kapitalizmde yoktur. Sanal üretim-tüketim süreci, tekelcilik, üretim araçları üzerindeki mülkiyetin verdiği ve sonuçta üretici güçlerin gelişimini engelleyen, çıkarına göre işlevlendiren üretim tarzından bir kopuştur. Dünyanın her köşesinde mübadele edelebilir yeterlilikleri olmayan bir üretim, artık kendine yer bulamaz bir aşamaya gelinmiştir.

Kapitalist üretim bildiğimiz hammade + üretim araçları+ iş gücü>> meta formülü ile tanımlanabilir. Küresel üretim ise, bir fabrika üretimi gibi değlidir; bu üretim tarzı dünyanın her köşesinden, burjuvazinin üretim aracı üzerinde mülk sahibi olmadan, internet ağlarıyla heresin ortak bir porjeye bilgisini aktararak yapılan sanal üretimle tanımlanabilir.

Bu konunun daha iyi anlaşılabilmesi için, sabrınıza sığınarak, "TEKNOLOJİ ve 'ÜRETİM TARZINDA DEVRİM' başlıklı makalemden uzun bir alıntı aktarcağım.

"Bu konuda yoruma gerek bırakmayacak bir açıklamayı Marks şu cümlelerle veriyor; ” Üretim tarzında devrim, manüfaktürde emek-gücü ile, büyük sanayide emek araçlarıyla başlar. Öyleyse bizim ilk inceleyeceğimiz şey, emek araçlarının, alet olmaktan çıkıp makineye nasıl dönüştüğü ya da makine ile el zanaatı aletleri arasındaki farkların neler olduğu soruları olmalıdır.” ( Karl Marks, Kapital 2. baskı, s: 385-6, Dördüncü Kısım, Onbeşinci Bölüm Makine ve Büyük Sanayi. Sol yayınları)

Marks bu cümlesinin ardından bu iki olgunun (emek-gücü ve emek araçları) öyle bıçak kesiği gibi birbirinden ayrılmayacağı üretim ortamı sürecinde her ikisinin de bir arada istihdam edildiği bir geçiş süreci olduğunu da hatırlatmayı unutmuyor.

4. dipnotta ise Marks’ın cümleleri, tartışmalarımıza önemli bir gönderme sayılabilir; “

“Teknoloji, insanın doğayı ele alış biçimini, yaşamını sürdürmek için başvurduğu üretim sürecini açıklayarak, toplumsal ilişkilerin oluşum biçimlerini ve bu ilişkilerden doğan kavramları ve düşünce biçimlerini ortaya koyuyor. Bu maddi temeli hesaba katmayan din tarihleri bile, eleştirici bir tarih sayılamaz. Dinin imgesel yaratıklarının bu dünyadaki özlerini inceleyerek bulmak, aslında, tersinden giderek yaşamın gerçek ilişkilerinden yola çıkarak, bu ilişkilerin kutsallaştırılmış şekillerini bulmaktan çok daha kolaydır. Bu sonuncu yöntem, biricik materyalist ve dolaysıyla biricik bilimsel yöntemdir.” (Age. S.386, 4. dipnot)

Birkaç tartışmadır alıntılara başvurmadan aktarmaya çalıştığım budur. Ancak okuduklarını kutsal metin sayanların alıntısız huşu olmayacakları için bu ayetleri aktarmayı gerekli gördüm.

Tartıştığımız konuyu tarih bağlamlarıyla soyutlamak için Marksın “18. yüzyılda sanayi devrimini başlatan” diye yorumladığı bu teknolojik dönüşüm kesitinde alet ile makine farkı üzerini söylediği şu cümleleri aktaralım: “ Gerçek anlamıyla bir iş-makinesi daha yakından incelersek, çoğu zaman epeyce değişik şekillerde olmakla birlikte, genel kural olarak, onda, el zanaatları ile manüfaktür işçilerinin kullandıkları aygıt ve aletleri buluruz; ancak şu farkla ki, bunlar, eskiden insan tarafından kullanılan aletler iken, şimdi bir mekanizmanın aletleridir ya da mekanik aletlerdir” ( Age. s:378)

Sayın hikmet Acun, Marks’tan yaptığımız şu birkaç alıntıyı 21. yüzyılın ortaya koyduğu bilim ve teknoloji verileriyle, bilgi ve iletişim unsurlarıyla bir kez daha okur musunuz.? Biz yeni uygarlığı bu yöntemle belirlemeye çalışıyoruz. Bu tarihi gelişmelerin önünün tıkayan kapitalist sistemin ve burjuvazinin de bu nedenle demokrasi karşıtı olduğunu belirliyoruz. Demokrasiyi savunmamız, tam bu noktada burjuvazinin çağımızdaki gericiliğinden çıkıyor bir devrimci duruş olarak beliriyor. Somut konuşmakta tas tamam budur. Yaptığımız, sistemin bir parçası olan ve en az siz gibi sistem içinde reformdan başka bir sonuca ulaşmayacak marjinal önermeler yapan liberalliğe de karşı bir duruştur. Çağın gerçekçi devrimciliği budur; demokrasi mücadelesini temel almayan bir devrimcilik bu çağa ait değildir.

Bizim yaptığımız Marks’ın “biricik materyalist ve dolaysıyla biricik bilimsel yöntem”ini, 21. yüz yılın verileriyle mantıki sonuçlarına götürme çabasıdır.

Engels bu konuyu şöyle özetliyor. “Bilimin her yeni yönü, bu bilimin teknik terimlerinde bir devrimi içerir” (Age. İngilizce baskıya önsöz, Frederik Engels) Buna açık olmayan kendini ne devrimci nede ilerici saysın. Hele hele Marksist hiç saymasın.

Üretici Güçlerin Dönüşümü

Teşbihte hata olmaz derler.

Önce, Marks’ın kapitalin ilk cildinin ilk cümlesini okuyun, “ kapitalist üretim tarzının egemen olduğu toplumların zenginliği ‘muazzam bir meta birikimi’ olarak kendini gösterir. Bunun birimi metadır. Araştırmalarımız bu nedenle, metanın tahliliyle başlaması gerek “ (Age. s:49)

Teşbih ediyorum, küresel üretim tarzının, yani yeni ve gelecek uygarlığın zenginliğini “muazzam bir bilgi birikimi” olarak kendini gösterebilir. Bunun birimi transistorla başlayan bilgisayar teknolojisinin sanal bilgi birimidir. Araştırmalarımız bu nedenle sanal bilgi tahlilleriyle başlaması gerekir.

Bir başka teşbih,
Üretim tarzında devrim, büyük sanayide emek araçları ile küresel üretimde elektronik bilgi ağlarıyla başlar. Öyleyse bizim ilk inceleyeceğimiz şey, elektronik bilgi ağlarının, emek araçları olmaktan çıkıp, sanal üretim unsurlarına nasıl dönüştüğü ve aralarındaki farkların neler olduğu soruları olmalıdır.” (Karl Marks, Kapital cilt I. İkinci baskı, s: 385-6, Dördüncü Kısım, Onbeşinci Bölüm Makine ve Büyük Sanayi. Sol yayınları. Alıntısından teşbih yoluyla oluşturulmuş cümle )"

Bunu bir formülle karikatürize etmek istersek, şu önerilebilir: Evrensel ölçekte bilgi unsuru + elektronik bilgi ağları + sanal üretim ve sanal tüketim. Bundan sonrası ise nerede nasıl yapılacaksa somut olarak bir üretim devreye girecektir. Bu, dev feodal topraklar yerine küçük bir toprak parçasında makinalı kapitalist üretim yapmak gibidir; küresel üretimde ise makinalı üretimin hantallığı yerine, bilgi ve bilgisayarlarla daha da küçük bir alanda, daha büyük üretim etkinliği sağlamaktır.

Bu parametreler üzerinden söyleyebileceğim şey, daha çok özgürlük ve demokrasi yeni üretim sisteminin hızla gelişmesini ve hakim olmasını sağlayacaktır. Devrimciliğimizde buradadır. Devrimcilik bu anlamda, bir sınıfı belirlemekten çok, işlevsel süreci ve bu süreçte yer alışı belirlemek olarak algılanamaladır. Bu yüzden gelecek toplumun kuruluş mücadelesinde yerini belirleyen devrimcileri, eski toplumun sınıflarından birine mensup olarak tanımlamak hiç doğru olmaz. Yeni belirdikçe, açık ve net olarak gelecek toplumun sınıfı, kast ya da etkinliklerindeki yerimiz de belirlenmiş olacaktır.

Bana, ısrarla gelecek toplumun sınıflarını belirleyin derseniz, bunun bu gün tespit etmenin mümkün olmadığını söyleyeceğim. Onlar kendi tanımlamalarını, kendileri yapacaktır. Kapitalizm 10. yy dan beri evrimleşmiş, 1848 sanayi devrimiyle de oturmuş bir sistem. Bu sürecin son kesitlerinde bu tür isimlendirmeler sistemi tanımlamak üzere kulanılmıştır. 15.yy size bu soruyu sorsalar, vereceğiniz bir cevap olamazdı, sınıfların kim olduğunu söyleme durumunda olamazdınız. Buna rağmen o çağda, gelişmenin yönünü, artan keşif ve icatlarla, feodalizimden farklı ve yeni bir üretim ilişkisine gidildiğini söylemekte zorlanmayabilirdiniz. Bu nedenle, Marksın ünlü sözünü yukarıya aktardım. O alıntının en önemli cümlelerinden biri de şudur. "insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar. Çünkü yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar." ( Marks, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Önsöz)

Elimizdeki verilerle önümüze çıkan sorunların çözümü için yapabileceğimiz en kapsamlı önermeleri yapmak, büyük önem taşıyor. O da, demokrasi ve özgürlüklerin genişletilmesidir. Devrimcilik tas tamam bu noktadadır. Bunun için mümkün olan en geniş güç topluluğuyla hareket etmemiz yanlış değildir. Ancak bu, eski sistemin temel sınıf ve unsurlarının öncülüğünde olmayacaktır.

Dördüncüsü; Burjuvazi doğası gereği feodalizmden kurtulduktan sonraki sürecinde, üretici güçleri geliştermenin önünde önemli engeller oluşturmuştur. Daha büyük karların getirisine kanaat getirmediği yerde, bir yenilenmeye gitmemiştir. Ancak insan kollektif aklının bilgi çağını, bilimsel ve teknik devrimler çağını açmasıyla, burjuvazi de bu alanı denetlemek üzere kimi girişimler içinde olmuştur. Gelişmeyi kontrolu altına almak istemiştir.

Bu gün ise, kapitalizmin bağrında doğan gelişmeler hızla yaygınlaşmaktadır. Bu gelişmeler sistemin doğasıyla uyumlu değildir. Bilgi çağının yarattığı sonuçlar, birer üretici güç gelişmi olarak üretim ilişkileriyle çatışma halindedir. Emperyalizm çağında burjuvazi, gelişmelerin, sistimine yönelik yıkıcı etkisini frenlemek için, büyük direnmeler yapmaktadır. Savaşlar, nüfus alanları, baskılar, ekonomik bağımlılıklar, soğuk savaş süreçleri bunun birer ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bunlar, sistemin öz savunma refleksi olarak belirmiştir ve doğaldır. Ancak bu doğallık, tarihin toplumsal ilerlemesine karşıttır.

Burjuvazi, gelişmelere karşı direnişinde yanlız kalmamak için, sistemin doğasında yer alan ve onun kopmaz bir parçası olan tüm güçleri yanın çekmek ister. Bu nedenle, işçileri, sınıf olarak (bu nokta çok önemli, işçilerin birey olarak duruşlarıyla, işçilerin sınıfı olarak duruşu çok farklı kıstaslara sahiptir) yanına çekme çabası verir. İşçi sınıfı, fabrikanın bir parçası olarak, iş-gücünü satan bireylerin bütünü olarak, kendi sistemini (kapitalizmi) bir noktadan sonra, koruma refleksi göstermesi doğaldır. I. Dünya savaşında Sosyal-demokrat partilerin savaşta gösterdiği sosyal–şöven tutumları bu açıdan ele almak gerek. Olay bir yanlış politika olayı değil, sınıfın sistemle olan doğal bağının, kaçınılmaz duruşu olarak gündeme gelmektedir.

Dünün batı Avrupa'sında, yani gelişmiş kapitalist ülkelerde olanların önemli bir kısmını bizim gibi ülkelerin işçi sınıfının yüz yüze kalacağı olayalar olarak algılamak yanlış değidir. Bunu iki açıdan görmek zor olmaz.

Birincisi, ekonomik kirzlerde işçi sınıfının, fabrikaların çalışma sürekliliğini sağlamak için ücretlerinin inmesine de razı olmasıdır. Bu noktada, Leninist politikalarda, ekonomik kirzlerden yararlanma siyaseti, bir yere kadar yararlı sonuçlar üretmişse de kalıcı olmadığı yeterince görülmüştür.

İkincisi, bir dış sorunda işçi sınıfının "ulusal çıkarlar" diye kendi burjuvazisinin şemsiyesi altında politik tutumlar geliştirmesidir. Ben bunu da işçi sınıfının kapitalist sistemin bir parçası olma konumuna bağlıyorum ve bunun hesabını yapmayan devrimciliği, işçi sınıfının duruşunu kavramakta yetersiz görüyorum.

Önceki yazılarımda, PTT ilitişimi ile İnternet iliştişimi arasındaki farkı işlemiştim. Dev ve hantal bir yapı olan PTT'nin nasıl da bir anda, itnernet iletişiminin bir tek tuşa basarak gerçekleştirdiği başarı karşısında, tarihin gerisine itildiğinden söz etmiştim. Bu adımı evrensel ölçekte, her işletme ve eski sistemin kurumlarına ilişkin ele alalım. Karşımıza ne çıkar ve bunun karşısında ilk direnecek olanar kimlerdir, diye sorumuzu soracak olursak gerçeği daha iyi kavrama şansını yakalayabiliriz ( tabi ki, bu değişim bıçak kesiği gibi olmayacağı için, direnmeyİde bir sokak gösterisi olarak göremeyeceğiz, evrimin uzun soluklu algısında bu direnişi görmek ise güç değlidir. Teorik bir anlatımda, konu işlenirken "direnme" kendi mantık tutarlılığı içinde yerini bulur) .

Bana göre, yeni sistemin gelişim evrimi sürecinde, burjuvazi ve işçi sınıfı bir biçimde omuz omuza verecek, gelişmeye karşı direnecektir. Ancak bu direniş zamana yayılmış olduğu için bizler ya da gelecek kuşaklar buna keskin köşeleriyle tanıklık yapmaya bilir. Böylesi gelişmeler, ciddi ve uzun bir evrim sürecinin ürünü olur.

Sonuç olarak şunu belirlemek gerek.

Gelecek toplum, eski toplumun hiç bir sınıfına dayanmayacaktır. Bu sınıflarla yürüyeceği bir mesafe olsa da. Eski topluma ait sınıflar er ya da geç, yeni sisteme karşı birlikte direnecekler. Bu direniş, bir savaş şeklinde belirmesi görekmiyor. Evrimin gelişim ve birikimini öteleme direnişi olarak da tecelli edebilir. Feodalizmin evrimci tarzda aşılması sürecinde olduğu gibi; Fransız tipi ile Prusya tipi arasındaki fark gibi.

Yeni toplum hangi yolu izlerse izlesin, devrimci görevlerimiz daha çok özgürlük ve demokrasi ikamesine endeksli olacaktır.











THKP-C(Acilciler) Basın Açıklaması




5 Mart 2010 / No: 11
AVRUPA'DA
PKK'ya YÖNELİK SALDIRILARI KINIYORUZ

THKP-C (Acilciler)
Genel Sekreteri

Mihrac Ural

Uzun süredir hazırlığı süren kirli bir plan, bölüm bölüm sahnelenmektedir. PKK'ya ve Kürt halkının tüm etkinliklerine, değerlerine ağır bir saldırı başlamış bulunmaktadır.

Uzun bir süredir, ABD-Türkiye istihbarat teşkilatları arasında sinsice süren hazırlıklar, Kürt halkının özgürlük mücadelesine ait siyasal, kültürel, medya ve etkinliklerini tasfiye etmek üzere, düğmeye basılmıştır.

Bu saldırıların önemli bir ayağı Avrupa'dadır. Avrupa'nın "demokrasisi" bu menfur girişimlerle çirkin suratını sergilemiştir; Yasal yayıncılığıyla bilinen Roj TV ve diğer medya etkinliklerine yapılan baskılar ve tutuklamaların arka arkaya dayatılması bundan başka bir şey değildir.

Bu baskılara malum medya, malum kaynakların karalamalarıyla da eşlik etmeye başlamıştır. Devrimci güçlere yönelik karalama kampanyasının bir ayağı da 12 Eylül rejimi ağzıyla, Özel Harp Dairesi ve kuklalarınca sergilenmeye devam edilmekte olup; kaçakçılık, adam öldürme gibi kıymeti kendinden menkul iddialar, pervasızca ortaya atılmaya başlamıştır. Bu noktada bizlere yönelik karalamaların da aynı kaynaktan MİT ajanı İbrahim Yalçın ve İtirafçı Engin Erkiner tarafından yapılıyor olması hiçte tesadüf değildir. Zamanlama ve ortak ağız, kaynağın da ortak olduğunu göstermeye yeterlidir.

Ülkemizin bir iç sorunu olan Kürt sorununda tıkanan, kaoslara düşen iktidarlar, "demokratik açılım"ı yerle bir eden bahaneleri ve kaçışlarına, Avrupa'dan gelen destekle yeni katkılar bulmuştur. Bu çabalar, Kürt halkına yönelik olduğu kadar ülkemiz farklılıklarına da bir göz dağıdır.

Baskıların tırmanacağını gösteren işaretler daha güçlüce belirmiştir. Yakın zamanda daha da kapsamlı saldırılara tanık olacağız. Avrupa sahasındaki bu saldırılara, bölgemiz Ortadoğu'da da devam edileceği tehlikesi belirmektedir. Bu da ortak ülkemizin özgürlük ve demokrasi hareketlerine karşı oluşan uluslararası komploya önemli bir işarettir.

Komplo ve yıldırma politikaları, özgürlük ve demokrasi mücadelesini, bunu tüm zorluk ve özverilere rağmen kararlıca sürdürenlerin iradesini, yer yüzündeki hiç bir güç kıramayacaktır. Kürt halk gerçeği ve bu halkın kararlı siyasal iradesi bu saldırılardan da başı dik çıkacaktır.

Örgütümüz, PKK'ya ve dolayısıyla Kürt halkına yönelen baskılara karşı protestosunu ilan eder. Bir kez daha Kürt halkıyla omuz omuza olduğumuzu bildiririz.

ÜZERİMİZE GELMEYİN...

Mihrac Ural
4 Mart 2010
Tarihle yüzleşmemizin bir parçası olarak, insan hakları ihlali müzesinde olması gerekenler sokaklarda meydan okuyor


Antakya Belediyesi Mehteran takmı kurmuş. Halkın hangi talebi üzerine bu kararı alıp, el çabukluğuyla hayata geçirmiş, kimsenin bir bilgisi yok. Aniden şehrin orta yerinde, kıymeti kendinden menkul bu karar tecelli etmiş; Palyaço kılıklı giysiler içinde, tarihin barbarlık çağlarına ait meydan soytarları tamtamlarıyla cazgırlık icra eylemişler ( bu gün, 4 Mart 2010).

Tarihin en çirkin kesitlerine ait, çağdaş insanın reddettiği, en ilkel savaş, katliam ve vahşeti çağrıştıran Mehtaranın icrası, şehrimize ait her türden değeri ayaklar altına alma girişi olarak belirmiştir. Korkuların, kıyımların, "yaşamak için katletme" felsefesinin korkaklığına, cesaret şerbeti olarak sunulan Mehtar, ritmiyle, güfteleriyle, düşmanlık üzerine, düşman yaratma ve ona karşı ölüm kusma siyaseti üzerine kurgulanmıştır.

Mehtaran, Osmanlının tipik müziğidir; başka milletlerin emek vererek alın teriyle ürettiği değerleri gasp ve talan etmek için bir kışkırtma temposudur. Bu tempo, hattı hümayunların istila harekatları için, "öncü Kurt" olarak abesle iştigaldir. Buna anlamak için bir kaç Mehtar marşını birlikte okuyalım, neyin mesajını ne amaçla verdiğini bilince çıkaralım.

BUNA ER MEYDANI DERLER
Buna er meydanı derler
Bunda söz olmaz yandım aman aman
Çifte yürekli erkekler
Şahım gelir bu yane yandım aman aman.
MEHTER VURUYOR
Türk ordusunun şan dolu bir satvetidir bu
Fethin, Mahaç’ın, Niğbolu’nun haşmetidir bu.
Mehter bize bir ruh veriyor, tâ nerelerden
Meriçlerle,Çanakkale,Yemen’den, Kore’lerden.

ESKİ ORDU MARŞI
Ey şanlı ordu,ey şanlı asker
Haydi gazanfer, umman-ı safter
Bir elde kalkan, bir elde hançer
Serhadde doğru ey şanlı asker.
ARTAR CİHATLA ŞANIMIZ
Artar cihadla şanımız
Fahr-i Resûl sultanımız
Şer-i bize insanı Hak
Uğrunda aksın kanımız.
DEVLET MARŞI
Orduların etse sefer
Yol gösterir avn ü zafer
Mansûr olur her bir nefer
Düşman kalır bî-tâb-fer.
Bu kültür, çağdaş bir kültür değildir. Bu kültür, barış kültürü değildir. Tarihle yüzleşme ihtiyacı olan bir toplumun, iç barışını ve farklılıklarının demokratik haklarını çözme sorunuyla yanıp tutuşan bir ülkenin kültürü bu değildir. Geçmişinde böylesine ilkel bir fenomen barındıran toplumlar, bunu yeni kuşaklarına olumsuzluklarıyla anlatma yükümlülüğü altındalar. Bunun için, tüm çağdaş ülkelerde olduğu gibi, insan hakları ihlalleriyle ilgili kuralan müzeler açılmaktadır; Mehtaran gibi savaş ortağı ve artığı, kanlı söylem naralarını, buralarda sergiler, sokak ortasında meydan okuyarak değil...

Mehtar. Osmanlının en sancılı son yüzyılının başlangıcında bile devamı istenmemeştir. Sultan II. Mahmut tarafından, 15 Haziran 1826 tarihinde, Yeni Çeri ocağıyla birlikte lağvedilmiştir. 1914 te bir kez daha kuruldu. Ancak Cumhuriyet dönemi ve yönelimlerine ters düştüğü açık olan, Mehteran dönemin Savunma Bakanı Zekai Apaydın tarafından, "saltanat alâmeti" sayılarak kaldırılmıştır. Bu süreç İstanbul'un 500. fetih yılı dolaysıyla, 29 Mayıs 1953 tarihinde bir kez daha, bölgemizde ve dünyada NATO'nun maşalığını yapan siyasetlerin bir nefesi olarak sürece salınmıştır. NATO eyiyle üretilen Kirli Kore savaşına, aynı halkı birbirine boğazlatmak üzere kışkırtalan bu savaş üzerine, yukarıda aktardığımız "MEHTER VURUYOR" parçasında dile gelen ve olayı bir fetih hareketi olarak tanımlyayan, Kore'lerden Mehterin nasılda "ruh verdiği" dile getiriyor.

Mehtaran, Atatürkün farklı bir planla kurulduğu iddiasında olduğu Cumhuriyete karşı bir yıkım kültürüdür, ölüm kültürüdür. Atatürk, Osmanlıyı tanımlarken “Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Rumlar sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişlerdir. Bizim milletimiz de böyle fetihlerin akasından serserilik etmiş ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir. Bu böyle bir gerçektir ki, tarihin her devrinde ve dünyanın aynen olagelmiştir.” (Aktaran, Cemal Kutay, Türkçe İbadet, s;154) Demiştir.

Mehtaran, bu "serseriliğin" korkularla bezenmiş içgüdüsel refleksleri teskin eden uyuşturucu bir dopingdir.

Antakya halkına, kültüler derinliklerine, barışına karşı bir darbe gibi inen bu soytarılık, Beledi Başkanının malum marifetlerinden biri olarak siciline girmiştir. Bu yıkıc bölücülük, bu çılgın adım, bu şehir anlımlı bir birlik haline getiren farklılıklarına karşı pervasızca yapılan bir tecavüzdür.

Antakya Belediye Başkanı olarak maruf bu köhne akıl "Üniversiteyi temizledim, şimdi sıra Antakya'yı temizlemekte" diye buyurmuş. Bu ilkel olduğu kadar çirkin söylemiyle doğru orantılı işler becerme çabası, Antakya'ya yeni kirlilikler katma girişiminden başka bir şey değildir. Şehrimizin barış üzerine kurulu dokusu karşısında bu söylemler, harakiri sonrası nabız atışından ibarettir.

Belediye başkanı denilen bu kişi bilmelidir ki, sabahın bir sahibi var; bu Kadim Roma kentinde güneş doğunca yarasalar ve çığlıkları sığınacak mağara ararlar.

Bu şehir farklılıklarıyla bütünsel bir değerdir; Ateşle oynamak, farklılıklarla oynamaktan çok daha ehvendir. Şehrimizin kültür dokusuna ait geçmiş değerler her ne ise yok edilemez. Ancak geçmişin ilkellikleri bir müze sergisi kapsamından çıkarılarak sokak ortası meydan okuma aracına dönüşürse, burada durmak gerek. Bu yazının gösterdiği duyarıllık da buradan kaynaklıdır.

Şehrimizin Kadim Roma Köprüsünü yıkanların açtığı yara hala kapanmamışken, Antakya adının nufüs Kimliklerinden silmek için, doğum yeri "merkez ilçe" adlı bir isimlendirme yapa girişimleri yürürlükteyken, savaş tamtamlarını da dayatmak bu halkın sindirebileceği bir şey olduğu sanılmasın.

Belediye Başkanı bu şahıs Antakyayı bilmiyor. O, belli ki bir kolonide, aklı örümcek ağlarıyla örülü yaşamıştır;bu şehrin ana dilini, özgürlük ve barış sevdasını içine sindiren dar sokakların mesajını almamıştır

Belediye Başkanı denilen bu şahısın handikabı, Antakya ve halkının tarihi karşısında okyanusta bir nokta bile olmayan geçici iktidarların, geçici gücünü karşılaştırmasıdır. Burada işlediği hata, ele geçirilen belediye ganimeti üzerinde tepinmesine yol açmaktadır. Yaptığı, belediyecilik değil, belediye olanaklarıyla kılıç kalkan oynamaktır, göz dağı vermek, "ben buranın hakimi olarak farklılıkları ötekileştirmekte bir beis görmem" demektir. Bunu yaparken ortaya koyduğu pervasızlık, akıllara ziyan bir Osmanlı aklından başka bir şey değildir.

Osmanlı aklını bilmeyenler bunu da örğrenmekle yükümlüdürler. Bu akıl tarihin en çirkin akıllarından biri olarak Atatürk'ü bile mağdur etmiş, onu kovuşuturmuş, idama mahkum etmiştir. Bu aklın, başka halkları gasp ve talan eden iç güdüsel tecavüz arzuları, her zaman Mehteran tamtamlarıyla uyarılmıştır; bu akıl, bu ritime sefilce muhtaçtır. Ancak bu aklın ve uyarıcı tamtamlarının Antakya'da yeşereceği bir bataklığı yoktur. Bu güdüleri, 21.Yüz yılda da sürdürülebilir olduğu na inanamak, aydınlanmadan nasibini almış cahil cüretidir. Antakya'yı bilmeyen, ona ait değerleri özümsememiş bu akılların Antakya'ya yaptığı tecavüzün son sınırında bu tecelliler, ahlaki sorunları da içeren bir çirkinlikten ibarettir.

Her şeye rağmen unutulmalı ki, burası Antakya. Burası bir başkent, bir metrapol. Farklılıklarını kadim zamandan beri hazmetmiş bir mozaik tablosudur. Her bir rengi, bütün içinde oturmuş ve tarihe renk armonisi olarak miras kalmıştır. Bir insanlık mirasıdır bu, tek boyutlu akılların anlamakta güçlük çekeceği.

Bu şehir binlerce yılın evriminin ürünüdür. Bu evrim, bir kültür evrimidir, bir akıl evrimidir. Roma burayı başkent ilan ederken, Bizans imparatoriçe Antakyalı Mari’yi (1180-1185) tahtına oturturken, İnsanlık bölgemizin kuzeyi ile güneyini birbirine bağlayan bir köprü olarak bu şehri kutsarken, ne savaş ne de savaş tamtamlarına ihtiyaç duymuştur. Bu şehir, tarihin en kadim medeniyetlerinin bir devamı, en kadim inanç evrimlerinin sahası olarak sukunet aramış, farklılıklarını böylesi bir barış ortamında hazmetmiştir. Bu şehir, Batı ile doğunun tarihi sınır şehridir, Avrupa birliğine katılım çabasındaki Türkiye, doğuya açılan bir kapı Antakya'yı, çağdaş bir sınır çizgisi olarak, mozaik dokusunu korumakla yükümlüdür.

Bu şehri katletmek için kimse kendi renklerini, devleti arkasına alarak dayatmasın. Medeniyet bileşkesi bu şehri, Çorum ve Maraş'tan önce katletmeye yeltenenler oldu. Ama beceremediler. Bundan sonra da kimse beceremeyecektir.
Biz Antakyalılar, şehrimizi tüm renkleriyle, inanç ve etnik dokusuyla seviyoruz. Birbirimizi taşıyan, bileşkelerimizi barış örgüsüne çeviren bu sevgiyi, tamtamlarınız ne ürkütebilir ne de katledebilir.

Size nasihatım, üzerimize gelmeyin...

KADININ DOĞASI VE EĞİTİMİ

Mihrac Ural 8 Mart 2010

Bu makale, Nikolas Hocanın,

"Kadınlar Yine Kendini Aldatıyor" başlıklı makaleme

yaptığı yorum üzerine cevabi yazımdır (yorum altta).


Değerli Nikolas hoca,

Azizim,

Yazımda da dile getirdim. kadın konusunu yazmak benim için çok risklidir diye. Bak iyi bir okuyucu olarak siz de bu riski sorularınızla arttırmışsınız.



İşi şakaya vurup "kadın deniz gibidir, ne zaman ne olacağı belli olmaz" diyesim geliyor. Ancak öyle değild. Konu gerçekten de çok karmaşık ve benim son zamanlarda siyasal algılarımın parametreleriyle iligili toparlanmanın etkisi altında bu konuya farklı yaklaştığımı söyleyeceğim.



Keskin dönemeçleri olan yazılarım çıkıyor. Seninle de paylaşıyorum. İşçi, işçiler, sınıf mücadelesi, Çağımızın devrimciliği, devrimci görevler diye bir dizi sorunla meşgul oluyorum. Bu çalışmalar arasında, kadın konusunda ısrarla bir şeyler yaz diyen arkadaşlar (bunlar arasında bayan dostlarımız daha çoktur) ben de ister istemez böylesi çok sorulu cümleler kurmuş oluyorum.



Çok basitçe tüm sorularınıza cevap olabilecek kendi algımı aktarmaya çalışayım.



İnsan olarak kadın toplumsal süreçte erkek cinsiyle aynı düzlemde hak ve özgürlük kazanımlarının aryışı içinde olur. Daha iyi sosyal güvenceler, daha iyi bir ekonomik girdi, demokratik haklar, siyasi ve kültürel kazanımlar vb. Bunlar malum ve herkesin ortak olduğu ancak kazınlamasında farklı yol önerileri olan taleplerdir.



Kadın, bir cins olarak bu talep ve mücadelede de özgün yere sahip olduğunu soylemek yanlıyş değildir. Erkeklerden daha çok ve kapsamlı hak kazanımlaarına ihtiyacı vardır. Zira hamilelik, doğum sonrası ve öncesi durum ve yükümlülüklerle ilgili hak kaznımlarının daha ileri olması gerekmektedir. Yani kadın erkekten çok daha kapsamlı halkalara sahip olması gerekir ki, toplumsal adalet, kadın ile erkek arasında bir eşitliğe gelebilsin. Bunun da nedeni doğa ve kadın doğasıdır. Kadını insane türünün ayrı bir biyolojik yapılandırması olarak var etmesinden dolayıdır. Bu var oluş, ne akli ne yetenek need bir başka açıdan ikinci sınıf olma hali değidir. Kadının doğa ve kendi doğasının yükümlülüklerini yerine getirken erkek cinsinin sosyal, siyasal, kültürel vb. Süreçlerde yaptığı atağın öne çıkmasına yol açmasıdır; bu erkek cinsinin, ya da doğadaki var oluş mücadelesinin doğal ayıklanma süreçlerinin reflekseleriyle de olsa, fırsatçı bencilğin genetik sonuçlarıyla da olsa durum budur.



Kadının siyasal, toplumsal, kültürel haklarıyla ilgili mücadele ve kazanım, erkek ile kadını eşitleyecek düzenlemeler ya da iyileştirecek düzenlemeler, içinde bulunulan sistemin reformlarıyla ilgilidir. Yani, sistem içinde gerçekleşebilir talepler olarak mücadele edilmesi gereken unsurlardır. Bunun için, buraya uzun ve ayrıntılı bir talep iletisi yapayacağım. Bunu, kadın örgütlenmeleri, siyasal etkinliklerin kadın kolları yeterince yapabilmektedirler.



Buraya kadar kadın neyi nasıl elde ederse etsin kadın cinsi olmanın neslen sonuçlarından kaynaklanın mağduriyetlerini aşamaz diyorum. Yani hiç bir tür reform kadın sorununu çözemez diyorum. İyileştirir ki bu ihmal edilmemesi gereken bir çabadır. Bu çabaların içinde ve öncülüğünde yer almak insan olarak da görevimizdir.



Ben sorunun farklı bir yanına işaret etmeye çalışıyorum. Bunu da "doğanın ve kadın doğasının eğitilmesi" olarak bir cümlede ifade ettim; kadının doğasından kaynaklanan ve doğanın da yeterince eğitilmemesinden kaynaklanan sorunlarla ilgili söz ediyorum. Kadının handikabının burada nesnel verilerinden kaynaklanan bir biçim aldığından söz ediyorum.



Nesnel konumla ilgili uzunca bir şey yazmaya gerek yok sanırım. Bir fenomenin nesnel konumu dolaysıyla sınırlanmış etkinliğinin, öznel hiç bir çabayla aşılamayacağını, bunu aşmak istiyorsak, mutlaka nesnel zemini ilerletmek, evrimleştirmek, geliştirmek, eğitmek, yükseltmek gibi tabirlerle ifade edebileceğim bir süreci başarmak gereklidir diyorum.



Kadın örneğine girmeden bunu sınıflarla ilgili son yazılarımda uzun uzun işlemeye çalıştım. Bıktırıcı tekrarlarla kurduğum cümlelerde, bu sıkıntımı gidermeye çalıştım. Dedim ki, herhangi bir sınıftan başarmasını istediğimiz görevleri ortaya koyarken önce o sınıfın nesnel koşullarının böylesi bir görev için uygun olap olmadığını bilmek gereklidir. Bunun için soyutlama yönetmiyle, tarihin tüm sınıf hareketlerini hazmedilmiş bilgi olarak bilince çıkarmamız gerek. Ben de bunu yapmaya çalıştım. Kölelerin, serflerin mücadeleleri, köleci ve feodal sistemde sınıf mücadelesinin tüm verileri göstermiştir ki, bu mücadeleler yeni bir toplum kurma yönünde gelişemez. Bu mücadeleler sistemin kendi iç düzenlenişiyle ilgili hareketler kapsamında kalır. En aşırısı bile, Spartaküs gibi Roma kapıları önünde , Münzer gibi feodal kralların tahtı önünde diz çöker. Bu süreci kapitalizm ve sınıf mücadelesi açısından da ele aldığımızda benzer bir sonuç görmek zor değildir.



Sınıf mücadelesi hangi boyuta yükselirse yükselsin sonuç yine o sistemin içinde kalır. Bu mücadeleler devrim yapamaz, yeni bir üretim tarzına yol açamaz. Ancak yeni için yararlanaılacak özgün ortamlar yaratabilir. Ötesi değildir. Sınıf mücadelesinin yeni bir sosyal bir sistem kuramadığını, yeni bir üretim ilişkisine yönelemediğini belirttim: devrdimin tarihsel olduğunu ve bunun ancak eski toplum içinde yeterli olgunluğa yükselen üretici güçlerin, eski üretim ilişkilerini tasfiyesiyle mümkün olabileceğini belirttim; yadsınmanın yadsınması esprisi.



Bu gerçeklik 20 yy komünist hareketi tarafından zorlanarak farklı bir boyut almıştır. Sınıf mücadelesinin keskinleştiği süreçlerde oluşan yanlış algıları, siyasal iktidar mücadelesiyle yeni bir üretim tarzına, yeni bir uygarlığa, yeni bir ekonomik sisteme geçilebileceği yanılgısını ön plana çıkarmıştır. Bu da devrimi darbe olarak, "yeterki siyasal iktidar ele geçsin, gerisi gelir" anlayışına kadar götürmüştür. Yeni bir üretim tarzı böylesi erken doğumla ikame edilebileceği sanılınca, kıymeti kendinden menkul bir geçiş dönemi uydurması da kaçınılmaz olarak teoriye yapıştırıldı (Poreletrya diktatörlüğü altında sürecek geçiş dönemi esprisi). Sonuç açık.



Nesnel verileri yeni bir üretim ilişkisi kurma yetisine sahip olmayan bir sınıf, bilmediği okyanuslarda bata çıka yol aldı. Sonunda boğuldu. Porleterya diktatörlüğü denilen şey, tarihi bir gecikmenin, hangarlarda saklanan, dondurulan bir ilişkinin gece bekçiliği oldu (Sovyetlerde soslyalizmin aşılıp, komünizme de geçildiği iddiasını burada ayrıca hatırlatırım).



Anlatmaya çalıştığım, öznel isteklerle hiç bir nesnel veri, kendi gerçekliği dışında bir sürece zorlanamayacağıdır. Zorlansada yıkım, kaos tıkanıklıktan başka bir şey üretemeyeceğidir. Bu bir biçimde tarihin gaspıdır. Bu yanıyla kurulduğu iddia edilen sosyalizm kapitalizm madalyonunun diğer bir yüzü olduğu kadar, tarihin de gaspı olduğunu belirlemek yanlış olmayacaktır.





İşçi sınıfına tarihin en büyük propağanda mekanizmasiyla istediğimiz görüşü empoze edebiliriz (bu da sınıfın tüm kitlesi tarafından hiç bir zaman özümsenmez, aktif kadro ve mlilitanların algısıyla sınırlı kalır, ancak ana dinamo onlar olduğundan, sınıfın tümsel hareketi gibi görünür). Ancak neyi empoze edersek edelim, sınıfın nesnel yapısı iş-gücü satımı üzerinde, fabrika üretim mekanzmalarının içinde ve sınırında olması dolaysıyla, işçi sınıfını sınıf olarak tarihin bir üst evresinde, yeni toplmumun temel unsuru olacak bir topluluğa dönüştüremeyiz. Bu olsaydı, işçi sınıfı diye bir sınıf olamazdı. Böylesi dönüşümler, tek tek işçilerle olsa da sınıf olarak gerçekleşmez. Zira işçi sınıfı, kapitalizme ait bir sınıftır, onunla var oldu ve onunla da yok olacaktır.



öznel zorlama ve hak kazanımları sınıfın nesnel durumundan dolayı belli bir hacim dışında bir yükü kaldırma durumunda olmayacağı için, dayatılan görevler, algıları dışında kalmaya mahkum olacaktır; bu görevler ne türden bir cennet vadetsede sonuç değişmez. Bu yanlış algının partik zorlamalarında ise kaoslar, tıkanlmalar, başarısızlıklar, yönetsel ve işlevsel hatalar arka arkaya gelir. Sovyet ve Doğu Avrupa deneyi bunu yeterince gösterdi. Hata nesnel zemindedir, yenitim yada kişi hatası değildir.



Bu nedenle dedim ki, yeni bir üretim ilişkisi, yeni bir toplumsal örgütleniş, yeni bir uygarlık tarihin hiç bir sınıfı mücadelesi tarafından kurulamaz. Bu kapitalizmin sınıf mücadelesi için de geçerlidir. İşçi sınıfının sınıf mücadelesi, yeni bir üretim ilişkisi kuramaz. Tersine daha ileri bir üretim ilişkisi kendi var oluş sistemini yıkacağı için ona karşı, bir biçimde burjuvaziyle birlikte direnir. Sınıf mücadelesi sistem içinde iyileştirmelerden daha ötesini üretemez.



Bu uzun anlatımın kadın konusuyla nasıl bir bağı var? diye soracaksın. Anlatayım. Her nesnel yapı, belli bir özneyi yaratıyor ve o öznel eğilim nesnel dokuyu etkilese de esas olarak onun temel sınırları içinde kalıyor. Bu maddeci algıyı tarihte en iyi şekilde, Marks şu cümleyle formüle etmiştir; "Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır." ( Marks, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Önsöz)

.

Ben de kadın cinsinin nesnel düzlemi belli öznel sonuçlar üretirek kendi hacminin ve sınırlarının alanının çizmiş olur duyorum. Bu sınırlara sığıdırabileceğiniz şeyi aştığınız zaman ve bunun gerekli olduğuna inandığınız zaman (ki ben çok gereklidir diyorum, doğada varlık ve ilerleme için ayni türün iki cinsinin de yetkin olması gerektiğine inanıyorum) kadının doğanın ve kadın doğasının sınırlarıyla yüzyüze gelirsiniz. Bu sınırları aşmak için mutlaka doğayı, kelimenin geniş anlamıyla eğitmek ve kadın doğasını da yeni nesnel zeminlere taşımak gereklidir diyorum.



Bu nedenle yazımda, "Kadın, içinde ataerkil verilerin üstünlüğünü sağlayan doğayı ve kendi doğasını büyük özgürlük ve demokrasi hamlesiyle aşma çabasına yönelmelidir. Uzun zamana yayılmış olsa da kurtuluş yolunda en gerçekçi adım budur. Kadın daha çok bilgi çağının, bilimsel ve teknik devrimlerin sonuçlarında etken bir dişli olmanını olanaklarını yaratmaladır." (Bkz. "Kadın Yine Kendini Aldatıyor" makalesi) belirlemesini yaptım.



Bu ek olarak aynı makalede, "Doğanın ve kadın doğasının eğitilmesi, büyük bilgi dönüşümlerini, bilimsel ve teknik devrimlerin gelişimini ve bunların kadınla ilgili etkinliklerini gerektirir." Diye de, kadına ait meddi verilerin hangi kanallarla genişletilebileceğine işaret ettim.



Buradan hareketle, kadın bir sınıf değil insan türü içinde bir biyorlojik bir dal olmasından dolayıda konunun hassasiyetini belirtip durdum. İnsan olarak kadın toplumsal bir varlık olmasbına karşın, cins olarak kadın biyolojik bir varlıktır. Biyolojik yükümlülükleri doğadan ve kendi doğasından kaynaklıdır. Bu görev ve yükümlülüklerin yerine getirlimesinde oluşan dengesizlikler tarihte gelişen toplumsal sistemlerin ataerkil toplumlar olmasıyla sonuçlanmıştır. Toplumları iki cinsin egemen olduğu toplumlara dönüştürmek için gerekli olan, geri dönüşü olmayan tarihsel devrimler için yapılması gereken temel görev ( ki bu tarihin en devrimci görevlerinden biridir) doğayı ve kadın doğasını bilgi çağının bilimsel ve teknek devrim etkinliklerinin eliyle eğitmekter, ilerletmek, genişletmek, dönüştürmek, nesnel zemininin büyşütmektir.



Konu bir öznel tercih değildir. Kadın sorunu bu yanıyla nesneldir. Siyasal demokratik kültürel toplumsal haklarından da ötede bir sorundur. Bu sorun kadın sorunun stratejik hedefidir, diğerleri ise ihmal edilmemesi gereken teferruattır. Kadın tersini düşünüyorsa, kendini her defasında yeniden aldatıyor demektir dedim.



Kadın olmadığımız için bilmiyoruz, onlar kendilerini daha iyi bilirler. Ancak dıştan bir gözlemci olarak kadın biyolojisinin, erkek biyolojisinden çok daha kapsamlı bir yetiye, çok daha üstün bir mekanizmaya sahip olduğunu biliyoruz. Böylesi bir biyolojinin erkek cinsinden çok daha gelişmiş diğer uzuvlara sahip olması düşünülebilir. İki cins arasında bu açıdan bir karşılaştırma uzmanları işi ve gereksizde olabilir. Cinsler arasında ırkçı bir tutuma kadar gidecek bu tür sorgulamaların bu yazının konusu olmayacağı da açıktır.



Kadının belki en güçlü olduğu biyolojik özellik, kadının en zayıf halkası olarak da işlev görebilmektedir. Kadın, insana türünün üreme organizmasıdır. Spermlerin yumurtayla birleşemesi kadın da cereyan eder ( bilim ve teknik bunun için önermeler yapıyor, tüp bebek espirisi gibi. Ben de bilgi çağı, bilimsel ve teknik devrim süreçleri diye de bunları dile getiriyorum). Doğa kadını bu evrim süreçlerinden geçirerek buraya ulaştırmıştır. Bu birincisi.



İkincisi kadın doğası bu süreç dolaysıyla, erkek cinsinden farklı olarak, nesnel, irade dışı süreçlerden geçmektedir. Hiç bir öznel çabanın müdahale edemediği süreçler. spermin yumurtaya girişi, 9 aylık evrim süreci, doğum, doğum sonrası göğüslerde süt birikimi ve bebeğin bununla beslenmesi olayı gibi bir dizi, birbiriyle ilintili süreç. Bunları topladığımızda, doğumla ilgili bir hadisede ortaya çıkan ve iradelerden bağımsız olan gelişmeler olduğu görülür. Bir de kadının regl durumlarının ve bunların aylık peryotlar içinde kadın üzerinde yarattığı sonuçlar. En sonunda da menepoz dönemleri (ben sınırlı bilgilerimle ancak bu üç başlıkla ilgili konuşuyorum, bunun uzmanları bu türden süreçlere çok şey ekleyebilirler). Bu irade dışı durumların kadının tarihteki rolüne, konumuna ve ataerkil barlarlıklar tarafından istismarına ne kadar yol açmıştır diye düşünmek gerek. Bunun, hala bir ortaçağ karanlık dönemlerinde olduğu gibi sürdüğünü iddia ederim. Siyasal ve demokratik hak ve hukuk açısından kadın çok şey kazanmış olsa da bu temel, nesnel, biolojik nedenlerden dolayı nasıl esir edilmeye devam ettiğini bilmemiz gereklidir diyorum. Kadın bu gerçekliğini bilmezse kendini aldatır diyorum.



Bu nedenle kadının büyük davası doğayla ve kendi doğasıyladır diyede ekliyorum. Kadın konusundaki riskli yazılarım da bundan kaynaklanıyor.



Sonuç, her iki alanla ilgili bir kadın mücadelesi sürüyor. Insanlık bu mücadelede kadından yana tutum takınmalıdır. Bilgi çağını, bilimsel ve teknik devrimleri geliştirmek bunun için de gereklidir. Bunun için mücadelemizin ana ekseni demokrasi ve özgürlük mücadelesidir. Bu mücadele tarihsel dönüşümlerin olmazsa olmaz unsurlarıdır. Bu süreç ne kadar uzun olursa olsun bu yoldan yürümekle zaman kazanmış olacağız.



Diğer çabaları ihmal etmeden, ama kendimizi de aldatmadan…





*******************************************





NİKOLAS HOCA'NIN

"KADINLAR YİNE KENDİNİ ALDATIYOR"

MAKALEME YAPTIĞI YORUM



kimdennikolas hoca

kimeMihrac Ural



tarih08 Mart 2010 05:41

konuRe: 8 MARAT, KADIN YİNE KENDİNİ ALDATIYOR

gönderengmail.com

imzalayangmail.com



ayrıntıları gizle 05:41 (9 saat önce)





Degerli Mihrac hoca,



Bu yazinizi okumaya ve kavramaya calistim.



Ozunde kadinin biliclenmesi gerekir diyorsunuz. Yazinizin su bolumunu birazcik acmak istermisiniz? Bence yararli olacaktir:

Artık birileri kadına günaydın diyebilmelidir. Geç kalmış algıları ortaya koyabilmelidir.



Sözlerim çok mu muğlak. Müsaadenizle beliretiym. Kadın sorunu siyasal hak ve hukuk sorunu değildir. Bu söylemin paradigması ataerkildir. Bu haklar insanlığın haklarıdır. Kadının sorunu bunlara ek şeylerdir ve farklıdır.



Kadının sorunu öncelikle doğasıdır.??? Bunun yanı sıra doğanın da kendisidir. ??? Bu iki sorun üzerine, ataerkil sistemler dizisi olarak, toplamlar tarihinin sakat kadın algılarını, inanç türlerinin kadını ötekileşteren algılarını da eklediğmizde kadının nasıl bir ölüm cenderesinde olduğunu kavramak zor değildir. ???Bu hadikaplar ???aşılmadan, eğitilmeden, altarnatifler geliştirilmeden siyasal taleplerle bu sorunun içinden çıkmak imkansızdır; gerçekçi bir tarihsel dönüşüm??? doğayı ve kadın doğasını etkileyecek değişimi ???başarmadan, kadın cins olarak bin bir biçimde yine esir olacaktır???, boyun eğecektir. Kadının başta kendini aldatmakta ifadesini bulan bu süreç yeniden üretilirken, birileri bitip tükenmeyen oyalamalarla??? da okşayarak aldatmaya devam edecektir. BURADA FEMINIZMIMI DEMEK ISTIYORSUNUZ?



Doğanın ve kadın doğasının eğitilmesi???, büyük bilgi dönüşümlerini, bilimsel ve teknik devrimlerin gelişimini ve bunların kadınla ilgili??? etkinliklerini ???gerektirir. Kadın bilgi dönüşümünden, bilimsel ve teknik gelişmeden??? hakkını alamadığı bu kouşullarda, sorunlarının temelinde??? yatan çözülebilir bir dizi kaostan??? da çıkamıyor.



Kadın doğası??? hızla evrimleşip, ataerkil toplum sistemleri tarafından esir edilme hali son bulmadan, kadın sorunları konusunda bir adım atılmış olamaz. Kadın, bilgi dönüşümlerini, bilimsel ve teknik devrimlerin özgürlüğü ve demokratik bir ortamda??? gelişimini sağlayamayan sistemlerin??? de ağır kuşatması altındadır.



Üst yapı algıları kadın cinsini ötekileştiren, kurum, kuruluş ve düzenlemelerin eseri olarak kadın, doğasının yarattığı??? iç kıskaçlara??? ağır ekler koymaktadır; mahale kadar toplum baskısını da buna eklediğimzde, görünmeyen bir bekaret??? kemeri, kadını cinselliğini esir almakla kalmıyor, ruhunun derinleklerine kadar bir kuşutma altında da tutuyor. Bu atmosfer??? içindeki kadın, boyun büyür???, aldatılmaya??? açık oluyor ve en zalim olani kendi kendini aldatmayı??? gönüllü olarak??? seçmek durumunda kalıyor. GONULU VE DURUMUNDA KAMAK ZIT SEYLER GIBI GELIYOR?



Kadın cinsinin tarih seriveninde???, hala karanlık çağların yaşanıyor olması büyük bir handikab. Karanlık çağları evrensel??? ölçekte??? aşacak??? adımlar???, kadın cinsinin sorunları karşısında daha direngen??? olmasına da olanak sağlayacaktır. Bunun için daha çok demokrasi ve özgürlük gerek. Tarihsel büyük dönüşümlerin önündeki engellerin aşılması gerek???. Nitel??? bir değişimi??? bu alanda sağlamaksızın??? kadın sorunları konusunda ciddi bir adım atılması sözkonusu olamaz Sistem içinde kalan reformlar???, siyasal iyileştirmeler sağlasa da kadın cinsiyle ilgili bir çözüm getiremez???. KADININ NICEL VE NITEL EVRIM/DEGISIM MESELESI. GUNCEL SORUNLARINA COZUM GETIRICI TEPKI VE TAVIR ALMADAN, KADIN NASIL NITEL DEGISIMI GERCEKLESTIRECEK. KADIN KENDISININ ICINDE BULUNDUGU OZEL DURUMU DEGISTIRME MUCADELESI VERMEDEN NASIL GENELE YONELIM YAPABILECEK?



Kadın, içinde ataerkil verilerin üstünlüğünü sağlayan doğayı ve kendi doğasını büyük özgürlük ve demokrasi hamlesiyle aşma çabasına yönelmelidir. BUNU GERCEKTEN ACMANIZ GEREKIYOR. Uzun zamana yayılmış olsa da kurtuluş yolunda en gerçekçi adım budur. Kadın daha çok bilgi çağının, bilimsel ve teknik devrimlerin sonuçlarında etken bir dişli olmanını olanaklarını yaratmaladır. Toplumun olmazsa olmaz bir dişlisi haline gelmelidir. Bu soyut bir siyasal hak kazanımından da öte ayakları yere basan adımlar olmalıdır. Gerisi kuru laf kalabalığıdır.

KADINLARIN ESITIK VE KURTULUS MUCADEESI KONUSUNDA KAFALARI BIRAZ DAHA YORMAK LAZIM DERIM.

ATAERKIL KULTURU NASIL YIKMALI? ERRKEGIN GOREVLERI NEDIR? KADININ GOREVLERI NEDIR? TOPLUMUMUZU KADIN VE ERKEK ILISKILERI KONUSUNDA NASIL DEMOKRATIKLESTIRMEK LAZIM?

ATAERKIL KULTUR YAPISINA KARSI NASIL MUCADELE EDILMELIDIR?

FEODALIS AILE YAPILARI/SISTEMLERI ATAERKIL AHLAKI TEMEL ALIR. HALKIMIZIN ICINDE FEODAL YAPI SORUNU, ASILMASI GEREKEN COK CIDDI BIR SORUNDUR. DEMOKRATIKLESME SURECIMIZIN ONUNDE DURAN EN CIDDI PROBLEMDIR, BU PROBLEM AYNI ZAMANDA KADIN SORUNLARIMIZINBOYUTTUNU GOSTERMEKTEDIR.

BIZ ARAP HALKI OLARAK KENDI ICIMIZDEKI FEODALIZME KARSI NASI MUCADELE EDECEGIZ? BU KAPSAMDA KADINLARIMIZIN BASKILARDAN KURTULUSUNU NASIL SAGLAYACAGIZ.

KADINLARIN YASADIGI SORUNLRA O DENI BUYUK VE O DENLI DERINKI, O DENLI ACI KI, GORMEMEZLIKTEN GELMEK MUMKUN DEGILDIR.

KADINLARIN SORUNLARI, SINIFSAL MICADEELE BOYUTUNDA, DEVRIMDEN SONRA COZULECKTIR DEMEK BUYUK BIR ALDATMACADIR.

DEVRIM SONRASINI BEKLEYEREK, BU GUNKI SORUNLARA GOZ YUMMAK, SUCA ORTAK OLMAKTIR.

KADINLARIMIZIN SORUNLARI, HAKLARI, MUCDELESI KONUSUNDA BIR ACILIM YAPMAK GIBI BIR ZORUNLULUGUMUZ VARDIR.

BU NEDENLE YUKARDA KOPYEELEMIS OLDUGUM VE SIZE AIT YAZIYI ACMAYA CALISMANIZI RIZA EDIYORUM.

SEVGI VE SAYGIYLA

NIKOLAS HOCA