30 Eki 2011

242. DOSYA ("DENİZ GEZMİŞ GÜNLÜĞÜ" ÜZERİNE TARTIŞMA)


242.DOSYA

"DENİZ GEZMİŞ'İN GÜNLÜĞÜ"
TARTIŞMALARI

Mihrac Ural
18 Ekim 2011

Bu tartışmalar, solun ve özel olarak kendini aydın tanımlayanların ne hale düştüğünün bir ifadesidir. Bir anda kendimi 1974-80 döneminde buldum. O kesitin tartışmalarının da çok gerisinde bir tartışma alıp başını gidiyor gibi. Dostum Av.Ali Yıldırım aynı zamanda kılı kırk yararak belge toplayan araştırmacı yazadır. FKF/DEV-GENÇ TARİHİ (3.Baskı), ATEŞTE SEMAHA DURMAK (6. Baskı), OSMANLI ENGİZASYONU (5. Baskı) vd kitaplarıyla ülkemiz düşün ortamına bir araştırmacı yazar, aydın olarak katkı  sunan bir şahsiyettir. Bu yanıyla beğenirsiz ya da beğenmezsiniz o kendi ekleriyle ayakları yere sağlam basan bir aydındır.
Bir yıldan fazla zamandır Deniz Gezmişle ilgili araştırmalar yaptığını benimle paylaştı. Kitabın taslaklarını benimle paylaşıp görüş alış verişi yapmak istediğini iletti. Çalışma üzerine yazışmalarımız oldu. "Denizler orijinalitemizdir, bize ait olan, bizden olandır" diyerek, görüşlerimi özetledim durdum. Bize ait olan bu değerin farklı bakış açılarıyla bir kez daha, bin kez daha ele alınması gerektiğini ifade ettim. Bunun halklarımız adına, özgürlük ve demokrasi adına, direnmenin hak kazanımındaki rolü adına yapılması gerektiğini ifade ettim.
Değerli dostum Ali Yıldırım çalışmasını bitirdi ve yayınladı. Belgesel bir roman olarak ele alınacak bu çalışma "DENİZ GEZMİŞ'İN GÜNLÜĞÜ" başlığıyla yayınlandı. Yazar'ın adı da Deniz Gezmiş değil "Ali Yıldırım" olarak yazıldı. Ancak, kimi çevrelerden tepki gördü. Üstelik bu tepki, Deniz Gezmiş'i sahiplenmek isteyen ama onan adına hiç bir çalışması olmayanlar tarafından, sansürcü bir yöntemle, ilkel akılla ve aralarında deni Gezmişin idama kadar gidişine neden olan direnme çizgisine en aykırı tiplerle organize edilmeye çalışıldı. Protestocuların arasında arkadaşlarını polise teslim etmiş itirafçılar ve direnmede hayatı boyunca yan çizmiş tipler bulunmaktadır. Bu protestonun en komik yanı ise, yazar Ali Yıldırım'ı "para kazanmak için Deniz Gezmiş adını kullanmak"la suçlamasıdır.
Böylesi karalamacı aptal akıllara ne cevap verilir insan şaşırıyor; bu protestocuların en hamasisi görünmek isteyen itirafçı Engin Erkiner'in, bana yönelik karalamalarında "para, para, para" diye durması, Avrupa'da bir etkinliğin topladığı paraları Küba ziyaretinde yemesi, ortağı MİT ajanıyla yaptıkları tokatçılıkla Gaziantepli Ali Yıldırım adına şirketler kurup kalpazanlık yapmalarından da anlıyorum ki, bu cahil soytarının, taktığı at gözlükleriyle herkesi "para" için karalaması bir kültür haline gelmiştir. Bu soytarıyı yeterince teşhir edip çöplüğe attık. Üzerine fazla söz söylemeye değmez.
Bu tartışmanın, belli bir kesitini sizlerle paylaşacağım. Bu kesit Ali Yıldırım7ın bana gönderdiği bir iletiyle başlayıp öylece devam eder. Dostum Ali yıldırım, Mehmet Yavuz ve benim  yazışmalarımızı alta aktaracağım. Konuyu bu yazışmalardan takip etmek sanırım daha kolay olacaktır.
Birlikte okuyalım.

Ali YILDIRIM

16 Ekim 2011 12:23
Kime: Mihrac Ural CS_INSTRUCTION_3


Hacam,
İçerisinde Engin Erkiner'in de bulunduğu bir gurup yazdığım kitap nedeniyle hakaretlerle dolu bir açıklama yaptılar. Cumartesi radikal haber yaptı.
Aşağıda benim bugün yaptığım basın açıklaması ve dünkü haber var
selamlar


YAZAR ALİ YILDIRIM’IN
“DENİZ GEZMİŞ’İN GÜNLÜĞÜ”
KİTABI HAKKINDA BASIN AÇIKLAMASI
Ankara, 16 Ekim 2011

.sansür girişimini şiddetle red ediyorum!
.kitabım Denizlerin ve ideallerinin manifestosudur!

Tarafımdan kaleme alınan Deniz Gezmiş’in Günlüğü kitabıyla ilgili olarak kendisini “68’li”, “Deniz Gezmiş’in arkadaşları” olarak adlandıran bazı kişiler kamuoyuna şahsıma yönelik hakaretler içeren bir açıklama yapmışlardır. Şurası bilinmelidir ki bu yaptıkları işin adı yeni tip DGM yargıçlığıdır. Bu tavırlarının yıllardır düşünce özgürlüğü konusunda ülkemizde terör estiren siyasal iktidarların yaptıklarından en küçük bir farkı yoktur. Sol tarihimizde kendi yazarlarımıza yönelik bu türden kampanyalar elbette yaşanmıştır. Acaba Aziz Nesin’e yönelik kampanya yürütenlerin bugün hangisi hatırlanmaktadır?
Deniz Gezmiş’in anısına yapılan asıl saygısızlık onunla ilgili olarak belgelere dayalı olarak yazılmış, sağlam bir içeriğe sahip, Deniz’e ve yoluna sahip çıkan bir çalışmaya sansür uygulanmaya kalkışılmasıdır.
Kitapta Denizlerin ve mücadelelerinin anısını gölgeleyecek tek bir cümlenin ortaya konulması durumunda kamuoyu önünde binlerce kez özür dilemeye hazırım. Ama şundan eminim ki asıl özür dileyecek olanlar açıklama sahibi sansürcüler olacaktır!
Kitap her bir satırı bilgi ve belgelere dayalı olarak tarihsel bir akış içerisinde gün gün yazılmıştır. Kitabın kapağında yazar olarak adım ve resmim bulunmaktadır. Eğer kitap bir başkası tarafından yazılmış olsa idi üzerinde yazar olarak imzam yer alır mıydı?
Bu kitap Deniz Gezmiş’in yaşamının son 18 ayının günlük dökümüdür. Yaşamının bu kesitinin gün gün tespit edilmeye çalışılmasıdır. Kitap bu anlamıyla Deniz Gezmiş’in günlüğüdür. Fakat elbette Deniz Gezmiş tarafından yazılan bir günlük değildir.  Kitabın adından kapağından sunuşuna kadar belgesel bir kurgu olduğu açıktır. Bu kitabın bir kurgu olduğunu yazmayı insan aklına hakaret olarak görmüştüm. Yazar olarak benim bu günlüğü Deniz Gezmiş’in yazmış olduğu yönünde en küçük bir imam, bir tek cümlem söz konusu değildir. Kitapta “bu günlük Deniz Gezmiş’e aittir, onun kaleminden çıkmıştır” türünden bir iddia bulunmamaktadır. Kitabın daha ilk satırını okuyan bir kimsenin bu satırların Deniz dışında bir başkası tarafından yani yazar tarafından yazılmış olduğunu fark etmemesi imkansızdır.

Kitabın adı ise yazarın yaratma özgürlüğü kapsamındadır. Adı içeriğine uygundur. Elbette kitabına ad koyma hak ve yetkisi yazarına aittir. Deniz Gezmiş’in Günlüğü kitabımı hiç görmeden, tek bir satırını dahi okumadan hakkımdaki açıklamaya imza atan kimseler ise bu tutumları ile yazar lanetleme ayinine katılmaktadırlar. Kendilerinin, okumadıkları kitap hakkında toplatma kararı veren DGM savcılarından hiçbir farkları bulunmamaktadır. Çok yazık, çok zavallıca…

Açıklamacıların kitabın içeriğine dair en küçük bir itirazları bulunmamaktadır. Buna rağmen yazarı “Deniz Gezmiş istismarı yapmakla, para kazanmak için yazmakla” suçlayabilmektedirler. Bu yaklaşım tam anlamıyla bir vicdansızlıktır. Hayatta paradan başka değerler olduğunu unutmuş kimselerin yaklaşımıdır. Yazdığım kitaplar kitapçılardadır. Kalemimi hangi amaçla kullandığım ortadadır: FKF/DEV-GENÇ TARİHİ(3.Baskı), ATEŞTE SEMAHA DURMAK(6.Baskı), OSMANLI ENGİZİSYONU (5.baskı) vd.

Deniz ve ideallerine kimin ne ölçüde sahip çıktığı hakkında kim karar verecektir? Kimin ne kadar devrimci ve sosyalist olduğunu kim değerlendirecektir? Kimin ne yazacağını, nasıl yazacağını kim belirleyecektir? Elbette açıklama sahipleri değil… Kitabım Denizlerin ve ideallerinin manifestosudur! 
ALİ YILDIRIM


Ali Yıldırım tarafından yazılan ‘Deniz Gezmiş’in Günlüğü’ isimli kitap, Gezmiş’in arkadaşları ve 68’lilerin tepkisini çekti. Aralarında, Oral Çalışlar, Atilla Keskin, Metin Çulhaoğlu, Hasan Ataol ve Tuncay Çelen’in de bulunduğu 50’ye yakın isim tarafından imzalanan açıklamada, Deniz Gezmiş’in böyle bir günlüğünün olmadığı ifade edildi. Ali Yıldırım ise kitabın kurmaca olduğunu ifade etti.
Yol Yayınları’ndan çıkan kitabın önsözünde Ali Yıldırım günlüğü, tam adını vermediği ve İbrahim Bey diye andığı bir avukatın arşivinde bulduğunu ifade ediyor. Kitabın arka kapağında ise şu ifadelere yer veriyor: “.... Bu dosyaların birinde ‘
Deniz Gezmiş’in Günlüğü’ yazıyordu. İnanamadım kapak yazısına. Büyük bir hızla karıştırdım dosyayı. Pelur kağıda daktilo ile yazılmış 246 sayfadan oluşuyordu. İlgiyle okudum günlüğü. Deniz mi yazmıştı, avukatları mı, bir başkası mı? Kim yazmıştı? (...) o arşivde bulduğum şekli ile yayınlıyorum. Düzeltme yapmadan, hiçbir ekleme çıkarmada bulunmadan...”

‘Yıldırım özür dilesin’ 
Deniz Gezmiş’in arkadaşları ise açıklamalarında ise “Kitap incelenince, açık bir şekilde, o dönemin gazete haberlerinden, manşetlerinden ve Ali Yıldırım isimli kişinin yalan yanlış yorumlarından derlendiği açıkça görülmektedir. Ve bunlar, sanki Deniz’in ağzından çıkmışçasına yazılmıştır” ifadelerine yer verildi. Dönemin gazetelerinde Deniz Gezmiş ve arkadaşları aleyhine çıkan magazin haberlerinin yine Gezmiş’in ağzından çıkmış gibi kitapta yer aldığı belirtilen açıklamada “Biz, Deniz yoldaşımızın böyle bir günlüğü olmadığını, onu çok yakından tanıyan insanlar olarak kesinlikle biliyoruz. Ali Yıldırım isimli bu kişiyi, salt para kazanmak için yaptığı etik olmayan bu davranışı nedeniyle şiddetle kınıyor ve aldattığı halkımızdan özür dilemesini bekliyoruz…” denildi.
Kitabın yazarı Ali Yıldırım ise gönderdiği açıklamada, kitabın kurgu olduğunu belirterek “Bunun kurgu olduğunu yazmayı insan aklına hakaret olarak düşünmüştüm. Demek ki anlaşılmamış. Yeni baskısında ‘belgesel kurgu’ yazarız” dedi. Kitapta yer alan bilgilerin 
Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının mücadelesini yücelttiğini ifade eden Yıldırım, kitapta bahsedildiği gibi yanlış yorumların bulunmadığını ileri sürdü. “Magazin haberleriyle Deniz’in itibarını zedelediğimi de nereden çıkarıyorsunuz?” diye soran Yıldırım, bu eleştiriyi hak etmediğini söyledi. Yıldırım açıklamasını “Denizler’in hatırasını ve yolunu gölgeleyen bir tek cümle gösterin, bin kez özür dileyeyim” sözleriyle bitirdi.

TV dizilerine giren devrimci 
Türkiye 68’inin liderlerinden Deniz Gezmiş, 2000’li yıllara kadar daha çok ‘sol-sosyalist’ dünya içerisinde popülerdi. Gezmiş’in bu popülaritesi hiç kuşku yok ki daha çok ‘ideolojik’ bir yakınlıktan kaynaklanıyordu. Ancak, 2000’li yıllarla bu durum da değişmeye başladı. Ünlü bir giyim firmasının Deniz Gezmiş’in paltosunun benzerini yapıp piyasaya sürdüğü haberleri bile çıktı. Ama Gezmiş’in dizelerdeki pöpülerliği son yılların önemli gelişmelerinden. Gezmiş önce ‘Hatırla Sevgili’ dizisinde görülmüştü. Daha sonra ‘Bu Kalp Seni Unutur mu’da anıldı. Son olarak ise ‘Öyle Bir Geçer Zaman ki’de de konu oldu. Denizler’in idamı Reis Çelik’in 1998’de çektiği ‘Hoşça kal Yarın’ filmine de konu olmuştu. İnternetten kitap satışı yapan ideefix adlı sitenin arama motoruna aratıldığında kapağında ‘Deniz Gezmiş’ fotoğrafı olan 15’ten fazla kitap yer alıyor.

KİTAPTA NELER VAR 
Kitap ilk bakışta, Deniz Gezmiş tarafından kaleme alınan notlardan yazılmış izlenimi uyandırıyor. Çünkü, önsözde yazar Ali Yıldırım bu notları bir avukatın arşivinde bulduğunu ve hiçbir satırına dokunmadan yayımladığını ifade ediyor. Aynı bilgiler kitabın arka kapağında da mevcut. Ama kitabı biraz karıştırınca üsluptan önsöz ve arka kapaktaki bilgilerle ilgili kuşkuya düşülüyor. Çünkü yazar, daha ilk sayfada 17 Eylül 1970 tarihini not düşüyor ve şöyle yazıyor: “Evet yarın tahliye oluyorsunuz. 10 Haziran’da gelmiştiniz Sağmalcılar Cezaevi’nden Cihanla....”; 21 Eylül 1970 tarihi notu ise “Arkadaşlarının arasında bir birlik olmadığını görüyorsun” diye başlıyor. Birinci tekil şahıs kullanılmayan, daha çok 
Deniz Gezmiş’le sohbet havasında olan bu satırlar daha çok yazar tarafından kaleme alındığı izlenimini bırakıyor. Dikkatli bir okurun, daha önce çıkan kitaplar ve gazete haberlerinden yola çıkılarak bu kitabın yazıldığını anlaması mümkün.

*************************

METNİN TAMAMI 


Biz aşağıda imzası bulunanlar, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan ve inandıkları davada yaşamlarını yitirerek ölümsüzlüğü seçmiş daha niceleriyle aynı ideali paylaşmış, aynı mücadeleyi vermiş ya da desteklemiş, aynı davada yargılanmış veya yargılanmamış, ancak, onları çok yakından tanıyan yoldaşlarıyız.
Bu güne kadar 68’le ve yoldaşlarımızla ilgili onlarca kitap yazıldı ve yayınlandı. Biz, doğru, etik, çarpıtılmadan ve istismar edilmeden yazılan veya yazılacak olan kitaplara elbette karşı değiliz.
Ancak, bu kitaplardan bazıları, 68’i ve idealleri uğruna gözlerini kırpmadan canlarını veren yoldaşlarımızı etik olmayan biçimde, malzeme olarak kullanmaktan çekinmemiş ve ahlak dışı bir anlayışla, sadece kariyerizm ve rant amacıyla yazılmış ve yayınlanmıştır.
Bunlardan sonuncusu, Ali Yıldırım isimli kişinin, Yol Yayınlarından, “Yol Bilim Kültür Araştırma: 21” kaydıyla yayınladığı “
Deniz Gezmiş’in Günlüğü” isimli kitaptır.
Bu kitabı inceleyince, düşüncelerimizi kamuoyuna iletmeyi gerekli gördük.
Kitabın yazarı, günlüğü, adını söyleyemediği bir avukatın arşivinde bulduğunu belirtmektedir. Ama böylesine iddialı başlıkla yazılan bir kitabın notlarının, kimin tarafından, ne zaman yazıldığını bilmediğini de belirtmektedir.
Kitap incelenince, açık bir şekilde, o dönemin gazete haberlerinden, manşetlerinden ve Ali Yıldırım isimli kişinin yalan yanlış yorumlarından derlendiği açıkça görülmektedir. Ve bunlar, sanki Deniz’in ağzından çıkmışçasına yazılmıştır.
Kitabın etik olmayan en kötü yanı, o günkü gazetelerde, yoldaşlarımızın aleyhine yazılan ve çarpıtılan magazin haberlerine de gene Deniz’in ağzından çıkmış gibi yer verilmesidir.

Biz, Deniz yoldaşımızın böyle bir günlüğü olmadığını, onu çok yakından tanıyan insanlar olarak KESİNLİKLE biliyoruz.
Ali Yıldırım isimli bu kişiyi, salt para kazanmak için yaptığı etik olmayan bu davranışı nedeniyle şiddetle kınıyor ve aldattığı halkımızdan özür dilemesini bekliyoruz… Bir daha buna benzer kitapların yayınlanmaması için.

İMZA ATANLAR 

Atilla KESKİN
A.Tuncer SÜMER
Mete ERTEKİN
Gülay ÜNÜVAR
Nuran AĞIRNASLI
Tayfur CİNEMRE
Hasan ATAOL
Canan ULUDERE
Fatih ULUDERE
Ayten GÜMÜŞEL CANATAN
Zeki GÜMÜŞEL
Şule ALBAYRAKOĞLU
Ahmet ERDOĞAN
Veli KARAÖZ
Ali BALAMİR
Teoman GÖRAL
Tuncay ÇELEN
Metin ÇULHAOĞLU
Oral ÇALIŞLAR
Bayram DURMUŞ
Aysel BUĞDAYCIOĞLU
Hüseyin TANRIÖVER
Ayfer KARAÖZ
Mehmet Hakkı YAZICI
Müfit ÖZDEŞ
M. Olcay NALBANTOĞLU
Ömer GÜRCAN
Halit GÜRSENER
Hüseyin SOYSEVER
Ünal KARASU
Akın EVREN
Merih Kudsal AKSEYMEN
Suat BOZKUŞ
Engin ERKİNER
Ali AÇAN
Ferit BARUT
Hüseyin GÜRCAN
Umur COŞKUN
Kamuran Bekir HARPUTLU
Sedat YERSU
Mehmet YÜCEL
Sait BİG

______________________________________________________________

Mihrac Ural

17 Ekim 2011 02:46
Kime: Ali YILDIRIM CS_INSTRUCTION_3



Değerli Ali Yıldırım,

Öncelikle Deniz Gezmiş gibi bu toprakların evladı olan, bizden olan, bizi dile getiren bir devrimci şahsiyeti konu alan çalışmalarınızı sonuçlandırarak "DENİZ GEZMİŞ'İN GÜNLÜĞÜ" başlıklı kitapta toplayıp yayınlamış olmanızdan dolayı sizi tebrik ediyorum.
Çalışmanızdan bir yılı aşkın süredir haberdarım ve sabırsızlıkla sonuçlanmasını bekliyordum. Deniz Gezmiş'e olan saygınızı, bağlılığınızı, sevginizi ve amaçlarına olan yaklaşımlarınızı yakından biliyorum. Bu çalışma, belgesel dayanakları yanı sıra bir edebi çalışma olması itibariyle de Deniz'i, Ali Yıldırım gözüyle görme şansına, farklılığının zenginliğine vakıf olma fırsatı vereceğine inanıyorum.
Deniz Gezmiş'i  sizden öncekiler de anlattı, sizden sonrakiler da anlatacak. Bu tüm tarihi şahsiyetler için geçerli bir yazım sürecidir; sorumlu bir duruş,saygı, sevgi ve mesaj taşıma  kararlılığıdır. Elbette ki her anlatım yazarın eseri olacaktır. Zaten, aynı şahsiyetin binlerce kez anlatılmasına rağmen, onu okunur kılan da budur; farklılığın zenginliğidir.
En bilimsel, en doğrudan anlatım, en kanıtlı, en belgeli  yazım bile hiç bir zaman tıpa tıp gerçeğin kendisi değildir, olamaz da. Hukukun ayrıntılara önem vermesinin nedeni de budur. Farklı açılardan anlatımın gerçeğe daha çok yaklaşma ve gerçeği daha isabetli ifade etme çabasıdır. Bunu anlamak için, ayrıca özel bir cümle kurmak okura saygısızlıktır. Kitap "Ali Yıldırım" imzası taşıyorsa, bunu anlamak için ayrıca "bu kitabı Deniz Gezmiş yazmamıştır" demek, okurla alay etmektir ya da bu talebi yapan aptaldır.
Kaldı ki, Deniz'i anlatmak hangi kitap başlığı altında olursa olsun, her dönemde ihtiyaç duyacağımız onurlu bir çabadır. Özellikle de bu dönemde, gericiliğin ülkemiz insani değerlerini eriten, siyasal ilkelleşmeyi dayatarak sivil diktatörlük hezeyanlarına sürükleyen, komşularımızla kanlı süreçlere kapı aralayan ve bölgede  emperyalist işbirlikçisi olarak, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) Eş Başkanlığı adına  tarihi kinler ekip, maceralara sürükleyen bir iktidar koşulunda büyük önem taşımaktadır. Deniz'i, bize bir kez daha anlatmak isteyen bu çabanıza yönelik sansürcü akıl, ayıplanmakla kalınmayacak bir akıldır. Bu duruşun mantığının gerici iktidarların sansürcü mantığının da ötesinde anlamı bulunuyor. Bu akıl,  Deniz'i anlatmadaki yetmezlikleri, kısırlıkları ifade ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Kişi istediği kadar aydın olsun, istediği kadar kütüphaneler yutmuş olsun, böylesi bir esere karşı bu tepkiyi göstermesi, kendisinin böylesi bir görevde, sınıfta kaldığına bir işarettir. Kitabın adı üzerinden kar sağlanacağı iddiası ise okuru aptal yerine koymaktır. Kendi kitaplarında oynadıkları oyunları ele vermek demektir; bu,  Kıpti'nin şecaatini arz ederken sirkatini söylemesidir...
Bu yapılan, yargısız infazdır, çekememezliktir, darlıktır. Ali Yıldırım'ı tanımadan yazım etkinliklerini bilmeden,  inanç algıları yanı sıra siyasal ilkelerinin nelere tenezzül etmeyecek kadar sağlam onursal  dayanaklara sahip  olduğunu bilmemektir. Bu nedenlerle, saygı duyduğum değerli aydınlarında içinde yer aldığı listenin sansürcü aklını ayıplıyorum. Bu anlamsız tepkileri, devrimci hareketin halk karşısında düştüğü ötekileşmiş hallerinin refleksi olarak görüyor ve kınıyorum.
Ancak bu liste daha da vahimi isimleri de barındırması dikkat çekicidir. bu sansürcüler listesinde tanıdığım polis işbirlikçisi bir itirafçının olması beni hayrete düşürmüştür. Bu itirafçı 19 Ağustos 1977'de İstanbul emniyetinde tüm arkadaşlarını polise teslim etmekle yetinmemiş, tanıdığı bildiği, bilmediği herkesi ele vermiştir. Adresleri, malzemeleri ve hayallerini bile anlatmış bir ahlaksızdır; polise verdiği 20 sayfalık itirafnamesinde, sırtlarına suç yıkacağı kişilerin ihtimali eşkallerini bile vermekten çekinmemiştir; Polisin,  "olmayan eylemlerin yapılması düşünülürse kim tarafından yapılabilir?" sorusuna  ise, bir dizi isim  sayarak insanların, işkence, zindan, ölüm ve bu güne kadar sürgünlerde acı içinde  kalmasına yol açmıştır. Polis itirafnamesinde “Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)  diyen bu itirafçının Denizlerin adının anıldığı bir "protestoda" yer alması, bu protestonun Denizlerin direnme mesajıyla ne kadar ilgisiz olduğunu göstermeye yeterlidir.
Bu akıl kırılması sansürcü tepki, ülkemiz demokrasi mücadelesinde özgürlüklere sıkılmış bir kurşun gibidir.
Oysa Denizlerin bizlere bıraktığı miras direnme mirasıdır, idam sehpasında bile direnen bu yiğitlerin kahramanlığıyla devrimci mücadele yoluna koyulan bizim kuşak, işkence-zindan bu mesajın yolunda yürüyerek ser verdi sır vermedi.
Bütün bunlara rağmen, cevabi yazınızda dile getirdiğiniz şu satırlar her şeyi açıklamaya yeter de artar diyorum;
"Bu kitap Deniz Gezmiş’in yaşamının son 18 ayının günlük dökümüdür. Yaşamının bu kesitinin gün gün tespit edilmeye çalışılmasıdır. Kitap bu anlamıyla Deniz Gezmiş’in günlüğüdür. Fakat elbette Deniz Gezmiş tarafından yazılan bir günlük değildir.  Kitabın adından kapağından sunuşuna kadar belgesel bir kurgu olduğu açıktır. Bu kitabın bir kurgu olduğunu yazmayı insan aklına hakaret olarak görmüştüm. Yazar olarak benim bu günlüğü Deniz Gezmiş’in yazmış olduğu yönünde en küçük bir imam, bir tek cümlem söz konusu değildir. Kitapta “bu günlük Deniz Gezmiş’e aittir, onun kaleminden çıkmıştır” türünden bir iddia bulunmamaktadır. Kitabın daha ilk satırını okuyan bir kimsenin bu satırların Deniz dışında bir başkası tarafından yani yazar tarafından yazılmış olduğunu fark etmemesi imkansızdır."
Deniz Gezmiş, ne 68'lilere aittir ne de kimsenin özeline. O, her dönemde, uğruna idama kadar yürüdüğü siyasal, kültürel ilkelerinin kıta sahanlığında durabilen, ama edebiyatın sonsuz anlatım  farklılıklarıyla zenginleşen bir mesajdır. Bu mesajın gücü, denizi bizlere bir kez daha ve yüzlerce kez daha kendi özgün anlatımıyla sunan yazar girişimine bağlıdır. Deniz Gezmiş'in günlüğü, Deniz Gezmiş'in aşkı, Deniz Gezmiş'in Deniz Gezmiş'i gibi anlamlı olabilecek yazınlarla, roman ve araştırmalarla onun mesajını gelecek kuşaklara taşımak, bize ait olan, bizden olan ve bizim için olan Deniz'i anlatmaktır.
Bunun ötesi, abesle iştigaldir....
Baki selamlarımla.
Mihrac Ural
17 Ekim 2011
_______________________________________________________________

Mihrac Ural   17 Ekim 2011 03:07 
Kime: Ali YILDIRIM

Değerli Ali Yıldırım,
İlginç bir şey daha oldu. kadim dostum, yoldaşım Mehmet Yavuz, bu
tartışmalar üzerine benden bağımsız ve hiç farkında olmadığım bir
yazısını göndermiş. Üstelik bu yazıyı size gönderdiğim
açıklamayı yazdıktan sonra okudum; aklın yolu birmiş, bir de  siz
okuyun...

Mehmet Yavuz'un yazısı:

Deniz Gezmiş Günlüğü

Mehmet Yavuz
16 Ekim 2011

Tarihe mal olmak için serden geçmek lazımdır.. Bu da kolayca göze alınacak bir hal değil..
Deniz olmak zordur..
Ama Deniz kalmak daha da zor.
Yüreklerimizde en canlı halleriyle yaşamaya devam eden  Denizlerle dertleşmek, yozlaşan ilişkileri, kaybolan  ülküleri, değerleri iletmek yanlış mı ?
Bence değil…
Ali Yıldırım da Deniz Gezmiş’le dertleşip ortaya bir günlük çıkarmış.. 
Beğenip beğenmemek kişisel bir tercihtir, saygı duyarım.. Ama buradan  yola çıkarakDeniz Gezmiş’in yoldaşıymış  edasıyla hava atmaya çalışanların sahte yüzlerini de teşhir etmekte fayda var…
Bunu yapmak geçmişe olan bağlılığın gereğidir..
Diyorlar ki; bu kitap Denizlerin anısına saygısızlıkmış..
Peki sen Oral Çalışlar, sen Engin Erkiner…
Hangi yüzle böyle bir bildiriye imza atıyorsunuz ?
Böyle bir bildiriye imza koyanın; her şeyden önce kendisinin o geçmişe layık olması gerekmez mi ?
Gençliğimizde Deniz olmak tutkumuzdu… İdealimizdi..
Bu nedenle anti  emperyalisttik.
…
‘’Bağımsız Türkiye’’ sadece sloganımız değil, ülkümüzdü..
Halen de öyle..
Peki ya sen sorosçu Oral, ya sen ihbarcı ve itirafçı Engin; sizler ne kadar anti emperyalistsiniz bugün ?
Ne kadar Denizsiniz ?
Sizler; Denizlerin denize döktüğü 6. Filonun askerlerine selam durmuyor musunuz  bugün ?
Emperyalistlerin Arap coğrafyasındaki işgallerine alkış tutmuyor musunuz ?
Sizler;  Arap baharı maskesi takmış Amerikan uşağı değil misiniz ?
Behey yüzsüzler,
Behey utanmazlar,
Behey işgal çığırtkanları,
Behey muhbir, behey çamur adam...
Milletten utanmıyorsunuz, bari tarihten utanın...
Denizler yaşıyor olsaydı eğer;  Ali Yıldırım’a ne yapardı bilemem ama  sizlerin o alçak suratına tükürüp,  kıçınıza tekmeyi basarak Dolmabahçe’den denize dökerdi..
Bundan eminim..
____________________________________________
Ali YILDIRIM   17 Ekim 2011 07:54
Kime: Mihrac Ural mircihan@gmail.com

Hocam,
yazdıkların için çok teşekkün ederim.
Bu Erkiner'in marifeti yalnız  imza atmakla sınırlı değil, bir de aleyhimde yazı yazmış
aşağıya aldım
selamlar
____________________________

Değerli Ali Yıldırım,

Engin Erkiner,  polis itirafnamesinde  kendini açıkça tanımladığı gibi bir itirafçıdır. İtirafçı olmanın insan ruhunda yarattığı aşağılık kompleksini, herkese ve her emek ürünü çabaya düşman tutumlar almasını, psikanalizlere bırakacağım.
Bu adam, ortaya koyduğum siyasal yazım performansı karşısında  30 yıl sonra bir kez daha, malum teşkilatlarca muhbirlik görevine sürülmüştür. Genel Kurmay desteğiyle kurulan sitesinde,  3 yıldır sadece adım etrafında karalama yazıları yazılmıştır. hala  devam da etmektedir. Ortağı MİT ajanı İbrahim Yalçın'la bu görevi ifa etmektedirler. Yazdığınız kitabı eleştirirken bile  bana eleştiri gönderme çabası bu işlevin bir parçasıdır. Bu açıdan yazdığı yazı, sizden çok benimle ilgili olduğunu söyleyeceğim. İtirafçı Engin Erkiner ve ortağı Mİ ajanı İbrahim Yalçın'nın bitip tükenmez ihbarlarının sonucu 14  yoldaşım hala özel mahkemelerde  yargılanarak süründürülmektedir.
Bu ahlaksız adam, bu onursuz kişi, istisnasız her şeyi küçümseyerek kendi kaosunu, kendi yetmezliğini örtebileceğini sanıyor.  Adımın anılmadığı, başlığa çıkarılmadığı bir yazısına rastlarsanız, siyasi düzeyini anlamanız zor olmayacaktır. Bu kadar cahil, bu kadar bilgisiz, bu kadar medya sınırlarını aşmayan başka birini bulamayacaksınız. Sadece bu da değil, Komşumuz Suriye'ye  BM ve NATO askeri güçlerinin saldırı düzenlemesine, işgal etmesine davet çıkaran bir aptaldır da; inanın bu akıl zoru  davette benimle ilgilidir. Bu kişi,bilinçaltı kirliliğiyle korkunç bir Alevi düşmanıdır. Milliyetçidir de; bölücülüğe karşı anadille eğitim hakkı isteyen Türkiyeli Arap'lardan özel olarak nefret eder, hiç bir demokratik hakları olmadığı, varlıklarının bile olamayacağı iddiasında bulunur. bu ölçekteki cehalet bana göre bir görevdir bu görev de Mihrac Ural'a karşı şahsi düşmanlıktan beslenir.
Bu adam siyasi olmak bir yana şahsi kin ve intikam iç güdülerinin esiridir. Ötesi değil. Önemsenmeye değmez, hele sizin kulvarınızda asla muhatap alınmaması gereken bir ahlaksızdır.
İtirafçı Engin Erikner'in kişileri hedef almaktan başka tür bir yazısı yoktur ve bunların tümü  tıpkı basımdır; her şeyi tiye alama, küçümseme, kendisinin hiçliğini örtmeye çalışmaktan ibarettir.
Şöyle bir düşünün,  adam tek bir tokat yemeden itirafçı olmuş, rüyalarını bile polise anlatmış, her şeyi yakıp yıkmış, insanların sırtına olmadık suçlar yüklemiş ve örgüt örgüt dolaşarak,  MİT'le devam eden ilişkisini gösteren tasfiyecilik yapmıştır. Buna rağmen özür dilemek bir yana, "bir kez daha yakalansam aynı şeyi yaparım" deme hayasızlığı göstermiş biridir. Acilciler hareketinden kovduğumuz bu kişi TKEP'e katılmış ve ortağı İbrahim Yalçın denilen MİT ajanıyla tasfiyecilik yapmıştır. TEKP öylece buharlaşmıştır.
Bana göre, bu ölçüde pervasızlığın tek kaynağı devam eden polisiye ilişkisinden başka bir şeyle izah edilemez derim. Bunu anlamak için hala aynı sitede birlikte insanları karalamaktan ve ihbar etmekten başka bir yazıları olmayan bu ikilinin İbrahim Yalçın ayağı, meydan okurcasına MİT'le ilişkisini açıklamaktan geri kalmamaktadır. Şu cümleleri bir okuyun ; 
"Ben ADANA’ya MİT’e döndüğüm de Sarı’yı gördüğümü beni kongreye götürmek için geldiğini. 13 ve 16 Ekim’de ANTAKYA PTT’si önünde saat 14.00de buluşacağımızı bildirdim” (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:7)
“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)
İtirafçı  Engin Erkiner'e, aynı sitede  sadece iki kişi olarak yazan ve bunlardan biri olan ortağı İbrahim Yalçın'la ilgili bir açıklama yapmasını isteyin. yeter de artar...
Deniz gibi direnme sembolü  bir kahramanla ilgili yazma cüreti gösteren bu itirafçının yaptığı pervasız bir utanmazlıktır. Arsızlık ve hayasızlıktır. Bu insanlar çevreye kirlilik saçmak için çırpınırlar, çevre kirletirler ve hiç bir şey üretmezler. Hayatları boyunca her kapışmada yere serildikleri için de hiç bir şey olmamış gibi, demagojinin dehlizlerinde kendilerini kandırıyorlar.
Engin Erkiner bir itirafçıdır, ötesi üzerinde durmanın hiç bir gereği yoktur. Bu ahlaksızla ilgili konu geçtiği zaman yazılı ve sözlü olarak, "Engin Erkiner öncelikle polisteki itirafçılığının belgesi olan "Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim" (Engin
Erkiner Polis İfadesi, s:16) sözleri hakkında bir açıklama yapsın gerisine de hiç karışmasın "   demeniz yeter de artar.
Değerli Ali hoca, Denizi ele almak, denizi işlemek, deniz hakkında farklı bir açıyla yazmak dün de bu günde yarın da ihtiyaçtır. bu ihtiyaç demokrasi mücadelesi yürütme kararlılığında olan herkes için olduğu gibi halkın da şiddetle arzuladığı bir yönelimdir. Halktan kopmuş, birbirini çekmeyen ve hayatını meyve veren ağaçları taşlamakla geçiren bu taşkalacılara dönüp bakmadan yolunuza devam etmeniz yeterlidir: Onlara verilecek en iyi cevap da budur.
Kitabınızdan bir nüshayı imzalayarak, kız kardeşim Mihriban Ural  / Antakya Tel: 05377913700 iletirseniz sevinirim.
Başarı dileklerimle
Mihrac Ural
17 Ekim 2011

241. DOSYA (İT DALAŞI)

YAYINA HAZIRLANIYOR....

240. DOSYA (DOKUNAN YANAR)




240. DOSYA

(Konuyla ilgili olanlar http://acilciler-thkpc.blogspot.com/ linkinden sırasıyla tüm dosyaları takip edebilirler)

DOKUNAN YANAR

Mihrac Ural’ın notu;

İtirafçı Engin Erkiner ve ortağı MİT ajanı İbrahim Yalçın, polisliğe devam ediyorlar. İhbar üzerine ihbara, çirkef üzerine çirkefe, siyaset dışı her çirkinliğe devam ediyorlar. İlgili ilgisiz herkesi devlete ispiyonluyorlar. İşler bu. On yıllar önce devrimcileri karalayan, ihbarlarla polis baskınlarını organize eden Doğu Perinçek’in yeni versiyonları el yazılarıyla MİT ajanı olduklarını, polisle işbirliği içinde olduklarını itiraf etmelerine rağmen, hayasızca aynı işi  devam ettiriyorlar. Sonra, alt bezi gibi kullandıkları kişilerle de it dalaşına giriyorlar.

İşte bu ikilinin ihbarlarıyla mahkemelere sürüklenin devrimcilerden, hayatı boyunca halkı için tutarlıca mücadele eden Mehmet Yavuza karşı sürdürülen ahlaksız karalama kampanyası da bu çabaların bir uzantısıdır. Bunlar Özel harp dairesi yöntemleridir ve kaynağı belidir. 

Onurlu bir devrimci olan Mehmet yavuz, bu şebekeyi ve işbirlikçilerini her defasında yerden yere vuran açıklamalarıyla ilgili okura mesajını iletiyor. Özetle de şunu söylüyor, birlikte okuyalım…


“pehlivan tefrikasına dönüştürülüp herkese bir kılçık atılıyor.. Aslında seslendikleri devrimci kamuoyu falan değil.. Mesajlarının muhatabı tamamen Mehmet Ağar...
Ona diyorlar ki;
'' Bir devrimci aranıza sızmış, bizleri deşifre ediyor.. Buna engel olun..''
Ben, verilen mesajları tersinden okumayı severim.. Maskeleri indirmenin en güzel yöntemidir.
Yine haklı çıktım..
'' Dokunan Yanar '' demişti Ahmet Şık..
Evet, dokunan yanıyor..”

Mehmet Yavuz – 3 Ekim 2011

Fethullahçı gladyoyu deşifre edenlerin akibetini böyle özetlemişti Ahmet Şık..

Gerçekten de dokunan yanmıyor mu ? En çarpıcı örneğini de Hanefi Avcı ile görmedik mi ? Eğer sadece Hanefi Avcı'nın kimliği üzerine yoğunlaşıp ''Oh oldu ite'' noktasında durursak, madalyonun gerçek yüzünü hiç göremeyiz.
Gladyoya dokunursan başına her şey gelir.

Muhatap olduğum her türlü iftira ve çamurun ana nedeni budur.
Ama sonucu ne olursa  olsun; dokunmaya devam edeceğim...
2006 yılındaki parti üyeliğinden yola çıkıp 1977'lere varmak sadece zaman makinasıyla değil; Engin ve İbrahim Yalçın'ın FİNOSU oldukları yalan makinasıyla da mümkünmüş..
Bunu da gördük çok şükür..

Birkaç gündür, başkanı olduğum nakliye derneğinin bütün üyelerine'' DEVRİMCİ KAMUOYUNA '' başlıklı postalar göndererek ÇAMUR ve İHBAR kampanyasını sürdürüyorlar.. 

Lakin bu aptalların hiç bilmedikleri bir gerçek var: Başkanı olduğum dernek, devrimcilerdenoluşmuş bir fikir kulübü değil.. Adı üstünde; nakliyecilerin sektörel birliği. Yani aramızda her düşünce ve inançtan hacısı, hocası, musevisi, dinsizi, imansızı , lazı, kürdü, arabı var..

Yani sizin osuruk reyalı yalanlarınız kimsenin kılını titretmez.. 

Çünkü sektörümün insanı; sarraftır; veliyi de bilir deliyi de...

Muhbiri gözünden tanır..

Yargı sürecinden bahsedeyim..

Hasan'ın da ifade ettiği gibi hiç kimse ne geçmişini ne de bugünü inkar etti.. Geçmişimizi de bugün yaptıklarımızı da gururla savunduk.
Bu elbette ki dik duruştur.
Mahkemede üstlendiğimiz fiiller suçsa; cezasına razıyız.
Ama bu iftira ve ihbarcı başlarının dışkı kokan mesajları; onların künyesi olarak tarihe çoktan yazıldı.
Ben; '' GÜN NASILSA AĞARIR '' demiştim, dostlar '' GÜN NİCEDİR AĞARMIŞ '' dediler.
Ne kadar doğru..
Aslında madalyona tersten bakmak lazım. Hakkımdaki çamurun arkasında yatan gerçek neden; ulaştığıma ikna oldukları belgeler nedeniyle içine düştükleri derin endişedir..
Kendilerinde panik depresyon hali var..
Hani depreme hazırlık çalışmaları vardır... Binanın çatlayan, patlayan yerleri güçlendirilir.. Bunların yaptıkları da bu..
Depreme hazırlık yani..
Olası büyük depremden en az zararla yırtmak için kendilerince tedbir alıyorlar..
Mehmet Ağar hikayesi bu nedenle pehlivan tefrikasına dönüştürülüp herkese bir kılçık atılıyor.. Aslında seslendikleri devrimci kamuoyu falan değil.. Mesajlarının muhatabı tamamen Mehmet Ağar...
Ona diyorlar ki;
'' Bir devrimci aranıza sızmış, bizleri deşifre ediyor.. Buna engel olun..''
Ben, verilen mesajları tersinden okumayı severim.. Maskeleri indirmenin en güzel yöntemidir.
Yine haklı çıktım..
'' Dokunan Yanar '' demişti Ahmet Şık..
Evet, dokunan yanıyor..
Daha önce de yazmıştım; bir kişinin nerede olduğu değil, kim olduğu önemlidir. Bazı sabit fikirleri kırabilmenin yoludur aslında bu.. Devrimci teori; en gerici partilerde bile çalışabilmeyi gerekli kılar.
İki günde il yöneticisi olunmaz diyorlar... Aslında kendileri de inanmıyor buna...
Bal gibi olunur.
Burjuva siyaseti günlük getiriye bakar..
Bu nedenle rüzgar senden yana eserse; iki günde değil il yöneticisi, milletvekili bile olursun partinin yolunu bilmeden.
Burjuva siyasetinin insana bakışı budur...
Devrimcilik ilkeli bir duruştur demiştim.. Kimliği ve sıfatı ne olsun; hukuksuzluktan mağdur olanın yanındayım. Bu nedenle ergenekon, estergon masallarıyla dolduruşa gelmem.
Biraz da emniyet ifadelerimizin sızdırılmasından söz edeyim. Anlıyorum ki; suç duyurusu başvurumuzun muhatapları bayağı tedirgin.. Kendilerini kurtaracak yalancı şahitleri aynı mahalde bulmaya çalışıyorlar.
Ama nafile.. Gerçeği biliyoruz.
Gereğini yaptık..
Bu konuda yanlış yönlendirmeye yönelik mesajlara karnımız tok
Bu boku yiyen, faturayı öder...

THKP-C(Acilciler) 33. nolu DUYURUSU (parlamentoya dönüş)




THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması  
30 Eylül 2011 / No: 33

PARLAMENTOYA DÖNÜŞ

HALKIN VERDİĞİ OYLARIN İREDESİDİR


12 Haziran 2011 seçimleri, ülkemizde birçok gerçeğin ortaya çıkışı için bir ölçü oldu.

Bu seçimler, Ülkemiz demokrasi güçleri için birleştirici bir rol oynadığı kadar, AKP iktidarının güç sınırlarının son aşamasına kadar dayanmasını sağlayarak, ülkemiz siyasal saflarının net biçimde açığa çıkmasına hizmet etmiştir.
Emek, özgürlük ve demokrasi güçleri blogunun, 12 Haziran seçimlerinde, bağımsız adaylarla gösterdiği başarı, kazandığı 35 milletvekiliyle sınırlı olmadığı açıktı. Halkımızın oyunu gasp eden, tercihlerini haksızca başkasına akıtan, iradesini hiçe sayan, %10 barajıyla belki dünyanın en faşizan seçim yasasına rağmen gösterilen bu başarı, önemli bir kazanımdır. Halkımızın iradesinin parlamentoya taşınmasıdır. Parlamento da on yıllardır eksik kalan halkın siyasal iradesinin temsil gücüdür. 

Bu başarı, Kürt halkının özgürlük mücadelesi kapsamında da olsa, ülkemizin birleşik demokrasi ve emek güçleri için önemli atılım olanağı sağlamıştır. Bu başarı, %10’luk gibi faşizan, ırkçı bir seçim barajının olmadığı koşullarda katlanarak kendini gösterebilir; alınan milletvekili sayısı üçe katlanabilir, birçok Büyük Şehirde AKP gericiliğinin ağır bir hezimetle yüz yüze kalması kaçınılmaz olurdu. Bu gerçek, gerici iktidarın en büyük kaygısıydı. Halkın parlamentoya ulaşması gereken iradesine karşı yürütülen akıl almaz kampanyalar bunun içindi. 

12 Haziran seçimlerinde AKP’nin aldığı %50 oy oranı, esasında yolun sonudur. Seçim sonuçlarının doğru okunması bu gerçeği tüm çıplaklığıyla gösterir. AKP alabileceği oyların son sınırına gelip dayanmıştır. 

Bu noktadan itibaren toplum, açık ve net olarak, birbirinden kopmuş iki siyasal tercihle yüz yüze kalmıştır; demokrasi güçleriyle gerici güçler derin bir fay hattıyla birbirinden ayrılmış oldu. Bu gelişme, gerginliğin sınır noktasına, kopma noktasına, kırılma noktasına geldiğini gösterir. Saflaşmada, kimse AKP’nin aldığının ötesinde bir hedef kitlesi yoktur olamazda. Bunun için dışa açılma çabaları hız kazanmıştır. Ülkede kırılma noktasında olan enerji birikimlerinin sönmesi için dıştan sutaşıma telaşı içindedir. Ancak AKP iktidarı bunu, ikiyüzlü dış politikasıyla kaybetmiştir. Libya’da, Bahreyn’de ve son olarak Suriye’de eli kanlı şebekelerin ortağı olarak oynadığı rolle bitmiştir. Mısır’la Kavalılar dönemiyle birlikte ( M. Ali paşa ve oğulları, 1805 1952 başlayıp), Nasır dönemine kadar uzanan; Nasır devrimine karşı ise İngilizler lehine çalışma (4 Ocak 1954 Büyükelçi Hulusi Fuat Tugay’ın kovulması olayı), bölge savaşlarının tümünde İsrail’le ortak olmakla süren gergin ilişkiler. Buna, Orta-doğuda yer edinme çabasında, Libya’da ortaya sergilenin ikiyüzlü politika, Suriye’de iç karışıklıklarda açık bir taraf olarak kirli rol oynama ve Erdoğan’ın son Mısır gezisinde (14 Eylül 2011) “Yeni halife” rollerinde, yayılmacı söylemlerle, Mısır gibi kendini dünyanın merkezi sanan bir ülkeye “yönetim biçimiy”le ilgili yaptığı önerilerin ciddi tepki çekmesini eklemek gerek. Mısır iç işlerine karışmak gibi algılanan ve büyük tepkiler gören laiklik söylemi “devlet laik olmalı ama ben laik değilim” gibi ucube söylemler, Mısırlı Müslüman Kardeşler Örgütünü bile çileden çıkarmış, Erdoğan’ın ikiyüzlü, yayılmacı, Yeni-Osmanlıcı söylemleriyle bu sahada yer alamayacağı dile getirmiştir. Bu gelişmeler ülkede, varacağı sınırlara gelip dayanmış bir iktidarın dışa açılarak tıkanışını kurtarma çabasında nasıl battığına dair birer işarettir

Ekonomik büyümede dünyanın ön sıralarında olmanın, bütçede ortaya çıkan 3,5 milyar dolarlık açıkla bir aldatmaca olması, ve bunun ekonomik olduğu kadar sosyal ve siyasal yaşamdaki tahribatları arasında nasılda göz boyama, hesaplarla oynayarak krizin eşiğinde gelmiş bir ekonomiyi diri gösterme çabası verildiğini anlamak güç değildir. . 

Bu verilerin ışığında, AKP’nin %50 oy almakla güçlenmediğini, sonun başlangıcına geldiğini söylemek yanlış değildir. Bu yanıyla, önceki seçimlerde aldığı %35 oy oranı, geride kalan %65 içindeki bağları ve uzantılarıyla, her sarsıntıyı daha rahat karşılayabilirken, %50 ile ağzına kadar dolmuş su bardağının, en küçük sarsıntıda bile dökülmeye mahkum olması gibi bir durumla karşı karşıyla kalmıştır.

AKP gerginliğinin nedeni de budur; ne demokratik açılım nede sosyal sorunları aşmak için bir çaba verme şansı kalmamıştır. Bu iddiaları ise mutlak olarak abartılı bir yalandan ibaret olmaya mahkumdur. Barış ortamının tüm verileri ortadayken savaşı dayatmanın ve tırmandırmanın altında yatan da bu gerginliktir. Sınırına gelmiş bir iktidar gücünün, toplum saflaşmasında yarattığı fay hattı budur.

AKP’nin geri sayım süreci burada başlamıştır. Bu nedenle topluma deklare ettiği hiçbir demokratik adımı atamayacak ve her şeyi güvenlik önlemleriyle çözme yönündeki temel algılarına bağlı girişimleri derinleştirecektir. 

Bu tabloda ne demokratik bir anayasa ne de yürürlükte olan ve 90 yıllık tek boyutlu milliyetçilikle takdis edilmiş kurum, kuruluş, yasa, yönetmenlik ve kararnamelerin kurguladığı statüler değişme şansına sahip değildir. Savaşı kışkırtan, uzanan barış ellerini öteleyen, aydınlara, yazarlara, gazetecilere sanatçılara ve bil cümle düşün dünyasına amansız baskılarla saldıran, davalarla taciz eden, zindanlarla sindirmeye çalışan AKP yönetimi, parlamentoda gerçek muhalefetten uzak kalmanın avantajlarını da kullanır hale gelmiştir.  Bu süreç, BDP’nin halktan aldığı temsil yetkisinin parlamento dışı kalmasından da yararlanma çabası içinde olmuştur. Bu durumun devamı ise, sivil diktatörlük heves ve hezeyanları için bir olanak olarak görülüyordu. Parlamentoyu boykot bu aşamadan sonra, halkın iradesini temsil etmekten kopmaya doğru yöneliyordu. 

Alınan boykot kararı artık bu anlamıyla sınırına gelmiş, siyasal hedeflerinin zıddına dönüşme sürecine doğru yol alan bir handikap haline geliyordu. Siyasetin kuralları, manevraları, taktiklerinin de belli bir sınırı vardı. BDP demokrasi güçleri adına bu süreci başarıyla yönettiğinden söz etmek yanlış değildir. Boykot kararını kendisi alan ve kendisi gerektiği zaman hiçbir imlaya, hiçbir baskıya maruz kalmadan kendi kararıyla sona erdiren tutum, demokrasi güçleri adına alınması gereken en doğru tutumdu. Nitekim bu kararın alınması önemli bir başarıdır.

12 Eylül 2011 seçimlerine doğru gidilirken, demokrasi güçlerinin bir blok olarak BDP’ye sundukları destek, Kürt halkının özgürlük mücadelesiyle de kesişen yönelim, demokratik bir anayasa için parlamentoda mücadele etkinliğini yükseltmek üzerine oturmuştu; bu karar, boykotla ertelenmiş olsa da, parlamentoya dönüş kararıyla, yeniden hayata geçirilmesi olumlu bir adım olmuştur. Bu adım seçim dönemindeki desteği arkasına alarak başarabileceği önemli görevler olacaktır.

Ülkemiz demokrasi güçlerinin önemli şansı, ezilen bir halkın özgürlük mücadelesiyle omuz omuza olmasıdır. Başka ulusları ezen bir ulusun özgür olmayacağı gerçeği demokrasi güçlerinin haklı duruşunu ifade etmektedir. Bu aynı zamanda, Kürt halkının büyük fedakarla yükselttiği özgürlük mücadelesinin ülkemiz demokrasi güçlerine nefes alma, kendini toparlama ve dayanışmanın yaratacağı birlik ruhunu yeniden üretme perspektifi sağlamaktadır. Karşılıklı etkileşim içinde kazanılan bu güç, sorumluluklarını yerine getirdikçe önemli atılımlara imza atması kaçınılmaz olacaktır.  
Bu anlamda, parlamento alanında yürütülecek özgürlük ve demokrasi mücadelesi için verilen oyları ve halkın iradesini temsil etmeyi yerli yerine oturtarak ifa edeceği açıktır. Parlamento alanında, yapılacak çok büyük çabalar ve elde edilecek önemli açılımlar olduğunu teslim ederek, bu alandaki mücadele için verilen oyların, yeniden bu alana dönmesi, ülkemizi sivil diktatörlük bataklığına sürüklemek isteyenler için önemli bir barikat olacaktır. Demokrasinin kabul edilebilir kazanımları için güç olacaktır. 

Örgütümüz, demokratik anayasa mücadelesi yolunda bir güç kazanımı olarak gördüğü, özgürlük ve demokrasi blogu milletvekillerinin parlamentoya dönüş kararını desteklediğini belirtir, başarılar diler. 

Mücadelenin bu safhasında, Anadolu mozaiğinin eksiksiz temsili, haklarının teslimi ve bu hakların demokratik anayasa güvencesiyle, ikircimliğe yol açmayacak kurum, kuruluş ve yasalarla ikamesi dönemi başlamaktadır. Ayrıca bilinmelidir ki, ülkemiz sadece Kürt halkının özgürlük aradığı bir ülke değildir. Ortak ülkemizin üçüncü büyük etnik topluluğu olan Araplar dahil diğer tüm halkların ve ezilen mezheplerin de hak ve özgürlük mücadelesi olduğu bilinmelidir. Bu gerçek, siyasal mücadele programının içeriğini belirleyen bir veri olmalıdır.

Parlamento mücadelesi ayrıca bölgemizde gelişen önemli olaylara karşı doru tavır almak ve bunu her alanda ifade etmek içinde önemlidir. Erdoğan iktidarının, bölgede oynamaya çalıştığı kirli rol, komşuların iç işlerine müdahale çabaları, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) Eş başkanı olarak icra edilmektedir. Bunun pratik anlamı ülkemizi, halklarımızın iradesine rağmen komşularda akan kana bulaşmak demektir; Libya’da eli silahı çetelere ödenin 300 milyon doların kapalı ödenekten çıkması gibi karanlık, hesapsız ve sorumsuz işler. Bu da tarihi kinlerin yeniden körüklenmesi ve ülkemizin Osmanlıdan bu yana süren, NATO güdümünde olmakla, bölgede alnı kara geçmişine yeni lekelerin sürülmesi demektir. Parlamentoda mücadele bu açıdan da çok önem taşımaktadır. Komşularla ilişkiler, adil, eşit ve ortak paylaşım üzerine kurulmadan, ülke içinde adil, eşit ve ortak paylaşımla yaşamanın mümkün olmaz. Erdoğan iktidarının, “Komşularla sıfır sorun” söylemi artık kof bir medya abartması olduğu açığa çıkmıştır. Bu da parlamento içi mücadelenin önemini artıran etmenlerdir. 

Demokrasi ve özgürlük bu ülkenin her düzlemdeki sosyal-siyasal ilişkileri için gerekli bir taleptir. Halkımızın parlamento mücadelesinden beklediği de bu haklı talep için mücadele etmektir. Oylarımızın siyasi iradesi bu yöndedir. Parlamento içi mücadelenin amacı da budur. 

 Halkımızın beklentisi de tas tamam budur. 

THKP-C(Acilciler)
30 Eylül 2011

THKP-C (Acilciler) 32 nolu duyuru (RUYARLI OLMAK)




THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması  
27 Ağustos 2011 / No: 32

DÖNEM DUYARLI OLMA DÖNEMİDİR…

TUTUM ALMA REFLEKS GÖSTERME DÖNEMİDİR…


Tüm halkımızın ramazan bayramını kutlar geleceği özgürlük ve demokrasi içinde mutluluk dileklerimizi iletiriz.
Bu duyurumuz, bölgemizde ve ülkemizdeki gelişmelere duyarlılık çağrısı amacını taşımaktadır. Bölgemizde ciddi gerginlikler yaşanmaktadır. Kaos ve savaş ortamına sürüklenmek istenen bölgemize karşı duyarlı olmak bu tür karanlık amaçlara karşı tavır almaktan geçiyor. Bu tavır bulunduğumuz yerde göstereceğimiz reflekslerle ifade edilmelidir. Yaklaşan tehlikeye karşı sessiz kalmak, tehlikeyi artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.  Duyarlı olmak tutum almayı gerektiriyor bunu yapmalıyız.

Ülkemizin ve bölgemizin geçmekte olduğu süreç risklerle dolu kaotik bir süreç. Her şeyin birbirini etkilediği ve tetiklediği bir ortam içindeyiz. Gergin dengeler içinde geçilmekte olan bu süreç, ciddi yıkımların, çözümsüzlüklerin, açıldığında kapanması mümkün olmayan dosyaların dönemi olma özelliği taşıyor. 21. Yy, 20 yy başlarındaki gergin dengelerin bir üst evrede tekrarı görünümündedir.

Günümüzde de I. Dünya savaşı kapanmamış dosyalarıyla boğuşan bölge halkları, yeni ve kapsamlı bir sarsıntının figüranları olmaya doğru sürüklendiğini görmek için kahin olmaya gerek yok. 

İletişim teknolojisinin dünya şer güçleri elinde, kamuoyu bilincini kesilmeden devam eden yalan, kurgu, abartma, kışkırtmalarla bulandırma amacıyla sürdürdüğü girişimler, hızla yuvarlanmakta olduğumuz çatışmaların da habercisidir. Bu yanıyla, Libya’daki yıkım yeni başladı denebilir. Bundan sonrası çok daha acımasız bir süreç olarak gündeme geleceği açıktır. 

Bunca yıkıma rağmen bir başlangıçtan söz etmek, Libya’yı nelerin beklediğini anlatmaya yeter.  Bu ise, yıllardır bölgemiz için kurgulanın Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) ikamesinden başka bir şey değildir; Toplumların siyasal kaderlerini, hatta toprak bütünlüklerini parçalayıp dağıtmak, kaos içine gömerek geleceklerini rehin almak, iç çatışmalarla tüm takatlerini tüketip sürekli dış güçlere, Emperyalist mal ve hizmetlere muhtaç bırakmak bu projenin, “Yaratıcı Anarşi”, “temiz eller operasyonu” başlığı altında, “sivillerin korunması”, “insan hakları”, “sivil toplum”, “özgürlük-liberalizm” gibi söylemlerle tecellisinden başka bir şey değildir.

Bu proje, Kuzey Afrika’da halkın diktatörlüklere karşılıklı yükselen haklı talepleri üzerine binerek onu istediği yöne sevk etmiş bulunuyor. Tunus ve Mısır devrimlerinin yolu kesildi, kısır döngüler dönemi, Pandoranın kutusundan çıkan şer etkinlikleri tahrir meydanının sakinleri oldu. Bu iki ülkenin devrimi ikinci aşamada demir bir pençe tarafından kıskıvrak yakalanarak tıkandı, nefesi tükenmeye başladı, yapılan kimi hamlelerden de anlaşıldığı kadarıyla devrimler ikinci aşamalarını tamamlama şansları hızla bitmektedir; İsrail’in Gazze’de yürütmeye devam ettiği katliamlara karşı, Mısır’da gelişen son tepkiler, Mısır devriminin nasıl da tükenmekte olduğuna, güçsüz düştüğüne amaç ve iradesinin hızla kırılmakta olduğuna önemli bir işarettir. 

Bu iki ülkede diktatörler kaçıp gitmiştir, ama sistem hala, tüm kurum ve kuruluşlarıyla, yeni diktatörlere miras olarak durmaktadır. Libya’da ise, Kaddafi despotluğu yıkılmış ancak hiçbir alternatif sunulmadan, sunulmak istenmeden, kabul edilebilir uzun bir iç savaş sürecinin kapıları açılmıştır; İç kargaşa, petrol ve gaz akışı, ülkenin imarı için gerekli yatırım etkinlikleri, Amerikan, İngiliz ve Fransız şirketlerine akışını aksatmayacak ölçekte sürdürmesi, kışkırtılarak körüklenmesi sağlanacaktır.

Aynı plan bölgemizde, yakın komşularımızda da aylardır yürürlüktedir. Komşumuz Suriye’nin içine sürülmeye çalışıldığı kaosun hikayesi bu örneklerde yer alıyor; Suriye’de de haklı halk talepleriyle başlayan sorunlar, adım adım tırmandırılarak, yönetimin halkın tüm isteklerini ve fazlasını yerine getirmesine rağmen silahlı çatışmalara kadar götürülerek yaratılmıştır. Suriye’nin halkçı yönetimi, sistemi köklüce değiştirecek büyük bir reform paketini karara bağlamıştır. Ülkenin Resmi Gazetesinde yayınlayarak da halkın kazanımı haline getirmiştir. Ancak dış güçlerin isteği bu değildi. Reform yokken “reform” diyen, reformlar ilan edilince “geç kalındı” diye ret ederek, hiçbir siyasi talep, hiçbir alternatif olmadan ve diyalog önerisini ret ederek sadece çatışmayı tırmandıran yönelimlerle kaosu akıl zoru yöntemlerle derinleştirme çabası sürdürdüler. Eli silahlı şebekelerin, ülkeyi iç savaşa, “yaratıcı Anarşi” tezlerinde anlam bulan, ölüm ve kan siyasetindeki yürüyüşü böylece yükseltilmeye çalışılmıştır. 

Bu gün komşumuz Suriye, bu dış güçlerin ve içteki eli silahlı şebekelerin tahripten başka bir izahı olmayan girişimleri altında, on yıllardır sürdürdüğü direnme çizgisinin kefaretini ödemektedir. Bölge halklarının çıkarını savunun bu siyasal duruş, Filistin direnme güçlerinin, Lübnan ve Irak direnme güçlerinin, Kürt halkının Saddam’a ve ülkemizdeki 12 Eylül askeri faşist rejimine karşı direnişinin ana yurdu olmuştu. Bölgede İsrail’e teslim olmayan, adil ve kapsayıcı barışta ısrar eden, direnme güçleriyle omuz omuza olacağını açıklayan Suriye, emperyalist güçler, İsrail, Siyonist Araplar ve ülkemizin gerici yönetimi Erdoğan iktidarının saldırılarına göğüs germektedir. 

Ülkemiz, komşumuz Suriye’deki son olaylarda birinci derecede rol oynamıştır. BOP Eş Başkanlığında anlam bulan karanlık ve kirli işlerin orta yerinde durmuştur; yakalanan silahlar, itiraflar, haberleşmeler, belge ve kanıtlarıyla açık olmuştur. Bu karanlık süreç, bir kez daha maceracı senaryoların peşinde kaybedeni sadece halkımızın olacağı bir süreç olarak derinleşmektedir; Mavi Marmara gemisi baskınında 9 vatandaşımızı katleden barbar İsrail’den bir özür bile koparamayanlar, komşumuz Suriye üzerine, emperyalist-siyonist güçlerin kuklası olarak baskı, savaş tehdidi, eli kanlı şebekelere lojistik destek sağlamakta bir beis görmemişlerdir. 

Ülkemiz yüksek çıkarlarıyla hiçbir şekilde bağdaşmayan, Osmanlıdan farklı planla kurulduğu iddiasında olan Cumhuriyetin “Yurtta sulh Cihanda sulh” ilkesini ayaklar altına alan, “Komşularımızla sıfır sorun” adı altında bir aldatmacadan başka anlamı olmadığı açığa çıkan siyasal yönelimlerin “Stratejik Derinlik” olmaktan çok, iç politikada süren ikiyüzlülük olduğu açığa çıkmıştır. Bu sadece gergin ilişkiler içinde olunan ülkelerle değil, kendini dost gibi gösteren ülkeler açısından da açık hale gelmiş ve ülkemizin güvenilmez bir ülke olduğu, maceralar peşinde sürüklenin üçüncü sınıf bir ülke olduğunu göstermiştir; bir kez daha, “en ucuz malı askeri” olma onursuzluğu, ülkemiz halklarının iradesine rağmen,  iktidarlar tarafından sırtımıza yüklendirilmiştir.

İşte bu siyasal akıl, dışta tüm yönleriyle deşifre olmuş bu algılar, ülkemizin iç siyasa yönelimleri üzerinde bir kabus gibi çökmüş bulunmaktadır. Ülkemizin bekleyen demokratikleşme sürecinin rafa kaldırılması, 12 Haziran 2011 seçimlerinin ardından, başlaması öngörülen demokratik anayasa açılımının ötelenmesi, askeri darbelerin kurumlaştırdığı Ergenekon türü derin devletler yerine, sivil diktatörlüğün kurumlaştırmaya çalıştığı İmamlar ordusu önderliğinde Cemaatin, okyanus ötelerinden feyiz alan yeni derin devleti ve baskıları, İnancı bile milliyetçi tek boyutlulukta dayatan, farklı mezheplere ise tarihin en kapsamlı kuşatmasını ve baskı organizesini örgütleyen bu iktidar, bir kez daha kirli savaşın, güvenlik önlemleri peşinde ülkemizde özgürlük ve demokrasi arayışında olan farklılıklar üzerine yürümeye devam ediyor. 

Sınır ötesi operasyonlar uçaklarla, helikopterlerle, füze ve bombalarla, katliam üzerine katliamlarla, kuşatma, basık, göçe zorlama, kazanılmış hakları sindirme halkın seçimlerde beliren iradesini ezme gibi akıl almaz bir anti demokratik pervasızlık içinde devam etmektedir.

Seçimlerden yüksek oy aranı almanın hiçbir ülkede iktidar olmak ve ülkeyi demir bir pençede yönetme şansı vermeyeceğinin en önemli örneği bu gün ülkemizde yaşanmaktadır. Buna yol açan neden, ülke sorunlarını halkın iradesi doğrultusunda çözmek yerine, halkın iradesine rağmen çözme girişimidir. Çözüm yolunu özgürlük ve demokrasi de görmek yerine, baskı ve zorbalıkta görmektir. Buradan bakılınca, sivil diktatörlüğün baskıcı eğilimleri, bölgede gittikçe tırmanan kaoslar nedeniylede daha da derinleştirip sürdürüleceğini görmek güç değildir. BOP Eş başkanlık kürsüsünden yola çıkarak, bölgede kendi elleriyle yarattıkları kirli ortamları gerekçe gösterip, ülke içinde kirli savaşı derinleştireceklerini anlamak zor değildir. 

Bütün bu gelişmeler, bölgemizde ciddi gerginliklerin yaşanacağına bunun ülke içi gerginliklerden bağımsız olmadığına bir işarettir. Bu, ülkemizde Kürt özgürlük hareketine yönelen zorbalığın aynıyla bölge halklarına karşı da sürdürüldüğü, aynı kaynaktan ve aynı güçlerin eliyle ikame edilmek istendiğini gösteriyor. Amaç ve araçlarda, zaman ve mekan verilerinde bu ölçüde bir kesişme, bölgeyi bekleyen tehlikenin kapsam ve derinliğini göstermeye yeterlidir.
Bütün bu gelişmelere dünyada hızla derinleşen ekonomik krizin etkilerini de eklediğimizde bölgemizin nasıl bir cehennem alanına döneceğini kestirmek zor olmayacaktır. Ülkemiz bu arbedenin tam orta yerindedir. Bölgeyi yakıp yıkacak bir gerginlik olduğu gibi, tüm şiddetiyle ülkemizin orta yerinde deprem yaratacaktır. Bu depremin yıkıntıları altından kimse canlı çıkamaz. Emperyalist-Siyonist güçlerin istediği de tas tamam budur. 

Bu karanlık tünelin sonunda hiçbir ülke bütünlüğünü koruyamayacaktır, hiç bir harita olduğu gibi kalmayacaktır, bu cehennemde ölenlerin acısından kurtulan bir ev kalmayacaktır. Gençler ölürken anaların gözyaşı, toplumların birbirine kin ve intikamla dolu olacaktır. Telef olmayan, güçten düşmeyen, kırılıp dökülmeyen hiçbir şey kalmayacaktır. Ateş bir yere değil, her yere düşecektir. Bunu hissetmeyenler, farkına vardıklarında iş işten çok geçmiş olacaktır.

Bu korkunç tablonun önüne geçmek mümkün değil mi? Evet mümkündür. 

Erken teşhis, erken müdahale ölümden kurtarır dedikleri gibi, öncelikle ülkemizde yürütülen bu maceracı politikaları yerinde durdurmakla işe başlanmalıdır. Bunun ilk adımı her siyasal etkinliğin bir bütün olarak kendi alanında muhalif sesini yükseltmesi gereklidir. İç politikada süren ikiyüzlülüğe dur dememiz gerekmektedir. Bölgede sürdürülen ve komşuluk haklarına tecavüze karşı daha da aktif bir refleks göstermek gereklidir. İktidarın ülkede ve bölgede yarattığı kaosları gerekçe göstererek askeri ve güvenlik girişimleriyle bir kez daha kanlı ve kirli savaşı tırmandırmasına dur dememiz gerekmektedir.

Sonuç olarak, iç politikada tırmandırılan sivil diktatörlük, kirli savaş, demokratik açılımları öteleyen girişimler durdurulmaksınız, dış politikada komşularımıza işlediğimiz ihanetler, kanlı iç çatışmalarda aldığımız yer ve kışkırtıcı girişimler, bölgeye yönelik yeni Osmanlıcılık adı altında yayılmacı, nüfus alanları oluşturucu sömürgeci yönelimlerin, sonuçta ülkemizi yakıp yıkması kaçınılmaz olan etkilerini önlemenin imkanı olmayacaktır.

Örgütümüzün çağrısı, duyarlı olma, farkında olma çağrısıdır. Ülkemiz gelişmelerine olduğu kadar, bölgemiz gelişmelerine duyarlı olmaya, refleks göstermeye çağırıyor.

THKP-C (Acilciler)
28 Ağustos 2011