30 Eki 2011

THKP-C(Acilciler) 33. nolu DUYURUSU (parlamentoya dönüş)




THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması  
30 Eylül 2011 / No: 33

PARLAMENTOYA DÖNÜŞ

HALKIN VERDİĞİ OYLARIN İREDESİDİR


12 Haziran 2011 seçimleri, ülkemizde birçok gerçeğin ortaya çıkışı için bir ölçü oldu.

Bu seçimler, Ülkemiz demokrasi güçleri için birleştirici bir rol oynadığı kadar, AKP iktidarının güç sınırlarının son aşamasına kadar dayanmasını sağlayarak, ülkemiz siyasal saflarının net biçimde açığa çıkmasına hizmet etmiştir.
Emek, özgürlük ve demokrasi güçleri blogunun, 12 Haziran seçimlerinde, bağımsız adaylarla gösterdiği başarı, kazandığı 35 milletvekiliyle sınırlı olmadığı açıktı. Halkımızın oyunu gasp eden, tercihlerini haksızca başkasına akıtan, iradesini hiçe sayan, %10 barajıyla belki dünyanın en faşizan seçim yasasına rağmen gösterilen bu başarı, önemli bir kazanımdır. Halkımızın iradesinin parlamentoya taşınmasıdır. Parlamento da on yıllardır eksik kalan halkın siyasal iradesinin temsil gücüdür. 

Bu başarı, Kürt halkının özgürlük mücadelesi kapsamında da olsa, ülkemizin birleşik demokrasi ve emek güçleri için önemli atılım olanağı sağlamıştır. Bu başarı, %10’luk gibi faşizan, ırkçı bir seçim barajının olmadığı koşullarda katlanarak kendini gösterebilir; alınan milletvekili sayısı üçe katlanabilir, birçok Büyük Şehirde AKP gericiliğinin ağır bir hezimetle yüz yüze kalması kaçınılmaz olurdu. Bu gerçek, gerici iktidarın en büyük kaygısıydı. Halkın parlamentoya ulaşması gereken iradesine karşı yürütülen akıl almaz kampanyalar bunun içindi. 

12 Haziran seçimlerinde AKP’nin aldığı %50 oy oranı, esasında yolun sonudur. Seçim sonuçlarının doğru okunması bu gerçeği tüm çıplaklığıyla gösterir. AKP alabileceği oyların son sınırına gelip dayanmıştır. 

Bu noktadan itibaren toplum, açık ve net olarak, birbirinden kopmuş iki siyasal tercihle yüz yüze kalmıştır; demokrasi güçleriyle gerici güçler derin bir fay hattıyla birbirinden ayrılmış oldu. Bu gelişme, gerginliğin sınır noktasına, kopma noktasına, kırılma noktasına geldiğini gösterir. Saflaşmada, kimse AKP’nin aldığının ötesinde bir hedef kitlesi yoktur olamazda. Bunun için dışa açılma çabaları hız kazanmıştır. Ülkede kırılma noktasında olan enerji birikimlerinin sönmesi için dıştan sutaşıma telaşı içindedir. Ancak AKP iktidarı bunu, ikiyüzlü dış politikasıyla kaybetmiştir. Libya’da, Bahreyn’de ve son olarak Suriye’de eli kanlı şebekelerin ortağı olarak oynadığı rolle bitmiştir. Mısır’la Kavalılar dönemiyle birlikte ( M. Ali paşa ve oğulları, 1805 1952 başlayıp), Nasır dönemine kadar uzanan; Nasır devrimine karşı ise İngilizler lehine çalışma (4 Ocak 1954 Büyükelçi Hulusi Fuat Tugay’ın kovulması olayı), bölge savaşlarının tümünde İsrail’le ortak olmakla süren gergin ilişkiler. Buna, Orta-doğuda yer edinme çabasında, Libya’da ortaya sergilenin ikiyüzlü politika, Suriye’de iç karışıklıklarda açık bir taraf olarak kirli rol oynama ve Erdoğan’ın son Mısır gezisinde (14 Eylül 2011) “Yeni halife” rollerinde, yayılmacı söylemlerle, Mısır gibi kendini dünyanın merkezi sanan bir ülkeye “yönetim biçimiy”le ilgili yaptığı önerilerin ciddi tepki çekmesini eklemek gerek. Mısır iç işlerine karışmak gibi algılanan ve büyük tepkiler gören laiklik söylemi “devlet laik olmalı ama ben laik değilim” gibi ucube söylemler, Mısırlı Müslüman Kardeşler Örgütünü bile çileden çıkarmış, Erdoğan’ın ikiyüzlü, yayılmacı, Yeni-Osmanlıcı söylemleriyle bu sahada yer alamayacağı dile getirmiştir. Bu gelişmeler ülkede, varacağı sınırlara gelip dayanmış bir iktidarın dışa açılarak tıkanışını kurtarma çabasında nasıl battığına dair birer işarettir

Ekonomik büyümede dünyanın ön sıralarında olmanın, bütçede ortaya çıkan 3,5 milyar dolarlık açıkla bir aldatmaca olması, ve bunun ekonomik olduğu kadar sosyal ve siyasal yaşamdaki tahribatları arasında nasılda göz boyama, hesaplarla oynayarak krizin eşiğinde gelmiş bir ekonomiyi diri gösterme çabası verildiğini anlamak güç değildir. . 

Bu verilerin ışığında, AKP’nin %50 oy almakla güçlenmediğini, sonun başlangıcına geldiğini söylemek yanlış değildir. Bu yanıyla, önceki seçimlerde aldığı %35 oy oranı, geride kalan %65 içindeki bağları ve uzantılarıyla, her sarsıntıyı daha rahat karşılayabilirken, %50 ile ağzına kadar dolmuş su bardağının, en küçük sarsıntıda bile dökülmeye mahkum olması gibi bir durumla karşı karşıyla kalmıştır.

AKP gerginliğinin nedeni de budur; ne demokratik açılım nede sosyal sorunları aşmak için bir çaba verme şansı kalmamıştır. Bu iddiaları ise mutlak olarak abartılı bir yalandan ibaret olmaya mahkumdur. Barış ortamının tüm verileri ortadayken savaşı dayatmanın ve tırmandırmanın altında yatan da bu gerginliktir. Sınırına gelmiş bir iktidar gücünün, toplum saflaşmasında yarattığı fay hattı budur.

AKP’nin geri sayım süreci burada başlamıştır. Bu nedenle topluma deklare ettiği hiçbir demokratik adımı atamayacak ve her şeyi güvenlik önlemleriyle çözme yönündeki temel algılarına bağlı girişimleri derinleştirecektir. 

Bu tabloda ne demokratik bir anayasa ne de yürürlükte olan ve 90 yıllık tek boyutlu milliyetçilikle takdis edilmiş kurum, kuruluş, yasa, yönetmenlik ve kararnamelerin kurguladığı statüler değişme şansına sahip değildir. Savaşı kışkırtan, uzanan barış ellerini öteleyen, aydınlara, yazarlara, gazetecilere sanatçılara ve bil cümle düşün dünyasına amansız baskılarla saldıran, davalarla taciz eden, zindanlarla sindirmeye çalışan AKP yönetimi, parlamentoda gerçek muhalefetten uzak kalmanın avantajlarını da kullanır hale gelmiştir.  Bu süreç, BDP’nin halktan aldığı temsil yetkisinin parlamento dışı kalmasından da yararlanma çabası içinde olmuştur. Bu durumun devamı ise, sivil diktatörlük heves ve hezeyanları için bir olanak olarak görülüyordu. Parlamentoyu boykot bu aşamadan sonra, halkın iradesini temsil etmekten kopmaya doğru yöneliyordu. 

Alınan boykot kararı artık bu anlamıyla sınırına gelmiş, siyasal hedeflerinin zıddına dönüşme sürecine doğru yol alan bir handikap haline geliyordu. Siyasetin kuralları, manevraları, taktiklerinin de belli bir sınırı vardı. BDP demokrasi güçleri adına bu süreci başarıyla yönettiğinden söz etmek yanlış değildir. Boykot kararını kendisi alan ve kendisi gerektiği zaman hiçbir imlaya, hiçbir baskıya maruz kalmadan kendi kararıyla sona erdiren tutum, demokrasi güçleri adına alınması gereken en doğru tutumdu. Nitekim bu kararın alınması önemli bir başarıdır.

12 Eylül 2011 seçimlerine doğru gidilirken, demokrasi güçlerinin bir blok olarak BDP’ye sundukları destek, Kürt halkının özgürlük mücadelesiyle de kesişen yönelim, demokratik bir anayasa için parlamentoda mücadele etkinliğini yükseltmek üzerine oturmuştu; bu karar, boykotla ertelenmiş olsa da, parlamentoya dönüş kararıyla, yeniden hayata geçirilmesi olumlu bir adım olmuştur. Bu adım seçim dönemindeki desteği arkasına alarak başarabileceği önemli görevler olacaktır.

Ülkemiz demokrasi güçlerinin önemli şansı, ezilen bir halkın özgürlük mücadelesiyle omuz omuza olmasıdır. Başka ulusları ezen bir ulusun özgür olmayacağı gerçeği demokrasi güçlerinin haklı duruşunu ifade etmektedir. Bu aynı zamanda, Kürt halkının büyük fedakarla yükselttiği özgürlük mücadelesinin ülkemiz demokrasi güçlerine nefes alma, kendini toparlama ve dayanışmanın yaratacağı birlik ruhunu yeniden üretme perspektifi sağlamaktadır. Karşılıklı etkileşim içinde kazanılan bu güç, sorumluluklarını yerine getirdikçe önemli atılımlara imza atması kaçınılmaz olacaktır.  
Bu anlamda, parlamento alanında yürütülecek özgürlük ve demokrasi mücadelesi için verilen oyları ve halkın iradesini temsil etmeyi yerli yerine oturtarak ifa edeceği açıktır. Parlamento alanında, yapılacak çok büyük çabalar ve elde edilecek önemli açılımlar olduğunu teslim ederek, bu alandaki mücadele için verilen oyların, yeniden bu alana dönmesi, ülkemizi sivil diktatörlük bataklığına sürüklemek isteyenler için önemli bir barikat olacaktır. Demokrasinin kabul edilebilir kazanımları için güç olacaktır. 

Örgütümüz, demokratik anayasa mücadelesi yolunda bir güç kazanımı olarak gördüğü, özgürlük ve demokrasi blogu milletvekillerinin parlamentoya dönüş kararını desteklediğini belirtir, başarılar diler. 

Mücadelenin bu safhasında, Anadolu mozaiğinin eksiksiz temsili, haklarının teslimi ve bu hakların demokratik anayasa güvencesiyle, ikircimliğe yol açmayacak kurum, kuruluş ve yasalarla ikamesi dönemi başlamaktadır. Ayrıca bilinmelidir ki, ülkemiz sadece Kürt halkının özgürlük aradığı bir ülke değildir. Ortak ülkemizin üçüncü büyük etnik topluluğu olan Araplar dahil diğer tüm halkların ve ezilen mezheplerin de hak ve özgürlük mücadelesi olduğu bilinmelidir. Bu gerçek, siyasal mücadele programının içeriğini belirleyen bir veri olmalıdır.

Parlamento mücadelesi ayrıca bölgemizde gelişen önemli olaylara karşı doru tavır almak ve bunu her alanda ifade etmek içinde önemlidir. Erdoğan iktidarının, bölgede oynamaya çalıştığı kirli rol, komşuların iç işlerine müdahale çabaları, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) Eş başkanı olarak icra edilmektedir. Bunun pratik anlamı ülkemizi, halklarımızın iradesine rağmen komşularda akan kana bulaşmak demektir; Libya’da eli silahı çetelere ödenin 300 milyon doların kapalı ödenekten çıkması gibi karanlık, hesapsız ve sorumsuz işler. Bu da tarihi kinlerin yeniden körüklenmesi ve ülkemizin Osmanlıdan bu yana süren, NATO güdümünde olmakla, bölgede alnı kara geçmişine yeni lekelerin sürülmesi demektir. Parlamentoda mücadele bu açıdan da çok önem taşımaktadır. Komşularla ilişkiler, adil, eşit ve ortak paylaşım üzerine kurulmadan, ülke içinde adil, eşit ve ortak paylaşımla yaşamanın mümkün olmaz. Erdoğan iktidarının, “Komşularla sıfır sorun” söylemi artık kof bir medya abartması olduğu açığa çıkmıştır. Bu da parlamento içi mücadelenin önemini artıran etmenlerdir. 

Demokrasi ve özgürlük bu ülkenin her düzlemdeki sosyal-siyasal ilişkileri için gerekli bir taleptir. Halkımızın parlamento mücadelesinden beklediği de bu haklı talep için mücadele etmektir. Oylarımızın siyasi iradesi bu yöndedir. Parlamento içi mücadelenin amacı da budur. 

 Halkımızın beklentisi de tas tamam budur. 

THKP-C(Acilciler)
30 Eylül 2011

THKP-C (Acilciler) 32 nolu duyuru (RUYARLI OLMAK)




THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması  
27 Ağustos 2011 / No: 32

DÖNEM DUYARLI OLMA DÖNEMİDİR…

TUTUM ALMA REFLEKS GÖSTERME DÖNEMİDİR…


Tüm halkımızın ramazan bayramını kutlar geleceği özgürlük ve demokrasi içinde mutluluk dileklerimizi iletiriz.
Bu duyurumuz, bölgemizde ve ülkemizdeki gelişmelere duyarlılık çağrısı amacını taşımaktadır. Bölgemizde ciddi gerginlikler yaşanmaktadır. Kaos ve savaş ortamına sürüklenmek istenen bölgemize karşı duyarlı olmak bu tür karanlık amaçlara karşı tavır almaktan geçiyor. Bu tavır bulunduğumuz yerde göstereceğimiz reflekslerle ifade edilmelidir. Yaklaşan tehlikeye karşı sessiz kalmak, tehlikeyi artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.  Duyarlı olmak tutum almayı gerektiriyor bunu yapmalıyız.

Ülkemizin ve bölgemizin geçmekte olduğu süreç risklerle dolu kaotik bir süreç. Her şeyin birbirini etkilediği ve tetiklediği bir ortam içindeyiz. Gergin dengeler içinde geçilmekte olan bu süreç, ciddi yıkımların, çözümsüzlüklerin, açıldığında kapanması mümkün olmayan dosyaların dönemi olma özelliği taşıyor. 21. Yy, 20 yy başlarındaki gergin dengelerin bir üst evrede tekrarı görünümündedir.

Günümüzde de I. Dünya savaşı kapanmamış dosyalarıyla boğuşan bölge halkları, yeni ve kapsamlı bir sarsıntının figüranları olmaya doğru sürüklendiğini görmek için kahin olmaya gerek yok. 

İletişim teknolojisinin dünya şer güçleri elinde, kamuoyu bilincini kesilmeden devam eden yalan, kurgu, abartma, kışkırtmalarla bulandırma amacıyla sürdürdüğü girişimler, hızla yuvarlanmakta olduğumuz çatışmaların da habercisidir. Bu yanıyla, Libya’daki yıkım yeni başladı denebilir. Bundan sonrası çok daha acımasız bir süreç olarak gündeme geleceği açıktır. 

Bunca yıkıma rağmen bir başlangıçtan söz etmek, Libya’yı nelerin beklediğini anlatmaya yeter.  Bu ise, yıllardır bölgemiz için kurgulanın Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) ikamesinden başka bir şey değildir; Toplumların siyasal kaderlerini, hatta toprak bütünlüklerini parçalayıp dağıtmak, kaos içine gömerek geleceklerini rehin almak, iç çatışmalarla tüm takatlerini tüketip sürekli dış güçlere, Emperyalist mal ve hizmetlere muhtaç bırakmak bu projenin, “Yaratıcı Anarşi”, “temiz eller operasyonu” başlığı altında, “sivillerin korunması”, “insan hakları”, “sivil toplum”, “özgürlük-liberalizm” gibi söylemlerle tecellisinden başka bir şey değildir.

Bu proje, Kuzey Afrika’da halkın diktatörlüklere karşılıklı yükselen haklı talepleri üzerine binerek onu istediği yöne sevk etmiş bulunuyor. Tunus ve Mısır devrimlerinin yolu kesildi, kısır döngüler dönemi, Pandoranın kutusundan çıkan şer etkinlikleri tahrir meydanının sakinleri oldu. Bu iki ülkenin devrimi ikinci aşamada demir bir pençe tarafından kıskıvrak yakalanarak tıkandı, nefesi tükenmeye başladı, yapılan kimi hamlelerden de anlaşıldığı kadarıyla devrimler ikinci aşamalarını tamamlama şansları hızla bitmektedir; İsrail’in Gazze’de yürütmeye devam ettiği katliamlara karşı, Mısır’da gelişen son tepkiler, Mısır devriminin nasıl da tükenmekte olduğuna, güçsüz düştüğüne amaç ve iradesinin hızla kırılmakta olduğuna önemli bir işarettir. 

Bu iki ülkede diktatörler kaçıp gitmiştir, ama sistem hala, tüm kurum ve kuruluşlarıyla, yeni diktatörlere miras olarak durmaktadır. Libya’da ise, Kaddafi despotluğu yıkılmış ancak hiçbir alternatif sunulmadan, sunulmak istenmeden, kabul edilebilir uzun bir iç savaş sürecinin kapıları açılmıştır; İç kargaşa, petrol ve gaz akışı, ülkenin imarı için gerekli yatırım etkinlikleri, Amerikan, İngiliz ve Fransız şirketlerine akışını aksatmayacak ölçekte sürdürmesi, kışkırtılarak körüklenmesi sağlanacaktır.

Aynı plan bölgemizde, yakın komşularımızda da aylardır yürürlüktedir. Komşumuz Suriye’nin içine sürülmeye çalışıldığı kaosun hikayesi bu örneklerde yer alıyor; Suriye’de de haklı halk talepleriyle başlayan sorunlar, adım adım tırmandırılarak, yönetimin halkın tüm isteklerini ve fazlasını yerine getirmesine rağmen silahlı çatışmalara kadar götürülerek yaratılmıştır. Suriye’nin halkçı yönetimi, sistemi köklüce değiştirecek büyük bir reform paketini karara bağlamıştır. Ülkenin Resmi Gazetesinde yayınlayarak da halkın kazanımı haline getirmiştir. Ancak dış güçlerin isteği bu değildi. Reform yokken “reform” diyen, reformlar ilan edilince “geç kalındı” diye ret ederek, hiçbir siyasi talep, hiçbir alternatif olmadan ve diyalog önerisini ret ederek sadece çatışmayı tırmandıran yönelimlerle kaosu akıl zoru yöntemlerle derinleştirme çabası sürdürdüler. Eli silahlı şebekelerin, ülkeyi iç savaşa, “yaratıcı Anarşi” tezlerinde anlam bulan, ölüm ve kan siyasetindeki yürüyüşü böylece yükseltilmeye çalışılmıştır. 

Bu gün komşumuz Suriye, bu dış güçlerin ve içteki eli silahlı şebekelerin tahripten başka bir izahı olmayan girişimleri altında, on yıllardır sürdürdüğü direnme çizgisinin kefaretini ödemektedir. Bölge halklarının çıkarını savunun bu siyasal duruş, Filistin direnme güçlerinin, Lübnan ve Irak direnme güçlerinin, Kürt halkının Saddam’a ve ülkemizdeki 12 Eylül askeri faşist rejimine karşı direnişinin ana yurdu olmuştu. Bölgede İsrail’e teslim olmayan, adil ve kapsayıcı barışta ısrar eden, direnme güçleriyle omuz omuza olacağını açıklayan Suriye, emperyalist güçler, İsrail, Siyonist Araplar ve ülkemizin gerici yönetimi Erdoğan iktidarının saldırılarına göğüs germektedir. 

Ülkemiz, komşumuz Suriye’deki son olaylarda birinci derecede rol oynamıştır. BOP Eş Başkanlığında anlam bulan karanlık ve kirli işlerin orta yerinde durmuştur; yakalanan silahlar, itiraflar, haberleşmeler, belge ve kanıtlarıyla açık olmuştur. Bu karanlık süreç, bir kez daha maceracı senaryoların peşinde kaybedeni sadece halkımızın olacağı bir süreç olarak derinleşmektedir; Mavi Marmara gemisi baskınında 9 vatandaşımızı katleden barbar İsrail’den bir özür bile koparamayanlar, komşumuz Suriye üzerine, emperyalist-siyonist güçlerin kuklası olarak baskı, savaş tehdidi, eli kanlı şebekelere lojistik destek sağlamakta bir beis görmemişlerdir. 

Ülkemiz yüksek çıkarlarıyla hiçbir şekilde bağdaşmayan, Osmanlıdan farklı planla kurulduğu iddiasında olan Cumhuriyetin “Yurtta sulh Cihanda sulh” ilkesini ayaklar altına alan, “Komşularımızla sıfır sorun” adı altında bir aldatmacadan başka anlamı olmadığı açığa çıkan siyasal yönelimlerin “Stratejik Derinlik” olmaktan çok, iç politikada süren ikiyüzlülük olduğu açığa çıkmıştır. Bu sadece gergin ilişkiler içinde olunan ülkelerle değil, kendini dost gibi gösteren ülkeler açısından da açık hale gelmiş ve ülkemizin güvenilmez bir ülke olduğu, maceralar peşinde sürüklenin üçüncü sınıf bir ülke olduğunu göstermiştir; bir kez daha, “en ucuz malı askeri” olma onursuzluğu, ülkemiz halklarının iradesine rağmen,  iktidarlar tarafından sırtımıza yüklendirilmiştir.

İşte bu siyasal akıl, dışta tüm yönleriyle deşifre olmuş bu algılar, ülkemizin iç siyasa yönelimleri üzerinde bir kabus gibi çökmüş bulunmaktadır. Ülkemizin bekleyen demokratikleşme sürecinin rafa kaldırılması, 12 Haziran 2011 seçimlerinin ardından, başlaması öngörülen demokratik anayasa açılımının ötelenmesi, askeri darbelerin kurumlaştırdığı Ergenekon türü derin devletler yerine, sivil diktatörlüğün kurumlaştırmaya çalıştığı İmamlar ordusu önderliğinde Cemaatin, okyanus ötelerinden feyiz alan yeni derin devleti ve baskıları, İnancı bile milliyetçi tek boyutlulukta dayatan, farklı mezheplere ise tarihin en kapsamlı kuşatmasını ve baskı organizesini örgütleyen bu iktidar, bir kez daha kirli savaşın, güvenlik önlemleri peşinde ülkemizde özgürlük ve demokrasi arayışında olan farklılıklar üzerine yürümeye devam ediyor. 

Sınır ötesi operasyonlar uçaklarla, helikopterlerle, füze ve bombalarla, katliam üzerine katliamlarla, kuşatma, basık, göçe zorlama, kazanılmış hakları sindirme halkın seçimlerde beliren iradesini ezme gibi akıl almaz bir anti demokratik pervasızlık içinde devam etmektedir.

Seçimlerden yüksek oy aranı almanın hiçbir ülkede iktidar olmak ve ülkeyi demir bir pençede yönetme şansı vermeyeceğinin en önemli örneği bu gün ülkemizde yaşanmaktadır. Buna yol açan neden, ülke sorunlarını halkın iradesi doğrultusunda çözmek yerine, halkın iradesine rağmen çözme girişimidir. Çözüm yolunu özgürlük ve demokrasi de görmek yerine, baskı ve zorbalıkta görmektir. Buradan bakılınca, sivil diktatörlüğün baskıcı eğilimleri, bölgede gittikçe tırmanan kaoslar nedeniylede daha da derinleştirip sürdürüleceğini görmek güç değildir. BOP Eş başkanlık kürsüsünden yola çıkarak, bölgede kendi elleriyle yarattıkları kirli ortamları gerekçe gösterip, ülke içinde kirli savaşı derinleştireceklerini anlamak zor değildir. 

Bütün bu gelişmeler, bölgemizde ciddi gerginliklerin yaşanacağına bunun ülke içi gerginliklerden bağımsız olmadığına bir işarettir. Bu, ülkemizde Kürt özgürlük hareketine yönelen zorbalığın aynıyla bölge halklarına karşı da sürdürüldüğü, aynı kaynaktan ve aynı güçlerin eliyle ikame edilmek istendiğini gösteriyor. Amaç ve araçlarda, zaman ve mekan verilerinde bu ölçüde bir kesişme, bölgeyi bekleyen tehlikenin kapsam ve derinliğini göstermeye yeterlidir.
Bütün bu gelişmelere dünyada hızla derinleşen ekonomik krizin etkilerini de eklediğimizde bölgemizin nasıl bir cehennem alanına döneceğini kestirmek zor olmayacaktır. Ülkemiz bu arbedenin tam orta yerindedir. Bölgeyi yakıp yıkacak bir gerginlik olduğu gibi, tüm şiddetiyle ülkemizin orta yerinde deprem yaratacaktır. Bu depremin yıkıntıları altından kimse canlı çıkamaz. Emperyalist-Siyonist güçlerin istediği de tas tamam budur. 

Bu karanlık tünelin sonunda hiçbir ülke bütünlüğünü koruyamayacaktır, hiç bir harita olduğu gibi kalmayacaktır, bu cehennemde ölenlerin acısından kurtulan bir ev kalmayacaktır. Gençler ölürken anaların gözyaşı, toplumların birbirine kin ve intikamla dolu olacaktır. Telef olmayan, güçten düşmeyen, kırılıp dökülmeyen hiçbir şey kalmayacaktır. Ateş bir yere değil, her yere düşecektir. Bunu hissetmeyenler, farkına vardıklarında iş işten çok geçmiş olacaktır.

Bu korkunç tablonun önüne geçmek mümkün değil mi? Evet mümkündür. 

Erken teşhis, erken müdahale ölümden kurtarır dedikleri gibi, öncelikle ülkemizde yürütülen bu maceracı politikaları yerinde durdurmakla işe başlanmalıdır. Bunun ilk adımı her siyasal etkinliğin bir bütün olarak kendi alanında muhalif sesini yükseltmesi gereklidir. İç politikada süren ikiyüzlülüğe dur dememiz gerekmektedir. Bölgede sürdürülen ve komşuluk haklarına tecavüze karşı daha da aktif bir refleks göstermek gereklidir. İktidarın ülkede ve bölgede yarattığı kaosları gerekçe göstererek askeri ve güvenlik girişimleriyle bir kez daha kanlı ve kirli savaşı tırmandırmasına dur dememiz gerekmektedir.

Sonuç olarak, iç politikada tırmandırılan sivil diktatörlük, kirli savaş, demokratik açılımları öteleyen girişimler durdurulmaksınız, dış politikada komşularımıza işlediğimiz ihanetler, kanlı iç çatışmalarda aldığımız yer ve kışkırtıcı girişimler, bölgeye yönelik yeni Osmanlıcılık adı altında yayılmacı, nüfus alanları oluşturucu sömürgeci yönelimlerin, sonuçta ülkemizi yakıp yıkması kaçınılmaz olan etkilerini önlemenin imkanı olmayacaktır.

Örgütümüzün çağrısı, duyarlı olma, farkında olma çağrısıdır. Ülkemiz gelişmelerine olduğu kadar, bölgemiz gelişmelerine duyarlı olmaya, refleks göstermeye çağırıyor.

THKP-C (Acilciler)
28 Ağustos 2011

29 Eyl 2011

NEBİL RAHUMA

“BURADA YATAN ÖLÜMSÜZ KAHRAMAN NEBİL RAHUMA
ORTAK ÜLKEMİZİN
ÖZGÜRLÜK VE DEMOKRASİ MÜCADELESİNDE
FİLİSTİN HALKININ HAKLI DAVASINDA
VE İNSAN HAKLARI UĞRUNA HİÇ BİR ÖZVERİDEN KAÇINMADAN
DOĞRULARI ARKASINDA DURDU. 
                                                                                               ( Mihrac Ural )”


Antakya 1955  --  29 Eylül 1980 İstanbul


Mihrac Ural
29 Eylül 2011- Nebil’in anısına

Nebil Rahuma yoldaş, yukarıdaki satırları mezar taşın için yazdım. Orada yerini bulacaktır. On yıllar geçti katlin üzerine, mazlum yoldaşım. Acını hala yüreğimde taşıyorum.
Esir aldı seni, yoldaş diye bildiğin bir ahlaksız şebeke, acımasızca da infaz etti. Her zamanki gibi sesiz sitemsiz gittin ölüme.  Gerçek yoldaşlarından kadim Roma kenti Antakya’nın mayasında birlikte piştiğin canlarından kopardılar seni. Ama sen bu kentin ve Türkiye devrimci hareketinin yüreğinde yaşamaya devam edeceksin.
Nebil yoldaşın katli ikili bir şebekenin işi olarak icra edildi; tetikçiler ise tek tek aynı ikili şebeke tarafından tasfiye edildi.
Nebil’i, İtirafçı Engin Erkiner polise ihbar etti; polis itirafnamesinde 17 kez adını verdi (Bkz. Engin Erikner polis ifadesi. Dosya no:1 altta adı verilen link).
İşaret böylece verilmiş oldu. MİT ajanı İbrahim Yalçın devredeydi; örgütün İstanbul’daki tüm faaliyetlerini isim isim, adres adres MİT’e veriyordu. Tabi ki tüm eylemlerde MİT denetimindeydi. MİT İstanbul bu müdürü Osman Nuri Öndeş, bu ifşaatı ayrıntılarıyla anılırını yazdığı “İHTİLALERİN VE ANARŞİNİN YAKIN TANIĞI” adlı kitabında tek tek açıkladı; Soygun sonrası “lokantada kuru fasulye yediklerini” bile biliyorlardı. (Bkz. S: 280-289 “ACİLCİLER OPERASYONU”  bölümü)
İtirafçı Engin Erkiner polis itirafnamesinde ayrıntılarıyla Nebil Rahuma yoldaşı polise anlattı, onu hedef haline getirince de iş MİT ajanı İbrahim Yalçına kaldı. MİT ajanı banka soygunlarına katılmasına, görgü tanıkları onu tespit etmiş olmalarına rağmen, 1979’da örgütümüze yapılan yeni operasyonlara katılmak üzere cezaevinden çıkarıldı. O da işini yaptı. Sıra, Firari durumda olan Nebil Rahuma yoldaşa geldi.
Nebil’i katleden şebekelerin tek gerekçeleri “başka örgüte para ve silah vermek”. “Başka örgüt” dedikleri ise, Nebil’in öz örgütü THKP-C(Acilciler)’di. Ancak tezgah öyle kurulmuştu.
MİT ajanı, Nebil ve arkadaşlarının kuyumcu soygunundan yüklü miktarda altın aldıklarını biliyor ve izliyordu. Zorlamamız sonucunda öğrendik ki, örgütten habersiz, Nebil kanalıyla cebe indirmek üzere 2 kg altın almış. Bu altınları nereye, nasıl harcadığı bu güne kadar kimse tarafından bilinmedi; bilinen cebe indiğiydi. Bu kuralsızlık, Nebil Rahuma’yı katletmek için yapılan tezgahın bir parçasıydı.
Nitekim öyle de oldu. Nebil “başka örgüte para verdi” diye, arkadaşları tarafından yargılandı ve katledildi. Tek gerekçe buydu. Diğer gerekçeler ise, işin baharatıydı, göstermelik dolgulardı. Ancak MİT ajanın İbrahim Yalçın’ın görevi burada bitmedi.  Nebil Rahuma’nın ardından tek tek diğerlerini de katlettirdi. Bu ekip, akıl almaz tarzda öldürüldü. Dirisi kalmadı. Nebili öldüren tabanca da Ülkü Ocaklarında bulundu. MİT ajanı böylece görevini yapmış oldu.
Bu şerefsiz, bu gün de devrimcilerin peşinde İtirafçı ortağıyla ihbar, üzerine ihbarla görevini görmeye devam ediyor.
Nebil yoldaş, mağdur edilmişti.
Belgeleri ve kanıtlarıyla, tek tokat yemeden yaptıkları itiraflarla Nebil’in katline yol açanlar belliydi. Katlin birinci derecedeki suçlusu ise hala MİT ajanlığı yapıyor ortağı itirafçıyla yeni  ihbarlar için çırpınıyor.
Nebil Yoldaş,
Can yoldaşların seni hiçbir zaman unutmadı, bundan sonra da unutmayacak. Sen mazlum bir devrimcisin, gadre uğradın ve katledildin. Buna neden olanlar er ya da geç bunun hesabını verecek.
  Sen ise yüreklerimizde yaşayacak bir kızıl yıldız olmaya devam edeceksin…
Nebil Rahuma’nın katli ve mücadelesi üzerine ayrıntılı yazıların tümü
http://acilciler-thkpc.blogspqot.com/  linkinde yayınlanmış olan 81. / 90, / 194. Ve 222. DOSYA’da
yer almaktadır. İlgili okuyucunun bilgisine.

İtirafçı Engin Erkiner’in polis ifadesinin özeti şudur:

“Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner İfadesi, s:16)
 İfadesini polise yardımla açarak işe koyulan itirafçı Engin, Nebil yoldaşı polise gammazlarken, akla hayale gelmeyecek ayrıntılarıyla birlikte adını 17 kez tekrar ederek şunları itiraf ediyor.
 Buyurun birlikte okuyalım:
“Nisan ayı sonlarında benim evimde yapılan toplantı sonunda MİHRAÇ giderken mayıs ayı başlarında İstanbul’a 2 insan göndereceğini söylemiş ve bunlarla buluşabilmem için de Taksim civarında şimdi hatırlayamadığım bir yerde randevu kararlaştırmıştık. Verilen randevu günü kararlaştırılan mahalle gittim, orada ALİ SÖNMEZ ve NEBİL ile karşılaştım ve tanıştım ALİ’nin soyadının SÖNMEZ olduğunu Emniyet müdürlüğünde öğrendim. ALİ ve NEBİL Antakya’dan talimatlı olarak geldiklerinden bunlara ayrıca eyleme girip girmeme konusunda herhangi bir sual tevcih etmedim.” ( Engin Erkiner’in polis İfadesi sayfa:10 )
“SORULDU: ALİ ve NEBİL Antakya’dan gelirken bir adet Fransız yapısı gerilla tipi İmsa otomatik makinalı tabanca (Baskın sırasında yakalanmıştır.), bir adet 14 lü tabanca (Baskında yakalandı.), bir adet 7,65 mm. Çapında tabanca (Baskında yakalanmıştır. Uzun brovningi olanı.) ve şarjörü iki defa doldurabilecek miktarda mermi getirmişlerdir.” (Engin Erkiner’in polis ifadesi,s:10)
“SORULDU: bir banka soyma eylemini gerçekleştirmek üzere ben, MUHARREM, ALİ ve NEBİL karar aldıktan sonra bankayı tespit etmek ve istihbarat toplamak maksadıyla teker teker İstanbul’un muhtelif semtlerindeki müsait bankaları dolaşmaya başladık. Bu arada Merter İş bankasının müsait durumda olduğu bilgisini arkadaşlardan biri bana getirdi Hep beraber bankaya giderek tetkik ettik, kaçış yollarını tespit ettik. Bu arada söylemeyi unuttum Ankara kadrosundan HAKKI Haziran ayı içinde eylemlerde kullanacağımız bir şoför getirmişti…
“…Ben soygundan sonra akşamleyin Cihangir’deki eve gelecektim. Belirtilen gün ve saatte yaptığımız plan gereğince Merter İş Bankası soygunu MUHARREM, ALİ, NEBİL ve şoför MUSTAFA tarafından gerçekleştirildi. Yukarıda söylemeyi unuttum eylemden birkaç gün önce kirli sarı renkte, Murat marka bir arabayı düz kontak yaparak çaldıklarını ve Cihangir’deki ev civarına getirdiklerini biliyorum…
“... Yukarıda da belirttiğim gibi soygun planlanan günde yapıldı, ben de akşamleyin kararlaştırıldığı gibi Cihangir’deki eve giderek paraları bir kere de beraber saydık. Bir kere de diyorum, zira daha önce MUHARREM, ALİ, NEBİL ve MUSTAFA paraları saymışlardı. Eve geldiğim vakit miktarını 200.000 TL. olduğunu söylemişlerdi. Paraları ve silahları Cihangir’deki eve bırakıp ben o gece kendi evime döndüm. Birkaç gün sonra da ALİ ile birlikte Antakya’ya hareket ettik. Antakya’ya giderken bankadan gasp ettiğimiz paranın 170.000 TL. civarında bir meblağı yanımıza aldık. ALİ ile birlikte MİHRAÇ’ın evine gittik. 4-5 gece burada kaldık. MİHRAÇ’ın evinde kaldığımız müddetçe örgütü, durumu ve Türkiye’deki genel siyasi ortam üzerinde konuştuk… Yukarıda da söylediğim gibi 4-5 gün MİHRAÇ’ın evinde kaldıktan sonra malzemelerle birlikte BEN, ALİ, NEBİL beraberce İstanbul’a döndük. Yukarıda söylemeyi unuttum MİHRAÇ’ın evine gittiğim vakit yanımda getirdiğim 170.000 TL. civarındaki parayı malzeme alması için MİHRAÇ’a vermiştim. MİHRAÇ orada kaldığım 4-5 gün içinde 400 adet civarında dinamit lokumu, tahminen 150 adet civarında elektrikli ve normal funye, 10 kutu 7,65mm. Çapında mermi, 8-9 kutu 60 lık 9 mm. lik uzun mermi, 2 adet Kalaşinkov marka tüfek, tahminen 200 adet civarında Kalaşinkov mermisi temin ederek bana teslim etmişti. Ayrıca tahminen 10 adet “Sosyal-Emperyalizm” (iki kelime çizildi) “SOVYET SOSYAL EMPERYALİZM TEZLERİNİN SAÇMALIĞI” başlıklı 212 sahifelik ve HALKIN DEVRİMCİ ÖNCÜLERİ imzasını taşıyan broşürü vermişti. Bütün bu malzemeleri 2 bavul ve bir el çantasına koyarak yukarıda da söylediğim gibi BEN, ALİ ve NEBİL ile birlikte İstanbul’a getirdim… 1 Mayıs hadiselerinde İnterkontinental Otelinden ateş edildiğine dair gazetelerde çıkan haberleri okumuştum. Bu sebepten eylem hedefi olarak İnterkontinental’i seçtim. Eylem şekli olarak ta bu otelin kurşunlanmasına karar verdim. Eylem kadrosu olarak şoför MUSTAFA, NEBİL, MUHARREM’i seçtim ve kendilerine böyle bir eylemi gerçekleştireceğimizi söyledim… saat 22.00 civarında eylemi yukarıda saydığım kadro gerçekleştirdi. Eylem planı şu…şekildeydi; Araba Bosfor Turizminin bulunduğu caddede bulunacak, MUHARREM ve NEBİL eylem günü kendilerine verdiğim iki adet kalaşinkov ve 4 adet dolu şarjörle İnönü Gezisinin Taksim tarafına bakan yüzündeki parmaklıkların hemin arkasında yer alan fundalıklar içinde otele ateş edeceklerdi. Eylem planlandığımız şekilde gerçekleştirildi, ben hadiseden sonra Taksim’e gittim, Taksim’e vardığım zaman saat 22,30 civarıydı, otelde fazla anormal bir durum göremedim. Buradan eve döndüm, ertesi gün gazetelerde otelin kurşunlanma olayını okudum. Sonra cihangir’deki eve giderek silah ve şarjörleri aldım, NEBİL ve MUHARREM eylem gecesi adam başına birer şarjörden biraz fazla mermiyi otele sıkmışlardı.” ( Engin Erkiner’in polis ifadesi s:10-11)
“ Bundan sonra yeni bir eylem gerçekleştirmek suretiyle para temin etmeyi düşündüm. ALİ, MUHARREM, NEBİL’i yanıma alarak Yusufpaşa Ak Bank’ı kontrol ettik, ancak orada gördüğümüz şahıslardan şüphelendik, bunların polis olabileceğini düşündük ve bu yüzden bu bankayı soymaktan vazgeçtik. Bu banka yerine Harbiye Ak Bank şubesini seçtik. Soygun planını şu şekilde yapmıştık; şoför MUSTAFA yukarıda da bahsettiğim gibi İnterkontinental eylemine katılan ve bu eylem için yeniden plakası değiştirilen beyaz renkli Reno ile Rayoevinin yanındaki sokakta istikameti Spor ve Sergi Sarayına doğru duracaktı. Eylemi BEN, NEBİL, ALİ, İBRAHİM YALÇIN gerçekleştirecektik. 18 Ağustos gecesi ben Cihangir’deki evde kaldım ve soygunun son planları üzerinde tartıştık, ertesi sabah saat 08,30 civarında topluca evden çıkarak Reno’ya bindik ve Spor Sergi Sarayına giden ve Rayo evinin yanında bulunan caddenin köşesinde arabadan indik. MUSTAFA DA arabayı caddenin içine çekerek arabada kaldı. Biz topluca bankaya girdik. Banka içinde şu şekilde ( daha önce yapılan plan çerçevesinde) yer aldı. İBRAHİM YALÇIN elinde 7,65 mm. çapında bir tabanca idi kapıyı tuttu. ALİ SÖNMEZ ceketinin içene sakladığı Fransız yapısı otomatik tabancayı ceketinin içinden çıkartarak vezne gitti. Yanlış oldu ALİ elinde 14 lü tabanca ile vezneye gitti ve vezneden paraları aldı. NEBİL ceketinin altına sakladığı Fransız yapısı otomatiği çıkartarak ortalığı kontrol etti, NEBİL’e yardımcı olarak ben de elimde 7,65 mm. tabanca ile etrafı kontrol ettim. ALİ paraları aldıktan sonra elindeki naylon torbaya koydu.”( Engin Erkiner’in polis ifadesi s: 11-12)
“SORULDU: TÜRKİYE DEVRİMİNİN ACİL SORUNLARI ve ya HALKIN DEVRİMCİ ÖNCÜLERİ’nin Türkiye çapında faaliyet gösteren ve benim tanıdığım kişileri görevleri ile birlikte şu şekilde sıralayabiliriz.
MİHRAÇ : Orta boylu,165-170 boyunda, esmer, siyah saçlı, Güney Bölge sorumlusu.
HAKKI: Uzun boylu,175 boyunda, zayıf,  beyaz tenli,kısa saçlı. Ankara Bölge Sorumlusu. Üst komite üyesi, ( Bu isim takma addır)
EŞBER (BİNBAŞI), (Takma isim): 175 boyunda, zayıf,hafif sarışın. İzmir Bölge sorumlusu.
MİHRAÇ, HAKKI, EŞBER üst komite üyeleridir.
İSTANBUL:
CEMİL ORKUNOĞLU: HAS-İŞ ve TÜM-DER de örgütsel çalışmayla ilgili görevlidir.
HİLAL ORKUNOĞLU (GÖKER): TÖB-DER’de örgütsel çalışmayla ilgili görevlidir.
BELMA GÜRDİL: Boğaziçi üniversitesinde örgütsel çalışmayla ilgili görevlidir.
ALİŞAN ÖZDEMİR: Sempatizan durumundadır.
BENGÜ: (Soyadını bilmiyorum) Sempatizan durumundadır.
İMAM KILIÇ: Sempatizan durumundadır.
ALİ SÖNMEZ : Örgütün eylem kadrosunda yer alır (takma ismi ZEKİ)
NEBİL: (Soyadını bilmiyorum), örgütün eylem kadrosundadır.
MUHARREM : (Soyadını bilmiyorum) örgütün eylem kadrosundadır.
MUSTAFA: (Soyadını bilmiyorum) Bütün eylem kadrosunda yer alır.
İBRAHİM YALÇIN: örgütün eylem kadrosundadır.
ALİ YILDIRIM: Sempatizan durumundadır.
HAYDAR YILMAZ: örgütün eylem kadrosundadır. ( takma ismi AHMET’tir)
NEBİL’in takma ismi SABRİ, MUHARREM’in takma ismi SİNAN’dır.
FİLİZ: (Soyadını bilmiyorum) Sempatizan durumundadır.
ATAKAN SAKARYA: Sempatizan durumundadır.
ERCÜMENT: ( Soyadını bilmiyorum) Sempatizan durumundadır.
ORHAN: (Soyadını bilmiyorum) sempatizan durumundadır.
ZUHAL: (Soyadını bilmiyorum) sempatizan durumundadır.
MEHMET ÇELİKEL: Seviyesi sempatizanlığın biraz ilerisi ve HAS-İŞ’te çalışır.
CUMALİ ÇAKMAKLI: Sempatizan durumundadır.
NAİM İME: TÜM-DER’de faaliyet göstermekte olup ACİL’e yaklaşmak durumundadır…” (Engin Erkiner’in polis ifadesi, s: 15-16)