20 Ara 2010

THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması No: 24



 THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması      
20 Aralık 2010 / No: 24


BU DEVLET
KATLİAMLARIN DEVLETİDİR!


19 Aralık bir karanlık gündür. Bu gün Kahramanmaraş katliamının başlangıç günüdür (19 - 26 Aralık 1978). Üzerinden 32 yıl geçti, yarası hala sıcak hala kanıyor.
Devlet destekli sivil faşist güçler, düşman bildikleri, bilinçaltlarının karanlıklarında yatan, yüz yıllar boyunca öğretilen iftira ve kin güdüleriyle, Alevi evlerini, iş yerlerini işaretlediler. “Kanı helal” diye de toplu katliama yöneldiler. Devlet, açık-derin güçleriyle katillerin arasındaydı, onların örtüsü ve koruyucusuydu.
Aleviler değişimden yana, zulme karşı, mazlumdan yana tutumlarıyla bu ülkenin ve halklarının uğradığı haksızlıklara karşı çıkıyorlardı. Öğretileri, yol edindikleri geçmişlerinin bilgeleri çizdiği yaşam tarzları buydu; ilerlemeden yana, insanlıktan yana özgürlükten yana bir duruş içindeydiler.
1970’li yıllar Dünyanın en keskin saflaşma yıllarıydı. Bölgenin ve ülkenin de bunun etkisinde ezenlerle ezilenler, sömürenlerle sömürülenler, haklılarla haksızlar arasında derin bir saflaşmaya yönelmişti. Bu süreç etkisini ülkemizde de gösteriyordu.
Toplum saflaşmıştı ve Aleviler haklının yanında, kendi hakları için de mazlumdan yana saf belirlemişti. Bu, Alevilerin kendileriyle barışık olan en doğal durumlarıydı. İşte devletin havsalasının almadığı da buydu. Farklılık, bu devletin asla içine sindiremeyeceği bir tehlikeydi. Bu yanıyla Alevilerin varlığı bile, “imhası gereken bir tehlike” olarak algılanmıştı.
Sığ dünyaların politikaları altında, milliyetçiliğin en rezil cinsi ırkçılıkla bezenmiş yönelimlerle, statülerinin esiri akıllarla bu devlet, Alevilerin katledilmesi için elinden geleni yapmaktan çekinmeyen bir devlettir. Kahramanmaraş katliamı bunun en yalın anlatımıydı. Devlet, sivil faşist güçlerle birlikte Kahramanmaraş’ta suçsuz 111 vatandaşı katletmiştir. Bunlar arasında doğmamış bebeler ana karında şişlenerek öldürülmüş, çocuklar, kadınlar ve yaşlılar ise insanlık dışı yöntemlerle doğranmıştır.
Maraş katliamının failleri ise, aradan 32 yıl geçmesine rağmen, yeni bir katliam için gözü dönmüş sürüleriyle saldırmaya hazır oldukları gözlemlenmektedir. Bu gün (19 Aralık 2010), Kahramanmaraş’ta, 1978 katliamı anısına yapılan protestoları balkonlardan seyreden tetikçiler, sokaklara sürdükleri ikinci nesil modüllerinin yöneticileri olarak duruyordu. Bayrak yarışı gibi, elden ele taşınan katliam güdüsü, genetik bir miras gibi bu gün de  şehvetle işe koyulmaya hazırdı.
Maraş katliamının üzerinden 32 yıl geçti. Bu katliamda gerçek sorumlular, hiç yargılanmadan “kurtuldu” ya da göstermelik yargılanıp beraat edildi; Derin devletin organizatörleri ise gün yüzüne çıkarılamadı. Devlet bu katliamı planlarken, gerçek sorumluları koruma, yakalanan tetikçileri ise zaman içerisinde kurtarmayı kurgulaşmıştır; bunların tümü gerçekleşti. Bu gün 32. Yıldönümünde ele başlar, kin ve nefretle protestoları izliyor yeni katliamlar için sokaktaki güruhlarını, protestocuların üzerine salıyordu.

Bu kanlı günün ve tüm kanlı günlerin anısı, artık bizi yolun sonuna getirmiştir. Bu kirli tarihin aşılması için yapılması gereken çok şeyin olduğu, bunun için de hiçbir özveriden çekinmemek gerektiği açığa çıkmıştır:
İnsanın var olma ve yaşamı sürdürme arzusu, öncelikle doğal olmayan her ölümü engellemek için bir çabayı gerektirir; uygarlık bilinci, bu arzunun en insanca olanı ve sonucudur.
Bunun en kestirme yolu tarihle yüzleşmektir, bu karanlık dönemleri toplumsal bilinçte sona erdirmektir, bunu başarabileceğimizi görmektir. Bu en insanca görev, kelimenin gerçek anlamıyla, boynumuzun borcudur.
Böylesi bir adım önemli engellerle karşı karşıyadır. Bu engeller de öncelikle Alevilerin kendileridir.
Alevilerin tarih algıları, Kerbela’nın direnme çizgisine yükselmeden, hükümranların Aleviler üzerinde oynadığı oyanlar ve katliamların bitmesi çok zor olacaktır. Bu açıdan Alevilerin kendi tarihleriyle yüzleşmeleri, devletin kendi tarihiyle yüzleşmesinden daha önemli ve önceliklidir.
Bunu başaranlar, bu günü yarına, barış içinde bir arada yaşama ortamına taşıyabilirler. Alevilerin daha cesur olmaları, haklarını tutarlılıkla savunmaları, yakaladıkları yükselişe daha çok omuz vermeleri gerekmektedir.
Ancak bu da yetmez,
Bunun ötesinde yapmaları gereken çok önemli görevler bulunmaktadır. Bu ülkede farklılıklara karşı işlenen zulmün bilincinde olmak, çevresini görmek ve onunla ilgili sağlıklı-tutarlı bir duruş sergilemek gerek. Bu konuda daha çok mesafe almaları gerek. Alevilerin, Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesinde sergilediği yetersiz tutum, daha aktif ve etkin hale gelmelidir. Bu ülke ancak, farklılıkların mücadelesiyle daha barışçıl daha güvenilir bir ülke olur, kirli savaşları biter,  barış içinde yaşam ortamı yaratılabilir. Gelecek kuşakların bizden beklediği de tas tamam budur.
Bu devlet, farklı olanlara yaşam hakkı tanımayan bir devlettir. Öyle kurgulanmış öyle yaşatılmıştır. Tüm devletler bir baskı ve zorbalık aracı olarak işlev görür. Ancak bu devlet kendi toprağında barışık ve güven içinde yaşayanları “kılıç hakkı” adı altında egemenlik altına alan bir devlet olmasına karşı vatandaşına karşı kini ve kıyımı ilke edinmiştir. Bunun için tarih boyunca, Osmanlı aklı gereği farklılıklar katledilmiştir; katli vacip sayılmıştır. Bu yaklaşım, Osmanlıdan farklı bir planla kurulduğu iddiası taşıyan Cumhuriyette de değişmedi.
Cumhuriyetteki Osmanlı, Osmanlıdan aldığı bu algılarla farklılıkların peşine düştü. Alevilere karşı Koçgiri, Dersim, Çorum, Maraş, Sivas-madımak gibi toplu kıyım girişimleri değil, Koçgiri - Şeyh Sait – Dersim ve sonuncusu 1984 Eruh-Şemdinli ayaklanmalarına karşıyla katliam serisiyle Kürtler üzerine yürüdü. Yüz binler katledildi. Dereler kan aktı göller kan pıhtısına dönüştü. Bütün bu vakıalarda, tek suçlu ve hala suçlu olan devletti.
Devletin işi vatandaşını katletmek üzerine kurulmaz tersine onu korumak üzerine kurulur. Bu devlet bunun tam tersi olan bir devlettir.
Bu devletin kirli elleri, sadece farklılıklara değil, düşünceye de kıyımı reva gördü. Sonuçta düşüncede farklılıklar arasında sayılarak, kanının akıtılması gerekli sayıldı.
19 Aralık 2000 günü böylesi bir kanlı gündü.
İstanbul Bayrampaşa cezaevi bu kanlı kıyımın alanı ve tanığıdır.
Devlet, düşüncesinden dolayı tutsak ettiği, zindana işkencelerden sonra doldurduğu kendi vatandaşına, mümkün olan en güvenli, en korunmalı yer olan zindanda bile ölümü dayatması, bu devletin nasıl bir delilik sınırında olduğunu göstermeye yeterlidir.
Bu amaçla bu devlet, zindan yalnızlığına yeni yalnızlıklar eklemek isteyen ve mahkumları tek tek, köşeye sıkıştırılmış bir av haline dönüştürmek isteyen F tipi zindan (tecrit amaçlı hücre sistemi) dayatmasıyla ortaya çıktı. Tutsaklar bu “tecrit hücrelerinde ölüm” kararına boyun eğmeyeceklerini ilan ettiler. Bir dizi haklı taleple, ölüm oruçlarına başladılar. Bu girişim halkın etkin desteğini de alarak boyutlandı. Toplumun tüm kesimlerinde yankı uyandıran ölüm oruçları, devleti tedirginliğe haksızlığıyla halkın karşısında çıplak durmaya götürdü.
Bu gelişme bir diyalog ve barış ortamı içinde tutsakların sorunlarını çözmeye götürmesi gerekirken, bildik algılarıyla bu eli kanlı devleti bir kıyım operasyonuna yöneltti.
19 Aralık 2000 günü, böylesi bir karanlık gün olarak, mahkumların hak arayışını kana buladı.
19 Aralık 2000 Bayrampaşa ceza evinde, tutsaklar yakıldı. Şu ana kadar bilinmeyen zehirli ve yakıcı gazlarla pişirildi. Yanık yüzleriyle, o cehennemden çıkıp gelmiş eski mahkum ve tutukluların anıları hala insanı ürperten, insanlığından çıkaran bir tablo olarak ortada durmaktadır. Bu görüntü ve anıları yürüklerin dayanması çok zordur. İnsanlık onurunun ayaklar altında bu ölçüde çiğnendiği çok az olmuştur. Bu devlet, Nazi yöntemleriyle, güvenliklerinden sorumlu olduğu tutsakları katletmiştir.
28 devrimci katledildi,  600 tutsak da yaralı ve sakat. Yeryüzünün yazılı-sözlü hiçbir yasası, savaş yasaları dahil hiçbir semavi yasa bu insanlık dışı ölüm denklemine geçit vermez. Bu devlet tüm yasaları ayaklar altına alın bir devlettir.
Bu devlet zindanlarda tutsaklara zulüm etmekle sabıkalı bir devlettir.
Mamak katliamı ve zulmü, tarihin asla unutmayacağı Diyarbakır cezaevi katliamı ve işkenceleri, bu devletin kimlik kartıdır.
Bu devlet, açlık greviyle baskıları protesto eden ve hak talebinde bulunan mahkumlara karşı “Yaşama Dönüş Operasyonu” diye insan yaşamını alaya alan ölüm operasyonları devletidir. 19 - 22 Aralık 2000 günleri Bayrampaşa zindanında bir ölüm denklemi günleriydi; ağır silahların, buldozerlerin, yakıcı gaz bombalarının ölüm saçtığı günlerdi.
Bu devlet, vatandaş algısı olmayan bir devlettir; dağda kovalar, düzde tutuklar, zindanda katleder, yurtdışı operasyonlarla da akıl zoru silah, istihbarat ve dış destekle ölüm saçar. Ortak ülkemizi karanlıklara gömen bu devletin aşılması, bir toplumsal yaşam gereği haline gelmiştir.
Bu kirli tarihle yüzleşmemizin doğal bir hak talebi haline dönüşmesinin nedeni de tas tamam burada yatmaktadır. Aşmamız gereken bir karanlık tünel haline gelen bu devletin tarihi, sorumluluğu alınmayacak bir tarihtir; bu tarih yadsınması gereken, özeleştiriyle aşılması gereken bir tarihtir.
Bu devlet tarihsel bilinçaltıyla, statüleriyle kıyımı bir yaşamsal yöntem edinmiştir. Geçmişte yaptıklarını bile aratacak yeni kıyımları yapmaktan da çekinmeyecek bir devlettir. Bunu besleyen yapısıyla da toplumsal yaşamın barışını bozmaya devam etmektedir; etnik kışkırtıcılık, inanç kışkırtıcılığı düşünsel kışkırtıcılıkla ülkemizin tüm gerginliklerinin tek nedenidir.
Bu karabasandan kurtulmak bir haklı taleptir. Bunun için tek yolumuz daha çok demokrasi ve özgürlüktür. Haklarımız için daha çok direnmektir.
Halkımıza davetimiz,
Herkes, imkanları ölçüsünde ve yapabildiği oranda bu yadsınmayı ortaya koymalıdır, bu direnmeye omuz vermelidir. Değişimin yolunu açmalı, eşit kurucular olarak farklılıklarımızla demokratik bir cumhuriyete yönelmeliyiz.
 THKP-C (Acilciler)



13 Ara 2010

CİHAT ÇELİK ve SON TEST

212.DOSYA
SON TEST

1.Kuş ---------------------------2. Kuş


Mihrac Ural
12 Aralık 2010
Bu kez “Aydın havası” da olmayacak.
Israr ve talep üzerine aradan çıksın diye soruyorum.
Yukarıdaki iki kuşa dikkatlice bakın, varsa bir sanat danışmanınız onu da getirip inceletin.
Sonra,
Şu cümleleri dikkatlice okuyun;
“…aşağıdaki (1.nolu bn) bir tek kuş çizimi bile, isteseydim beni dünya ölçeğinde ressam yapardı. Bu çizimi yapacak ressam, Türkiye’de Avrupa’da Amerika’da yok. Vardır diyen, palavra atmasın, alsın kalemi eline, çizsin çizebilirse. Bu çizimi yapmak için, yürek bilek bilinç yetmez, devrimci sanatçı kişilik az gelir. Ertan Saruhan’ı ve Yüksel Eriş’i de tanımak ve onlarla birlikte aynı derin duygusal coşkuyu yaşamış olmak da gerekir. Yani nereden bakarsan bak, 88x112 mm’lik kartona tükenmez kalemle çizilmiş bu Gönül Kuşu eşsiz bir sanat ürünüdür. Ama ben onu, sadece “soyut” kavramını anlatmak için değerlendirdim. "Resim Yapmayı Öğreten Boyama Kitabı 1-2-3-4" ortaya çıkınca, yalan bitti. Kapılar kapandı. Hainler hırsızlar arsızlar yüzsüzler ibneler orospular casuslar çakallar benden korkuyor.” (“Gönül Kuşu” adlı yazısından)
 Bu cümleler yukarıdaki 1. nolu kuş çizimi için söylendi.
Soru; bu cümlelerin sahibi kim ?
a.)  Kenan Evren mi?
b.)  Picasso’yu Paris’teki atölyesinde(1938-Saint Agustin) ziyaret eden bol yıldızlı Nazi Subayı mı?
c.)  Bir “paranoyak” mı?
d.) Tümünün sentezi biri mi?

Hangi cevabı verirseniz verin aynı kapıya çıkar.

Bu cümleler 1. nolu kuşçuğu için Cihat Çelik tarafından söylendi.

2. nolu kuşun sahibi Picasso. Kulakları çınlasın…

Kenan Evren’in de…

Cihat Çelik adlı şahıs, seninle işim buraya kadar.

10 Ara 2010

CİHAT ÇELİK ve İLK TEST

211.DOSYA
İLK TEST


Mihrac Ural
10 Aralık 2010


Test yapacağım.
“Kısa kes Aydın havası olsun” derler ya önemsiz şeylere vakit harcamamak için bu yolu seçeceğim.
Okurlarım bilir, tanımadığım, ortak bir şey paylaşmadığım insanları muhatap almıyorum. Siyasa sorumluluğum var, düşüklerle ilgili değilim.
Örgüt tarihini ilgilendirdiği kadarıyla, TKEP kırması muhbir şebekesinin yalanlarını deşifre etmekle yetiniyorum.
 Testi siz okurlarım cevaplayacaksınız. Gerisini söylememe bile gerek kalmayacak…
Aşağıda bulunan cümleleri dikkatlice okuyun;
“Yüksel Eriş …Apo'yu ve Apocu'ları sevmezdi.”

“Kurtuluş Cephesi dergisinin internet sayfalarında epeyce gezinti yaptım. Öğrendiklerimi bildiklerimle birlikte değerlendirdim. Vardığım sonuç, Kurtuluş Cephesi'nde okuduğum yazılar benim için küp dolusu pekmez değerindedir. Ermeni Soykımı yaptığımızı da yazmışlar, işte bu yazdıkları o pekmez küpüne düşmüş fare gibidir. Yüksel de benim gibiydi, içine fare düşmüş küpten pekmez yemezdi.”

“Günay Karaca son nefesine kadar Mihrac Ural'ın uzantısıydı. 1979'un yaz aylarında birgün iki arkadaşıyla birlikte evime geldi. Altı ay sonra bir daha geldi. Ama bu defa yanında bir polis ordusu vardı. Beni de kitaplarımla birlikte alıp götürdüler. İki hafta sonra Günay'la birlikte tutuklandım. Selimiye'de nasıl “armut gibi” toplandığımızı öğrendim. Ayrıntıya girmenin gereği yok, hapisaneyi Günay'a dar ettim. Günay Karaca beni yakalattığı için pişman oldu. Zaten öldü gitti, Günay'la hesabım bitti. 

Sağmalcılar'da Büyük Firar gündeme gelince, Günay'ın ve Haydar'ın kuyruğuna bastım. İkisini de dışarı bırakmadım.”

“Yüksel'in üç yoldaşına birden soruyorum. Yüksel'den Ermeni Soykırımı diye bir söz duydunuz mu? İlker'de Mahir'de Ermeni Soykırımı diye bir şey var mı? Öyle ise, niçin yalan atıyorsunuz?”   (Yuksel Eriş Öğretmen başlıklı yazısından)  

Test Sorusu:
 

Yukarıda okuduğunuz cümleler kime ait:

a.) MHP’li Ülkü ocakları üyesi bir faşiste mi?
b.) BBP gençlik kolları Alperen Ocakları üyesi bir Turancıya mı?
c.) Milli Gençlik Teşkilatı üyesi bir milliyetçi-dinciye mi?
d.) Ulusalcı bir modern faşiste mi?
e.) Tümünün sentezi bir “paranoya” mı?
Hangisini seçtiyseniz seçin, fark etmez. Tam not alacaksınız.
Bu cümleler Cihat Çelik diye birine ait. Tanısanız da tanımasanız da önemli değil; bizi ilgilendiren siyasal düşüncesidir, kişiliği değil…
Örgütümüze zerre kadar emek vermiş herkese saygım sonsuz, bir araya gelmemiş olsam da. Ama bir Turancıya saygımın olmasını kimse beklememeli. Muhatabım olamaz; yerini doğru bulmuş, itirafçı + MİT ajanı gibi türlerden oluşan milliyetçi bir muhbir öbeğinde yer alması, ona en yakışanıdır, hayırlı olsun…
Not: Sanatı hepimiz severiz, sanat devrimci olmanın redaktesidir.
Vaktim olursa iki kuş resmi üzerinde size bir test sorusu daha soracağım, “paranoya”yı somut olarak Abiddin’den önce resmetmiş olacaksınız (“Paranoya” tanısı bana ait değil, bir misafirime aittir)

İBRAHİM “ŞAHİN”İ UNUTMAMAK İÇİN KISA NOT…

Farkında mısınız?
Sırat köprüsü olan, MİT’le çalışmaya ne zaman başladın? Sorusuna cevap vermemek için nasıl da fare gibi kaçıyor…

MİT ajanı İbrahim Yalçın, sırat köprüsü sorusuna yine yanıt vermedi. Yine kaçtı. Eveleyip geveledi. CEPHE dergisinin gölgesine sığınamayacağını anlayınca kaçamak yaptı. CEPHE dergisi “gölge etme başka ihsan istemez” dedi, elinin tersiyle itti.
MİT ajanı İbrahim, ne yaparsan yap, İtirafçısıyla, jokeri, Turancısı, ölü konuşturucusuyla ya da her ne türden ahlaksızıyla nereye kaçarsan kaç bu sorun giyotin gibi boynunun üzerinde sallanmaya devam edecek. Sırların orada bu çözülecek. MİT’e ne zaman alındın tam tarihini bekliyoruz.
Verdiğin tarihler yalan ve çelişkili, 12 sayfa el yazılı itirafnamen ortada (Bkz. 55. DOSYA, MİT ajanı İbrahim Yalçın’ın, 12 sayfalık el yazısı itirafnamesi http://acilciler-tpkpc.blogsopt.com/ ).
MİT ajanı cevap ver; MİT’e ne zaman alındın?
Acilciler bunu bilecek ve tarihimizin çözüm bekleyen karanlıkları böylece aydınlanacak. Biz Acilciler sabırlıyız, bekliyoruz.
İbrahim Yalçın kendini tanıtıyor: “Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

9 Ara 2010

İBRAHİM YALÇIN MİT AJANI VE CEPHE DERGİSİNE SIĞINMA


12 Eylül rejimi öncesi (26 Ocak 1978)  yayınlanan Merkez Komitesi yayın organı CEPHE dergisinin ilk 5 sayısı.
(Orijinal Nüshaları örgüt arşivindedir)

210.DOSYA
MİT AJANI İBRAHİM YALÇIN
ve
CEPHE DERGİSİ GÖLGESİNE SIĞINMA

Mihrac Ural
9 Aralık 2010
 
Konumuz CEPHE dergisi.
Hani şu önemsenmeyen, varlığı yok sayılan CEPHE dergisi…

Kesilmeden yalan kurgularla,  bir zamanlar polise verdikleri raporların bir tekrarı olan yalancı pehlivan tefrikalarıyla, sallaya sallaya yazıyorlar. Konuyu uzunca anlatacağım. Ancak şu yalanı ilk elden görün istedim. Bu adam MİT hesabına çalışmaya tüm hızıyla devam ediyor. Bunu her defasında size ispat edeceğim.  Ama şu kaba yalanı okuyun, sonra CEPHE’nin çıkışı ve gelişimini ana kaynaktan izleyin.
MİT ajanı şunu söylüyor:
‘’Öncü savaşının politik sanatı’’  özellikle, THKP-C ideolojisini savunan kimi örgütler içersinde tartışma konusu olurken, bu yazının istenildiği anda bulunamaması büyük bir eksiklikti.
İstanbul İl örgütü içersinde, Basım-yayın sorumlusu Niyazi’nin öncülüğünde ilk iş olarak Cephe dergisinin düzenli bir şekilde çıkartılarak, ne söylediğimizin en geniş çevrelerce bilinmesi kararlaştırılmıştı. Kimi yazılarımızın broşür olarak legal basımı bu anlamda gündeme geldi.
‘’öncü savaşının politik sanatı’’nın’da içersinde yer aldığı CEPHE  dergisi çıkartıldı. (MİT ajanı İ. Yalçın, “Hapishane Günlüğü 14”)
“Öncü Savaşının Politik Sanatı”  HDÖ ile siyasal ayrışmamızın tezidir. Bu tez tümüyle bana aittir. Bu teze son şeklini Konya cezaevinde verdim. O ara, Rıza Salman, İtirafçı Enginle yazışıyor ve onu ikna etmeye çalışıyordu. Bilinen her zamanki haliyle İtirafçı, bulunduğu alanın etkileriyle biçimlenir. Konya’da da bu oldu. Bizden yana tavır aldı. Bu ayrılık ciddi bir siyasi ayrılık olarak ortaya çıkmıştı. Tezlerimizi geliştirerek bu ayrışmayı daha sağlıklı hale getirdik. Bu nedenle ve iki tarafın olgunluğuyla,  HDÖ ile aramızda hiçbir husumet olmadı; hatta birçok kadro, uzun bir süre bölünme olmamış gibi davrandı durdu.
Bu günlerin sallamalarında itirafçı Engin, “Acil-HDÖ ayrılığı suni bir ayrılık ona siyasi bir kılıf giydirildi” derken de o günkü iç dünyasını, zayıf kalışını, tezlerimize teslim oluşunu yansıtıyor. Sonradan gelme bu açıklamalar, ayrılıkta ortaya koyduğumuz tezlerin ve siyasal irademizin etkisini yansıtır. Bunları sonra yazacağım.
MİT ajanına gelince. Bu yumurtacı ahlaksız  
‘’öncü savaşının politik sanatı’’nın da içersinde yer aldığı CEPHE  dergisi çıkartıldı.” (Agm) Diyor.
Adam, okuru her zaman yaptığı gibi, aptal yerine koyuyor; karıştır, salla, kurgula, balans ayarları yap öyle aktar.. Yutturacağını sanıyor.
Be yalancı bu yazı (öncü savaşının politik sanatı ) Konya ceza evinde 1979 Mart ayında yazıldı.
Be ahlaksız, CEPHE’nin son sayısı 7 Ağustos 1978’de çıktı. Bu yazı CEPHE’de hiçbir zaman yayınlanmadı. Kurgular arasında geçiştireceğini sanıyorsun öyle mi. Bu yolla, kendini yayın faaliyetinde bir maydanoz sayacaksın. Aptal…
Yazdığın her şeyin yalan olduğunu bilmeyen yok, ama ellerimle yaptığım, sorumlusu olduğum şeylerde de bu kadar pervasız yalan söylemenin arkasında kim duruyor, bunu söyle bakıyım…
1979’da ortaya koyduğum bir tezi, 1978’de son sayısı basılan CEPHE dergisinde nasıl yayınlarsın? Hokkabazlık işin, yalan işin ama bu binanın mimarları hala duruyor, kime nasıl yutturabilirsin ki…
Okur seni bir kez daha bin kez daha tanıyacak. Yazdığın her şeyde bir ahlaksızlık var. Etik olman mümkün değil. Çünkü görevlisin ajansın…
Yarın cevap diye bir balans ayarı yapacak, işi sulandırıp bu konunun esasına ilişkin değildir diyecek ama…
Ne yazarsa yazsın Acilciler bu düşkünü MİT ajanı olarak bilmeye devam edecektir.
Bu ahlaksız, bir ton çamur attığı CEPHE dergisinin gölgesine sığınmaya çalışıyor. Biliyor, Acilcilerin tarihi CEPHE’siz yazılamaz; uzun bir siyasal tarihin tüm belgeleri CEPHE’dedir. Bunu kullanacak.
Aynı yöntemi Kongre için de yaptılar. Joker Haydar ve MİT ajanı İbrahim Yalçın, Kongreye atmadıkları çamur kalmamasına rağmen, ”kongrenin seçtiği kişileriz” diye ağlayıp, İspiyonlamak için MİT’ten para alarak geldiği 1. Kongremizin gölgesine sığınmak istemişti. Ama tutmadı. Örgüte sahip çıkmak bir bütündür, Kongre kararlarından tutun en küçük verisine kadar bu böyledir. Bir ajan için ise neye sahip çıkarsa çıksın hiçbir anlamı olmayacaktır.
Gerçeklerimiz şeffaftır, kimseye örtü olamaz.
Aynı kurgularla, zamanı sık sık geriye çalıştırarak, MİT’le ilişkiye giriş tarihini gizlemeye çalışması, sorduğumuz “MİT’le ne zaman ilişkiye geçtin” sorusuna hala cevap vermemesi, Yalancı pehlivan tefrikalarıyla konuyu sulandırması, içine düştüğü halleri yansıtması açısından yeterli bir göstergedir.
Bunu da altta okuyacaksınız.
***
CEPHE dergisi THKP-C(Acilciler) örgütünün merkez yayın organıdır. Her koşulda yayın hayatını sürdüren ender merkez yayın organlarından biridir. Örgütümüzün sesi görüşlerinin platformudur. CEPHE bir yayın algısıdır, öncülü aynı algının eseri olarak yerel ölçekte yayın yapmıştır (TEK YOL DEVRİM dergisi). CEPHE 12 Eylül öncesi ve sonrası, zaman zaman farklı adlarla zaman zaman tüm kıtalarda basılarak yayın hayatını sürdürmüştür (Basımı yapılan her CEPHE’nin orijinal nüshaları örgüt arşivindedir). Bir onurlu direnme ve duruş dergisi olarak CEHPE, bu gün ATAK dergisiyle devam ediyor.
CEPHE dergisinin bu dik duruşunu yıpratmak önemsizleştirmek hatta kirletmek için 3 yıldır özel harp dairesi kuklalarınca atılmayan çamur kalmadı; CEPHE tüm acilcilerin yazım emeklerini ürünü ve temsilcisidir. Örgüt kararıyla her yoldaşın mutlaka yazması ve katkı yapılması da teşvik edilmiştir. Yazım güçlüğü çeken yoldaşlar bile bu açıdan teşvik edilip CEPHE’ye katkı yapmaları sağlanmıştır. Bu da her yoldaş için bir onur kaynağı olmuştur. 12 Eylül rejiminin kasvetli günlerinin, örgütlerin dağıldığı, yayın politikalarının iflas ettiği, bir bildiri yazıp dağıtmanın imkansız olduğu bir kesitte, CEPHE’nin dağıtımı ülkede yapıldı; o çabalar bir emek abidesiydi. Üstelik her makale yazarının adını (genellikle kod adı) taşıması, yazan her yoldaş için bir onur nişanıydı. O günün gözüyle bu emeklere baktığımızda büyük başarıyla yürüyen bir yayın faliyetinin olduğunu görmek güç değildir.
Malum muhbir şebekesinin, itirafçı Engin Erkiner‘le başlattıkları CEPHE’yi hafife alma çabalarına tanık olduk.  “Kimsenin bilmediği okumadığı, fotokopi basımı, birkaç sayıyı geçmeyen” gibi yalanlar, bu örgütün en değerli etkinliği olan merkez yayın organına saldırıp durdular.
Nedense,  bu yalanlar tutmayınca, bu kez CEPHE’yi sahiplenme hezeyanları başladı.
CEPHE ile uzak yakın ilgisi olmayan bu taifenin, CEPHE’nin örgüt tarihinde aşılmaz bir yeri olduğunu itiraf etmiş olmaları, kendi çelişkilerini olduğu kadar akıl almaz senaryolarının çirkinliğini de ortaya seriyor.
CEPHE, 26 Ocak1978 tarihinde yayın hayatına girdi. Beylerderesi katliamıyla ilgili anma adına ve kapağını da bu konuya ayırarak çıktı. Beylerderesi ihbarcısı itirafçı Engin Erkiner ve MİT ajanı İbrahim Yalçın’nın bu çabalardan ne bir haberleri ne bir ilişikleri vardı. Onlar örgütü polise vermiş, bizim de sırtımıza ilgili ilgisiz bir ton suçlama yıkarak firari duruma sokmuşlardı.
CEPHE bir yayın organı olarak çıkışının kararı bana aittir. Logosu da önerim çerçevesinde yapılmıştır. Açılış yazısı (Sayı 1 sayfa:2)  “GÜNCEL SORUNLAR VE SEÇİMLER” , “Yayın politikamız” (Sayı 1 Sayfa:12 Arka kapak) başlıklı yazı, “İran’da İşkence ve Cinayet” başlıklı yazılar bana ait. Diğer yazılar arasında İlker Akman’ın “Suni denge” yazısı bulunmaktadır.
CEPHE sayı 1. ve 2.  firari olduğum koşullarda basıldı. CEPH’he basım yayım hazırlıkları içinde İstanbul Cağaloğlu’da bir matbaacının yanında iş de buldum, basım tekniği ve özellikle kaşe yapmayı öğrendim. En önemlisi olan resmi mühürlerin ortasında yer alan ay yıldızlı kaşe eksiğini buradan giderdik. Serografiyi orada öğrendim ve örgütün bu tür ihtiyaçlarını giderecek teknik bilgiyi böylece kazanmış oldum. Yanılmıyorsam tam o denemde A.Ö postahanenin santral gibi bir bölümünde görevliydi ve orada ilk kez buğulama hamsi yemeği yaparak yeme fırsatımız olmuştu; Feriköy’deki örgüt evi de olan yerde yoldaşlarla da kalmıştık; E.Y ve E.H ile de tanışmam bu döneme rastlar. Daha sonra Samsun örgütlenmesi için Z. E yoldaşın köyüne kadar uzanan bir gidişimiz oldu. Kayseri, Niğde çalışmaları da bu süreçte gündeme gelmişti. Özetle bu kesitte, Adana’da da örgütleme faaliyetlerinde bulunmuş, baskından kaçarak İstanbul’a yerleşmiş örgütsel çalışmamızı firari koşullar içinde yükseltmiştik. Ekibimde yer alan Nebil Rahum’a, F.Ç ve M.Ç de yanımdaydı.
CEPHE’nin diğer üç sayısı, zindan sürecinde basıma verildi. Tüm sayıları 26 Ocak 1978 – 7 Ağustos 1978 arası basılıp yayınlandı. Bu ara ardı arkası bitmeyen zindan sürgünleri başladı.1979 sonlarında, CEPHE’yi, İMECE başlığı altında çıkarmayı kararlaştırdım. Bu konuda adımlar da atıldı.
CEPHE, 12 Eylül sonrası yayın hayatına kararlılıkla devam etti. Onlarca sayı, imkanlar olduğunda da renkli baskısıyla okura ulaştı. Sırtlarda sınırlar geçti, engeller aştı. Azimle yapılabileceklerin en iyisi yapılarak, CEPHE’nin okuruna ulaşması sağlandı. CEPHE öylesine yoğun emeklerin, geceleri gündüzlere katan çabaların eseri ki, buna dil uzatanlar her türlü onuru yitirmiş olanlardan başkası olamaz: Acilciler ise tarihi bir direniş örgütü olarak bu türlerle arasında uzak yakın bir bağa olamaz. Onlar, TKEP’li ler olarak, İtirafçı, MİT ajanı, ölü konuşturucusu olarak, kendi ahlaksızlıklarıyla, örgütsel değerlerimizden fersah fersah uzaktadırlar.
CEPHE örgütümüzün merkezi yayın organıdır. Türkiye’de illegal örgütler arasında merkez yayın organı legal olan tek örgüt bizdik. Bu bir yayın politikasıydı, halka açık olmaktı, görüşlerimizi en geniş şekilde savunma çabasıydı. Bu politikanın mimarı bu satırların yazarıdır. O gün bu algıyı hayallerinde bile görmeyenlerin, aradan 32 yıl geçtikten sonra ayıkıp, kullanma refleksi göstermelerine gülüp geçiyorum.. Çünkü zaman bu gün itibariyle başka öncülükleri gerektiriyor, Bilişim çağının verileriyle farklı yayın politikalarını gerektiriyor. Bunun için, örgütsel yayın politikasını yeniden dizayn ederken “sanal örgüt, sanal yayın” diye göbekleri çatlayarak eleştiri yapanlar sadece arkamdan nal toplamaya devam etmiş oluyorlar; bunlar dün ne idi iseler bu gün de odur.
Bu örgütün başında olarak dün ve bu gün ne yaptıysam sorumluluğumun gereği olarak yaptım. Ortaya çıkan sonuçta, olumsuzun sorumlusu benim, olumlun sahibi ise tüm yoldaşlarım ve örgütümdür.
CEPHE’nin yayına hayatına girmesiyle örgütüme bir yayın organı kazandırdım. Bu gelenekten geliyordum ve bunu sürdürdüm. Bu geleneği bilmeyen itirafçı ve ajan ahlaksız ikilisinin CEPHE’yi keyifleri gelince küçümsemeleri, keyifleri gelence gölgesine sığınmaları ise üç yıldır yaşanmakta oldukları sendromun dışa vuran bir verisidir. Dikkatli okuyucu, bu komedinin içinde trajediyi yaşayan ahlaksızların, bir ara, kongremize etmedikleri söz bırakmamış olmalarına rağmen aniden “Kongrenin seçtiği kişiler” diye, kongremizin gölgesine sığınmalarını kolay hatırlayacaktır. Joker Haydar ve MİT ajanın İbrahim Yalçın (MİT’teki kod adı, İbrahim Şahine atfen “Şahin”) “Kongrede seçilmiş insanlardık, bizi tanıyın” diye yalvar yakar olmalarını kimse unutmadı; ilginç olan bu değil, ilginç olan İhbar etmek için MİT’ten para aldığı bir kongreye sığınmaktır…
CEPHE’nin basımı için adı en öncelikli olarak anılması gereken sessizce emek vermiş isimleri burada anmak gerek. Basım ve yayım işinde emekleri unutulmayacak kişilerden biri Devrimci sağlık iş sendikasında çalışmaları yürüten Dr… Yoldaştır.
Derginin sorumlu yazı işleri müdürü ise HATAY / Altunözü’nden bir sempatizandır AY. Sahibi ise başka bir yoldaştır. CEPHE 5 sayı çıktı. Sahibi bir kez değişti.
MİT ajanı bu ayrıntıları bilmez, bilemez de. Bilse, nemalanmak için ne yalan kurgular yapar, ne yalan sallamalar dizer ne atmasyonlarla kamburunu örtemeye çalışırdı; tarihi ajanlar ya da itirafçıların yazmayacağını ayrıca söylemeye gerek yok.
CEPHE’nin tüm sayıları orijinal haliyle örgüt arşivindedir. CEPHE dergisini orijinal haliyle cezaevi sürecinde topladım, Korudum ve örgüt arşivine kadar ulaştırdım; bunun gibi binlerce belge örgüt arşivinde korunmaktadır.
CEPHE, bir sonuçtur. Bir düşüncenin, bir perspektifin, örgütte siyasal yayın iradesinin tecellisidir. Bu sonucu yaratan kıvılcımı ben çakmış olsam da CEPHE, Acilcilerin emekleriyle, onların kanaatlerini halka ulaştırmanın sesi olmuştur. Bu yayını onurla taşımak gerek. Onu kirletmek isteyenlerin çehresi açığa çıkınca, gölgesine sığınmalarını ise yine CEPHE’nin bu güne dek süren ağırlığının yoğunluk ve kapsayıcılığının bir belirtisi olarak görmek gerek.
Bu ahlaksızlar 28 yıldır TKEP’li olmalarına rağmen, birkaç yıl takıldıkları Acil hareketine saldırma isteklerini buradan çıkarmak zor değil; meyve veren ağaç taşlanır, bunu kimse unutmasın…
Bu çirkin insanlara dönüp bakmıyoruz. Siyasal yazım çabalarımız ortada. İlgi alanımız açık ve net. Bunların yöntemi Nazi yöntemleridir;  “yalanı çok sık ve abartılı söyleyeceksin, kimse inanmasa da kafalar bulanır bu da amaca hizmet eder”. Özel Harp dairesinin yöntemi de aynıyla budur.  Ancak bu çırpınışları o kadar çok tekrar ve yeniden yalan kurguya dayanıyor ki, okur da bunları yakalamakta zorlanmıyor. Bize ulaşan tüm okurlar bu ortak kanıyla, “hiç cevap vermeyin kendi çelişkileriyle, kapatılması mümkün olmayan yalanlarıyla batıyorlar” diye uyarıyorlar. Buna rağmen okurun bilmesi gereken kısa açıklamaları aktarmakta yarar var.
İlk kitabım “SOVYET SOSYAL EMPARNYALİZM TEZLERİNİN SAÇMALIĞI” hakkındaki sallamalarına kısaca değinmek istiyorum. Bu kitap ilk teksir baskısı 1976’da Harbiye’de F.B’nin evinin ikinci katında basıldı, alt katı çarşaf dokuma tezgahlarıydı. Bu kitabı İtirafçı Engin Erkiner, Antakya’dan silahlarla birlikte dağıtmak üzere İstanbul’a götürdü, ilk kez de burada gördü; ahlaksız itirafçı, bu ayrıntıyı bile polise itiraf etti; “… Yakarıda da söylediğim gibi 4-5 gün MİHRAÇ’ın evinde kaldıktan sonra malzemelerle birlikte BEN, ALİ, NEBİL beraberce İstanbul’a döndük. Yukarıda söylemeyi unuttum MİHRAÇ’ın evine gittiğim vakit... tahminen 10 adet “SOVYET SOSYAL EMPERYALIZM TEZLERİNİN SAÇMALIĞI” başlıklı 212 sahifelik ve HALKIN DEVRİMCİ ÖNCÜLERİ imzasını taşıyan broşürü vermişti…” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:11)
Kitap önceden aldığım ve basımı için talimatını verdiğim doğrultuda, legal olarak, “KAPİTALİZM Mİ? SOSYALİZİM Mİ?” adı altında basıldı. Kitap elime ceza evinde ulaştı. Kitap o dönem “sosyal emperyalizm” tezini savunanlara karşı bir başucu kitabıydı. Kitabın orijinal nüshası ve legal basım nüshası örgüt arşivindedir.
Bu kitabımın araştırma, taslak yazımı, radekte edilerek basılabilir hale gelişinde, kimsenin hiçbir katkısı olmamıştır. Yapılan katkılar doğal olarak bundan sonrası olmuştur, basım ve yayım işi tamamen örgütsel kolektif çabanın ürünüdür. Örgütümüzde en çok dağıtılan, en çok okunan ve polemiklerde işlev gören bir kitaptır; bu kitaptaki temel tezim, bu gün içinde önem taşıyan Marks’ın ünlü “üretim ilişkilerine ya da, bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkileri” sözüne dayanır (K.Marks, “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı”, Önsöz).
Yazımı bitmiş olan “Sosyalizm Üzerine” başlıklı kitabımın temel dayanaklarından biri de bu olacaktır; bu ise, geçmişten bu güne belli bir siyasal hat ve algı üzerinde dengeli gidişimizin, kararlı oluşumuzun gelişerek ilerleyişimizin ifadesidir.
Diğer bir husus, İtirafçı Engin’in bitip tükenmeyen anne düşmanlığıdır. Anası, bir yanlış yapmışta ondan mı anne sendromları içinde nefret ve kin kusuyor anlamak güç.
İtirafçının doğum gününü bilirsiniz. 19 Ağustos 1977. Kendini tanımlayan meşhur cümlesini de hatırladığınız kesin;
Engin Erkiner kendini tanıtıyor:
“Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)

İşte bu ahlaksız kişi, ana sevgisi görmemiş ya da anası tarafından yüz kızartıcı bir travmayla karşı karşıya bırakılmış olmalı ki, ölümleri ardından bile dönüp dolaşıp anaları diline doluyor.
Herkesin anası kendisine göre kutsal bir varlıktır. Ama nedense bu adamın böyle bir algısı, kültürü bulunmuyor. Zindanda birlikte yattığımız süre içinde bir tek yakını, örgütlediği bir tek insan ya da anası, babası bir yakını bir kez olsun, bu ahlaksızı ziyaret etmemiş olması, bu konuda daha da önem taşıyor.
Zindandaki zorluk sürecimizde, komünlerimize bu ahlaksızın çevresinden hiç bir katkı yapılmamıştır. Tüm anneler, babalar, kardeşler ziyaret gününde uzun yolculuğun çilelerine katlanarak, ziyaret saatine ulaşır, elleri, sırtları eşya dolu olarak zindan karanlıklarımızı aydınlatır, yemeklerimizi çeşitlendirirdi. Bir tek bu yosma itirafçının çevresinden ne gelen, ne de zırnık bir katkı sunan olmuştur.
Bu şerefsiz, ana sevgisinden de yoksun biri. Bu yüzden anaları yücelten herkese karşı kirli dilini kullanıyor. Ölenlere bile dil uzatmaktan bir beis görmüyor. Söyleyim, Ansiklopedilerin bilmediği, güneş yüzü görmemiş, Hakkari’den İstanbul’a köprü, Türkiye’den Amerika’ya telsizle ulaşacak, Ölü Denizden Everest’e ışınlanarak çıkaracak aşağılamaları ve küfürleri bir Akdenizli olarak öylesine iyi bilirim ki, tüm annelerden özür dileyerek, bu şerefsizin anasını dilime dolarsam cümle alem insanlığın her türüne küfür eder hale gelir. Belirtmekle yetiniyorum.
Şimdilik bu şerefsizi bir hasta olarak görüyorum. Hastaları mazur görmek gerek, içine düştüğü hezeyanı elimin tersiyle tokatlayıp geçiyorum; şimdilik beklesin.

SIRAT KÖPRÜSÜ SORUSU
HALA CEVAP BEKLİYOR

MİT ajanı İbrahim Yalçın her konuda olduğu gibi bu konuda da sallama yalanların ötesine geçmiş yazıyor. İşi bu.
Bu muhbir şebekesinin, TKEP’te 28 yılı aşkın tarihleri üzerinde bir şey konuşmamaları ilginç. Örgütümüzle bağları birkaç yılı geçmemiş iken TKEP’le ilgili tarihlerinden hiç söz etmemeleri orada çevirdikleri karanlık tasfiyelerle ilgili olması önemle muhtemeldir.
Meyve veren ağaç taşlanır misali örgütümüz taşlanıyor. Oysa TKEP buharlaştı, bu nedenle hedef olma özelliği kalmadı. Özel harp dairesi ve kuklaları için bir anlam taşımıyor.. Ama örgütümüz siyasal mücadelesine, yazımına, basım-yayımına, meydanlarda pankartlarıyla yer almaya, demokrasi mücadelesine omuz vermeye devam ediyor. Hedef olması çok normal. Herkes görevini yapıyor    
O, otursun MİT’e ne zaman alındığını, göreve başlangıç tarihini açıklasın. Biz de örgütsel tarihimizde eksik kalan bu halkayı tamamlayıp kapsamlı bir örgüt tarihine dünü bu günü ve devam eden sürecinin eksik yanlarını tamamlamış olalım.            
MİT’ten 150.000 TL alarak örgütümüz THKP-C(Acilciler)’in 1. Kongre hazırlıkları sürecinde bilgi toplamaya geldiğini, 28 Ağustos 1986’da 15 gün kalarak MİT’e döndüğünü (birinci gelişi), ikinci gelişinin ise 1. Kongre arifesi olan Ekim 1986’da olduğunu kendi el yazısıyla açıkladık.

İbrahim Yalçın kendini tanıtıyor:
“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)
Bu son gelişinde örgütün yakaladığı polisleri sorguya çekerken yaşadığı tedirginlikle itirafta bulunacağını açıklayarak örgüte teslim olduğunu da kendi el yazısıyla aktarmıştık.
İbrahim Yalçın MİT ajanıdır. Bunun kendi el yazısı itirafıyla belgeledik. Bu konu noktalandı. Kendisi ve çevresi de bunu biliyor ve ses çıkarmıyorlar. Ama ses çıkarmadıkları ve gizlemeye çalıştıkları başka bir gerçek daha var.
Bu ahlaksızın MİT ajanı olmasının ötesi de var. Bizi ilgilendiren budur. Yani ötesi…
Tekrar hatırlayalım,
İbrahim Yalçın, el yazılı itirafnamesinde sıraladığı tarihler MİT’le ilk bağlantı tarihini gizleyen bir çelişki içindeydi. Yakalandım dediği tarih (20 Ekim 1986) ile örgütten bilgi sızdırmak için yaptığı ilk geliş (28 Ağustos1986) bir tutarsızlık gösteriyordu. İlk kez 29 Ekim 1986’da MİT’e yakalandım ve öyle ilişkiye girdim diyen kişi, nasıl olur da daha önceki bir tarih olan 28 Ağustos 1986’da MİT’ten para alarak örgüt merkez alanına gittim diyebilir. Demek ki bunun öncesi var. 20 Ekim 1986 ilk yakalanma tarihi değil, yalan söylemiş, öncesi var. Biz de bu öncesini istiyoruz ve sırat köprüsü sorumuzu soruyoruz…  
İbrahim Yalçın’ın tüm kıvırtmaları, yalan kurguları,  el yazısı itirafında ortaya çıkan bu açığını kapatma amacını taşımaktadır. O bir MİT ajanı, ama ötesi var.
MİT’le ilk bağlantı tarihi nedir? Bu soruya cesaret edip cevap veremiyor, gizliyor.
Kayıp halka budur. Bunun için, MİT ajanı İbrahim Yalçın’a aylardır soruyoruz, MİT’le ilişkiye giriş tarihin nedir?
Sırat köprüsü sorusu, kayıp halkaları ortaya serecektir. Örgüt tarihimizde, bu sızmanın yarattığı tahriplerin kronolojisi de bu sorunun cevabıyla açığa çıkacaktır.  
MİT ajanı cevap vermiyor çünkü ne olacağını iyi biliyor. Bir tarafta örgüt bir tarafta MİT iki ateş arasında, her ispiyoncunun düştüğü telaşa düşüyor. Bu da işine devam ettiğinin açık bir göstergesidir.
İbrahim Yalçın eveleyip gevelemeden cevap verecek buna mahkum. Bundan kaçamaz. “Katil muhbir” itirafçı Engin Erkiner, polis itirafnamesine nasıl ki ön söz yazmaya mecbur kaldıysa bu ajan da bağlantı tarihini vermeye mecbur kalacaktır.
Bu hayati soruya cevap vermemek için adam öyle çırpınıyor ki, yazdığı cezaevi anaları yalancı pehlivan tefrikalarını kat be kat aştı. Öyle ki, şecaatini arz ederken sirkatini söylemeye benzedi. Bu anı anlatım yalanlarında öylesine ayrıntılar, isimler, tarihler veriliyor ki, bu tür süreçleri yaşayanlar dönsün kendi anılarını sorgulasın bakalım, buna benzer ayrıntıları hatırlayabilecekler mi? Yazdığı anılar, polise verilmiş ihbar mektuplarının bu günün gözüyle anı diye kaleme alınmasından ibarettir. İhbar raporları gibi tutulmuş, özellikle isimler, örgütler, eylemler, adresler…
Bu adam örgüte ajan olarak sızdırıldı bu çok açık oldu. Gerisini okur düşünsün…
Bu çırpınışı da MİT ajanı olduğu kamburunu örtmeye yetmiyor. Biz Acilciler sorumuzun cevabını bekliyoruz. İbrahim Yalçın MİT’e ne zaman alındın tam tarihini istiyoruz. Bu soru boyuna inecek bir giyotin olarak tekrar tekrar sorulacaktır. Yazdığın hiçbir yalan bu soruyu örtemeyecektir.
Kişi bir kez MİT ajanı oldu mu, muhbirliği bir yaşamsal gelir kaynağı haline getirdimi, bu kişi ne yaparsa yapsın, illa ki yalan söyleyecektir. İllaki gerçekleri ters yüz edecektir.
Sorumuzun cevabı aynı zamanda, İlker Akman ve yoldaşlarının Malatya Beylerderesi’nde katledilmesine yol açan ihbarcı ve itirafçı Engin Erkiner’in, bu ajanı örgüte sızdırmasının arka planı da ortaya çıkarılmış olacaktır. Bu ikilinin bunca yıldır aynı minval üzerinde, ihbar, tasfiye, gibi işlerle örgütümüz dahil kaç örgüte zarar verdikleri de ortaya çıkarılmış olacaktır.
 Dolaysıyla, bu şebek öbeğine CEPHE’yi ağzınıza almakla çenenizi boşuna yormayın, size ait bir verisi olmayan CEPHEden nemalanmanızın olanağı yok. Siz şu sırat köprüsü sorumuza yanıt verin gerisi çorap söküğü gibi gelecek…

Sonuç:
İbrahim Yalçın, ne yaparsan yap; uydur, salla, kurgula, çırpın, başını yol… Hiçbir şey senin MİT ajanı olduğunu örtemeyecek. El yazılı itirafın ortada. Sen, örgütümüzün Merkez yayın organı CEPHE’yi bir kenara koy, CEPHE seni ve sinin gibi ahlaksızların boyunu çok aşar. Git,on yıllarını geçirdiğin esas örgütün TKEP’in merkez yayın organı üzerinde yalan sallamalarını yap.; ortağın itirafçı Engin Erkiner birlikte, daha ötesini itiraf edeceksiniz; Önce Ankara örgütlenmemizin tüm üst kadrolarını, sonra İstanbul ve tüm Türkiye örgütlenmesini her boyutuyla polise nasıl teslim ettiniz onun hesabını verin. Bunun ötesi de var sırat köprüsü sorumuza cevap vereceksiniz.
İbrahim Yalçın, MİT’e ne zaman katıldın?
 Bu cevabı bekliyoruz el mahkum bunu da ortağınla birlikte itiraf edeceksin. Yaptıklarınızın kefaretini öyle ödeyeceksiniz ki,
sizin gibiler, dünyanın neresinde olursa olsunlar, ders alacaktır. Bekleyin.



23 Kas 2010

ŞEHİTLER

 THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması      
24 Kasım 2010 / No: 23
ŞEHİTLER
GELECEĞİ KAZANMAK İÇİN SUNDUĞUMUZ
EN BÜYÜK ÖZVERİMİZDİR.

Onlar bize özverinin ucu açık sınırlarını öğrettiler. Bize kalan görevler, onların özverileri karşısında anılmayacak kadar küçük, ihmal edilmeyecek kadar da yerine getirmesi gerekenlerdir.
THKP-C(Acilciler), şahitlerinin açtığı özveri yolunda, halklarımızın haklı davaları uğruna mücadeleyi kararlıca sürdürecektir
***
Demokrasi mücadelesi bir insanlık mücadelesidir. Özgürlük için, bu mücadelede büyük bedeller ödenir. Ödenen bedeller karşılığını aynı kuşata almasa da gelecek bu yolla kurulup, kazanılır.
THKP-C(Acilciler) tarihsel bir direnme örgütü olarak, halklarının demokrasi ve özgürlüğü için mücadelenin ön safında tüm gücüyle yer aldı. Geleceğin kurulması ve kazanılması için mücadele etti, Buna bu günde tüm gücüyle devam etmektedir.
Demokrasi ve özgürlük mücadelesi, kolektif örgüt kimliğiyle yükselir; siyasal doğruları arkasında durularak sunulan özverili çabalar bunu ifade eder. Bu çabalara kaynaklık eden siyasal yönelimler, uğruna şehit olunacak kadar kararlı olmanın da kaynağını oluşturur; bu nedenle oluşumundan bu güne THKP-C(Acilciler) örgütü, siyasal yönelim ve önermeleri halkımızın çıkarlarını merkezine alan çağdaş, adil ve barışçıl bir yaşam düzeni amacı üzerine oturtulmuştur.
Amaçlar insani merkezli oldukça araçlar da insani olmakla yükümlüdür. Örgütümüz bunu ilke edinmiştir. Bunun istisnası savunma hakkının kullanılmasıdır. Saldırılara karşı savunma, direnmenin tüm gerekleriyle yapılmak durumundadır. Demokrasi ve özgürlüğün gasp edildiği yerde ise direnme,  insan doğasının en haklı refleksidir. Örgütümüz bu haklı duruşu  kararlıca özverilerle  almıştır.
12 Eylül öncesi dönemde devletle birlikte sivil faşist güçlerin saldırılarına karşı duruş,12 Eylül dönemiyle birlikte darbeci askeri faşist diktatörlüğe karşı direniş bu çerçevede ortaya çıkmıştır. Devlet elindeki askeri ve güvenlik teşkilatlarıyla halka kanlı kıyım saldırıları yaptıkça, devrimci hareketin direnmesi ve savunma çabaları da o ölçüde gündeme gelmiştir.
Örgütümüz inanç ve kararlılıkla bu süreçlerden anlının akıyla geçmiş direnme örgütü olarak yerini almıştır. Bu uğurda şehitler vermiştir.
Bu mücadele, sınırlarını bölgemizin ve dünyanın en önemli sorunu Filistin halkının direnme mücadelesine kadar boyutlandırarak, enternasyonalist görevlere kadar uzanmıştır. Filistin halkının direnişine katılarak gösterilen bu duruş, ABD-İsrail siyonizmi ve bölge gericiliğinin saldırılarına karşı, bölgenin devrimci güçleriyle omuz omuza yer alarak, şehitler de vererek tecelli etmiştir.
Şehitlerimiz bu sürecin tüm kesitlerinde özverilerimizin, onurlu direnişimizin, halkımıza karşı sorumluluğumuzun omuzlarımıza bindirdiği bir yükümlülüğü temsil etmiştir. Merkez Komite üyesi Hanna Maptunoğlu yoldaş gibi önderler, örgütün her düzeyindeki militanlarla bir eşit olarak bu mücadelenin şehidi olmuştur.
Amacı insanlık erdemleriyle belirlenmiş bir mücadelenin yaşama dair bakışı salt siyasi olmanın çok ötesindedir. Örgütümüz, mücadelede şehit olma olayına asla bir siyasi gereklilik olarak bakmamıştır. Bunu haklı mücadelenin istenmeyen bir sonucu olarak görmüştür. Örgütsel amacımız yaşama dairdir. Yaşamın prangalarına karşı bir özgürlük mücadelesidir. Yaşamın kurtuluşudur. Bu algı, ölümü üretenlere karşı yaşamı savunmaktır. Bu yanıyla şehit olmak yaşam için sunulabilecek en değerli özveridir. Böylesin özveriden çekinmeyenler, bir taraftan kolektif siyasal kimliğimizi inşa ederken, diğer taraftan uğruna şehit oldukları davanın başarısına bir adım daha yaklaşmamıza olanak sağlarlar. Bu davanın, halkın hak davası olması ise bir bayrak yarışı gibi kuşaktan kuşa taşınması anlamına gelir. Örgütümüz bunu bilince çıkarmış, bu sürecin temel bir parçası olarak görevlerini yerine getirme kararlılığı göstermiştir.
Şehitler bu bayrağı kedilerinden sonrakilere hakkıyla taşımış, mücadele sürecinin onurlu yıldızları olmuştur.
Ruhları şad olsun.
Onlar bize özverinin ucu açık sınırlarını öğrettiler. Bize kalan görevler, onların özverileri karşısında anılmayacak kadar küçük, ihmal edilmeyecek kadar da yerine getirmesi gerekenlerdir.
THKP-C(Acilciler), şahitlerinin açtığı özveri yolunda, halklarımızın haklı davaları uğruna mücadeleyi kararlıca sürdürecektir.
THKP-C(Acilciler)
Genel sekreteri
Mihrac Ural
24 Kasım 2010