1 Ağu 2010

170. DOSYA YARASI AKLINDAN BÜYÜK İTİRAFÇI ; ENGİN ERKİNER

ENGİN ERKİNER
YARASI AKLINDAN BÜYÜK İTİRAFÇI

Şerif Yılmaz
20 Temmuz 2010

Trablus 1983 savaşları ve şehit yoldaşları anlatmak o dönemi iyi bilmeyi gerektirir. Bir aptalın, bir MİT kuklasının, bir itirafçının bilgi düzeyi böyle bir veriyi kavrama şansı yoktur. Bölgeyi bilmeden bu savaş ve sonuçları üzerinde söz söylemek sadece o sözün sahibini alay konusu yapar.

Trablus savaşı, Beyrut kuşatmasının ardından geldi. 1982 Haziranında İsrail’in Lübnan’a saldırısı ve Beyrut kuşatmasının gündeme gelişi ardından bölgede güçler dengesinin ilişkisi de değişti. İsrail savaştan galip ülke olarak çıkmasının şartlarını dayatıyordu. Arkasına da Mısır, Suudi Arabistan, ABD ve İngiltere’yi alarak bu şartlarını mutlak bir yaptırım olarak ortaya koyuyordu. En önemli iki şart, İtani nehri güneyinde (İsrail’in kuzey sınırları, güney Lübnan) hiçbir silahlı Filistin örgütü olmayacaktı. Beyrut’taki Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) karargahları Trablus’a taşınacaktı. İsrail, Filistin davasının direnme güçlerini kendinden uzakta tutmak ve Trablus gibi yerlerde sorunu Arapların bir iç sorunu haline getirmek istiyordu.

Gerici Araplar bu palanı destekliyor ve Trablus’u İsrail’in programladığı biçimde bir savaş alanı haline getirmek istiyorlardı. Bu amaçla Şeyh Sait Şaban Kuvvetlerini de destekleyerek İlerici Filistin güçlerine, İlerici Lübnan güçlerine ve Suriye’ye karşı bir iç savaş alevlendirmek istendi. Büyük paralar da döküldü. Saat başı mevzi değiştiren ortadaki Filistinli guruplar birer İsrail kuklası olarak rol oynuyordu.

Trablus savaşı Filistin örgütleri arasında bir savaş değildi. Bu savaşta yer alan güçler bu gerçeği yetirince açıklar. Gerici Filistin örgütleri, Lübnanlı Müslüman Kardeşler Örgütü olan Şeyh Sait şaban hareketi, bunları destekleyen Gerici Mısır ve Suudi yönetimi ve bunların yanında her türden lojistik ve hava desteği sunan İsrail, ABD ve İngiltere bulunuyordu. Bu bölünme, o kesitin orta-doğusunda her köşedeki saflaşmayı tanımlıyordu. Devrimci saflarda ise,  İlerici Filistin örgütleri, İlerici Lübnan direnme hareketleri ve Suriye bulunuyordu.
Bu saflaşma dün gibi bu günde tüm etkinliğiyle bölgemizde süren bir saflaşmadır. O gün keskin savaş ortamıyla temsil edilen bu saflaşma, Beyrut kuşatmasında İsrail’e karşı diğer tüm Türkiyeli devrimci örgütlerin savaşa katılması gibi, 1983 Trablus savaşlarına da katılmamız kaçınılmazdı.
Savaşı başlatma ve ona katılmak bir örgütümüzün kararıyla olmadı. Savaş patlak verdiğinde, Örgütümüz Trablus’tan çok uzaklarda (35 km) olan Filistin Nidal Cephesinin Halbe kampında bulunuyorduk. Bu örgütün kamplarında askeri eğitim görüyorduk.  Savaşın uzağında olan kampta nöbet tutulmasına rağmen savaş karşılıklı cephe ya da mevzi savaşı da değildi. Havan atışları, Kınnas denilen suikastçı atışları yapılıyordu. Bu ayrıntıları atladığımız zaman olayın detaylarını da anlam ve sonuçlarını da birbirine karıştırmış oluruz.

Savaşta biz taraftık. Kamplarında bulunduğumuz güç devrimci bir Filistin direnme gücüdür: Bu güçlerden dostluk dayanışması askeri eğitim alıyorduk. Savaş çıkınca kampı terk etmek, kaçmak ahlaksızca bir tutum olurdu. Bunu aklı başında hiçbir devrimci değil, hiçbir insan bile yapamazdı. Kaldı ki biz bu savaşta açıkça taraftık. Filistin halkının bölge halklarının yanında İsrail’e karşı duruyorduk. Tartışılması gereken bölge saflaşmasında yerimizin doğru olup olmadığıdır. Biz dün de bu günde aynı safta yer aldığımızı ve bundan onur duyduğumuzu ifade ediyoruz. Yeniden savaş olursa aynı saflarda da savaşacağımızı belirtiyoruz. Bu savaştan kaçmak, Acilcilerin işi değildi. Her kim ki Hanna Maptunoğlu yoldaşın bu konuda bir tereddüdü olduğunu iddia ederse o, kendi korkaklığını, kendi bilgisizliğini, kendi saf tutmadaki aptallığını hana yoldaşın sırtına yıkıyor demektir.

Bu savaşta, ölmek ve yaşamak kadar normal bir şey yoktur. Şehitlerimiz, örgütümüzün verdiği bir emirle karşı cepheye taarruz esnasında şehit olmadı. Böylesi bir çatışmada taraf olup olmamayı tercih bir yana konumumuz itibariyle, içinde eğitim gördüğümüz kamp itibariyle zaten hedef konumunda bulunuyorduk. Zaten yoldaşların şehit olması da bulundukları kampın içinde süren yaşamın devamında, uzaktan gelen roket ve havan atışlarıyla oldu.
Bu kesitin siyasi anlamanı Mihrac Ural yoldaş Şehit Vedat Erdal (Rıza) yoldaşın Kardeşi Mithat Erdal’a gönderdiği mektupta da şu şekilde açıklamıştır:
 “Bir bölgede iki saf var ve bu iki safta savaş halinde ve her köşede yürüyen bir savaş. Ve  örgütümüz, Beyrut kuşatmasında  İsrail’e karşı bire bir dövüşürken Filistin Halk Kurtuluş Cephesinde (FHKC) olmamızla, Trablus savaşlarında Nidal Cephesinde olmamız arasında hiç bir nitelik farkı yoktu. Trablus savaşları, Beyrut ve güney savaşlarının bire bir uzantısıydı. İsrail, ABD ve Arap gericiliği Beyrut’tan çıkardığı güçleri, Lübnan’ı küçük kantonlara, devletlere, birbiriyle sürtüşen yönetimlere bölmek üzere ( Büyük Ortadoğu Projesi  ( BOP ) siyasetinin o günkü versiyonu),  İsrail’in uzağında olması koşuluyla, Trablus Şam kentinde yerleşmelerini dayattı. İsrail’i rahatlatma, ilerici güçleri zayıf düşürmek için, söz konusu gerici ittifak top yekun bu plana destek verdi.  Bu plan tutsaydı bu gün İsrail’e karşı hiçbir direniş ayakta kalmayacaktı. Güney Lübnan’ın 12 Temmuz 2006 savaşındaki başarısı olmayacak İsrail Ülkemizin sınırına kadar dayanacaktı. O gün de bu günde dile getirdik, bu bölgenin tüm savaşları, tüm siyasal olayları bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlıdır.  O gün uğruna şehit olunun değerlerin hasadını bu gün hepimiz ve ülkemiz yapıyor. Bu bir siyasal algıdır bir kişinin keyfi duruşu değildir. Bunu anla bunu bilince çıkartmaya çalış. Gerisi yalanla örülü şaibeden ibarettir.

Trablus savaşının nedeni buydu. Bu savaşta Suriye  diye bir  fiili olay yoktu. Ama desteği vardı. İsrail, askerleriyle yoktu ama bu savaş İsrail için İsrail, ABD ve Gerici Arap destekli, savaştı. Bu yanıyla, şehitlerimize şaibe yapanlar, Suriye’nin bu savaşta taraf olmasını kabul edip, neden İsrail’i masum gösteriyorlar, İsrail’i gizliyorlar. Keyfilik tas tamam budur. Bu da bir siyasi duruştur. Bu çirkin insanların Gazze savaşı sırasındaki yazdıkları bir iki satırlık paçavraya bakın orada “İsrail demokratik bir ülkedir kendini savunuyor” dediler. Birbirini izleyen tutumlar…

Bu savaş âmâ gözlerle bakılsa da bir bölge savaşı, İsrail için yürütülen bir gerici savaş olarak belirmiştir. Tüm belgeleriyle, bu günde sık sık Arap basınındaki verileriyle, tarihe tanıklık eden programlarıyla, bu gerçekler ayrıntılı olarak sergilenmiştir. Ama çirkin insanların bu derinlikte, bu bilgi dönüşümünde yerleri yoktur. Onlar, Mihrac Ural sendromları için ilaç olacaksa, şehitleri kirletmek gerekirse onu da yapmak vardır.

Savaş yürüyor. Bizim kamp uzakta. Öyle şehir savaşı değil. Trablus kentinden onlarca km uzakta bir eğitim kampını havanlarla bombalamak, neyin nesidir Allah aşkına, bunu bir izah etsenize.  Havan gelebilir diye bir kehanet mi yürütülecek kaçış öncesi, nedir söyler misin. Eğitimini gördüğün cepheden o an kaçış palanımı yapılacaktı, “özür dileriz beyler, yedik içtik, eğitildik, ama camınıza taş atanlar var, kavga çıktı, size eyvallah” mı denilecekti. Bu konuda ölü konuşturan onursuzlar, Hanna yoldaşı bu kadar onursuz, bu kadar korkak mı bu kadar siyasi duruşu olmayan biri mi sanıyorlar.” (115. Dosya Şehit Vedat Erdal’ın Kardeşi Mithat Erdal’a Cevap)

Şehitlerimizi kirletmek için, olayı evirip çevirip bilgisiz, sıradan insanların kinleriyle açıklamaya çalışmak malum olduğu gibi Özel harp dairesinin işidir. Devrimcileri ve yaptıkları doğruları kirletme işidir. MİT ajanı İbrahim Yalçın da bunu yapmak için çırpınıyor.

Şehitlerimizi defnederken Başkan Öcalan’ın taziye mektubu, Nidal cephesi lideri Semir Goşe’nin mektubu bunun önemli bir belgesidir. Soytarılar bu belgeleri nasıl yutacaklarsa yutsunlar ama bölgenin gerçekler içinde yerleri olmayanların, bilgisi bulunmayanların yaptıklarının bir sol içine sızmış Siyonist algılar olduğunu bilmeleri gerek.

Bu aptallar, “her şeyi kirli göstermek gerek” diyorlar, çünkü “Mihrac Ural her şeyi üreten ve en önde durandı. Her şeye kötülemek Mihrac Ural’ı kötülemektir” diye düşünüyorlar. Bu sendrom onları ölene kadar da terk etmeyecek; bu bir kader, sırtlarına yıkılmıştır; ölene kadar da taşıyacaklar.

Bunlara göre, “Suriye’de işimiz ne ? Neden oralara gittik? Arap ellerinde ne işimiz olur ki”, Bunlara göre “Lübnan savaşlarında işimiz ne? Savaş patlak verdi neden kaçmadık? Kimsenin yanında olma derdimiz yoktu, bırakıp gitmemiz gerekirken neden ölelim? Bu davalar bizi ilgilendirmiyor, Filistin için neden savaşalım”
Bunların aklı buraya kadar. Bu sorguları PKK için ve diğer Türkiyeli devrimciler için tekrar ettiklerini de biliyoruz. Bunun tek nedeni milliyetçi reflekstir, MİT’in kaygı ve tepkileridir.
Bu alanlar güç kazanma, güvenli yerde olma, toparlanma alanları olduğunu bilmek istemiyorlar çünkü ülke diye bir dertleri yoktur. Bunlar mücadele etmeye karşıdır; kimse güç olmamalı, örgütlenmemeli… Bu gün de polisin verdiği görevi, bu şekliyle hayata geçirmeye çalışmaktadırlar. Karalamalar ve şaibeler buradan ürüyor.
Şehitler üzerinde şaibe yaratanların sorunu ise kendilerinin şaibeli olmalarıdır.  Yarası aklından büyük olmak tas tamam budur. İşin bu boyutunda polis organizesiyle üretilmiş bir ikili duruyor. Onları bir daha tanıyalım.
Çok ağır bir yara, itirafçı olmak ve gelişmelerin, belgelerin kanıtların ışıkları altında polis organizasyonunda yer almak.

Engin Erkiner, İlkerleri ihbar ederek Beylerderesi katliamına yol açtığını kimse bilmiyordu. Bu açığa çıktı. Acilciler örgütünün kurucuları, siyasal iradeleri olan İlker Akman, Yusuf Ziya Güneş, Hasan Basri Temizalp Malatya Beylerderesi postanesi önünde kuşatılıp katledilmelerinin ihbarını Engin Erkiner yaptı.
Bunun ardından, evli ve bir kızı olduğu İlker Akman’ın kız kardeşini sokağa atarak işlediği ahlaksızlıktan uzaklaşmaya çalıştı.
Bununla kalmadı. Acilciler örgütü Ankara birimini polise teslim etti, Ömür Karamollaoğlu’nun ölümüne yol açtı.  Ankara birimini tefsiye eden bu polis organizesi kişi, İstanbul’a geçti.
İstanbul tasfiyesi için eylem gerekli görüldü. Bu ara MİT’in tanıştırdığı İbrahim Yalçınla birlikte tasfiye işine girişti. İstanbul Acilciler örgütü ve bu kişinin Türkiye çapında bildiği her şey polise teslim edildi. Polisin hiçbir koşulda adlarını açığa çıkaramayacağı insanları açığa çıkardı; Mihrac Ural’ı, Nebil Rahuma’yı, Ali Çakmaklı’yı polise ilk kez kendisi deşifre etti. Bu isimleri onlarca kes itirafnamesinde tekrar etti (bkz. 1. Dosya Engin Erikener Polis itirafnamesi http://tarihselhainler.blogspot.com )

Bu ikili burada da kalmadı. Acil hareketi saflarında çehreleri açığa çıkınca TKEP’e mülteci oldular. TKEP tasfiyesi öyle başladı. TKEP tarihten silindi. Bu süreci TKEP’li devrimciler çok iyi biliyor ve yeri geldikçe açıkça belge ve kanıtlarıyla ortaya koyuyorlar. TKEP’e “50 kişi mi ne” katıldıkları iddiasındalar iyi, peki bu kişilerin kaçta kaçını şu an ikna edebildiler %1’ni bile değil. İlginç değil mi?….

 30 yıl sonra bu ikili tekrar Acilci olmak gibi bir hevese kapıldılar. Heves değil görev. Çünkü Acilciler yeniden mücadelenin orta yerinde belirmeye ve yükselişe geçiyordu. Var güçleriyle toparlanıp demokrasi mücadelesine omuz vermeye çalışmak için hızla adımlar atıyorlardı. Bu MİT’i rahatsız eden bir gelişmeydi. Çünkü Acilciler ülkemizdeki farklılıkların kimlik haklarıyla
ilgili argümanlarını etkin tarzda dile getiriyorlardı. Bu ikili, yeniden Acile saldırı, karalama ve şaibe için göreve koşuldu.

Yaraları akıllarından büyüktü. Sırtlarında taşınmaz bir kambur bulunuyordu. Her şeyleriyle polis organizesi oldukları açığa çıkmıştı. Bunu kendi itiraflarında ifade ediyorlardı.

Engin Erkiner kendini tanıtıyor:
“Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)

İbrahim Yalçın kendini tanıtıyor:
“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Sonuç:
Trablus savaşı örgütümüzün onurlu tarihinin erdemli bir duruşudur. Şehitleri kirletmek için yapılan girişimler kimsenin kamburunu öretecek bir yama olamaz.
Bölge saflaşmasında yeri olmayanların Siyonist propagandaya hizmet eden yaklaşımlarını ülkemiz solu içinde bir biçimde görüyor olmamız çok normaldir. Bu daha da açık hale gelecektir. Çünkü Türkiye’de ister istemez bu sürecin bir parçası olarak saflaşacaktır.
Acil hareketi hiçbir özveriden kaçınmadan bulunduğu bölgenin devrimci hareketi oldu. 1982 Haziran savaşına da 1983 savaşında da taraftı. Her zaman taraf olmaya devam da edecektir. Örgüt tasfiyeleri için örgütten örgüte iltica eden itirafçılar ve MİT ajanlarının havlamalarını ise hiçbir zaman muhatap almayacağız.
Demokrasi mücadelesinde gücümüz oranın da hiçbir özveriden kaçınmadın yolumuza devam edeceğiz.

3 Tem 2010

2 TEMMUZ SİVAS KATLİAMINI PROTESTO



2 Temmuz 1993 Sivas (Madımak ) Katliamını Protesto
 Halkımız Meşalelerle Yürüdü.
Bir kez daha, bin kez daha kadim Roma kenti Antakya demokratik haklar için, özgürlükler için, farklılıklarımızı ötekileştirmek isteyen zihniyetlere dur demek için, adil ve eşit yaşam için, inançları yüzünden artık kimsenin yakılmaması için meşalelerle sokakları meydanları doldurdu.

DUYURU NO: 17 / 12Temmuz 1993 Sivas katliamı anısına

THKP-C(Acilciler) Basın Açıklaması 
2 Temmuz 2010 / No: 17


FARKLILIKLARIMIZ BARIŞIMIZIN TEMELİDİR

2 TEMMUZ 1993
SİVAS KATLİAMI ANISINA

2 Temmuz 1993 Sivas katliamı yıldönümü.
Farklılıklarını tarihler boyu düşman gören algılar, yaşama ait her türden barışı katlederek bu güne geldiler. Sivas katliamı bu algıların eseriydi.
2 Temmuz 1993 kıyımı, ne ilk ne de son kıyımdı. Üzerinde hüküm sürülen toprakların yerlisi olamayan, korku ve kaygı refleksleriyle örülü ilişkilerle farklılıkları ötekileştiren, düşman ilan ederek tasfiye eden akıl, geleceğimizi tehdit eden refleksleriyle aramızda bir hakim olarak yaşamaya devam etmektedir. Karanlık ilk ve ortaçağlara ışık saçan Anadolu uygarlıklarının yaratıcıları, kendi anavatan toprakları üzerinde bu akıl yüzünden bir ceset gibi yaşamaya mahkum durumdadırlar.
Aydınlanmanın kadim öncüleri aleviler bu topluluklarından birdir. Kıyım furyasında paylarına düşeni en çok alanlar da Aleviler olmuştur. Aydınlığın makus kaderi Alevilerin boynunda giyotin gibi asılı kalmıştır.
İnsanlığın bilgi birikim sentezlerine bilgelerinin katkılarıyla, ozanlarının nefesleriyle katkı yapanlar, her defasında açık bir ölümle yüz yüze bırakılmıştır. Bu durum, bir yanıyla Alevilerin kendi tarihleriyle yüzleşme sorunlarını aşamamış olmalarını, diğer yanıyla da koşulların güç dengelerinde aldıkları talihsiz yerle oluşan kaoslarını açıklar. Bu zaman zaman kimlik bunalımına kadar uzanan bir ifadeye bürünür.
Cumhuriyet döneminin laik surecini kurtuluş sanan Aleviler, Dersim’de (1938), Maraş’ta (1978) ve sonuncusu Sivas’ta (2 Temmuz 1993), devletin gözü önünde insanlığın vurdumduymaz duyarsızlığıyla katledilmişlerdir. Akıl hükmü olmaksızın şer-i hiçbir şeyi kabullenmeyen felsefi yaşam ilkeleri Alevileri laik Cumhuriyetin milliyetçi şerrinden, din tutuculuğundan kurtaramamıştır.  
 Kürtler gibi tüm farklılıklar, Aleviler gibi tüm inanç türleri, kılıç hakkı rahmeti altında yaşam sürdürmüşlerdir.
2 Temmuz 1993 Sivas katliamının yıl dönümünde, bu sürecin devam ettiğini dehşetle izlemeye devam etmekteyiz.  Tarihin karanlık dönem arka planından bu güne gelen ilişkiler, halkımızın duyarlılığını ve sorumluluklarını da şekillendirmektedir. Bununu için açık olarak, farklılığımız barışımızın temelidir diyor,  tarihle yüzleşmemizin gerektiğini bir kez daha belirliyoruz.
Bu makus kaderi aşmak için, farklılıklarımızı içselleştiren, onları birer kurucu eşit olarak ele alan, demokrasi ve özgürlüğü sonuna kadar genişletip derinleştiren mücadelemizde başarılı olmamız hayati önem taşımaktadır. Bunu başaramayan bir toplum ne özgür birliğini ne de geleceğini kurma şansına sahip olamaz.
THKP-C(Acilciler), bu ülke birimizin değil, hepimizindir şiarıyla, her türden milliyetçi bölücülüğe, İnançların ötekileştirilmesi ve yok edilmesine de şiddetle karşıdır.
 Örgütümüzün çağrısı farklılıklarıyla barışık, özgür ve demokratik bir cumhuriyet çağrısıdır. Bunun için mücadele edelim, 2 Temmuz 1993 Sivas katliamının tekrarlarına geçit vermeyelim.
 THKP-C (Acilciler)
2 Temmuz 2010

2 Tem 2010

169. DOSYA İTİRAFÇI ENGİN 33 YIL SONRA POLİS İFADESİNE ÖNSÖZ YAZMAK ZORUNDA KALDI

İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER
POLİS İTİRAFNAMESİNE
33 YIL SONRA ÖNSÖZ
 YAZMAYA MECBUR KALDI…

Süleyman Sait
30 Haziran 2010


Acilciler olarak, iddia ettik ve iddialarımızı el yazılı belgelerle kanıtladık; itirafçı Engin Erkiner'in polis itirafnamesini yayınladık... 3 yıl sıkıştırdık ön söz yazacak diye, verilmiş sözü vardı, sonunda kendine yakışan, belden aşağısını ağzından düşürmeyen lümpence bir önsöz yazdı. Kendini en iyi tanımlayan cümleleri kurdu… 33 yıl sonra polis ifadesine ön söz yazdı…

İtirafçının önsözü:

“Önsöz başlığı altında aşağıdaki kısa yazıyı yazıyorum:
Büyük umutlar bağlamıştın, ama hiçbir şey yapamadın. Böyle olacağını başlangıçtan beri biliyordum. Beklentim hiç yanlış çıkmadı.
Şimdi sen o kağıtları al, iyice bir kıvır ve uygun bir yerine yerleştiriver.” (Engin Erkiner. ÖNSÖZ, 29 Haziran 2010)

Bununla kalmadık MİT ajanı İbrahim Yalçın'ın el yazılı itirafnamesi de yayınladık... Bu el yazılı belge 12 sahife... Satılmış adam 150 000 TL’yi MİT’ten alarak Acilcilerin 1 Kongresini ihbara gönderilmişti. Teşhir ettik; ne anasına ne bacısına ne çocuğuna ilişmedik, sadece bir cümleyle o da kendi el yazısında kendini nasıl tanımlıyorsa öyle tanımladık. Belge ve kanıt ortaya koyduk. Şimdi sıra onda… İtirafnamesine ön söz yazmalı…

Geç kalsa da yazacak, çaresi yok… Engincik 3 yıl direndi, sonunda kendine yakışanı yazdı…

Sıra satılmış adam da. O da ön söz yazacak, bekleniyor... Hadi indir nidaları her alanda yükseliyor. Fare gibi kuyruğundan sallanacak, izmarit gibi ezilerek ön sözünü yazacak, hayallerine saklansa bile bundan kurtulamayacak…

Bu ahlaksızın yazacağı önsöz de ortağı gibi olacağı açıktır, belden aşağı küfür edebiyatlarına yeni çeşni katacakları açıktır…

Her kes aile terbiyesine göre yazacak, bu çok doğal…

Acilciler onlara sesleniyorlar, Biz iddia ettik ve belgeleriyle kanıtlarıyla ispat ettik. Sıra sizde… Sizin de iddialarınızın olduğunu söylüyorsunuz öyle mi? Hadi bakalım, belgelerle, kanıtlarla ispat ediniz.
Hani neredesiniz…
Yoksunuz çünkü koca bir yalansınız...
Yalan kurgudan ibaretsiniz...
Susun artık susun... Belgelerin konuştuğu yerde tarih olur yalanlar susar, susun artık tarih konuşsun…
Okura saygı duyun, saygısız ve sorumsuz insanlar, kendinize gelin,bizim yerimize sıradan insanlar, devrimciler sizi teşhir ediyor, fare deliklerine korku ve  dehşet içinde  sürüklenişiniz fayda etmeyecek, hak ettiğinizi bulacaksınız; çoğu gitti azı kaldı…
Acil hareketini onurlu bir direniş hareketidir, kirletemezsiniz. siz 30 yıllık TKEP’lisiniz Acille ne alakanız var ona cevap verin, TKEP’i tasfiye etiniz, göreviniz Acil hareketine kara çalmaya mı aktarıldı? İşte bunu beceremeyeceksiniz. 30 yıl hizmet verdiğiniz TKEP’i yazın, orada yarattığınız pislikleri herkes biliyor, 3 yıl bile kalmadığınız Acil hareketiyle işiniz nedir sizin? Görevli olanların bu kapıdan girmesi mümkün değil, fare gibi yakalandınız bundan sonrası çare olmaz. Açık oldunuz, izmarit gibi ezileceksiniz üç kişi bile değilsiniz, korku içinizi bürümüş, sonunuzu iyi biliyorsunuz uluslar arası korunma alın bakın bakalım fayda edecek mi?
TKEP’e kaçtınız kaç kişiydiniz ? kendinize bir sorun bakalım… TKEP’e kaçanları bile bir araya getiremediniz çeyreğini bile oluşturamadınız üç kişi bile değilsiniz birbirinizle hırlaşan,ancak sendromları etrafında bir araya gelen iki kişisiniz; biriniz itirafçı biriniz MİT ajanı
Her biriniz birer cümlelik adamlarsınız işte kendi el yazınızla kendinizi tarif edişiniz, Bizim bir şey dememize gerek kalmıyor:

Engin Erkiner kendini tanıtıyor:
“Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


İbrahim Yalçın kendini tanıtıyor:
“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)
Tüm bilgiler ve kapsamlı açıklamaların tümünü alttaki linklerde bulmak mümkün

Gerisini konuşmaya gerek var mı ?

168. DOSYA. ENGİN ERKİNER POLİSTİR


Engin Erkiner ve İbrahim Yalçın MİT hesabına çalışan ikili.
Layık oldukları teşkilat binası önünde tasvirleri


ENGİN ERKİNER POLİSTİR…

Bu bir siyasi hasım söylemi değildir. Karalama ya da suçlama değildir. Kendi el yazılarıyla kendilerini tanımladıkları gibi tanımlamaktan ibarettir…


Süleyman Sait
 27 Haziran 2010

(Hayatının tüm gençlik yıllarını Acilciler için adayan, sıradan bir Acilci militanın açıklamaları)


Engin Erkiner’in itirafçı olduğunu Acilciler hareketine katıldığım günden beri duyarım, devrimci hareket de iyi bilir. Bu tür konular kırılma olmadan dile pek gelmez. Her şeyin bir zamanı var derler bu olsa gerek. Ancak durumun bununla kalmadığı anlaşılıyor. Bu ahlaksız itirafçının bir de polis olduğunu anlaşıldı. O da İbrahim yalçın adlı MİT ajanıyla “derin” ortaklığı bir kez daha açığa çıkınca belli oldu. 

Devrimci hareketin bilmesi gerekenleri özetle şöyle aktarmak mümkün. Bunun için İbrahim Yalçın adlı satılmıştan başlamak gerek. Bu ikincisini tanıyan yok. Zira hayatında siyasi tek bir satırlık ne yazı, ne birikim ne de kimlik sahibidir.

İbrahim Yalçın, Acilciler örgütü 1. Kongresini ispiyonlamak için MİT’ten 150.000 TL alarak gönderilen ajandır (Yazının sonuna bkz.). Örgüt tarafından açığ3a çıkarılınca, bunu el yazısıyla itiraf etmiştir. Kongre ortamı nedeni ve tüzük hükümleri nedeniyle yasak olan şiddet yaptırımları, bu satılmış kişinin tecridiyle yetinilmeyi getirmiştir. Örgütün Orta-doğuda yaşadığı bir zorluk ortamında da Avrupa’ya kapağı atarak kaçmıştır. Bu noktadan bakınca örgüt kongresini (Acilciler 1. kongresi) ihbar etmek için MİT’ten 150.000 TL alan biri olarak İbrahim Yalçın, yaptığı ihbar ve karalamalarla bu günde ayni işi, yine para zaafıyla yaptığı tespit edilmiştir.

 Yalan kurgu üzerine Özel Harp Dairesinin eğitiminden geçen bu kişinin, Özgürlük hareketi ve liderine karşı, yapılan suçlamalarla aynı dili kullanarak Acilcilere saldırması, ifa etmekte olduğu görevini yeterince açık hale getirmektedir. Bu kişinin yaptığı iş, bir görevdir, kesilmeden devam eden MİT ajanlığı görevidir.

İbrahim Yalçın MİT ajanı olarak görevine devam ediyor. Bu konu belge ve kanıtlarıyla netleşmiştir. Bu kişi ürettiği kuyruklu yalanlarıyla birlikte hak ettiği cezayı beklesin.

Acilci safların eski yeni tüm devrimcileri bu kişi hakkında tartışmasız ortak bir kanaat içindedir. En iyimseri TKEP’li  (eski Acilci) İ.D. bile, bu satılmış adamı, MİT’ten para alan zaaflı biri olarak eleştirmiştir.

Engin Erkiner ise, Acilciler örgütünü çökertmek üzere polisle birlikte çalışmış itirafçı bir ahlaksızdır. Ancak İtiraf1çılığı polis korkusuyla olmadığı yeni anlaşılmıştır. Örgütü (Acilcileri 19 Ağustos 1977 yakalanmalarında) bir tokat yemeden polise teslim etmiş olan Engin Erkiner, 20 sayfalık itirafnamesiyle bu güne kadar açtığı yaraların ardından,  İbrahim Yalçın'la Acilcileri kirletmek üzere yeniden buluşması, on yıllardır bu ikilinin devrimci harekette ne türden kirli işler yaptıklarını da açığa vurmuştur.

 Araştırmalar İbrahim Yalçın’ın Acilcilere katılmadan önce de polis olduğunu ispatlamıştır. O, İstanbul devrimci hareket çevrelerinde bir muhbirdi. Onu Acilciler örgütüne getiren Engin Erkiner’dir. 15 Günlük “Acilci” İbrahim Yalçın’ı eylemlere götüren de Engin’dir. Eylem günü yakalanıp itiraflara başlayarak, örgütün her alanda polis baskınına maruz kalması ise bu ikilinin ilk icraatlarını gösterir. Örgütü çökerten 19 Ağustos 1977 baskınları, bu ikilinin polis ilişkileriyle olmuştur. İkili, bundan sonraki süreçlerde bir araya geldikleri her koşulda, devrimcilere dayatılan bir tasfiye işi ortaya çıkmıştır.

Buna Engin Erkiner’in, Ankara’yı terk ederek, İstanbul’a gelmesi ardından Ankara birimi kadrolarının ölü ya da yaralı olarak polis eline düşmeleri, Engin Erkiner’in de baştan itibaren polis ilişkisinde işlev gördüğüne kuvvetli bir işarettir. Görev, Ankara’dan sonra, İstanbul’un çökertilmesiydi, bunun için ikili buluşturulmuştu. Araştırmaların, tanıkların verdiği tüm bilgiler buna işaret etmektedir.

Bu süreçte, Acilciler bu ikilinin polisiye tahriplerine boyun eğmeden mücadeleye devam etti. 12 Eylül darbesi ardından Orta-doğuda mücadele kesilmeden sürdü. Ülkeye tüm gücüyle yüklenen örgüt, yine polisin takibi ve sızma çabalarına muhatap oldu. Ancak bu ikili çaresiz kaldı. Acil hareketi devrimci yönetiminin öncülüğünde yükseldi büyüdü. İtirafçı Engin Erkiner, örgütün yükselen mücadelesi karşısında yapabileceği bir şey kalmayınca, TKEP’e kaçtı (1982).

Bu ahlaksız itirafçı TKEP saflarından da Acilcilere saldırmayı ihmal etmedi. TKEP’i kışkırtarak Müntecep Kesici’nin (Şeyh) ölümüne neden oldu. Bununla kalmadı, Filistin davası uğruna mücadele eden, Acilcileri ve bir bütün olarak Türkiyeli devrimcilerini “paralı askerler” diye karaladı. Filistin kamplarından eğitim gören örgüt kadro ve militanlarını “savaş çıkacak, kaçın Avrupa’ya iltica edin, rahat olursunuz” diye mektuplar yazıp örgüt saflarını bulanıklaştırmaya çabaladı (Haziran 1982 İsrail’in Lübnan’ı istila savaşı, arifesinde). Ancak başaramadı.  Acilciler, bu saldırılara, Filistinli kardeşleri omuz omuza her yerde İsrail Siyonizmine, ABD’ye ve Arap gericiliğine karşı savaştı,  1. Kongresini bağlayarak cevap verdi. 1. Kongre, geniş katılım, demokratik tartışma, gizli oy açık sayımla başarıyla bağlandı. 12 Eylül rejiminin karanlık döneminde güvenlik içinde, geliş gidişleri organize ederek, delegelerin yerli yerine ulaşımını sağlamak 1. Kongrenin ve örgüt yönetiminin bir başarısıydı.

Bu başarının gölgelenmemesi için ve tüzük hükümleri gereği şiddet uygulama yasağına uyularak,  aralarında İbrahim Yalçın’ın da olduğu,  MİT ajanları sürekli kontrol altında tutuldu ( İbrahim yalçın, Süleyman Uğur, Aydın Ocak. Bunların el yazılı itirafnameleri Dosya No: 67 Paris Yakalanması”nda da yer alıyor), tecrit edildi.  

Bu dönemin ardından, Orta-doğuda örgütün karşılaştığı bir sorunun yarattığı özgün ortamı kullanan satılmış adam İbrahim Yalçın, Avrupa kaçtı. Avrupa sahası yeni görev alanıydı. Bu görevin ilk adımında Paris’te, Fransız Anti-terör ekiplerinin baskınına neden olan ihbar yaptı; örgüt Paris’te ağır baskılara ve takibata maruz kaldı (30 Kasım 1988. Bu olayların detayları Dosya No: 67 Paris Yakalanması’nda yer alıyor). Örgüt bu satılmış adam hakkında devrimci kamuoyuna bir dosyayla bilgi verdi sorumluluğunu yerine getirdi.

Bu ihbar ve baskınların ardından, Engin Erikener’le İbrahim Yalçın’ın TEKP’te boy göstermeleri, bu ikilinin yeni görev alanını da gösteriyordu. İkilinin Acilcilere verebilecekleri zarar sınırının sonuna gelmişti. Yapabilecekleri hiçbir şey kalmayınca. görev yerleri TKEP’e taşındı.

Acilden ayrılanlar, siyasal hiçbir ortaklıkları olmayan “TKEP katılmışlardı, sonra herkes başının çaresine bakmak üzere dağılmışlardı”. Ama dağılmayan ikili TKEP’i tasfiye etmek üzere bu sahnedeki rollerini sonuna kadar takip etmişti. Ve TKEP bu ikilinin de katkısıyla tasfiye olarak tarihe karışmıştı.

TEKP kendi tarihini kendi kadrolarınca yazacaktır. Bu tarih için bizim söyleyeceğim tek şey, bu ikilinin rolüne dikkat edilmesidir.

İkilinin İlginç buluşmaları ve tasfiye süreçlerindeki ortaklıkları her defasında daha belirgin olarak ortaya çıkıyordu.

Peki bu ikilinin işi, TKEP tasfiyesiyle bitti mi ? Hayır…

28 yıllık TKEP’li olan bu ikili, kendi öz örgütleri TKEP dururken neden dönüp Acil hareketine saldırmaya başladılar. Bu çark kırmayı gerektiren, Acilcilerle ortak bir yönleri de yoktu.

30 yıl sonra, geride izi bile kalmamış kısa bir ilişki dışında, ortak bir tarihin de olmadığı göz önüne alınırsa, soru işaretleri ilgili her kesi doğru adrese yönlendirmiş olur. Bunun için biraz düşünmek yeterlidir.

 Acil hareketi, siyasal varlığı ve edebiyatıyla ülkemiz demokrasi mücadelesine, ülkemiz farklılıklarının kimlik haklarını dile getirerek katkısını kararlıca sürdüreceğini gösteriyordu. Dünyadaki değişimi, küresel algıları, sınıf mücadelesi ve işçi sınıfının misyonu üzerinde ezber bozan çalışmalarıyla Acil hareketi her alanda ayrı varlığını hissettiriyordu. Bu gelişmelerde ortak ülke algısı ve bölücülüğe karşı tutumuyla, her türden milliyetçiliği mücadele edilmesi gereken bir vebadır tespitiyle Anadolu halklarının kimlik haklarını savunması, önemli bir referanstı. Güçlü olduğu güney bölgesinde Türkiyeli Arap halkının kimlik hakları uğruna mücadeleyi milliyetçi etkilerden kurtarıp ortak ülke demokrasi mücadelesi zemininde tutma çabası da bu gelişmelerin önemli bir parçasıydı.  

Kesilmeden devam eden, siyasal mücadele sürecini, kendi örgütleriyle ifade eden Acilciler ülkede  etkinliklerine aralıksız devam ediyorlardı. Bu süreçte, istisnasız her siyasal olay hakkında örgüt tutumu belirlenir oldu, düzenli şekilde DUYURU adı altında basın açıklamaları çıktı, web alanında olduğu kadar yazılı basında da yerini aldı, kitlesiyle meydanlara indi, etkinliklere imza attı; şehitler haftasıyla geçmişine sıkıca sarılarak sahip çıktı. Dernek, dergi, bildiri, basın açıklaması, protesto, miting, yürüyüşlerle de yasal alanın siyasal tutumları kadro, militan ve sempatizanlarıyla gündeme getirildi. Acilciler, diğer dost devrimci güçlerle birlikte, gücü oranında, en ön safta yerini alma çabası içinde oldu. Bu çabaların bilançosu, ATAK dergisi ve ilgili bolglarda belgeleriyle yer almaya devam ediyor.

Acilciler, uzun yılların birikimi, siyasal ön gürü ve söylemleriyle, demokrasi ve özgürlüğün Anadolu halklarının hakkı olduğunu dile getirdi. Kürt Halkı, Türk halkı, Arap halkı ve diğer farklılıkları ötekileştirilmeden demokratik haklarını dile getirdi. Kardeşliği savundu.  Torosların güneyi ve kuzeyi, Fırat’ın ötesi ve berisi, bir bütün olarak ülkemizin demokrasi mücadelesi için yola devam ettiğini açıkladı.

Ne olduysa bundan sonra oldu.

Milliyetçi, ırkçı refleks devreye girdi ve işaret verildi. Saldırdılar başladı. Acil hareketi her zaman olduğu gibi, özgün söylemiyle “demokrasi mücadelesinin kararlı bir iradesiyim” dedi. En yoğun olduğu alan daha çok Türkiyeli Arap halkının yaşadığı alan olması nedeniyle de korku dağları bürüdü.  MİT kaygısı devreye girdi. “Kürtlerden sonra bir de Araplar mı?” Dendi.

Oysa söylenen Herkesin özgürlük ve demokrasi hakları için mücadeleden ibaretti ve yeni bir şey değildi. Ancak bu ülkeyi kirli savaş kaoslarına süren akıllar, bu söylemleri statü dışı buluyor tasfiyesini istiyordu. Tam bu noktada, Engin ve İbrahim adlı ajanlara iş düşüyordu. Onurlu direnme tarihini yaratan acilcilere karşı, kirlilik saçma ve şaibe yaratıma işareti böylece çakılmış oldu.

Bir taşla iki kuş vurulacaktı; bir yandan devrimciler hakkında kötü izlenimler yaratılacak, diğer yandan halkların kimlik haklarına karşı sol milliyetçilerin refleksleri kışkırtılmış olacaktı. İşbaşı yapıldı, üç yıldır aynı nakarata böylece başlandı.

Amma nafile, sonuç alamadılar, bir değil üç yıldır uğraşıyorlar hala sonuç alamadılar. Görevlerini başaramadılar. Zerre kadar başarılı olsalardı bu işleri de bitmiş olurdu. Zerre kadar gerçeklikleri olsaydı iki cümleyle sonuçlanacak bir çaba yeterli olurdu. Ama bitiremediler, çünkü tüm iddiaları, yalan ve kurgudan ibaretti. Bu da görevin bir parçasıydı. Bu nedenle, bitmeyen tekrarlarla, eski söylemleri ısıtıp ısıtıp tükenen okurlarına sunmaya devam ettiler.

MİT, Kürt özgürlük hareketinde işlediği hatayı tekrar etmek istemiyor. Bir halkın kimlik hakları kitlesel yükselişle dile gelmeden önce, onu ezmek istiyor. Hedef budur, bunun en kestirme yolu da Özel Harp Dairesi yöntemiyle, kirlilik saçmaktı. Bu şebekenin yaptığı da budur.  

MİT, işe eski kuklalarıyla el atmıştı. Satın aldıkları kim varsa yeniden harekete geçirildi. İbrahim Yalçın ve Engin Erkenir’in yeniden buluşması burada anlam kazandı. Genelkurmayın desteklediği siteler haberi burada anlam kazandı.

Bu ikilinin buluşması belli bir görevin ifası için gerçekleşti. Sonraki tüm gelişmeler bu görevle ilgili çabaların bir uzantısı olarak yerini alıyordu. Bunun içine, 26 Mart 2010, Cuma günü 14 arkadaşın gözaltına alınmasını da kattığımızda her şey açık hale gelmiş olur. Bu girişim de kursaklarında kaldı. Örgütsel önlemler kirli amaçlarının yolunu kesti. Deneyim, İbrahim Yalçın – Engin Erkiner’in 26 Mart ihbarlarını işlevsiz kıldı.

İkili, TKEP'i tasfiye etikten sonra (28 yıl sonra) dönüp Acilcilere saldırmalarının temel nedeni budur. Acilciler halkların demokrasi ve özgürlük mücadelesinde çok hassas konuları ele almıştı; Anadolu halklarının kimlik haklarını savunuyordu ve güney bölgesinde güçlü bir etkiye, köklü bir tarihe sahipti. “Kürt belasından sonra, başka halkların da belası geliyor” kaygısı, MİT’i harekete geçirdi. Kuklalarını saldı. Devrimciliği kirletmekten başka bir işe yaramayan, belgesiz kanıtsız, spekülasyona dayalı, uydurma kurgularla karalamalar, böyle başladı. Onurlu insanların direnme tarihi olan Acilci hareketin her değerine saldırıldı.  Bunu ne bir örgütsel toparlanma, ne de bir örgütsel mücadele amacıyla yapmadılar ( bu yönde tek bir önerileri olmadığı gibi, örgütlülükten kaçınmayı önererek saldırılarını sürdürdüler)

Bu denklemin aşırı olduğunu sananlar olabilir. Ancak öyle değil. Bu ikili Acilcilerin her zaman demokrasi mücadelesi içinde tüm halkların kimlik haklarını savunduğunu unutmasınlar. Yeni bir şey yok. Yeni olan gelişen Kürt özgürlük hareketinin bu söylemi emek mücadelesi kadar öne çıkartmasıdır. Türkiye’nin üçüncü en büyük topluluğunun Araplar olduğunu da hesaba kattığımız da MİT’in kaygısını daha iyi anlamak mümkündür. Dikkat edilirse, bu ikili Acilcileri, kimi zaman “Arapçılık yapılıyorlar” suçlamalarıyla, kimi zaman “Arap düşmanıdırlar” diyerek şaşkınca suçladıklarını görmekteyiz., Bununla kalmayıp, “Arap halkının bir demokratik talebi olmadığı, dolaysıyla böylesi bir mücadelesinin  olamayacağını”  dile getirerek  ortalığa saçmak istedikleri bulanıklık aynı kaynaktandır. MİT ülkemizin demokratikleşmesinin en önemli ayaklarından biri olabilecek böylesi geniş bir topluluğun Kürt özgürlük hareketine de omuz verebilecek demokratik hak ve talep mücadelesine karşı, “doğmadan ezmek” için bir refleks göstermektedir. Ülkemize siyasal gelişmelerini doğru izleyen her ilgili bu konudaki hassasiyetlerin nasıl oluştuğunu da iyi bilir. Bu da doğaldır; demokrasi güçleri daha çok bu sürece katılacak güçleri ararken, devletin güvenlik güçleri, kuklalarıyla bunun önüne geçmek için çırpınacaktır.

Bu ikili, üç yıldır gecelerini, gündüzlerini, bu amaçla şaibe ve karalamaya bağladılar. Öyle ki, kirlilikte aileler, çocuklar ebeveynler bile nasibini almakta gecikmedi.  Siyasal kin böyle bir düzleme asla tanık olmamıştı. Bu bir görevdi.  Bunu iyi anlamak için Kürt özgürlük hareketi ve liderine ilişkin Özel harp dairesinin ortalığa saçtığı yalan kurguları ve karalamaları hatırlamak yeterlidir.

Bu ikilinin görevi, bir yandan devrimci hareket diğer yandan Acilcilerin kirletilmesini hedeflenmiştir. Bu ikili, bu görevi ifa ediyor. Bu ikili, MİT adına, Özel Harp Dairesi adına böylesi bir kinin deryasında yüzüyorlar.

Siyasi, örgütsel amaçları olmayan ve 30 yıllık TKEP’li geçmişlerini hatırlamayıp, mücadele sahasında var olan gücüyle çalışan Acilciler örgütü için “kimsenin örgüt kurma, örgütü yeniden diriltme diye bir derdi yok” diyecek kadar aptallaşmış olanların, örgütlü bir güce saldırmaları karanlık amaçlarına önemli bir işarettir. Ayrıca, bu türlerin ülkemiz demokrasi mücadelesi için hiçbir önermeye sahip olmamaları ise ilginçtir. Bu insanların var olan çabalarının ihbar üzerine kurulması dikkat çekicidir. Bu türleri anlamak için Doğu Perinçek’i hatırlamanın yeridir. İkili aynı yöntemle çalışıyorlar. Perinçek’in yeri resmen belli oldu, derin devletle iç içe olduğu anlaşıldı. Bunlarda aynı medresesinin izleri üzerinde milliyetçi reflekslerle görevlerini yürütüyorlar.

Biraz düşünmek gerek, bu ikili, ne siyasi bir hedef, ne örgütsel bir çaba ile bağlı olmadıkları ülkemizde devrimci hareketi kirletme şehvetleri ne anlama geliyor. Bunu anlamak için uzağa gitmeye gerek yok. Kendi el yazılarıyla kendilerini nasıl tanımladıklarına bakmak yeterlidir.

İkili, pervasız…

Polisle işbirliği içinde olduklarını söylemekten de utanmıyorlar, devletin arkalarında olduğunu dile getirerek bu cahil cüretini ortaya koyuyorlar.

Yüzleri kızarmadan, okura hakaret edercesine ve kendi el yazılarıyla bunu açıkça ilan ediyorlar.

Okuyup karar verin…

Engin Erkiner kendini tanıtıyor:
“Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


İbrahim Yalçın kendini tanıtıyor:
“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Tüm bilgiler ve kapsamlı açıklamaların tümünü alttaki linklerde bulmak mümkün

Gerisini konuşmaya gerek var mı?..

Not: Örgütün adaleti bunları yargılayacaktır. Bu karar mutlak olarak yerine gelecektir. Bu tartışma sürecinde yer alan, örgütümüzü ve değerlerini şu ya da bu biçimde karalayan herkes hak ettiği cezayı alacaktır. Örgüt, adaleti Paris’te, (1988 son baharında) bu şebeklerin yakasına yapıştığı sıradaki hallerini kimse unutmasın. O gün, korkudan kanı donanların, arkasına sığındıkları çevrelere rağmen kaçacak delik arayanların, bu gün işkembe-i kübradan efelik sözler sarf etmeleri, korkunun dağları nasıl da bürüdüğüne bir göstergedir. Isıracak it diş göstermez diye bir değim var. Ele düşen rahmet dilemesin.
Bir elin parmak sayısı kadar olmayan bu muhbir şebekesini, 1 Mayıs 2010’da kızıl bayraklarıyla alanlara inen Acilcilerin tükürüğü boğmaya yeter. Büyüğümüzün dediği gibi “aramızda zaman hakem olsun, düşene kimse acımasın.”
Ne yapsalar düşecekler bunun kurtuluşu yok. Acilcilerin sabrı dağları deldi. Çünkü onlar bir dava sahibidir düşmanlarının ise bir davası yoktur.