2 Tem 2010

168. DOSYA. ENGİN ERKİNER POLİSTİR


Engin Erkiner ve İbrahim Yalçın MİT hesabına çalışan ikili.
Layık oldukları teşkilat binası önünde tasvirleri


ENGİN ERKİNER POLİSTİR…

Bu bir siyasi hasım söylemi değildir. Karalama ya da suçlama değildir. Kendi el yazılarıyla kendilerini tanımladıkları gibi tanımlamaktan ibarettir…


Süleyman Sait
 27 Haziran 2010

(Hayatının tüm gençlik yıllarını Acilciler için adayan, sıradan bir Acilci militanın açıklamaları)


Engin Erkiner’in itirafçı olduğunu Acilciler hareketine katıldığım günden beri duyarım, devrimci hareket de iyi bilir. Bu tür konular kırılma olmadan dile pek gelmez. Her şeyin bir zamanı var derler bu olsa gerek. Ancak durumun bununla kalmadığı anlaşılıyor. Bu ahlaksız itirafçının bir de polis olduğunu anlaşıldı. O da İbrahim yalçın adlı MİT ajanıyla “derin” ortaklığı bir kez daha açığa çıkınca belli oldu. 

Devrimci hareketin bilmesi gerekenleri özetle şöyle aktarmak mümkün. Bunun için İbrahim Yalçın adlı satılmıştan başlamak gerek. Bu ikincisini tanıyan yok. Zira hayatında siyasi tek bir satırlık ne yazı, ne birikim ne de kimlik sahibidir.

İbrahim Yalçın, Acilciler örgütü 1. Kongresini ispiyonlamak için MİT’ten 150.000 TL alarak gönderilen ajandır (Yazının sonuna bkz.). Örgüt tarafından açığ3a çıkarılınca, bunu el yazısıyla itiraf etmiştir. Kongre ortamı nedeni ve tüzük hükümleri nedeniyle yasak olan şiddet yaptırımları, bu satılmış kişinin tecridiyle yetinilmeyi getirmiştir. Örgütün Orta-doğuda yaşadığı bir zorluk ortamında da Avrupa’ya kapağı atarak kaçmıştır. Bu noktadan bakınca örgüt kongresini (Acilciler 1. kongresi) ihbar etmek için MİT’ten 150.000 TL alan biri olarak İbrahim Yalçın, yaptığı ihbar ve karalamalarla bu günde ayni işi, yine para zaafıyla yaptığı tespit edilmiştir.

 Yalan kurgu üzerine Özel Harp Dairesinin eğitiminden geçen bu kişinin, Özgürlük hareketi ve liderine karşı, yapılan suçlamalarla aynı dili kullanarak Acilcilere saldırması, ifa etmekte olduğu görevini yeterince açık hale getirmektedir. Bu kişinin yaptığı iş, bir görevdir, kesilmeden devam eden MİT ajanlığı görevidir.

İbrahim Yalçın MİT ajanı olarak görevine devam ediyor. Bu konu belge ve kanıtlarıyla netleşmiştir. Bu kişi ürettiği kuyruklu yalanlarıyla birlikte hak ettiği cezayı beklesin.

Acilci safların eski yeni tüm devrimcileri bu kişi hakkında tartışmasız ortak bir kanaat içindedir. En iyimseri TKEP’li  (eski Acilci) İ.D. bile, bu satılmış adamı, MİT’ten para alan zaaflı biri olarak eleştirmiştir.

Engin Erkiner ise, Acilciler örgütünü çökertmek üzere polisle birlikte çalışmış itirafçı bir ahlaksızdır. Ancak İtiraf1çılığı polis korkusuyla olmadığı yeni anlaşılmıştır. Örgütü (Acilcileri 19 Ağustos 1977 yakalanmalarında) bir tokat yemeden polise teslim etmiş olan Engin Erkiner, 20 sayfalık itirafnamesiyle bu güne kadar açtığı yaraların ardından,  İbrahim Yalçın'la Acilcileri kirletmek üzere yeniden buluşması, on yıllardır bu ikilinin devrimci harekette ne türden kirli işler yaptıklarını da açığa vurmuştur.

 Araştırmalar İbrahim Yalçın’ın Acilcilere katılmadan önce de polis olduğunu ispatlamıştır. O, İstanbul devrimci hareket çevrelerinde bir muhbirdi. Onu Acilciler örgütüne getiren Engin Erkiner’dir. 15 Günlük “Acilci” İbrahim Yalçın’ı eylemlere götüren de Engin’dir. Eylem günü yakalanıp itiraflara başlayarak, örgütün her alanda polis baskınına maruz kalması ise bu ikilinin ilk icraatlarını gösterir. Örgütü çökerten 19 Ağustos 1977 baskınları, bu ikilinin polis ilişkileriyle olmuştur. İkili, bundan sonraki süreçlerde bir araya geldikleri her koşulda, devrimcilere dayatılan bir tasfiye işi ortaya çıkmıştır.

Buna Engin Erkiner’in, Ankara’yı terk ederek, İstanbul’a gelmesi ardından Ankara birimi kadrolarının ölü ya da yaralı olarak polis eline düşmeleri, Engin Erkiner’in de baştan itibaren polis ilişkisinde işlev gördüğüne kuvvetli bir işarettir. Görev, Ankara’dan sonra, İstanbul’un çökertilmesiydi, bunun için ikili buluşturulmuştu. Araştırmaların, tanıkların verdiği tüm bilgiler buna işaret etmektedir.

Bu süreçte, Acilciler bu ikilinin polisiye tahriplerine boyun eğmeden mücadeleye devam etti. 12 Eylül darbesi ardından Orta-doğuda mücadele kesilmeden sürdü. Ülkeye tüm gücüyle yüklenen örgüt, yine polisin takibi ve sızma çabalarına muhatap oldu. Ancak bu ikili çaresiz kaldı. Acil hareketi devrimci yönetiminin öncülüğünde yükseldi büyüdü. İtirafçı Engin Erkiner, örgütün yükselen mücadelesi karşısında yapabileceği bir şey kalmayınca, TKEP’e kaçtı (1982).

Bu ahlaksız itirafçı TKEP saflarından da Acilcilere saldırmayı ihmal etmedi. TKEP’i kışkırtarak Müntecep Kesici’nin (Şeyh) ölümüne neden oldu. Bununla kalmadı, Filistin davası uğruna mücadele eden, Acilcileri ve bir bütün olarak Türkiyeli devrimcilerini “paralı askerler” diye karaladı. Filistin kamplarından eğitim gören örgüt kadro ve militanlarını “savaş çıkacak, kaçın Avrupa’ya iltica edin, rahat olursunuz” diye mektuplar yazıp örgüt saflarını bulanıklaştırmaya çabaladı (Haziran 1982 İsrail’in Lübnan’ı istila savaşı, arifesinde). Ancak başaramadı.  Acilciler, bu saldırılara, Filistinli kardeşleri omuz omuza her yerde İsrail Siyonizmine, ABD’ye ve Arap gericiliğine karşı savaştı,  1. Kongresini bağlayarak cevap verdi. 1. Kongre, geniş katılım, demokratik tartışma, gizli oy açık sayımla başarıyla bağlandı. 12 Eylül rejiminin karanlık döneminde güvenlik içinde, geliş gidişleri organize ederek, delegelerin yerli yerine ulaşımını sağlamak 1. Kongrenin ve örgüt yönetiminin bir başarısıydı.

Bu başarının gölgelenmemesi için ve tüzük hükümleri gereği şiddet uygulama yasağına uyularak,  aralarında İbrahim Yalçın’ın da olduğu,  MİT ajanları sürekli kontrol altında tutuldu ( İbrahim yalçın, Süleyman Uğur, Aydın Ocak. Bunların el yazılı itirafnameleri Dosya No: 67 Paris Yakalanması”nda da yer alıyor), tecrit edildi.  

Bu dönemin ardından, Orta-doğuda örgütün karşılaştığı bir sorunun yarattığı özgün ortamı kullanan satılmış adam İbrahim Yalçın, Avrupa kaçtı. Avrupa sahası yeni görev alanıydı. Bu görevin ilk adımında Paris’te, Fransız Anti-terör ekiplerinin baskınına neden olan ihbar yaptı; örgüt Paris’te ağır baskılara ve takibata maruz kaldı (30 Kasım 1988. Bu olayların detayları Dosya No: 67 Paris Yakalanması’nda yer alıyor). Örgüt bu satılmış adam hakkında devrimci kamuoyuna bir dosyayla bilgi verdi sorumluluğunu yerine getirdi.

Bu ihbar ve baskınların ardından, Engin Erikener’le İbrahim Yalçın’ın TEKP’te boy göstermeleri, bu ikilinin yeni görev alanını da gösteriyordu. İkilinin Acilcilere verebilecekleri zarar sınırının sonuna gelmişti. Yapabilecekleri hiçbir şey kalmayınca. görev yerleri TKEP’e taşındı.

Acilden ayrılanlar, siyasal hiçbir ortaklıkları olmayan “TKEP katılmışlardı, sonra herkes başının çaresine bakmak üzere dağılmışlardı”. Ama dağılmayan ikili TKEP’i tasfiye etmek üzere bu sahnedeki rollerini sonuna kadar takip etmişti. Ve TKEP bu ikilinin de katkısıyla tasfiye olarak tarihe karışmıştı.

TEKP kendi tarihini kendi kadrolarınca yazacaktır. Bu tarih için bizim söyleyeceğim tek şey, bu ikilinin rolüne dikkat edilmesidir.

İkilinin İlginç buluşmaları ve tasfiye süreçlerindeki ortaklıkları her defasında daha belirgin olarak ortaya çıkıyordu.

Peki bu ikilinin işi, TKEP tasfiyesiyle bitti mi ? Hayır…

28 yıllık TKEP’li olan bu ikili, kendi öz örgütleri TKEP dururken neden dönüp Acil hareketine saldırmaya başladılar. Bu çark kırmayı gerektiren, Acilcilerle ortak bir yönleri de yoktu.

30 yıl sonra, geride izi bile kalmamış kısa bir ilişki dışında, ortak bir tarihin de olmadığı göz önüne alınırsa, soru işaretleri ilgili her kesi doğru adrese yönlendirmiş olur. Bunun için biraz düşünmek yeterlidir.

 Acil hareketi, siyasal varlığı ve edebiyatıyla ülkemiz demokrasi mücadelesine, ülkemiz farklılıklarının kimlik haklarını dile getirerek katkısını kararlıca sürdüreceğini gösteriyordu. Dünyadaki değişimi, küresel algıları, sınıf mücadelesi ve işçi sınıfının misyonu üzerinde ezber bozan çalışmalarıyla Acil hareketi her alanda ayrı varlığını hissettiriyordu. Bu gelişmelerde ortak ülke algısı ve bölücülüğe karşı tutumuyla, her türden milliyetçiliği mücadele edilmesi gereken bir vebadır tespitiyle Anadolu halklarının kimlik haklarını savunması, önemli bir referanstı. Güçlü olduğu güney bölgesinde Türkiyeli Arap halkının kimlik hakları uğruna mücadeleyi milliyetçi etkilerden kurtarıp ortak ülke demokrasi mücadelesi zemininde tutma çabası da bu gelişmelerin önemli bir parçasıydı.  

Kesilmeden devam eden, siyasal mücadele sürecini, kendi örgütleriyle ifade eden Acilciler ülkede  etkinliklerine aralıksız devam ediyorlardı. Bu süreçte, istisnasız her siyasal olay hakkında örgüt tutumu belirlenir oldu, düzenli şekilde DUYURU adı altında basın açıklamaları çıktı, web alanında olduğu kadar yazılı basında da yerini aldı, kitlesiyle meydanlara indi, etkinliklere imza attı; şehitler haftasıyla geçmişine sıkıca sarılarak sahip çıktı. Dernek, dergi, bildiri, basın açıklaması, protesto, miting, yürüyüşlerle de yasal alanın siyasal tutumları kadro, militan ve sempatizanlarıyla gündeme getirildi. Acilciler, diğer dost devrimci güçlerle birlikte, gücü oranında, en ön safta yerini alma çabası içinde oldu. Bu çabaların bilançosu, ATAK dergisi ve ilgili bolglarda belgeleriyle yer almaya devam ediyor.

Acilciler, uzun yılların birikimi, siyasal ön gürü ve söylemleriyle, demokrasi ve özgürlüğün Anadolu halklarının hakkı olduğunu dile getirdi. Kürt Halkı, Türk halkı, Arap halkı ve diğer farklılıkları ötekileştirilmeden demokratik haklarını dile getirdi. Kardeşliği savundu.  Torosların güneyi ve kuzeyi, Fırat’ın ötesi ve berisi, bir bütün olarak ülkemizin demokrasi mücadelesi için yola devam ettiğini açıkladı.

Ne olduysa bundan sonra oldu.

Milliyetçi, ırkçı refleks devreye girdi ve işaret verildi. Saldırdılar başladı. Acil hareketi her zaman olduğu gibi, özgün söylemiyle “demokrasi mücadelesinin kararlı bir iradesiyim” dedi. En yoğun olduğu alan daha çok Türkiyeli Arap halkının yaşadığı alan olması nedeniyle de korku dağları bürüdü.  MİT kaygısı devreye girdi. “Kürtlerden sonra bir de Araplar mı?” Dendi.

Oysa söylenen Herkesin özgürlük ve demokrasi hakları için mücadeleden ibaretti ve yeni bir şey değildi. Ancak bu ülkeyi kirli savaş kaoslarına süren akıllar, bu söylemleri statü dışı buluyor tasfiyesini istiyordu. Tam bu noktada, Engin ve İbrahim adlı ajanlara iş düşüyordu. Onurlu direnme tarihini yaratan acilcilere karşı, kirlilik saçma ve şaibe yaratıma işareti böylece çakılmış oldu.

Bir taşla iki kuş vurulacaktı; bir yandan devrimciler hakkında kötü izlenimler yaratılacak, diğer yandan halkların kimlik haklarına karşı sol milliyetçilerin refleksleri kışkırtılmış olacaktı. İşbaşı yapıldı, üç yıldır aynı nakarata böylece başlandı.

Amma nafile, sonuç alamadılar, bir değil üç yıldır uğraşıyorlar hala sonuç alamadılar. Görevlerini başaramadılar. Zerre kadar başarılı olsalardı bu işleri de bitmiş olurdu. Zerre kadar gerçeklikleri olsaydı iki cümleyle sonuçlanacak bir çaba yeterli olurdu. Ama bitiremediler, çünkü tüm iddiaları, yalan ve kurgudan ibaretti. Bu da görevin bir parçasıydı. Bu nedenle, bitmeyen tekrarlarla, eski söylemleri ısıtıp ısıtıp tükenen okurlarına sunmaya devam ettiler.

MİT, Kürt özgürlük hareketinde işlediği hatayı tekrar etmek istemiyor. Bir halkın kimlik hakları kitlesel yükselişle dile gelmeden önce, onu ezmek istiyor. Hedef budur, bunun en kestirme yolu da Özel Harp Dairesi yöntemiyle, kirlilik saçmaktı. Bu şebekenin yaptığı da budur.  

MİT, işe eski kuklalarıyla el atmıştı. Satın aldıkları kim varsa yeniden harekete geçirildi. İbrahim Yalçın ve Engin Erkenir’in yeniden buluşması burada anlam kazandı. Genelkurmayın desteklediği siteler haberi burada anlam kazandı.

Bu ikilinin buluşması belli bir görevin ifası için gerçekleşti. Sonraki tüm gelişmeler bu görevle ilgili çabaların bir uzantısı olarak yerini alıyordu. Bunun içine, 26 Mart 2010, Cuma günü 14 arkadaşın gözaltına alınmasını da kattığımızda her şey açık hale gelmiş olur. Bu girişim de kursaklarında kaldı. Örgütsel önlemler kirli amaçlarının yolunu kesti. Deneyim, İbrahim Yalçın – Engin Erkiner’in 26 Mart ihbarlarını işlevsiz kıldı.

İkili, TKEP'i tasfiye etikten sonra (28 yıl sonra) dönüp Acilcilere saldırmalarının temel nedeni budur. Acilciler halkların demokrasi ve özgürlük mücadelesinde çok hassas konuları ele almıştı; Anadolu halklarının kimlik haklarını savunuyordu ve güney bölgesinde güçlü bir etkiye, köklü bir tarihe sahipti. “Kürt belasından sonra, başka halkların da belası geliyor” kaygısı, MİT’i harekete geçirdi. Kuklalarını saldı. Devrimciliği kirletmekten başka bir işe yaramayan, belgesiz kanıtsız, spekülasyona dayalı, uydurma kurgularla karalamalar, böyle başladı. Onurlu insanların direnme tarihi olan Acilci hareketin her değerine saldırıldı.  Bunu ne bir örgütsel toparlanma, ne de bir örgütsel mücadele amacıyla yapmadılar ( bu yönde tek bir önerileri olmadığı gibi, örgütlülükten kaçınmayı önererek saldırılarını sürdürdüler)

Bu denklemin aşırı olduğunu sananlar olabilir. Ancak öyle değil. Bu ikili Acilcilerin her zaman demokrasi mücadelesi içinde tüm halkların kimlik haklarını savunduğunu unutmasınlar. Yeni bir şey yok. Yeni olan gelişen Kürt özgürlük hareketinin bu söylemi emek mücadelesi kadar öne çıkartmasıdır. Türkiye’nin üçüncü en büyük topluluğunun Araplar olduğunu da hesaba kattığımız da MİT’in kaygısını daha iyi anlamak mümkündür. Dikkat edilirse, bu ikili Acilcileri, kimi zaman “Arapçılık yapılıyorlar” suçlamalarıyla, kimi zaman “Arap düşmanıdırlar” diyerek şaşkınca suçladıklarını görmekteyiz., Bununla kalmayıp, “Arap halkının bir demokratik talebi olmadığı, dolaysıyla böylesi bir mücadelesinin  olamayacağını”  dile getirerek  ortalığa saçmak istedikleri bulanıklık aynı kaynaktandır. MİT ülkemizin demokratikleşmesinin en önemli ayaklarından biri olabilecek böylesi geniş bir topluluğun Kürt özgürlük hareketine de omuz verebilecek demokratik hak ve talep mücadelesine karşı, “doğmadan ezmek” için bir refleks göstermektedir. Ülkemize siyasal gelişmelerini doğru izleyen her ilgili bu konudaki hassasiyetlerin nasıl oluştuğunu da iyi bilir. Bu da doğaldır; demokrasi güçleri daha çok bu sürece katılacak güçleri ararken, devletin güvenlik güçleri, kuklalarıyla bunun önüne geçmek için çırpınacaktır.

Bu ikili, üç yıldır gecelerini, gündüzlerini, bu amaçla şaibe ve karalamaya bağladılar. Öyle ki, kirlilikte aileler, çocuklar ebeveynler bile nasibini almakta gecikmedi.  Siyasal kin böyle bir düzleme asla tanık olmamıştı. Bu bir görevdi.  Bunu iyi anlamak için Kürt özgürlük hareketi ve liderine ilişkin Özel harp dairesinin ortalığa saçtığı yalan kurguları ve karalamaları hatırlamak yeterlidir.

Bu ikilinin görevi, bir yandan devrimci hareket diğer yandan Acilcilerin kirletilmesini hedeflenmiştir. Bu ikili, bu görevi ifa ediyor. Bu ikili, MİT adına, Özel Harp Dairesi adına böylesi bir kinin deryasında yüzüyorlar.

Siyasi, örgütsel amaçları olmayan ve 30 yıllık TKEP’li geçmişlerini hatırlamayıp, mücadele sahasında var olan gücüyle çalışan Acilciler örgütü için “kimsenin örgüt kurma, örgütü yeniden diriltme diye bir derdi yok” diyecek kadar aptallaşmış olanların, örgütlü bir güce saldırmaları karanlık amaçlarına önemli bir işarettir. Ayrıca, bu türlerin ülkemiz demokrasi mücadelesi için hiçbir önermeye sahip olmamaları ise ilginçtir. Bu insanların var olan çabalarının ihbar üzerine kurulması dikkat çekicidir. Bu türleri anlamak için Doğu Perinçek’i hatırlamanın yeridir. İkili aynı yöntemle çalışıyorlar. Perinçek’in yeri resmen belli oldu, derin devletle iç içe olduğu anlaşıldı. Bunlarda aynı medresesinin izleri üzerinde milliyetçi reflekslerle görevlerini yürütüyorlar.

Biraz düşünmek gerek, bu ikili, ne siyasi bir hedef, ne örgütsel bir çaba ile bağlı olmadıkları ülkemizde devrimci hareketi kirletme şehvetleri ne anlama geliyor. Bunu anlamak için uzağa gitmeye gerek yok. Kendi el yazılarıyla kendilerini nasıl tanımladıklarına bakmak yeterlidir.

İkili, pervasız…

Polisle işbirliği içinde olduklarını söylemekten de utanmıyorlar, devletin arkalarında olduğunu dile getirerek bu cahil cüretini ortaya koyuyorlar.

Yüzleri kızarmadan, okura hakaret edercesine ve kendi el yazılarıyla bunu açıkça ilan ediyorlar.

Okuyup karar verin…

Engin Erkiner kendini tanıtıyor:
“Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner Polis İfadesi, s:16)


İbrahim Yalçın kendini tanıtıyor:
“Bir hafta sonraya gün kestik. (28 Ağustos 1986) ben, o günü MİT’e bildirdim. Çok sevindiler, başarılar vs. diyerek 150 bin TL’da paralarını alarak vedalaştık… Örgüt bittiği zaman, benim işim de bitecek. Artık devlet arkamda olacak hiçbir sıkıntım olmayacak. " (İbrahim Yalçın el yazısı İtirafnamesi s:9-10)

Tüm bilgiler ve kapsamlı açıklamaların tümünü alttaki linklerde bulmak mümkün

Gerisini konuşmaya gerek var mı?..

Not: Örgütün adaleti bunları yargılayacaktır. Bu karar mutlak olarak yerine gelecektir. Bu tartışma sürecinde yer alan, örgütümüzü ve değerlerini şu ya da bu biçimde karalayan herkes hak ettiği cezayı alacaktır. Örgüt, adaleti Paris’te, (1988 son baharında) bu şebeklerin yakasına yapıştığı sıradaki hallerini kimse unutmasın. O gün, korkudan kanı donanların, arkasına sığındıkları çevrelere rağmen kaçacak delik arayanların, bu gün işkembe-i kübradan efelik sözler sarf etmeleri, korkunun dağları nasıl da bürüdüğüne bir göstergedir. Isıracak it diş göstermez diye bir değim var. Ele düşen rahmet dilemesin.
Bir elin parmak sayısı kadar olmayan bu muhbir şebekesini, 1 Mayıs 2010’da kızıl bayraklarıyla alanlara inen Acilcilerin tükürüğü boğmaya yeter. Büyüğümüzün dediği gibi “aramızda zaman hakem olsun, düşene kimse acımasın.”
Ne yapsalar düşecekler bunun kurtuluşu yok. Acilcilerin sabrı dağları deldi. Çünkü onlar bir dava sahibidir düşmanlarının ise bir davası yoktur.

9 Haz 2010

GÜVENLİK DOKTRİNİ

TÜRKİYE - İSRAİL
GÜVENLİK DOKTRİNİ
Mihrac Ural
5 Haziran 2010
Bütün mesele yerli olmamaktır. Yerli olmak için emek ve çaba sarf etmemektir; yanlış konumlanışı, tarihle yüzleşerek doğru bir konumlanışa çevirememektir, farklılıklarla demokratik ve adil bir ilişkiye girmeyi reddetmektir.
Güvenlik doktrinini şiddet üzerine inşa etmek, çözülebilir sorunlara kendini esir etmektir. Üzerinde hüküm sürülen toprakları tanımayanların, bu toprakları tarihte ilk kez yaşama açıp onu anavatan eden, medeniyet kurup, bu güne kadar her türden asimilasyona karşı direnerek gelenlerin demokratik haklarını tanımama hatası üzerinden oluşan güvenlik doktrinleri iflasa mahkumdur. İsrail tas tamam böylesi bir algıyla güvenlik doktrini oluşturmuştur ve bu nedenle onun için her farklılık basit bir davranış olsa da düşmandır. Ülkemizdeki egemen güvenlik algıları da bundan hiç de farklı değildir.
Bölge ve insanlık vicdanını büyük muhasebelere sevk eden İsrail barbarlığı, Türkiye halklarını da derinden etkiledi. Birikimler ve yönelimlerdeki arayışlar Türkiye’yi zorunlu olarak İsrail çemberinden uzak durmaya yöneltti. Bu gün ABD’nin, İran’a karşı, İsrail’in olası bir provokasyonu ardından sürüklenmek durumunda olacağı bir savaş kaygısıyla İsrail’i sırtında yük olarak gördüğünü göz önüne getirdiğimizde, Türkiye’nin bölgede bir varlık olma yolunun, İsrail’e karşı alacağı tutumlardan geçtiğini daha iyi anlamış oluruz.
Tam bu noktada Türkiye İsrail ilişkisinin, yarım asırlık uyumunun bozulduğunu görmek yerinde bir gözlemdir. 31 Mayıs 2010 “Mavi Marmara” insani yardım konvoyu gemisine İsrail’in yaptığı silahlı baskın ve katledilen çoğunluğu Türkiye vatandaşı 9 kişinin yarattığı özgün durum ise, bu sürecin son halkasıdır. Bütün bunlara karşın, iki ülkenin devam eden güvenlik doktrini paydasındaki ortak algılarının değiştiği anlamına gelmiyor.
İki ülke aynı güvenlik yönelimleriyle içte ve dışta düşman diye gördüğü vehimlerin tedirginliğiyle yaşamaktadır. Tüm sorunlarını bu akılla çözmeye, güvenlik sorunu adı altında silahlı şiddet yöntemiyle yok edebileceği sanısına kapılmaktadır. Ülkemizde de egemen algılar bundan farklı değildir; İsrail’le Türkiye’yi yarım asırdır ortak kirli amaç etrafında tutan ilişkiler, kaosların, handikapların, macera ve düşmanlıkların üreticisi olan aynı güvenlik doktrininin ürünüdür.
İsrail güvenlik doktrini algılarınca da çok iyi bilinir ki, Siyonist İsrail devleti, bin kez zafer kazansa da bir kez kaybedince her şeyi kaybedecek, bölgemizin en tarihsiz, en yapay devletidir.
Ülkemizi bu algılardan uzak tutarak,  demokratik haklarımızı kazanarak, barış içinde birlikte yaşamımıza güç vermeliyiz.
***
Her ülkenin kendine özgü bir güvenlik doktrini bulunur.
Bunu şekillendiren tarihi, sosyal ekonomik jeo-stratejik birçok nedenden söz edilebilir.
Örneğin ABD, düşman ilan ettiği gücü yerinde tasfiye etmek üzerine, her türden şiddet aracını mubah gören ve bunu tüm dünyaya dayatan bir anlayışla güvenlik sorununu çözmeye yönelir. ABD’nin güvenlik doktrininde, düşman uzakta, olduğu yerde tutulmalı ve mücadele sahası dış alanlarda olmalıdır. Bu nedenle iç alanlara kadar gelmiş olan düşmana karşı akıl almaz risklerle mücadele pervasızlığı gösterir; 11 Eylül saldırılarına karşı, Afganistan, Irak işgalleri, Lübnan savaşı ve bir çok ülkenin başkentlerinin bombalanması dahil işgal, suikast (Lübnan Başbakanı Refik El Hariri’nin öldürülmesi) vb.  “yaratıcı anarşi” diye tanımladıkları yöntemlere baş vurulur.
ABD, bu güvenlik doktrinini, Amerika’nın yerli halkı Kızılderilileri yok ettikten sonra yani iç düşman ilan ettiği yerli halkı tasfiye ettikten sonra, dıştan gelebilecek tehlikeleri engelleme adına oluşturduğu iddiasındadır.
Güvenlik doktrinlerini genel olarak iki farklı algıya dayandırmak mümkündür. Birincisi; iç ve dış sorunların çözümünde diyalogu, hak eşitliğini, barışı temel alan güvenlik doktrinleri. İkincisi; iç ve dış sorunları güç üstünlüğüyle, silahlı şiddet, orantısız güç kullanımı, kesintisiz baskı uygulamalarıyla, düşman ilan edilen kesimlere nefes aldırmaksızın saldırıyı temel alan güvenlik doktrini.
Birincisi; Ekonomik açıdan olduğu kadar, üzerinde yaşanan ve hüküm sürülen topraklarda köklü olmaya, yerli ve orijinal olmaya bağlı olarak şekillenen güvenlik doktrinini ifade eder. Bu aynı zamanda, siyasi tarih serüveninde, demokrasinin dengeli gelişmiş olmasına, içte kendi vatandaşlarıyla, dışta komşularıyla temel sorunlarını çözmüş olmasına da bağlıdır. Farklılıklarına ve bundan kaynaklanan sorunlarına demokratik yol ve diyalogla yaklaşarak, barışçıl temelde çözüm arayan yaklaşımlar bu türdendir.
İkincisi; ekonomik açıdan güçlü olunsa da olunmasa da bulunduğu hükümranlık alanında orijinal olmayan, gelişmelerini dengeleriyle olgunlaştırmayan, iç sorunlarını içselleştirme gücünde olmayan, dış sorunlarını her boyutta yaşamsal bir tehlike olarak algılama durumuna düşenler, güvenlik doktrinlerini şiddet ve daha çok silahlı şiddet üzerinden kurgularlar. Bu algıda şiddet, gayri meşru yöntemler, saldırganlık, istila, işgal, darbe, suikast, vb. yöntemler, güvenlik doktrinin de temel araçları olurlar.
Bölgemizde gündeme gelen gelişmeler dikkatleri bir kez daha, güvenlik doktrinleri üzerine çekerken Türkiye-İsrail ilişkilerinde güvenlik algısı karşılaştırması da önem kazanmış bulunmaktadır.
İki ülkenin tarih serüveni, makalemizin konusu açısından önemli bir referanstır.

ÜLKEMİZİN GÜVENLİK DOKTRİNİ

Bilindiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti devleti oluşturulurken, Osmanlıdan farklı bir planla kurulduğu iddiasındaydı. Yurtta Sulh, Cihanda Sulh ilkesiyle yola koyulmuştu. Zira Osmanlının tarihi kanlı bir istila, tekrar ede duran bir iç ve dış fetih süreciydi. Hükmü altındaki topraklara emek vermeden, onu geçici vatan kabul ederek, başka milletlerin emekleriyle ürettiği değerleri, servetleri, toprakları gasp süreci idi. Bu yönelim kendine özgü bir akıl sistemi yaratmıştı; Osmanlı aklı.
Osmanlı aklı, yaşamın üretilmesini bitip tükenmez iç ve dış fetihler üzerine kılıç hakkıyla kazanma adı altında bir kanlı şiddete dayalı olarak görüyordu. Cumhuriyet farklı bir planla kurulduğu iddiasında olmasına karşın bu aklın hükmü altından kurtulamamıştı. Kuruluş sırasında, yani en güçsüz olduğu bir kesitte bile, iç fetih politikasından vazgeçmemişti. Kürtlerin hak taleplerini acımasızca ve kanlı biçimde bastırmıştı; Koçgiri isyanı ve sonuçları bunu gösteriyor (1921). Ardından Şeyh Sait ve Dersim gelmiştir. Bunları; Kilikya Ermenilerinin sürgünü, Hatay’ın ilhakı,  azınlıklara karşı 6-7 Eylül 1955 olayları, 27 Mayıs darbesinin ardından dayatılan Kürt sürgünleri takip etmiştir.
Cumhuriyet, en zayıf kesitlerinde farklılıklarını, iç sorunlarını şiddet, silahlı şiddet dışında bir yöntem kullanma gereği görmeden bastırmaya, yok etmeye çalışmıştır. Hasta adam, kendini nispeten iyi hissedince de, sınır dışı operasyonlarda en anlamlı ifadesini bulan, Kıbrıs işgaliyle de sıçrama yapan güvenlik algılarının tüm yönleriyle şiddet üzerine şekillenmiş olduğunu göstermiştir.
Cumhuriyeti tedirgin dengelerin esiri olarak böylesi yönelimlere sevk eden, elbette ki yönetimlerin kötü niyeti olarak tek başına ele alınacak konular değildir. Tersine bu bilinci şekillendiren dengesiz konumlanış ve sürdürülme çabası verilen nesnel yapıdır.
Cumhuriyet, Osmanlının devamıdır. Bu devamlılık kılıç hakkıyla elde edilmiş topraklarda yerli olmamanın, orijinal olmak için bin yılı aşkın süreye rağmen, emek vermemenin hakim ile mahkum arasında açtığı onarılmaz uçurumları ifade eder. Bu ise, yaşamı sürdürme tarzında da üretime dayalı olmaktan çok; gaspa, istilaya, içte ve dışta her farklılığı düşman görmeye kadar götürür. Nitekim Osmanlı ve onun ardısı Cumhuriyet bu algıların üzerinde şekillenmiştir. Cumhuriyetteki Osmanlı tas tamam budur; “Türkün Türk’ten başka dostu yoktur” söyleminin bilinçaltında böylesi bir zorlama bulunmaktadır.
Bu algı gerçekçi bir anavatan üzerinde yerli olmamanın tetiklediği bir algıdır. Fetih topraklarıdır bunlar. Üzerinde emek vermiş, doğal alanları yaşama ilk kez açarak, anavatan haline getirmiş halkların yaşadığı topraklardır bunlar. Böylesine medenileşmiş, üzerinde yaşam süren toprakları istila ederek ve bununla yetinmeyip emek katmadan sür git talanlarla gasp ederek hüküm altında tutmanın sonucu budur; hırsız tedirginliği sendromudur bu.
Cumhuriyet, kuruluşuyla birlikte içine düştüğü bir handikapla tek uluslu bir örgütlenmeye gitmiştir. Çok etnik yapılı, tarihi uygarlıklar kurmuş ve yaşamını kararlılıkla bu güne getirmiş halkların yaşadığı topraklarda tek boyutlu dayatma kaçınılmaz olarak gerginlik nedenidir. Osmanlıdan farklı bir yapıyla kurulduğu iddiasına karşın, Osmanlıdan devraldığı yapıyı aynıyla devam ettirmekle kalmayıp bunun üzerine tek ulusçu bir devlet kuruluşuna girişmek, Osmanlı kadar ve daha fazla iç ve dış sorunların kaosunda boğulmak demektir. Nitekim Cumhuriyet içte farklılıklarıyla, dışta tüm komşularıyla sorunlu bir devlet olarak yaşam sürdürmüştür. Bu nedenle de kendini zayıf görmüş, emperyalist devletlerin bölge ve dünya siyasetlerinde kullanılan bir maşa haline dönüşmüştür; NATO üyesi olmak için Kore kardeş savaşında taraf olmak, Sovyetlerin kuşatılmasında, ABD üslerini topraklarında konuşlandırmasında, bölgedeki savaşlarda taraf olma da ülkemizin makus bir kaderi haline gelmiştir.  
Yaşadığı topraklar üzerinde yanlış konuşlanan her siyasal kurum (buna devletler de dahil) o toprağın gerçek değerleriyle (buna halklar da dahil), çatışma içinde olacaktır. Bu çatışma kaçınılmaz olarak, bir refleksle kendi yanlışları üzerine kurgulanan güvenlik doktrini oluşturacaktır. Cumhuriyetin güvenlik doktrini de böyle şekillenmiştir. Bu yüzden “yurtta sulh cihanda sulh” söylemi, güzel bir veciz söz olmaktan öteye gitmemiştir.
Anadolu birimizin değil hepimizin anavatanı olması gerekirken,  bu coğrafyayı farklılıkların adil, eşit ve kurucu ortaklığıyla demokratik olarak yapılandırmak yerine, tek millet, tek dil, tek bayrak adı altında haksız ve gaspçı edayla, kılıç hakkı dayatmasıyla hükümranlık altında tutmanın kaçınılmaz sonucu, her soruna güvenlik sorunu gözüyle yaklaşmayı getirmiştir. Bu da bitip tükenmez sorunların, kaos ve çatışmaların nedeni haline gelmiştir. Böylesi bir sonucun güvenlik algısı, iç ve dış düşmanla sür git savaş hali üzerinden biçimlenir. 200 yıldır süren Kürt isyanlarını, yok edilen Ermeni, Rum ve Süryani varlığını, üzerine ölü toprağı serili Türkiyeli Arap halkının acısını başka türlü izah etmek mümkün değildir.


İSRAİL’İN GÜVENLİK DOKTRİNİ

İsrail’e gelince; durumu hiçte bundan farklı değildir. İsrail’in “köksüz” bir devlet olmasıyla, Cumhuriyetin köklü bir devlet geleneğinden gelmiş olması hiçbir şeyi değiştirmiyor. Kaldı ki, unutmayın Cumhuriyet ile İsrail devleti arasında yalnızca 25 yıl fark var; İsrail 1948’de kuruldu, Cumhuriyet 1923’te. Devletler tarihinde bu fark bir hiçtir; her iki devletin de birer dünya savaşı sonrası oluştuğunu unutmamak gerek.
Cumhuriyeti Osmanlı’nın birebir devamı olarak algılayıp, köklü - köksüz olma iddialarında bulunmak ise ayrı bir handikap. Buna özürü kabahatinden büyük derler. Osmanlı çok etnik yapılı otokritik, teolojik, monarşik bir devlettir, Cumhuriyet ise tek uluslu bir vakıadır. Cumhuriyet, içindeki Osmanlıyla bir Osmanlı devamıdır, o da yanlış konuşlanmayı mutlak bir statü olarak sürdürme inadıdır, Osmanlı akıl egemenliğidir. Bu nedenle güvenlik algılarının benzer olması pek şaşırtıcı değildir.
İsrail, gaspçıdır. Avrupa’nın II. Dünya savaşındaki kefaretinin Filistin halkına ödetilmesinin bir ürünüdür. Siyonizm Nazi’dir, tas tamam bir emperyalist ideolojidir. Emperyalizmin ana yurdunda, bir siyasal yönelim, Yahudi emperyalist sermayenin ideolojik aracı olarak doğmuştur. Siyonizm, emperyalist kanlı pazar savaşında bir taraftır. Nazi ırkçılığı karşısında farklı bir ırkçılık olarak önce hezimete, sonra müttefik kuvvetlerle galibiyete ulaşmıştır. Bunun ödülünü de, devlet olarak bölgemizde konumlanarak almıştır; Avrupalı da bunu, bir kefaret ödemesi olarak desteklemiştir.
Siyonist İsrail devleti, Cumhuriyetten hiçte farklı olmayan bir yol ve yöntemle, iç düşman ilan ettiği yerli halkı, kitlesel imhaya girişmiştir, katletmiş, yakıp, yıkmıştır. Kan döke döke Filistin topraklarının % 78’ini ele geçirmiş ve ardından sınır dışı operasyonlara başlamıştır. Kürt isyanlarını ülke içinde kitlesel imhayla yok eden ülkemiz yönetiminin, son 25 yıldır sınır ötesi operasyonlarını da İsrail gibi kirli bir savaşla sürdürmesi, iki ülke arasındaki güvenlik algılarının benzerliğine önemli bir gönderme gibi durmaktadır.
Siyonist İsrail devleti, Filistin halkının anavatanı üzerinde, sonradan konumlandırılmıştır. Varlığını korumada daha çok demokrasi ve paylaşımcı olmak yerine; istilacı ve gaspçı olmanın kaçınılmaz yolu, her sorunu güvenlik gözüyle görmeye ve bunun sonucu olarak tüm sorunlarını silahlı şiddet gücüyle çözme anlayışı gündeme gelmektedir. Güvenlik doktrini böylece şekillenen Siyonist İsrail’in insanlığa meydan okuyan girişimleri, emperyalist çevrelerden aldığı destekle sürmüştür.
İsrail, BM’in almış olduğu 100’ü aşkın kararı elinin tersiyle iterek, içte ve dışta Filistinlileri katletmeye yönelme pervasızlığı, hırsız tedirginliği sendromu olarak belirmektedir. Kendine ait olmayan topraklarda gasp ettiğiyle yetinmeyip, yeni istilalar peşinde kanlı kıyım dayatmaları, Filistin halkını olduğu kadar, kendi halkını da savaş ortamına esir etmiştir. Savaşın İsrail açısından yaşamın yeniden üretilmesinde temel araç olması, bu anlayışın bir sonucudur.
Türkiye-İsrail ilişkilerini yarım asırdır uyumlu bir zeminde tutan da bu ortak güvenlik algısıdır. Düne kadar, ortak askeri tatbikatlar, hava sahalarında eğitim uçuşları, teknolojik alış veriş, askeri ihaleler, istihbarat paylaşımı, İran’a karşı olası askeri saldırı tatbikatları, 2007’de Türkiye’nin komşularıyla sorunlu hale gelmesini hedefleyen, İsrail savaş uçaklarının yakıt tankerlerinin ülkemiz toprakları üzerine bilinçli olarak terk edilmesi gibi, ciddi askeri sorun yaratma provokasyonları da bu sürece dahildir. İsrail ve Türkiye, bölgemizde yarım asırdır emperyalistlerin ileri iki karakolu olarak konumlanmıştır. Halklarına zulüm yapmış, komşularına ve doğaya acımasızca saldırmıştır.
İsrail sürekli olarak ipin ucunu kaçırıp insanlığa ve insanlık değerlerine saldırmaktan da çekinmemiştir. Kuruluşundan bu yana, bölgemizdeki tüm savaşları İsrail başlatmış ve provokasyonlarıyla çeşitli katliam ve suikastları organize etmiştir. İsrail, her şeyi kendine düşman ilan eden algılarıyla, güvenlik doktrinlerini de şekillendirmiştir.

YOL AYRIMI MI?
Buna rağmen dünya ve bölge değişiklikleri, Türkiye-İsrail arasında devam eden böylesine kirli ilişkiyi etkileyerek değiştirmeye başlamıştır. Derin devlet mantığı içinde şekillenen ilişkilerin çözülme sürecine girdiği gözlenmektedir. Çözülme, Gazze’ye giden yardım konvoyuna yapılan askeri baskın ve çoğunluğu Türkiye vatandaşı 9 kişinin ölmesiyle başlamadı. Bunun öncesi bir dizi gelişme daha olmuştu. Dawos’taki “One minute” tartışmasından da önce ortaya çıkan gelişmeler bulunmaktadır. Avrupa kapılarında sancılı bekleyişin altına ezilen Türkiye, yüz yıldır bölgeye kapalı ya da düşman siyasetle sürdürdüğü yanlışını, ulusal çıkarlarına daha uygun gördüğü bölge açılımıyla nispeten değiştirme eğilimi gösterdi. İslam Ülkeleri Konferansı Başkanlığına Suriye’nin katkısıyla, Türkiye vatandaşı İhsan Ekmeleddinoğlu getirildi. Karşılıklı ziyaretlerle, ekonomik anlaşma ve yakınlaşmalar, ardından vizelerin kaldırılmasıyla, Suriye Türkiye ilişkileri iyileşti. Mısır’ın bölgede oluşturduğu boşluğu Suriye’nin çabasıyla Türkiye’nin doldurması için ortaya konan çabalarla bölgede örnek bir komşuluk ilişki süreci açıldı. Ticari mübadele katlanarak arttı, gümrük tarifesi tavizleri karşılıklı olarak verildi, ekonomik hareketlenme sağlandı. Bu süreç, bölgede barış görüşmelerinde Türkiye’ye ilk kez rol oynama şansını getirdi. Kültürel, sanatsal, mübadeleler yoğunlaştı.
Tarihi boyunca Filistin davasına duyarlı olan Türkiye halkları, devletin etkinliğini de aşan sivil inisiyatiflerin doğuşuna yol açtı. Sivil kuruluşların aktivistleri, Filistin halkı için büyük çabalar vererek iki ülke arasındaki ilişkiye köprü oluşturdu. Dipten gelen bu dalga, halkın eğilimleri karşısında devletin politikasında yönlendirici etkiler yarattı.
Türkiye, bölgenin gerçek bir unsuru olma yönünde beliren politikalarla göründükçe, bölge halklarının talepleriyle uyumlu bir yöne döndükçe, İsrail; kuşkuculuğu, gerginliği, gaspçı ve istilacılığından kaynaklanan düşmanlık ve savaş üzerine kurulu güvenlik algılarıyla yüz yüze gelmektedir.
Bölgemizde İsrail’in başlattığı haksız savaşlar, kanlı operasyonlar ve suikastlar dünyada nefretle izlenmesine yol açmıştır. Bu girişimlerin son halkasında Lübnan ve Gazze savaşları bardağı taşıran son damla niteliğindeydi. İsrail’in Lübnan savaşı (12 Temmuz 2006), bölgemize ABD destekli Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) amacıyla dayatılmıştı. Bu savaş barışçıl ve ordusuz Lübnan’a karşı bir yıkım ve kıyım savaşıydı.
Afganistan’dan Irak’a, Kafkaslardan Akdeniz’e uzanan tüm bölgeyi denetim altına alacak “yeni bir çağın başlangıcı” olarak dayatılan Lübnan savaşı, İsrail’in ve tüm emperyalist güçlerin ağır bir yenilgi almasıyla noktalanmıştı.
Bölgemizin çağdaş tarihinin en önemli kırılması, emperyalist güçlerin ve onun maşası İsrail’in, bölgemizde ilk kez ağır bir yenilgiyle, hezimete uğraması, bu savaşta gerçekleşmişti. ABD ve İsrail planları ters yüz edildi. ABD, bu tarih itibariyle bölgemizden gerisin geriye dönen etkinlik çarkları altında ezilerek, bu güne gelindi.
 Lübnan savaşındaki ağır hezimetiyle İsrail, içte ciddi sarsıntılar yaşadı, kaygı ve gerginlikleri arttı. Bu sendromdan çıkmak üzere, rahat lokma bir zafer kazanmak adına acımasızca Gazze’de Filistin halkına savaş açtı (27 Aralık 2008-18 Nisan 2009); fosfor bombaları dahil, her türden insanlık dışı yöntemle, orantısız silahlı şiddet uygulayarak, kendini tatmin edecek, içe dönük mesaj olacak bir sonuç almak istedi. Ancak bunu da başaramadı. Gazze direndi ve başardı. Gazze ambargosu bu ağır yenilgi zincirinin karşısında bir İsrail refleksi olarak gündeme geldi.
İsrail güvenlik doktrini algılarınca da çok iyi bilinir ki, Siyonist İsrail devleti, bin kez zafer kazansa da bir kez kaybedince her şeyi kaybedecek, bölgemizin en tarihsiz, en yapay devletidir.
Bölge ve insanlık vicdanını büyük muhasebelere sevk eden İsrail barbarlığı, Türkiye halklarını da derinden etkiledi. Birikimler ve yönelimlerdeki arayışlar Türkiye’yi zorunlu olarak İsrail çemberinden uzak durmaya yöneltti Bu gün ABD’nin, İran’a karşı, İsrail’in olası bir provokasyonu ardından sürüklenmek durumunda olacağı bir savaş kaygısıyla İsrail’i sırtında yük olarak gördüğünü göz önüne getirdiğimizde, Türkiye’nin bölgede bir varlık olma yolunun, İsrail’e karşı alacağı tutumlardan geçtiğini daha iyi anlamış oluruz.
Tam bu noktada Türkiye İsrail ilişkisinin, yarım asırlık uyumunun bozulduğunu görmek yerinde bir gözlemdir. 31 Mayıs 2010 “Mavi Marmara” insani yardım konvoyu gemisine İsrail’in yaptığı silahlı baskın ve katlettiği çoğunluğu Türkiye vatandaşı 9 kişinin yarattığı özgün durum ise, bu sürecin son halkasıdır. Bütün bunlara karşın, iki ülkenin devam eden güvenlik doktrini paydasındaki ortak algılarının değiştiği anlamına gelmiyor.
İki ülke aynı güvenlik yönelimleriyle içte ve dışta düşman diye gördüğü vehimlerin tedirginliğiyle yaşamaktadır. Tüm sorunlarını bu akılla çözmeye, güvenlik sorunu adı altında silahlı şiddet yöntemiyle yok edebileceği sanısına kapılmaktadır. Ülkemizde de algılar bundan hiçte farklı değildir.
İsrail’in, Gazze’ye giden insani yardım konvoyuna karşı uluslar arası sularda gerçekleştirdiği operasyon ne ise; Şırnak’ın Cizre ilçesindeki BDP’nin barışçıl gösterilerinde, Türk Ordusunun sürdürdüğü kıyım ve operasyonların durdurulması talebiyle yaptığı eyleme karşı, gerçekleştirilen saldırı da aynı meşreptendir. Her farklı duruş bir düşmandır tezi İsrail için ne ise, Türkiye için de o olmaya devam ediyor.

SONUÇ:
Ülkemizde önemli değişim ve gelişmeler yaşanmaktadır. Bu değişimin ana halkası Kürt özgürlük hareketidir. Demokrasi mücadelesinde hepimiz adına gelişen bu süreç aynı zamanda halkımızın da etkin duruşlar sergilemesini gündeme getirmektedir. Bu süreç tarihi gerici siyasal iktidarın artık başıboş davranışlarına, darbeci faşist girişimlerine de önemli engeller oluşturmuştur. Bu bir kırılmadır.
Kırılma, Kürt özgürlük hareketinin başarılı çıkışıyla pekişme eğilimi göstermiştir. 29 Mart 2009 mahalli seçimlerinin ortaya koyduğu tabloda önemli mesafelerin kat edildiği görülmüştür. Geri dönüşü mümkün olmayan, demokrasi ve özgürlük süreci açıldıkça ortak ülkemizin güvenlik doktrininde de önemli değişimler gündeme gelecektir. Bu da Türkiye’nin İsrail’le farklılaşmasının zemini olacaktır. Irkçılığı, tekçi zihniyeti aşan Türkiye, ırkçılık batağında daha da dibe vuran İsrail’le yollarını ayırma durumunda olacaktır. Bu süreç başlamıştır ve geri dönüşü mümkün olmayan bir şekilde de ilerleyerek, halklarımızın mücadelesiyle derinleşecektir.
Bu gün, farklı bir sürecin eşiğinde olmamız ve bunu kalıcı hale getirmemiz buna bağlıdır. Bu gelişmelerin yoğunluğu altında, devletinde gerilemesi gerçekleştikçe, Türkiye’nin İsrail’le bir biçimde yüz yüze gelmesi kaçınılmaz olacaktır.
Ortak güvenlik doktrininin on yıllardır her iki ülkeyi emperyalistlerin bir uydusu haline getirmesi artık bir gerileme içindedir. Bu gerileme gerçekçi boyutlarıyla halkın talepleri yönünde ağırlığını koydukça, ülkemiz demokratikleşme yönünde gerçekçi dönüşümlere uğradıkça İsrail’le yüz yüze gelmesi kaçınılmaz olacaktır. 
Bölgeyle bütünleşen, bölge halklarının çıkar birliğiyle barışa hizmet sunan bir Türkiye’nin, İsrail engeliyle karşı karşıya kalması kaçınılmazdır. İktidarlar buna hazır olmasalar da, görsel duruşlarla zevahiri kurtarmaya çalışsalar da bu gidişin artık geri dönüşü yoktur. Bu da kendini farklılaşan güvenlik doktrinlerinde ifade edecektir.
Halkıyla barışık olan, farklılıklarının demokratik haklarını anayasal, yasal ve kurumsal olarak sağlayan demokratik bir ülke, sorunlarını güvenlik gözlükleriyle çözmeyi tarihe gömen bir ülkedir. Bunun için tarihle cesurca yüzleşmeye, güvenlik doktrinlerimizi değiştirmeye bölgemizle bütünleşerek dış güçlerin, yerli halklara karşı kıyım politikalarının önüne geçmeye çalışmalıyız.
Bu ülke birimizin değil, hepimizin olduğunu birbirimize yeniden kanıtladıkça ortak yaşamın barışçıl doktrinlerini de oluşturmak zor olmayacaktır. Bunun için, ülkemizin gerçek anlamda bir eksen değişikliğine ihtiyaç var. Bunu, devletin içinde bulunduğu statü bataklığında hiç bir iktidar elde edemese de, halklarımız ve gelecek nesiller bu süreci başarmaya muktedirdir.

THKP-C (Acilciler) Basın açıklaması no:16

THKP-C(Acilciler) Basın Açıklaması
6 Haziran 2010 / No: 16
SİYONİST İSRAİL  
BÖLGE VE DÜNYA BARIŞINA BİR TEHDİTTİR

Bölgemizin bütün savaşlarını Siyonistler başlattı. Bunun öylesi akıl zorlaması gerekçelerle yaptılar ki, insanı, doğayı katletmek İsrail için bir tür inanç haline gelmiştir.
Bölgeyi düşmanlar ringine çeviren yönelim, İsrail’in güvenlik algı ve güvenlik doktriniyle yakından ilgilidir. Siyonistlerin güvenlik doktrini, her şeyi düşman görmek üzerine kurulmuştur. Çünkü siyasal erkleri, başka milletlerin toprakları üzerinde kurulmuştur. kendilerine ait olmayan toprakları istila ederek devlet kuranların korku ve kaygılar üzerine bindirilmiş yaşamlarında, farklılıkları hazmetmeleri, demokratik olmalarının mümkünü yoktur.
Siyonist devletin üzerine kurulduğu topraklar Filistin topraklarıdır. II. Dünya savaşında Yahudi halkının uğradığı kıyımın bir kefareti olarak batılı güçlerce bölgemize oturtulan bu devlet, tarihsiz bir devletti. Bu devletin dün gibi bu gün de varlığı, başka varlıkların konjonktürsel konumlarına bağlıydı; bunlar İngiltere’sinden ABD’sine uzanan emperyalist güçlerdi. Bölgedeki çıkarlarının ileri karakolu olarak Siyonist İsrail devletine destek veren emperyalist ülkeler, aynı zamanda İsrail’in Nazi yöntemleriyle sürdürdüğü ırkçı, yayılmacı, istila ve gaspçı tutumlarının da kışkırtıcısı konumundadırlar.
Kendine ait olmayan topraklarda hüküm sürmek, gerginliğin ve korkuların baskısı altında yaşamı ikame etmek, yalnızca düşmanlık ve savaş üzerine kurulu dengelerle mümkündür. İsrail’in güvenlik doktrini bu temel üzerinde yükselmektedir. Bu algılarla bölgede savaş halinde olmadığı bir komşu, kıyım ve yıkıma uğramayan bir halk yoktur. İsrail açısından bölgemizin her farklı varlığı bir düşman cephesidir.
İsrail devleti adı altında bir hükümranlık kazanan Siyonizm, bir emperyalist kültürdür ve bu kültürün anavatanında üremiştir. Bölgemize II. Dünya savaşının bir kefareti olarak yerleşirken beraberinde emperyalizmin her türden insanlık karşıtı ilişkisini de getirmiştir; savaş, yayılma, işgal istila, suikast, yıkım ve kıyım. II. Dünya savaşının en tecrübeli Siyonist askerleri, İsrail devleti ordusunu oluşturmuş ve ikinci dünya savaşı artığı silahlarla donatmıştır. Kuruluşuyla birlikte bölgemizin güç dengesini alt üst eden bu adım, bölge ve dünya barışına indirilen ağır bir darbe olarak belirmiştir.
Siyonizm bu gün İsrail devleti adıyla vardığı yer Nazizm’dir; ırkçılık Güney Afrika Apartheid yönetimini de aşmıştır.
Siyonist İsrail, eli kanlı bir korsan devlettir, terörizmi, resmi bir devlet politikası olarak ikame eden dünyanın ilk ve tek pervasız yönetimidir; yeryüzünde, kirli amaçlarla işlediği suikastları muhalefetiyle ve iktidarıyla, üst yönetimde oy usulü karar bağlayan bir başka devlet yoktur.
Siyonizm’in bölgemizdeki ortakları İran şahı ve gerici Türkiye yönetimleridir. Yarım asır bölge halklarına karşı düşmanlık üzerine kurulu ortaklıkları İran devrimiyle bozulmuştur. Ülkemizde demokratik arayışlar, halkın etkin özgürlük ve demokrasi mücadelesi yükseldikçe bu kirli ortak süreç değişmeye yüz tutmuştur.
Ülkemizle İsrail arasında kopuş hala köklü değildir. Ancak önemlidir. Aynı güvenlik doktriniyle gidilemeyeceğini gören ve halklarımızın demokratik baskısı altında eksen kaydırma zorunda olduğunu gören devlet bölgemizle bir bütünleşme içine girerek bölge barışına önemli katkılar da sunmaktadır. Sorunlarını demokratik adımlarla aşmaya yönelen Türkiye, her adımında İsrail’in güvenlik doktriniyle yüz yüze kaldığı görülecektir. Bu ise bölge halklarının gerçek çıkarlarına bir adım daha yakın olmaktır.
Mavi Marmara gemisine yapılan baskın ve 9 Türk vatandaşın hunharca öldürülmesi, İsrail’in komşuluk ve dostluk ilişkisinde nasıl bir, sığlık içinde, tek boyutlu bakışa müptela olduğunu yeterince göstermiştir. Gazze’ye insani yardım konvoyunun uluslararası sularda maruz kaldığı İsrail korsanlığı, Türkiye- İsrail arasında gerçek anlamda bir yol ayrımı olarak belirmiştir. Devlet düzeyinde ciddi değişimler belirmese de halkın vicdanında bir kez daha düzelmesi mümkün olmayan biçimde bir kırılma olarak belirmiştir.
Halkımızın demokratik kanaatleri siyasal bir duruşa yöneldikçe, ülkemiz bölge barışına daha etkin bir tarzda katkı yapmaktadır. Bu ise, İsrail’le yarım asırdır sürmekte olan kirli ortaklığa son veriyor.
Ülkemiz ve bölgemizde her sorumlu tutum, bu ayrımı köklüce derinleştirmeyi gerektiriyor. Bu aynı zamanda, Yahudi halkını esir almış ırkçı Siyonist siyasetleri de mahkum ediyor. Siyonizm bu yanıyla barışçıl yaşam arzusu içinde olan Yahudi halkının da çıkarına olan bir yönelimdir. Bu süreçte atılacak her adım, ülkemizin iç barışı, bölgemiz ve dünya barışı için de sorumluca bir katkıdır.
Örgütümüz THKP-C(Acilciler) Siyonist İsrail devletinin deniz korsanlığını ve katliam girişimlerini şiddetle protesto ederken bu mücadelenin bir parçası olarak bölge halklarının saflarını sıkıştırması için gereken tüm yükümlülüklerini yerine getirme kararlılığındadır.

THKP-C (Acilciler)

5 Haziran 2010




31 May 2010

İSRAİL İNSANLIĞA SALDIRIYOR

İSRAİL İNSANLIĞA SALDIRIYOR

Mihrac Ural
31 Mayıs 2010

İstanbul’dan kalkan Gazze’ye yardım konvoyu, uluslararası sularda 30 Mayıs 2010 gecesi İsrail deniz komandoları tarafından saldırıya uğradı.
İnsani yardım taşıyan gemiye baskın düzenleyen İsrail ordusu, rastgele yaptığı yaylım ateşiyle, onlarca yardımseverin ölümüne ve yaralanmasına yol açtı.  Ölü sayısının 19, yaralıların ise 100 kişiyi aştığı ilk haberlerde, sayının çok daha fazla olduğu tahmin ediliyor.
İnsanlara yardım amaçlı olan bir konvoya yapılan bu saldırı akıl zorlaması bir deliliktir.
Bu saldırı, bir çılgınlık ve insanlığa meydan okumadır.
İsrail’in saldırısı askeri bir cürüm değil, bir insanlık suçudur.
İsrail bu girişimiyle bilenen çirkin Nazi suratını bir kez daha insanlığa meydan okuyarak göstermiştir. Uluslararası suları bile, korsanlık sahası olarak işgal ederek, kanlı bir hüküm altına alma girişimiyle bilinen İsrail, tüm uluslararası hukuk kurallarını çiğnemiştir.
İsrail, bu kez insanlığın tümünü karşısına alma çılgınlığına yönelmiştir.
Terör devleti İsrail’in bu pervasızlığı, kirli tarihi ve kültürüyle yakından ilgilidir.
Tarihsel kültürlerinde tanrıyla savaşan anlamında İsrail adını taşıyan, tarihinin tüm kesitlerinde başına gelen sürgünlerin nedeni ve diasporalarda yerleştiği topraklara gerginlik eken tutumlarıyla ağır bedeller ödeyerek bu güne gelen Siyonist akıl, kendini ve halkını çılgın tehlikelere atmaya devam etmektedir. Tarihte, Yahudilerin başına gelen olumsuzlukların da nedeni bu akıldır. Bu akıl, bölgemizdeki olumlu komşuluk ilişkilerinin gelişmesi karşısında gerginlik içinde, saldırgan reflekslerle dehşet saçmaya yöneliyor.
Bölgemizde büyük değişimler yaşanırken Siyonist akıl yalnızlaştıkça, artan saldırganlığı, bölge halklarının kardeşlik ilişkilerini tehlikeli dönemeçlere yöneltiyor. Oysa bölgemizde değişen güçler dengesi, barış ortamını, halkların kardeşliğini daha da pekiştirme potansiyeli taşıyor.
İsrail bu gelişmeleri kendine yönelik bir tehlike saymakta ve gergin bir duruş sergilemektedir. Bölgeye sonradan yerleştirilmiş bir yama olan, Avrupa’nın Yahudilere II. Dünya savaşında çektirdiklerinin bir kefareti olarak Filistin toprakları üzerinde işgalci bir güç olarak oturtulan İsrail devleti, kendini hiçbir zaman bölge barışının bir parçası olarak saymamıştır. O, bölgedeki varlığını her zaman bir savaş durumu ve savaş süreci olarak algılamıştır. Bu nedenle, hiçbir İsrail hükümeti dış politikasını barışı esas alan, bölge halklarıyla sürekli barışı kazanma üzerine kuramamıştır. Her ilişkiyi askeri güç ve güvenlik çerçevesinde ele almış, bunun için, daha çok toprak işgali, daha çok askeri üstünlük üzerinden sağlanan geçici ikili anlaşmalara yönelmiştir. Bu nedenle de yaptığı hiç bir anlaşma kalıcı olmamış, anlaşmalarının her bendi için yeni anlaşma gereği ortaya çıkmıştır. İsrail BM kararlarını ihlal eden pervasızlığıyla, kimi kararsız Arap ülkeleriyle giriştiği ikili anlaşmalarda hiçbir yükümlülüğü yerine getirmemiştir.
İsrail, bu tarih ve konjonktürel algılarla, bölgemizin tüm savaşlarının nedeni ve başlatıcısı olmuştur. Bununla kalmamış, bölgede işlenen suikastların, provokasyonların da organizatörü olarak yer almıştır. Öyle ki, provokasyonlarında kendi halkına karşı roket saldırısı yaparak ya da 1982 Lübnan’ı işgal eden savaşta olduğu gibi Londra büyükelçisini katlederek çılgınlık göstermekten çekinmemiştir.
Nükleer silahlarıyla birlikte İsrail’in yarattığı tehlike, sadece bölgemizin değil, dünyanın da barışını tehdit eden insanlığa karşı bir duruş olarak belirmektedir.
İsrail devleti bir terör devletidir, İsrail devleti bir Nazi devletidir, tarihi boyunca insanlık suçu işleyen bir devlettir diyerek yıllardır yazıyoruz. Siyonist Nazilerin kanlı girişimlerini açığa vuruyoruz. İsrail’in bir başka açıdan sadece insanlığa değil, aynı zamanda kendi halkına, Yahudilere karşı anti-semitik bir duruş sergilediğinden söz etmek yanlış değildir.
Bu devlet, kendi halkına karşı tehlikeli bir devlettir. Bu devlet, Yahudilerin bu topraklarda bin yıllardır süren barışını, ebedi tehlikelere ve düşmanlıklara dönüştürmekte olan bir devlettir. İşgalci bir güç olarak yerleştirilen bu devletin, bölgemizin nesnel yapısıyla çatışma içinde sürdürdüğü yaşamını devam ettirmesi mümkün değildir.
Terörist İsrail devletinin bu mantıkla, kendi halkı Yahudilere karşı da gösterdiği duruşla, bölgemizde uzun süre yaşama şansı olduğunu söylemek çok güçtür. Bu tespit verilerin terörist İsrail devletine ilişkin kanaatlerin tespitidir; Yahudi halkının da kurtuluşu algısını içermektedir.
Bilinmeli ki, anti-semitik duruşlar ne kadar ırkçı ise Siyonist İsrail’in duruşu o kadar Nazi’dir, o kadar insanlık dışıdır.
Yahudi halkı, başlarına çöreklenen bu ırkçı devletin kefaretini ödeme tehlikesiyle karşı karşıya düşmüş bulunmaktadır. Terörist İsrail devleti, insanlık düşmanı konumuyla bölgenin, dünyanın ve tüm insanlığın tepkisi altında tarihe karışmakla yüz yüze kalmaktadır.
Siyonist İsrail devleti, masum insanlara, yardımdan başka bir amacı ve hedefi olmayan insanlara saldırmakla aşılması mümkün olmayan insani sınırları da aşmıştır. Bundan sonrası insanlığın bu vahşet karşısındaki kararlı duruşuna aittir.
Bu vahşetiyle insanlığı yeneceğini sanan İsrail terörü, insanlığın haklı tepkisiyle yüz yüze kalacaktır.
Bundan sonrası, insanlığın söyleyeceği söze kalmıştır. Bu söz, her ne kadar İsrail’in koruyucusu emperyalist güçlerin sulandırmalarına maruz kalsa da yardım konvoyuna yapılan baskın İsrail’i sonuna kadar takip edecektir.
Yardım konvoyları bundan sonra artan bir yoğunlukla ve ne pahasına olursa olsun Filistin’e ulaşma mücadelesi verecektir. İsrail insanlığı katlettikçe, yardım konvoyları da insanlığı kurtarmak için yoluna devam edecektir.
Irkçılıkta, Nazileri aşan, nükleer silahlarla bölge ve dünya barışını tehdit eden, en masum ve en barışçıl talebe ağır silahlarla ölüm kusan, uzak-yakın komşularının tümüyle savaş halinde olan Siyonist İsrail devleti, insanlıkla savaş halindedir. Siyonist İsrail devleti, insanlıkla savaşında ağır bir yenilgi almaya mahkumdur.

26 May 2010

26 MAYIS 2010 GENEL GERVDE OMUZ OMUZA


26 Mayıs 2010 genel grev etkinlikleri kapsamında Antakya

Kadim Roma kenti Antakya, demokrasi mücadelesinin, hak ve hukuk direnişinin, emekçilerin, halklarımızın talepleri yanında duran bir başkent. 26 Mayıs 2010 tarihi itibariyle bu gün,  alınan genel grev kararına katılımıyla, coşkusuyla, her zaman biz buradayız diye haykırdı. Bu şehrin onurlu insanları, gelenekleriyle, direnişi ve mücadelesiyle genel grev çağrılarına gönüllü atılımla yerini aldı. Örnek oldu, örnek mesajlar iletti.

24 May 2010

CHP
SÖZÜN BİTTİĞİ YERDEDİR…

Mihrac Ural
23 Mayıs 2010
Cumhuriyet Halk Partisinin siyasal seyri, bu güne gelirken, devletçilikten ırkçı faşizanlığa, tek particilikten çoğulculukta darbe destekçiliğine, darbelere katılmaya ve hiçbir zaman ilkelerine bağlı olmadığı “sosyal demokratlığa” kadar renkten renge girip çıkmış bir siyasal sürecin adıdır.  CHP, En eski parti olmasına, kurumlaşmışlığına, oturmuş gibi görünmesine karşın hiçbir zaman istikrarlı bir parti olmamıştır. CHP, gergin dengelerin partisidir; dün gibi, bu gün de aynıyla süren kararsızlık içindedir
CHP’nin handikabı çok etnik yapılı topraklar üzerinde, tek etnik yapılı bir siyasal oluşuma önderlik etmesiyle başlar. Cumhuriyet kurulurken, oluşumunun mozaik dokusuyla, heterojen yapısıyla CHP, bu özelliğini zaman içinde, iç ve dış etkenlerin itimiyle milliyetçiliğe terk etmiştir. Burada da kalmamış ırkçılığa yönelerek üzerinde hüküm sürdüğü toprakların doğasıyla çatışmaya düşmüştür.
 CHP, farklılıkları ötekileştiren yönelimleriyle Cumhuriyetteki Osmanlıyı temsil etmiştir; laiklik, cumhuriyet ve devrimleri iddiası ise patrik değeri olmayan bir elit ütopyası olarak kalmıştır. Lozan anlaşmasını Kabe diye kutsamış ama bu anlaşmanın azınlıklarla ilgili haklarını rafa kaldırmıştır. Anlaşmalarda hak verdiğini yok etmiş, vermediklerini ise köleleştirmiştir; Ermeniler, Süryaniler, Rumlar yok olmuş, Kürtler ise yüzyılların bitmeyen acılarına maruz kalmıştır. Tamamlanmamış uluslaşma sürecini, başka ulusların esareti ve kıyımı pahasına sürdürülmesi bunun en belirgini tecellisidir; Hititler, Sümerler, Güneş dilinin ırkından sayılmıştır.
CHP tarihi boyunca yaşadığı gel-gitler, ısrarla sürdürmek istediği statülerin sonucudur. Birbirini besleyen ve birbirinin nedeni haline gelen bu eğilim, yapısı itibariyle sol değildir. Bu yapının başına çok iyi niyetle gelmek hiçbir soruna çözüm değildir. Bu yapının yönetiminde ciddi değişimler bile, ülkemizin ihtiyaç duyduğu demokratik süreçler, sosyal demokrat siyasi tercihler için yeterli olamaz. Kılaçdaroğlu’nun arkasına aldığı hava, yelkensiz teknede, artan bir yalpadan ibarettir.
 CHP, sırtından atmakla yükümlü olduğu bir tarihe sahiptir. Bunun için kendi tarihiyle cesurca yüzleşmesi gerekmektedir. Zira bu tarih, bu günde devlet eliyle, kim iktidar olsa sürdürmekte beis görmediği, kendi hükmü altındaki vatandaşlara zulüm yağdıran bir tarihtir, komşuluk ilişkilerine zarar veren bir tarihtir. Bu tarih, tarihte kalmayan akılla, bu gün de iktidar talibi olarak ya da iktidar olarak anti-demokratik dayatmaların yürütücü organıdır.
Yapısal değişimlerin fiili sonuçları olmaksızın, diktatörlükten faşizanlığa, oradan modern faşizme uzanan CHP’nin siyasal tarihini sosyal demokrasiye çevirmenin mümkünü yoktur. Ülkemizin demokrasi ve özgürlükleri için CHP’de bu çabaların mutlaka sonuçlanması gereklidir. Bu ülkemizin de yararınadır.
***

CHP, 22 Mayıs 2010 tarihi itibariyle 33. Olağan kurultayını yaptı. Baykal’ı istifaya götüren sürecin ardından bağlanan kurultayda 1189 oyla Kemal Kılçdaroğlu’nu başkanlığa getirildi.
CHP, Osmanlıdan farklı bir planla kurulduğu iddiasında olan Cumhuriyetin partisidir. Ancak bu farkı  ne nesnel açıdan ne de öznel açıdan ikame edemeyen bir partidir. CHP’nin kurucu iradesi, CHP’yi kuşatan dünya ve ülke verileriyle doğru ilişki içinde siyasal bir süreç izleme konumunda olmayan kadroların esiri olarak siyasal yaşama atıldı. İlerleyen zaman bu gerçeği tüm çıplaklığıyla dayattı, gerçek anlamda farklı bir planını partisi haline gelemedi.
Osmanlı yıkılmıştı. Cumhuriyet “kendi üreten kendi tüketen”, “yurtta sulh cihanda sulh” diye yola koyulan bir siyasal yönelimle ortaya çıkmıştı; CHP bu farklı planın siyasal örgütüydü (9 Eylül 1923).   Ancak bu yeni kurum ve kuruluş, eskinin verileri üzerinde şekilleniyordu. Osmanlının son döneminde zuhur eden onlarca siyasal parti ve grubun ve daha çok İttihat ve terakki, Hürriyet ve itilaf partilerinin temel kadroları üzerinde yükselmiştir.
Bu partiler, Osmanlıdan 20. Yy çıkışta, farklılıklarına rağmen Osmanlı aklı diye tanımlayabileceğimiz bir akıl sistemi mahkumlarıydı; üretmeyin, başkasının emek ürünü servetlerini gasp etmek için her türden talan ve barbarlık yöntemiyle yürüyen, elde olanı tutmak için entrikanın en Bizans yöntemine kendini endekslemiş bir akıl topluluğuydu.
Cumhuriyet bu aklın eseri ve esiriydi. Osmanlı tarihe karışırken bu kadrolar bu akıllarıyla, koşullar elverse Pan-İslamizm yapacaktı. Olmadı, Turancılığa yöneldiler, altın elma peşine düştüler. Olmadı, Alman’a, olmadı Rus’a, olmadı önüne gelene yamanarak tutunmaya çalıştılar. Bu gün çekilen sancılar ve ülkemizin kaosları, bu aklın esiri olduğu, değiştiremediği dengesiz sosyal-siyasal yapılanmanın ürünüdür.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarih serüvenine dikkatlice bakınca bu ilkesizliğin farkına varmak zor değil. Farklı bir açıdan bakınca, CHP önderliğinde uluslaşma sürecinin tamamlanması adına yürütülen zorlama duruşları anlamak mümkündür. Bu zorunluluğun Anadolu’yu anavatan haline getirme eğilimlerini, hatta Hittiler-Sümerlerin Türklüğünü bile anlamak zor değildir. Güneş dil teorisini ve ardından gelen akıl zorlamalarını bir yere oturtmak da mümkün.  Ancak tarihi, hareket halindeki geçmiş ya da tarihçinin ürettiği bir uydurma saymayacaksak, geçmişi bu gün aşmanın yolunu da bulmak güç değildir; o da, tarihle cesurca yüzleşmektir.
CHP’nin tarihi bu açıdan, önümüzde aşılması gereken bir engel olarak durmaktadır.
Cumhuriyet Halk Partisinin siyasal seyri, bu güne gelirken, devletçilikten ırkçı faşizanlığa, tek particilikten çoğulculukta darbe destekçiliğine, darbelere katılmaya ve hiçbir zaman ilkelerine bağlı olmadığı “sosyal demokratlığa” kadar renkten renge girip çıkmış bir siyasal sürecin adıdır.  CHP, En eski parti olmasına, kurumlaşmışlığına, oturmuş gibi görünmesine karşın hiçbir zaman istikrarlı bir parti olmamıştır. CHP, gergin dengelerin partisidir; dün gibi, bu gün de aynıyla süren kararsızlık içindedir
CHP’nin handikabı çok etnik yapılı topraklar üzerinde, tek etnik yapılı bir siyasal oluşuma önderlik etmesiyle başlar. Cumhuriyet kurulurken, oluşumunun mozaik dokusuyla, heterojen yapısıyla CHP, bu özelliğini zaman içinde, iç ve dış etkenlerin itimiyle milliyetçiliğe terk etmiştir. Burada da kalmamış ırkçılığa yönelerek üzerinde hüküm sürdüğü toprakların doğasıyla çatışmaya düşmüştür.
 CHP, farklılıkları ötekileştiren yönelimleriyle Cumhuriyetteki Osmanlıyı temsil etmiştir; laiklik, cumhuriyet ve devrimleri iddiası ise patrik değeri olmayan bir elit ütopyası olarak kalmıştır. Lozan anlaşmasını Kabe diye kutsamış ama bu anlaşmanın azınlıklarla ilgili haklarını rafa kaldırmıştır. Anlaşmalarda hak verdiğini yok etmiş, vermediklerini ise köleleştirmiştir; Ermeniler, Süryaniler, Rumlar yok olmuş, Kürtler ise yüzyılların bitmeyen acılarına maruz kalmıştır. Tamamlanmamış uluslaşma sürecini, başka ulusların esareti ve kıyımı pahasına sürdürülmesi bunun en belirgini tecellisidir; Hititler, Sümerler, Güneş dilinin ırkından sayılmıştır.
CHP hiçbir zaman belli bir ilke doğrultusunda ne siyasal ne de ekonomik bir yönelim içinde olmuştur. Bu duruş cumhuriyeti kuran kadroların hükümranlık alanlarındaki tedirginlikleriyle de yakından ilgilidir; bir imparatorluk bakiyesi topraklarda farklı etnik yapılar üzerinde hüküm sürmenin hırsız tedirginliği sendromudur.
9 Eylül 1923 - 14 Mayıs 1950 sürecinde CHP’nin izlediği çizgiler, tek partili iktidar yılları olmasına karşın eğrilmeler, kırılmalarla süren bir süreçtir. İçte, geleneksel Osmanlı yöntemiyle ülke içi fetihler sürdürülmüş, dışta ise her etkiye açık olunmuştur.
İç fetihlerin muhatabı farklılıklardı; Kürtler (şeyh Sait, Dersim), Araplar (Hatay ilhakı),  Kilikya Ermenileri, Süryaniler, Rumlar, Kıbrıs (1974) ve hala sürmekte olan Kürt özgürlüğünün bastırılması (1984’ten beri),  askeri darbelerde etkin rol CHP’nin “sosyal demokrat” olduğu aldatmacasına  tartışmasız örneklerdir.
Dış etkiler ise, Amerika’dan 1929 krizi, Avrupa’dan faşizm-Nazizm etkileri cumhuriyetin partisini şekilden şekle sokuyordu. II. Dünya savaşı ardından gelişen liberalizme de ayak uydurma çabasında olan CHP, tek parti iktidarının sona ermesiyle açılan kanaldan, liberallerin Komünizmle Mücadele, yeşil kuşak, NATO, Bağdat Paktı, CENTO gibi komşuluk ilişkileri ve dünya kamuoyuna karşı girişilen her olumsuzlukta yer alışın da zemin hazırlayıcısı olarak rol oynamıştır.
CHP’nin, Liberalizme karşı geliştirdiği milliyetçilik ise, bu partinin modern faşist bir parti olmasına kadar ilerlemiştir. Baykal önderliğinde CHP azılı bir milliyetçi çizgi izleyerek kendi iç demokrasisini ve ülkeye sunduğu modelle halka karşı duruşunu, faşizan bir tutum olarak şekillendirmiştir. Bu satırların yazarı 1979 ve 2010 da yazdığı makalelerde bu vurguyu dile getirmiş “CHP, Modern faşist bir partidir” diye yorum yapmıştır.
Anadolu’nun çok uluslu ve çok inançlı yapısına CHP’nin Baykal’la getirmek istediği örtü, Türk üst kimliğinde, anayasal vatandaşlık temelinde bir örtüdür. Bu örtü her tarafı yamalı bir bohçaydı örtü olmaktan çok elek gibiydi. Tarihi geçmiş, tutunamaması mümkün olmayan acze düşmüş bir çabaydı. AKP’nin din çimentosuyla aynı şeyi tekrar etmesi bizlere “demokratik açılım”ın neden tıkandığını da anlatmaya yeterlidir. Her iki anlayış, son tahlilde özgürlük mücadelesine karşı bir milliyetçi refleks olarak belirmiştir. Bu ise, ülkenin yüksek siyasetini, sokakların dengesiz kararlarına endekslemekti.
CHP, seçim barajının altına düşerek halkın sert uyarısını almış bir partidir. Bu çöküşten çıkış için CHP’nin bulduğu yol, aşırı milliyetçiliğin taklidi, gerici simge ve söylemlere sarılmaktı.
Böylesine statücü, böylesine ilkel bir siyasal tarihin içinden çıkıp gelmiş haliyle CHP, Kılıçdaroğlu’nun liderliğinde, kendini tekrar etmekten kurtulması güç gibi duruyor.  CHP hala, politika üretemeyin, halkın arkasında duracağı bir siyasal yönelim sunamayan parti konumundadır.
Baykal’ın bıraktığı CHP, Kılıçdaroğlu’yla nereye gidebilir sorusu ise tüm iyi niyetlere karşın, CHP gerçeğinin, gergin bir birlik olmaktan çıkmasına yetmeyecektir. 33. Kurultayın, bilinen pazarlıkların ürünü olarak parti yönetim kademelerini seçmesi, medyanın parıltılı sunumlarının aksine CHP’nin malum hastalığında iyileşmenin olmadığına bir işarettir.
Kılıçdaroğlu’nun farklı etnik ve farklı bir inanç kökenli olması, CHP gibi kemikleşmiş bir partide, hazmedilmesi bir içim su kadar kolaydır. Ortak ülkemizin tarihi, bu farklılıklarla gelip tek boyutlu siyasal süreçlerin sayısal bir ayrıntısı olan liderlerle doludur. Türkleşmiş Kürtlerin siyasette cirit attığı bir ülkede CHP başkanlığına gelmek, özgürlük ve demokrasi çabasına katkı olmaz. Bu tür teferruatlara esir olmuş siyasi eğilimlerin kaderi, kendini tekrar etmekten ileriye gidemez.
CHP tarihi boyunca yaşadığı gel-gitler, ısrarla sürdürmek istediği statülerin sonucudur. Birbirini besleyen ve birbirinin nedeni haline gelen bu eğilim, yapısı itibariyle sol değildir. Bu yapının başına çok iyi niyetle gelmek hiçbir soruna çözüm değildir. Bu yapının yönetiminde ciddi değişimler bile, ülkemizin ihtiyaç duyduğu demokratik süreçler, sosyal demokrat siyasi tercihler için yeterli olamaz. Kılaçdaroğlu’nun arkasına aldığı hava, yelkensiz teknede, artan bir yalpadan ibarettir.
 CHP, sırtından atmakla yükümlü olduğu bir tarihe sahiptir. Bunun için kendi tarihiyle cesurca yüzleşmesi gerekmektedir. Zira bu tarih, bu günde devlet eliyle, kim iktidar olsa sürdürmekte beis görmediği, kendi hükmü altındaki vatandaşlara zulüm yağdıran bir tarihtir, komşuluk ilişkilerine zarar veren bir tarihtir. Bu tarih, tarihte kalmayan akılla, bu gün de iktidar talibi olarak ya da iktidar olarak anti-demokratik dayatmaların yürütücü organıdır.
CHP, büyük bir dönüşüm yapma ya da bitip tükenmez biçim değişikliklerinin altında ezilmekle yüz yüzedir.  Cumhuriyetin kuruluş planı, İmparatorluk bakiyesi farklılıkların eşitliğini dile getirir. Çoğulculuğu içerir, farklılıkları var sayar ve haklarını korur. Her yönüyle yeterli olmasa da başlangıcın üzerinde yükseleceği bir zemindir. CHP bunu sürdürülmedi. Türkiye mozaiği, Osmanlının farklı etnik dokusunun bir uzantısı olarak CHP’de bir biçimde anlamlı bir yer bulabilirdi, ortak ülke kavramı altında Anadolu mozaiği kendi özgürlük ve demokrasi arayışlarını temsil edebilirdi. CHP bu adımı sonuna kadar götüremedi. Bitmemiş davaların, kapanmamış dosyaların çözümü için Osmanlı aklıyla çalıştı.
Cumhuriyetteki Osmanlı dediğimiz müdahalelerin gadrine uğrayan sorunların yok edilebileceği sanıldı. Bu inkarcılıkla, farklılıkların eşit olduğu bir cumhuriyete ulaşılamadı. Bu CHP’yi de gerçek bir sosyal demokrat parti olma şansından alı koydu.
Sosyo-ekonomik yapısı kadar, etnik ve inanç dokusuyla aksaklıkları olun bir ülkede yaşıyoruz. Bu ülkede farklılıklarımıza tek boyutluluk dayatılmıştır. Aksaklık kuruluşla başlayınca bu güne kadar sürdü. Bu da aksak bir siyasal dokunun yerleşmesiyle sonuçlandı. En liberali bile aşırı milliyetçi olan siyasal örgütler, ortak ülkemizin temsili gerçekliğine cevap vermekten uzak kaldı. CHP,  liberallere karşı, sosyal demokrasinin temel ilkelerine sarılmak yerine, onlarla milliyetçilikte boy ölçüşmenin bir aracı haline geldi.  Baykal’ın milliyetçi çizgisi, tarihte, faşistlerin, Nazilerin “ulusalcı-sosyalist” olarak yola koyulduğunu hatırlatır nitelikler taşıyordu.
Karaoğlanlı CHP, en olumlu süreçlerinde, işgalci ve ilhakçıydı. CHP’nin halkçı söylemleri, ciddi bir sosyal devletin, demokratik siyasal yapının inşası için işe yaramadı. Liberallerin cesaret etmediği çağ dışı her girişim, CHP döneminin faaliyetleri arasında yer alması, sözlerle gerçeklerin farklı olduğuna bir işaretti; Kıbrıs sorununa esir bir ülke böylece yaratıldı. Bu da CHP’yi, demokratik olmanın çok ötelerine itiyordu. Bu gün esen rüzgar bu gerçeği aşacak ne nesnel ne de öznel bir etkinliğe sahiptir.
Baykal’ın istifasıyla, CHP için doğan umutların Doğan medyanın manipülasyonlarına dönüşme riski buradan kaynaklanıyor.
Bu akıl, Kemal Kılıçdaroğlu’nun 33. Kurultay konuşmasında da kendini açıkça gösterdi. Kılıçdaroğlu, ülkemizin en temel sorunu olan, demokratikleşmenin mihenk taşı Kürt sorunundan hiç söz etmemesi, sorunu yok sayması bunun ifadesiydi. Türkleşmiş Kürt tavrı tam tamam budur.  
Ülkemizi ve sorunlarını doğru kavramamış, geçmişten bu güne gelen ilkel akılların esiri olmuş kurum ve yapıların aklıyla siyasette yenilik getirileceği iddiası bir aldatmaca olarak Kılıçdaroğlu’yla da karşımıza dikilmiş olmaktadır. Bu anlamda beklenip görülecek bir şey yok gibidir.
“Muhalif” basının şişirmeleri, halkın temel gereksinimlerini karşılayacak bir var oluşa işaret olamaz. CHP, 33. Kurultayını, yönetim değişikliğini gerçekten sosyal demokrat bir çizgiye yükseltme amacı taşıyorsa kendi tarihiyle fiili olarak hesaplaşabileceğini göstermesi gerekmektedir. Bunun için yapısal değişimleri yönelmek zorundadır. Bunun ilk adımı da farklılıkların özgürlüğünden yana bir yapılanma ve yönetim faaliyeti içinde, tutumunu ve programını değiştirmelidir.
Kürdistan’da varlık olamayan, miting dahi yapma takatinde olmayan bir partinin, ortak ülkemizin sosyal demokrat partisi olduğu iddiası kendini aldatmaktan öte bir anlama gelmez. Kılıçdaroğlu’nun Kürt ve Alevi olması bu aldanışa düşmemek için yeterli değildir; Türk halkını tenzih ederek denebilir ki, bu sistemin temel taşları Türkleşmiş Kürtler ve Sünnileşmiş Alevilerdir.
Ülkemiz siyasal tablosundan çıkacak önemli bir sonuç da, sol muhalefetin bir ihtiyaç olduğu gerçeğidir. Ne liberallerin sistem için avutma umutlarından müteşekkil önermelerine ne de tarihi boyunca hiçbir şeye çimento olmamış din bezirganlarına ihtiyaç yoktur. Bu ülke birimizin değil hepimizin ülkesi olarak, gerçek bir demokrasiye, demokratik bir cumhuriyete, özgürlüklere farklılıklarımızın özgün ve özgür örgütlenme haklarının tanınmasına ihtiyaç vardır. Bunun yolu Anayasasından yasalarına, kurum ve kuruluşlarına kadar bir yenilenmeden geçer.
Bunun için sosyal demokratların kendini yenilemesi kadar, solun etkin bir muhalefet oluşturması gerek. Gerçek bir sosyal demokrat hareket, milliyetçilikten uzak, farklılıkları ötekileştirmeyen, kucaklayan yapısıyla bu değişime katkı sunabilen bir siyasal güç olmalıdır. CHP, ne geçmişiyle ne de bu günüyle bunu ortaya koymamıştır.
Bundan sonrası sözün bittiği yerdir.
Halkımız söze değil, sonuçlara bakarak karar verecektir. Sözün bittiği yer de burasıdır.