7 Oca 2010

2.dosya: TKEP’li Engin Erkiner THKP-C (Acilciler) den ne istiyor ?

Türkiye soluna musallat olan Doğu Perinçek bir trajediydi.

Engin Erkiner’in Doğu Perinçek’e özentisi nedir ?.

Mihrac Ural
25 Mayıs 2008


THKP-C (Acilciler) örgütü, siyasal doğruları uğruna ülkemizin özgürlük ve demokrasi mücadelesine katılan, şehitleri, işkenceden ve zindanlardan geçen militan ve kadrolarıyla, tehcir edilen mültecileriyle, siyasal literatürü, kültürel ve eylemsel faaliyetleriyle ülkede, Ortadoğu ve Avrupa’da, devrimci mücadele sürdürmüş bir siyasal örgüttür. Kongresinin seçtiği, illegal örgütler arasında seçimle yönetimi işbaşına gelmiş ender örgütlerden, kurum ve kurallı işleyişiyle, belgeleri ve arşiviyle bu gerçeğin somut ifadesi olan bir devrimci örgüttür.



Hatalarıyla, sevaplarıyla, kendine özgü kimliğiyle mücadelesini sürdüren THKP-C (Acilciler) örgütüne, 26 yıldır bu örgütle ilgisi olmayan bir TKEP’li tarafından suçlamalar yöneltilmiştir. Anlam ve mahiyeti belli olmayan bu suçlamaların hizmet edeceği yerin, halkın yüksek çıkarları olmayacağı açıktır. Devrimci hareketlerin en güçsüz ve en dağınık olduğu bu kesitte, en küçük bir örgütsel duruşun bile çok önemli olduğu bu süreçte, örgütümüze yapılmak istenen bu gayri ahlakı saldırıyı, bu örgüte bir biçimde emeği geçmiş hiçbir insanın sindirmesi mümkün değildir.



Doğu Perinçekvari ithamlarla yapılan bu saldırıları kınadığımızı, bu tür yöntemlerin kimseye hiçbir yararı olmadığını, onurlu ve erdem sahibi devrimcilerin belgelere, şahitlere dayanarak dile getirmesi gereken gerçekçi söylemlerle de uzak yakın bir ilişkisi olmadığını belirtiriz.







26 yıldır bitmeyen bu kinin anlamı nedir?





TKEP’li Engin Erkiner tarafından, 26 yıldır ilişkisi kesilmiş örgütümüze yöneltilen karalamaların bu gün için anlamı nedir? 26 yıldır içinde yer aldığı örgütü TKEP’i tanımlamak akla çok daha yatkınken, 26 yıldır ilişkisini kesmiş olduğu bir örgütü tanımlamak, kimseye faydası olmayacak iddialarda bulunmak, insanları haksız suçlamalarla karşı karşıya bırakmak devrimci bir tutum olabilir mi? Binlerce insanın emek verdiği, kitle mitinglerinde gönüllüce yer aldığı bir devrimci örgütü suçlamanın kıymeti itibarı nedir? Kime hizmet eder? Özgürlük ve demokrasi mücadelesine nasıl bir katkı sağlar? Bunu anlamak mümkün değildir. Bu ihalenin amacı devrimci ve ahlaklı olabilir mi? Bu yanlışların kime, ne sağlayacağı, şahsi bir kin ardından böylesine sürüklenişler, solun hallerini anlatması açısından bir utanç belgesi olsa da, bundan hepimizin zarar göreceği açıktır. Yazık, hasbelkader paylaşılmış emekler adına büyük bir ayıp işlenmiştir. Bunun hesabını okuyucuya ve zamana bırakacağız.



Şahsi sorunları doğrudan ilgilisine yöneltmek varken, binlerce insanın emekleriyle özverileriyle oluşan devrimci bir örgütü; içinde emellerine ulaşamadığı için karalamaya çalışmak, içinde bir başarı gösteremediği, zindandaki yoldaşlar adına, şehitler adına içinde kalıp doğrularının mücadelesini vermek yerine kaçmayı, başka örgüte sığınmayı ve örgütü tahrip etmek için elinden gelen her şeyi yapmayı seçmek, bununla da yetinmeyip 26 yıl sonra dönüp bir daha kin kusmak, aklın alacağı bir inat türü olamaz. Bu bile bir kez daha bu süreçte Engin Erkiner’in içine düştüğü onanmaz hataya bir veri olarak belirmektedir.



THKP-C (Acilciler) örgütü, beğensek de beğenmesek de ülkemiz siyasal tarihinin önemli bir kesitinde, bir biçimde kendi düzlem ve doğrularıyla rol almış devrimci bir örgüttür. Bu örgüte ait söylemlerin gerçek anlamda bir değer taşıması için, akademik araştırmalara mazhar olması gerekmektedir. Bu iş tarihçilerin ve bilim insanlarının işidir. Bu satırların yazarı bile bu konuya taraflı yaklaşacağından, örgütün siyasal ve sosyal yerini belirlemede köklü bir tarih araştırmasına muhatap olmalıdır. Bu amaçla 1977 Ağustos “Bombacı Leyla” darbesinden bu yana, örgütün genel sekreterliğini yapan bu satırların yazarı, bundan önce de açıkladığı gibi tekrarla; ilgilenmek isteyen tarihçi, akademisyen, bilim insanı ve demokrat yazarlara örgütün arşivini açmaya hazır olduğunu bir kez daha ilan eder.



THKP-C (Acilciler) örgütünü tüm yönleriyle bilmek ve bunu kamuya açıklamak isteyenlere, aşağıdaki örgüt arşivi açılacaktır:



a. Kongre tutanaklarını, kongre adayları ve misafirlerin ses bantlarını ve ilgili resimleri.

b. MK tutanakları ve tüm yazışmaları (örgüt birimleriyle, devletlerle, başka örgütlerle, özgün şahsiyetlerle, bila istisna yazışmalar).

c. Örgüt birimlerinin, yoldaşlardan, zindanlardan MK’ya raporları (Siyasi, sosyal, kültürel, mali, özel eylem raporları).

d. Örgüte gelen tüm mesajlar ve cevapları (Başka örgütlerden, zindanlardan, şahıslardan devlet ve özgün kesimlerden).

e. Ortadoğu, Avrupa, Kuzey Afrika birimlerinden gelen tüm raporlar, ilişkiler, yazışmalar, resimler, eylemler, izlenimler ve diğer belgeler.

f. Genel Sekreterliğe iletilen mesajlar, şikayetler, bilgiler, davetler, mali raporlar, eylem onay ve retleri ve diğerleri bila istisna tüm belgeler, resimler, ses bantları.

g. Diğer yazılı, sesli, fotoğraflı tüm belgeler.



Bu çalışmayı yürüteceklere arşivin açılacağını örgütüm adına ilan ediyorum. Bunun için bilinen mail adresleri vasıtasıyla da yararlanmak isteyenlere bu hizmet sunulacaktır.



Türkiye’nin illegal mücadele sürecinde bu ayrıntılarıyla arşivini koruyan tek değilse, devrimci örgütlerden biri olan örgütümüzü halkımızın yargısına açıyorum. Gururla, onurla şehit yoldaşlarımın, zindan yatan, işkence gören eski yeni tüm yoldaşlarımın emekleri adına bunu yapmaya hazır olduğumu bir kez daha ilan ediyorum.



Eski yeni tüm yoldaşlarımın alnı aktır ve ak olduğunu ispatlamak için bu görevi yerine getirmeye hazır olduğumu ilan ediyorum. İyi niyetli diyaloğu kesmeden ilerletmeyi erdemli bir devrimci ilke kabul edenlerin, soracakları her soruya belgelerle cevap vermeye hazır olduğumu belirtiyorum.



Bu örgüte emek vermiş her insanı temin ediyorum ki, adına emanet aldığım bu örgüt; özgürlük ve demokrasi için ülke halklarımızın yüksek çıkarları için en acımasız koşullardan geçmesine rağmen, hiçbir yanlışa düşmemiştir. Biz şahıslar yanlış yapmış olsak da, hepimizin emekleriyle oluşan bu özverili insanların örgütü, ortak karara bağlanmış doğruları yönünde yanlış yapmamıştır. Hiçbir etki altında siyasal doğrularından taviz vermemiş, doğrultusunu değiştirmemiştir.



Engin Erkiner’in, 26 yıldır kopmuş olduğu örgütümüze, üstelik bu örgüte emek vermiş insanların da yazdığı bir sitede böylesine akıl almaz, işlevsiz söylemlerle karalama yapmasının saiklerini anlamak güçtür. Devrimcilerin birbirlerini böylesine karalamalarının kimlerin çıkarına olduğu ise malumdur.



TKEP’li Engin Erkiner, bu girişimiyle kendini daha iyi tanıtmıştır. Uzaktan davulun sesini hoş duyanlara, bu adamı yakından görme fırsatı doğmuştur. Eski yeni yoldaşlar işte biz bu kin yumaklarıyla dalaştık uzun süreç boyunca, bunu bilin. Bu insanlar örgütümüz içinde kinle, memnuniyetsizliklerle, somurtmalarla, her şeye muhalif olmakla yer aldılar. Buna rağmen yıllarca bu türleri taşımak zorunda kaldık. Bunlar kesintisiz bir biçimde örgüt içinde gelişmenin, ilerlemenin karşısında durdular, bu konumlarına karşı önlemleri, şahsi ulviyetlerine yöneltilmiş özel bir çaba olarak gördüler. Böylece kendilerini başka örgütün sığınağına attılar, örgütümüzün dışında kaldılar. 26 yıl sonra akıllarına gelen tek şeyin çamur atmak olmasının altında da bu gerçek yatmaktadır.



Bu satırlarda THKP-C (Acilciler) örgütünün TKEP’li birini muhatap almayacağı açıktır. Ancak dile gelen olayları sıcağı sıcağına yaşayanlardan biri olarak, okuyucunun karşılaştırma yapmasını sağlayacak bilgiler için söylenmesi gerekenler vardır. Bu açıdan dile getireceklerim, örgütümüzün siyasal, sosyal, kültürel yerini izah etmekten çok; tanıkları hala yaşayan, şehitleriyle, zindan ve işkenceden geçmiş kadro ve militanlarıyla eski yeni tüm yoldaşlar adına bir kara çalma olan yalanlara, konusu geçen olay ve şahıslara ilişkin cevapla sınırlı kalacaktır.







26 yıllık bir TKEP’li





“benim için ortak örgütsel tarih 1982 yılında bitmişti.” diye sonlandırıyor makalesini ve sonraki makalesinde devamla “Barışçı yolun reddedilmesi ve şiddete dayanan devrim, Sovyet yanlısı olmak, dışa bağımlı kapitalist ülke, kapitalizmi hedef alan yanı ağır basan demokratik halk devrimi, yasadışı örgütlenme... Silahlı propagandayı çıkardığınız zaman geriye esas olarak bunlar kalıyor. Bunlar da 1979’da Selimiye Cezaevinde aynı koğuşta yattığımız ve bütün yayınlarını okuduğum Emeğin Birliği (sonraki adıyla TKEP) ile oldukça yakın görüşlerdi.”



“Fransa’ya gelen ‘pavyoncu’ ve Genel Sekreter Yardımcısı Salih ile hemen yolları ayırdık. (Ayrıntılar yukarda adı geçen kitaptadır.) Paris ve Almanya’daki arkadaşlarla ayrı bir örgüt olmayıp TKEP’e geçme kararımıza hayli şaşırdılar. Suriye’de ayrılan arkadaşlardan birisine telefonla ulaştım. Birlikte hareket etmeyi baştan beri istiyorlarmış ama TKEP konusu sürpriz oldu. ‘kararınızı kendiniz verin ama biz böyle yapıyoruz’ dedim.” ( Engin Erkiner, 1982 adlı makalesi.)



Engin Erkiner’in bu sözleri, farkında olmadan örgüt seçiminde şans oyunu oynar gibi, sürprizlerle yaptığı seçim ve bunu ayrılıkçılara dayatması ve ayrılıkçıların buna onay vermesi olayı bu çevrenin düşünce ve tercih eğilimlerinde nelerin rol oynadığını göstermesi açısından önemli bir itiraftır. Oysa THKP-C (Acilciler) aynı dönemde, militan ve kadrolarıyla ülkemizin ve bölgemizin devrimci sürecinde tüm gücüyle yer alma mücadelesi vermekteydi. 80-90 yıllarının belge ve dokümanları, tüm katılımcılarıyla bu gerçeğin mutlak kanıtıdır. Filistin günlükleri, anılarını yazanlar bu sürecin sadece başlangıç kısmında yer almış olmalarına rağmen, dile getirecekleri anılar da bu gerçeğin canlı tanıkları arasında olacaktır.



Ülkemizin en çetrefilli döneminde, 12 Eylül faşizminin en ağır koşullarında, zindanda yatanlarımızın acıları ve çektikleri cefa koşulunda, Filistin davası uğruna savaşanların ve şehit olanların ortamında Engin Erkiner siyasi olarak görüşlerine yakın olan TKEP’ e katıldı. O gün şahsi eleştiriler dışında dile getirdiği hiçbir siyasi eleştiri olmadı. Gerçekte siyasal yönelimlerde derinliğine var olan ayrılığa rağmen, bu konuda dürüstçe davranıp bunu ilan etmemiştir. Etkileyeceği kanaatinde olduğu kesimleri kazanma adına, ayrılığı doğarken iki yüzlülük taşıyordu.



Engin, içinden çıkıp geldiği, tüm imkanlarını kullandığı örgütünü bırakıp gitmiştir. Kendi doğruları adına tek bir cümlesi yoktur. Kongreye davet edilmiştir, muhalefetini ilan eden başkaları gibi sonsuz konuşma hakkı olmasına rağmen, uğrayacağı hezimet kaygısıyla kongreye gelmemeyi yeğlemiştir. Pasaport sorunu olduğunu söylüyor ve biz bunun doğru olmadığını belirtiyoruz. O noktada ilişki kesiliyor. O gün söylenmesi mümkün olan her şeyin söylenmesi gerekirken, 26 yıl sonra suçlama yapmanın inandırıcılığı ne olur? Her yeni dönemde bu tür çamur atmaları pişirip piyasaya süren Doğu Perinçekleri taklit etmenin haklı olabilecek hiçbir yanı yoktur.



Engin Erkiner’in, kış uykusundan uyanıp Amerika’yı yeniden keşfetme çabası, “erken vuruş” yapma gibi beyhude bir çabayla ilgilidir.



Bu satırların yazarı “Binboğa Tırmanışı” başlığı altında bir anısını yazdı. Bu yazı Frankfurt’ta bir yoldaşımız tarafından Engin’e iletildi. Ardından her zamanki bildik yapısı ve davranışıyla ya bulunduğu yerin etkisi, ya ısmarlamayla, anılarını yeniden kurgulamaya ve bir biçimde özgün doğrularıyla kendini ifade eden eski örgüt yöneticilerine içinde birikmiş insani olmayan doğal tepkilerini haykırmaya yöneldi, anılarını içeren yazı dizisi böylece ortaya çıktı. İyi de oldu. Er ya da geç ilgili her kimse eteğindeki taşlarını dökmeliydi. Bunu tetiklemiş olmakla bir görevi daha yerine getirmiş olduğumuza inanıyorum.



Ancak beklenen, kişilerin yer aldığı ve devam ettikleri kesitler üzerinde bir tanık olarak konuşmalarıydı. 26 yıldır ilgisi olmadığı süreçler üzerinde, tarihsiz, belgesiz, şahitsiz bir kurgu değildi. Ülkemiz siyasal sürecinde bir kıpırdanma, bir iyileşme belirtisi gözleniyor. Bu süreçte THKP-C (Acilciler), oldukları kadarıyla, kararlılıklarından taviz vermeden yeniden kendilerini, ülkemizi ilgilendiren her siyasal konuda ifade etmeye çalışıyor. Bu mütevazi katkıya karşı bir tepki olarak, beyhude bir çaba olarak geçmişi karalama, insafsız ve ahlaksız ithamlarda bulunmaya koşulmaktadır.



Bu şahısla örgütümüzün sorunu yeterince dile gelmese de, gerçekte siyasi bir sorundur. Şahsi hiçbir sorunun, bu ölçekte ısrarla arkasında durulması mümkün değildir. Şahsi diye telakki edilecek sorunlar, gelip dayandığı yerde bir biçimde çözülmüştür. Ayrılmak bile şahsi sorunlara geri dönülmeyecek ölçekte son verir. Örneğin Engin Erkiner’in üç kez örgütün en yetkin yöneticilerinin ısrarlı kararlarıyla tasfiyesi istenmiştir. Bu adamın öylesine hataları oldu ki, (77 Ağustos darbesinde, örgütü toptan isim isim adres ve malzemeleriyle ele vermesi, Isparta Cezaevi isyanında işlediği gayri ahlaki durum ve yurtdışındaki örgüt düşmanlığı faaliyetleri) bunlara rağmen, bu tür hesapsız kararlar, bu satırların yazarı tarafından yetkilerine ve etkilerine dayanarak reddedilmiştir. Örgüt geleneğimizin yükselişinde bu tür kararlara yer olmayacağı, yoldaşını katleden bir işleve asla yer verilmeyeceği belirtilmiştir. Bu sorunlar şahsi hatalardı, örgüte zarar vermesine rağmen, zor da olsa düzeltilmesine çalışılmalıydı. Takip ettiğimiz ilke budur. HDÖ’cülerin yiğit yoldaşımız Nebil Rahoma’yı alçakça katletmeleri hatırlatılarak, Engin’e yönelen tasfiyeci kararlara engel olunmuştur.

Benzer tasfiyeci kararlar, ayrılıklar sırasında kendini göstermiş olsa da kabul görmemiş, reddedilmiştir. Bu açıdan örgütümüz, Türkiye sol örgütleri içinde, örgüt içi şiddeti kayıtsız şartsız reddeden bir örgüt olmuştur.



Polis ifadesi,

Isparta isyanı,

Recep Güregen





Engin Erkiner, tanıyanların da, yanında olanların da bildiği ve açıkladığı gibi zayıf ve her türden etkilenmeye açık biridir. Bu yapısı örgütümüze ilk yakalanmada inanılmaz zararlar vermiştir. Bunu anlamak için ilgililerin polis ifadesine başvurmaları yeterlidir ( bakınız, hz No: 1977/27398, Büro no: 1977/726, İddia No: 1977/247--- İstanbul Cumhuriyet Savcılığı toplu suçlar bürosu---- tutuklu 27.8.1977---- İddianame. Toplam 20 sayfa).



Kimse yanlışa yormasın; ancak bu ifade ve herkesin ifadesi zor koşulda bir insanın sınırlarının nereye kadar olduğunu göstermesi açısından önem taşıyor.



Bu zaaflar, kişinin yapısına uygun yerde olmaması halinde ne tür felaketlere yol açacağına bir veridir. Bu kritik dönemeçlerde kişinin ortaya koyduğu duruş, ölene kadar sırtına yapışıp kalacak bir marka gibidir. Öyle olması da çok doğal; ancak bu, kişinin ne tasfiyesi için ne de devrimci bir örgütte yer almaması için gerekçe değildir.



Biz bunu göz önüne aldık. Ve bu adamın örgüt içindeki yerini belirledik. Neleri bilmesi gerekir, neleri bilmemesi gerekir, bunları karara bağladık.



1977 Ağustosu’ndan kendi deyimiyle örgütten ayrıldığı 1982’ye kadar Engin Erkiner’in örgütteki yeri, elimizdeki verilerin oluşturduğu sınırlamalarla belirlenmiş bir yerdi. Kongreye katılmamasına rağmen, o da başka muhalifler gibi MK da yer alması için bu satırların yazarı tarafından önerilmiştir ve örgüte faydaları olacak bir yerde bulunmalarında sakınca görülmemiştir. Örgüt idaresi bunu gerektiriyordu ve birliğin korunması için her soruna uygun çözümlerin üretilmesi, süreçlerin sonuna kadar zorlanması gerekiyordu.



Ben de bunu yaptım. En küçük bir değerin bile örgüt dışına itilmemesi gerektiği bilinciyle çalıştım, kararlarımı bu yönde verdim. Engin, 86 Kasım sonunda bağlanan 1. Kongremize kadar, örgüt içinde yeri böyle sınırlı olan bir kadroydu. Bu günkü yazılarından anlıyoruz ki, örgüt içinde olup, kongreye pasaportu nedeniyle katılmayıp, örgüt merkezinden talimat aldığı 82-86 dönemi boyunca, ikili bir siyasal yönelim içinde olduğudur.



Hangi devrimci ilkeye sığdırdıysa 82 de bitirdiği örgütsel sürecini, 86’ya kadar kıymeti kendinden menkul bir amaç için sürdürdüğü görülmektedir. Bu tür ikili davranışların izahı kolay değildir. Bu duruş açık ve samimi bir duruş değildir. Gerekçesi ne olursa olsun devrimci bir erdem ve onur taşımaz.



Engin Enginer, örgütün tüm birimlerini, istisnasız tüm kadrolarını, adreslerini, işlevlerini ve örgütün tüm kaynaklarını, eldeki malzemeleriyle birlikte polise vermişti. Sırtında böylesi bir kamburu vardı. Örgüt verdiği şehitlerle ve aldığı ağır darbelerde, bu itirafların yaralarını hissetmiştir. Bu satırların yazarı, bunlara rağmen; karar ve eylemlerle ilgili olarak Engin’in uzak tutulması koşuluyla, örgüt içinde varlığının yanlış olmayacağı ve düşmana karşı yanlış bir koz verilmemesi için rıza göstermiştir.



Isparta’da görülen merkezi örgüt davamızda bundan dolayı, mahkemede örgütün tüm eylemsel sorumluluklarını çözülmüş bir kişi olarak üstlenmesi kararlaştırıldı. Örgütsel faaliyetlerini -Engin’in ifadesi yüzünden- polis sorgulamasında kabul edenlerin de aynı karara uymaları istendi. Polis ifadeleri temiz olanların tahliyelerine olanak vermek için, suçlamaları reddetme fırsatı tanındı. Siyasi savunmanın bu şekilde yapılması gerektiği karara bağlandı. Bu toplantıda benimle birlikte Ali Sönmez, İbrahim Yalçın ve Engin de vardı.



Kararımızda ayrıca, mahkeme salonunda bayrak açılacak ve slogan atılacaktı.



Bu görevi, Ali Sönmez yerine getirdi, ama Engin, hakimin bakışları altında ezildi, sessiz kaldı. Bunun üzerine bu satırların yazarı dahil, suçlamaları reddeden diğer arkadaşlar da Ali Sönmez yoldaşı yalnız bırakmayarak, sloganlara katılıp mahkeme salonunda koyulması gereken tutumu koyduk; hakimlerin üzerine yürüdük. Jandarma üzerimize yürüdü. Direnme ring arabasında da devam etti. Engin orada da dik duramadı.



Anı yazılarında bu adam, Recep Güregen’le ilgili de yazmış. Bu yoldaşla ilgili yazdıkları, Engin’in her konuda yaptığı gibi muğlak, kendini işin merkezine sokan, hiç haberi olmasa da bilgisi varmış gibi ifadeler kullanan bir tarzdadır. “Bir süre kendisinden haber alamadık. Dışarıda bizi nerede bulacağını biliyordu, buldu da. Mersin’de olduğunu öğrendik.” diyor. Bu satırlardaki muğlaklığa dikkat edin. Recep “bizi nerede bulacağını biliyordu”, ama bir süre sonra “Mersin’de olduğunu öğrendik”.



Engin hep öyledir. Yüzeyseldir, gerçekçi değildir. Kelimelerle oynar, nüans farklılıklarını takip etmeyen okuyucuyu aldatmada kendini yeterli görür. Recep konusunda olduğu gibi tüm yazılarında bu üslubu kullanır.



Recep yoldaşa gelince, kaçış anından Mersin’e geliş anına kadar, örgütün bilgi ve denetimi altındaydı ve Engin’in bilmemesi gereken olaylar kapsamındaydı. Recep yoldaş, o dönem Güney Bölge sorumlusu olan Tacettin Sarı (Necmi) nın arabasıyla Mersin’deki örgüt evine, yeni bir komite kurulup faaliyetlerin yükseltilmesi amacıyla getirilmiştir. Edip Nafile (Metin) ve Yadigar (ikisi o zamanlar nişanlıydılar) yoldaşların kaldığı eve yerleştirilmişti. Ve mücadele sürecine örgütün yiğit bir savaşçısı olarak, şehit olana kadar da devam etti.



Recep yoldaşın örgütümüze katılmasıyla Engin’in uzak yakın hiçbir ilişkisi yoktu ve Engin’in cezaevindeki tutum ve davranışlarına karşı şiddetli tepkisi olan bir yoldaştı. Engin, onu hor gören, geçmişini yüzüne vuran biriydi. Buna rağmen Recep, bir yoldaş olarak kazanıldı. Örgüt kararlarına sıkıca bağlı olmak üzere de sürece katıldı. İlk tutumunu da, önerimize uyarak, üzerinde taşıdığı son sigara paketini eliyle ezip bir daha hiç sigara içmeme kararı almakla gösterdi.



Recep yoldaşın mahkemeleri İstanbul’daydı. Mahkemesine, yaptığım örgüt bayrağını beline sararak gitti. Geleneğimizde olan açık özeleştiri ve ilan kuralına uyarak, mahkemede örgüt bayrağını açtı, devrimci süreçte yer alacağını, geçmişiyle tüm bağlarını terk ettiğini açıkladı. O bir Acilci yürekti, yiğit ve kahramandı, hepimiz adına şehit oldu. Bu, örgüt tarihinin demokrasi mücadelesine sunduğu bir değerdi. THKP-C (Acilciler) bu kahramanların örgütü olarak var olmuştu. Bu militanların örgütüyle ilgili her ne amaçla olursa olsun, her hangi bir yorum yapmak, bunları dikkate almayı gerektirir.



Bu yoldaşı anarken, geçmişi üzerinde Engin’in yapmaya çalıştığı hatırlatmaları ise olumlu bir davranış olarak görmüyorum. Kişi kırk yıl devrimci olabilir ama öyle bir anda devrimci bir örgüte çamur atmaya, karalamaya yönelerek, devrim düşmanlarına hizmet eder, kinlerini kusar ve artık bu tutumla devrimci ilkeliliğini yitirebilir. Bu açıdan bir kez devrimci süreçlerde yer almış ve şehit olanlar için hatırlatılacak tek şey vardır, halkı için gösterdiği özverinin mücadele yolumuzu aydınlattığıdır. Engin bu değerlere asla sadık olmayan, bunları anlamaktan çok uzak biridir. Onun için, kendi söylemleri için yararı varsa, başkalarının yarattığı değeri kullanmak vardır.



Engin polis ifadesi ve teslimiyetinin ezikliği içinde olan biri olarak, özeleştiri yerine, iç dünyasının yanlışlarına devam etti. Isparta zindanında, idarenin baskısına karşı yükselen isyanda da çok olumsuz bir tutumla karşımıza çıktı. İnsanlar o isyan havasında ölümlerle yüz yüze gelmişken, büyük çabalarla isyanın adli mahkumların çığırından çıkacak davranışlarıyla da ikili mücadele yürütürken bu adam, kadınlar koğuşuyla yaptığı yazışmalarda, değil bir devrimcinin, sıradan bir insanın bile asla aklına getirmeyeceği şeylerle uğraşıyordu.



Yakalanan kitap alış verişinde, isyan ortamının ruhuna sığmayacak fantezi teatilerini, bilinen poligami eğilimlerine uygun olarak sürdürüyordu. Bu davranışları bu günün ortamında dile getirmek hiç hoş değil; ancak okuyucu zaman tünelinden geçerek kendini, bir isyan ortamına taşısın, ölüm kalım vuruşmasının tam ortasında algılamaya çalışsın. Orada, insanlar ölümle yüz yüze geldiklerinde, birlerinin şahsi fantezileriyle meşguliyetine tanık olursa ne yapar? Nasıl davranır? Bu tür uygunsuz davranışlara, hiçbir midenin kaldıramayacağı ilişkilere karşı çok sert tepkiler gösterir. Acımasız kararlar vermekte de tereddüt etmez. Nitekim yoldaşlar da böyle davrandı, Engin’in tasfiyesi için karar aldı, “bu adamı tasfiye etmek boynumuzun borcudur, bu ahlaksızlığa burada bir son vermek gerek” dendi.



Bu karara karşı tek başıma durdum, “öyle şey saflarımızda olmayacaktır” dedim. Onu bir köşeye, isyan ortamı ve yükümlülüklerinden uzağa ittim. Kimsenin bir anlam çıkarmaması için bunu örgütüm adına yapmam gerekiyordu. Isparta mahkumlarından saflarımıza akın akın insan katılımı mümkündü, etkindik ve cezaevinin yönetimi de elimizdeydi. Herkese örnek olmakla yükümlüydük. Elbette ahlak polisliği değildi işimiz. Her insanın özgürce bu duygularını yaşamasından yanaydık. Ancak sorumluluk üstlenenler, bunun halk adına yaptığı iddiasında olanların buna uygun duruşları olmalıydı. İsyan ortamında isyanın kurallarına uyumluluk aranırdı. Engin ise her yerde eğilen, kırılan biriydi orada da dik durmadı.



İsyan bitti. Bolvadin ve sonra Konya’ya sürgün edildik (bu zindanların konusu geniş anılarda dile getirilecektir).





Zafer Gündoğdu,

Kongre

Örgüt dokusu ve ölçüleri





Konya’da siyasi koğuşta Zafer Gündoğdu yoldaşla karşılaştık. Engin bu yoldaşa karşı her nedense ısınamamış ve hiç layık olmayan bir kavramla ona hitap etmiş; “pavyoncu diyorlarmış” diyerek bu kavramı kullanmış. Bu hiç bir ahlaka sığmayan davranıştır. Uzun zindan günlerinin ortak yaşamı, o an dile gelmeyenlerin on yıllar sonra dile getirilmesi, kirli bir amaç dışında yorumlanamaz.



“Pavyoncu” tanımlaması, bu söylemi ilk kez duyan bu satırların yazarı açısından, Engin’in kendi kurgularında üretilmiş bir kavram olduğu yönündedir. Hiçbir yerde kullanılmamış ve duyulmamış bu kelimeyi THKP-C (Acilciler) örgütünü, tarihini, emeklerini kirletmek için kullanmak çok talihsizdir.



Böylesi bir tanımlama, öncelikle hiçbir temel gerçeğe dayanmıyor. Zafer yoldaş siyasi bir tutukluydu. İki kardeşi de aynı anda siyasi tutukluydu. Ailesinden kadınlar da siyasi tutukluydu. Yakın akrabaları da siyasi tutukluydu. Tüm ailesi Osmaniye yöresinde devrimci harekete en çok kadro yetiştiren bir aileydi. Babası belediye seçimleri ortamında faşist bir çevre tarafından kalleşçe kurşunlanmış ölmüştür. Yeğenleri ve annesi de ağır yaralanmıştır. Fidel adlı bir yeğeni bu çatışmadan kalcı bir sakatlanmış ve tekerlekli sandalyeye mahkum olmuştur. Küçük kardeşi (Mükremin) zindan yatmıştır. Bu gün bir kardeşi, halkın oyuyla belediye başkanıdır. Bu devrimci aileye ve onun en önde gelen şahsına yönelik bu yaklaşımın, devrimci bir tutum olması mümkün değildir.



Zafer yoldaşa gelince, o yoldaş en zor görevlerin, en ağır sorumlulukların yoldaşıdır. Engin’in spam hali nedeniyle, göremediği, bilmediği çok şeyin başında yer alan bir yoldaştı. Örgütümüzü 80-90 dönemindeki tüm parlayışlarında Zafer yoldaşın dolaysız emeği vardır. Zafer yoldaş, bu örgüt tarihinin en çok okuyan kişilerindendir, derin edebi bilgisi gibi siyasal ve felsefi bilgilerini de yansıtan makaleleri vardır. Daha çok eylemlerin yöneticisi olmasıyla, teorik bir karakter gibi görülmemesi, sadece mütevaziliği ve görev bilinciyle açıklanır. Bu yoldaşın, Filistin kamplarındaki süreçte de, Türkiye sürecinde de, Avrupa sürecinde de örgütün kurumsal işleyişi ve ilkelerine sadakati, birçok kaypağın şimşeklerini üzerine çekmesine yol açmıştır. Bu satırların yazarına yönelmesi gereken eleştiriler, bu yoldaş muhatap olmuştur. Dün ve bu gün şahsıma bir eleştiri yöneltme durumunda olmayanlar, benimle doğruları kesişen ve buna sadık olanlara karşı eleştiri yöneltme korkaklığı içinde olmuştur. Bu da onların devrimcilikten ne kadar nasiplendikleriyle ilgilidir.



Dikkatli okuyucu görecek ki, Engin Erkiner adımı hiçbir yazısında geçirmemeye dikkat eder, reklam olmasın diye (!). Bu yöntemi öyle kullanır ki, Enver Hoca’cı yöntemle resim karelerinden adam silmekle tarihi değiştirdiğine kendini inandırır. İstanbul’da kaçış eyleminde yer alanları anlatırken bu Engin adam, herkesin adını, lümpenlerin de dahil adlarını tek tek sıralar, ama Ali Sönmez’e gelince, adı örgüt marşlarında okunan bu insanın adını anmaz. Öyle birini yok sayar.



Kişinin kendini, hayalindeki bir yerde oturtması çok kolay, buna inanması da. Ancak gerçekler öyle değil, öyle anlatılmaz. Gerçeklerin sahibi vardır ve gelir kapınızı ansızın çalabilir. Engin bunun farkında bile değildir.



Örgütün tüm sorumluluklarını sırtımda taşıyorum, tüm olumsuzlukları da bana aittir. Olumluları ise örgütün özverili kadro ve militanlarına aittir. Bu söylemi her zaman açıklıkla belirttim. Örgütün her alanında ve örgüte ait her şeyde adı olan birinin, reklamı olmasın diye anmamak ne kadar komik bir şey! Ama içler acısı olan durum bu değil. İçler acısı olan, mirassız bir siyasal sürecin her defasında yeniden sıfırlanıp mirassız bırakılmasıdır.



Herkes kendinden önce ve karşıtlarını yok sayarak tarih yazacaksa ( biraz abarttım siz bunu anı diye okuyun) tarih yok olur. Her şey kişiyle başlar kişiyle biter. Ben gibi örgüt tarihi içinde en olumsuzunu üstlenme talebi bile, başka olumsuzluğun sahiplerini dışlayacağı için çok gerçekçi değildir. Ancak olumlunun bulunması için yol açacaksa, tüm olumsuzlukları üstlenmek yararlı olma şansını kazanabilir, ben de bunu deniyorum. Ancak bunu çevremi ve karşıtlarımı yok sayarak yapma yanlışına düşmemeye dikkat ediyorum.





Siyasal süreçte miras hayati bir sorundur. Enver Hoca’cı eğilimlerin bu geleneğini tarihe gömeli uzun zaman oldu. Engin’in bu ucuz yöntemlerdeki ısrarı da artık çok anlamlı değildir. Ancak bilinmesi gereken şey, bu kıssadan (hikaye) çıkartılacak hisse, önümüzde uzun bir siyasal çalışma sürecinin olduğu göz önüne alınarak, bu hastalıklı yaklaşımlardan bir biçimde çıkmanın yollarını bulmak olacaktır. Engin’e nasihatim de bu yönde olacaktır.



Zafer yoldaş mevzusuna devamla diyebilirim ki, bu inkarcı, yok edici mantık, en yakın mücadele yoldaşına bile kulp takmakta bir beis görmez. Zafer yoldaşı eleştirmek haktır, herkes eleştirilebilir, ama bu yoldaş yoluyla örgütü, binlerce insanın emekleriyle oluşmuş bir devrimci örgütü karalamaya çalışmak insafsız ve pervasızca bir davranıştır. THKP-C (Acilciler) örgütü bunu mücadelesinin hiçbir dönemi için hak etmemiştir.



Engin, anılarının temel kurgusunu örgütü küçük düşürme ve küçük gösterme üzerine yapmış gibidir. Ancak sıradan bir okuyucu bile Türkiye, Ortadoğu, Fransa, Almanya, Libya, Yunanistan gibi, bu kadar bir alanda ayrılıklardan, bölünmelerden, toplantılardan, yazışma ve eylemliliklerden bahsedildiği gerçeği karşısında, hiç de küçümsenecek bir örgütsel ağla karşı karşıya olmadığını kolayca anlayacaktır.



Yine sıradan bir okur, bu söylemler içinde, Güney bölgesi, Hatay bölgesi, Antakyalılar, Arapça bilenler, Aleviler diye zalimce küçümsemelerle bir devrimcinin asla diline dolamaması gereken kavramlarla oynayarak örgütü hafife alma ve örgüt içi kayırmacılığa dikkat çekme amacının tutarlı söylemler olmadığını görecektir. Engin bunu kendi anılarındaki aktarımlarla yalanlıyordu.“1988’de Paris’te 50 kadar kişinin katıldığı bir toplantı yaptık. Çoğu Antakyalıydı ve ayrılıyorlardı.” (agm.)



İstemeden de olsa itiraf ediyor, THKP-C (Acilciler) örgütünde hiçbir zaman ayrımcılık olmadı, aynı yerden ve aynı kökten gelen muhalif ve onaylayıcı kesimler vardı. Bu örgütün tek ölçüsü belirlenmiş ve onaylanmış doğrularıyla halkımızın yüksek çıkarları için özgürlük ve demokrasi yolunda özverili çalışmasıdır. Bu özverileri gösterenler bu örgütün en önünde sorumluluk aldılar. Antakyalı olması, Sünni, Alevi, Hıristiyan olmasının hiçbir önemi yoktu. Engin’in bunu bilmemesi çok normal, ülkemiz gerçeğini halkın içinde yaşayarak algılamamış her insan için bu eksiklik normaldir.



THKP-C (Acilciler), hiçbir bölgenin, hiçbir inancın etkisi altında kalmamış siyasi doğrularını hayata geçirme mücadelesinde olan devrimcilerin örgütüdür. Dün olduğu gibi bu gün de öyledir ve öyle devam edecektir. Bunu anlamak için, bu mozaiğin tüm renkleriyle temsil edildiği Antakya’da örgüt mücadelesinin tarihini yakından bilmek yeterlidir. Tüm mezhep ve din kökenli yoldaşımız bu mücadeleye katılmıştır. Şehit düşmüştür, zindan yatmıştır. Bir tek kişi bu ilkeye aykırı bir tek cümlenin geçtiği, fiilin yapıldığı iddiasında bulunamaz. Zafer yoldaş ve Salih yoldaş Türk’tür ve Sünni kökenli ailelerden gelmiştir, Mihrac Ural, Ali Sönmez, Arap ve Alevi kökenli ailelerden gelmiştir, Hanna Maptunoğlu Hıristiyan bir yoldaştır. Bu dokuyu koruyan ve devam ettiren özel bir seçim değil, tamamen halka dayalı olmanın örgüt yönetimine yansımasıdır.



Engin’in bundan çok olumlu sonuçlar çıkarması gerekirken, Acilcilerin bu dokusunun çok az örgütte olduğunu vurgulaması ve bununla eski bir yoldaş olarak övünmesi gerekirken, küçümseme çabalarını bir yere oturtmak çok güçtür. Örgütümüz doğruları etrafında toplananlarla bir varlık olarak, hedefleri için tüm gücünü sarf edip etmediğinin yargısı ise elbette ki eleştiriye açıktır ve bunun çözümü de kongredir.



1. Kongreye davet edilmiş olmasına rağmen, katılmamış birinin (pasaport nedeniyle), kongre kararlarına uyması ve 2. Kongrede eleştirilerini yapma gibi örgütsel işleyişe sadık biri olduğunu göstermesi gerekirken, yoldaşları ayrılmaya kışkırtmak, kural dışı yazışmalara yönelmek hangi kapsama alınır? Bunu okuyucuya bırakıyoruz. (Arşivde bu yazışmaların ele geçen el yazması belgeleri, ilgili olanlara iletilebilir)





Engin, “adına ‘kongre’ denilen toplantıya o sırada pasaportum olmadığı için gidememiştim” diyor. Adam kongreyi hafife alıyor. Bunu öyle dile getiriyor.



25 Kasım – 1 Aralık 1986 Kongre günleri ortamını hatırlayalım. Kasvetli yıllar, devrimci hareket nefes alamıyor, 12 Eylül zulmü tüm ağırlığıyla çökmüş, yüz binlik örgütler yok olmuş, devrimci hareket tarihinin en büyük darbesini yemiş, dağılmıştır. Böylesi bir ortamda, bir devrimci örgütün kongre organize etmesini kim hafife alabilir, hangi mantık bu cürete sahip olabilir? Bu kongrenin tanığı Abdullah Öcalan yoldaştır, onu şahit gösteriyorum.



FHKC bölge temsilcileri şahittir, onları şahit gösteriyorum.

17 ses bandını, binlerce sayfalık tutanağı, resimleri ve bu kongreye katılanları şahit gösteriyorum.



Ve iddia ediyorum, o güne kadar bağlanmış tüm kongrelerin en demokratik olanı ve temsili etkinliğin de en gerçekçi kongresi olduğunu söylüyorum.



Engin bu örgütün insanı değildi, örgüt onun için 1982 de bitmişti, çok doğal olarak bu kongreyi hazmetmesi zordu. Ama çamur atmasını gerektiren bir şey de yoktu. 45 kişinin delege sıfatıyla katıldığı bu kongrede, örgüt ilk kez seçilmiş yöneticilerine kavuşuyordu. Yönetime de benim önerimle çağrılmıştı.



Bunda ne var? Böylesi bir adımı devrimci olarak, Öcalan yoldaşın yaptığı gibi desteklemek, omuz vermek varken; bu kin, bu çekememezlik neden?



Engin diyor ya “kimin ne yaptığı belli çok açık” evet, işte ortada çok açık.





THKP-C (Acilciler) örgütünü küçümsemek kimsenin haddine düşmemiştir.



Bu örgüt, 12 Eylül öncesi yüz binleri sokaklara bir işaretle döken, kelli felli örgütlerin uğradığı hezimete karşın, olduğu kadarınca 12 Eylül sürecinin tüm kasvetine karşı direnen bir örgüttür. Eylemleriyle, kadrolarıyla, edebiyatıyla sürecin her siyasal girişiminde yer alışıyla dik duran bir örgüttür. FKBDC kurucu üyesi olarak da, bu çalışmaların en üst şekillenmelerinde imzası vardır.



Bu örgütün, “Balyoz hareketi”nin bir tokadıyla yerle bir olan TKP ye, Dev-Yol’a karşın, 12 Eylül dönemi boyunca yaptığı Türkiye çapındaki eylemlerini, kitlesel duruşlarını, yazınsal çabalarını, merkez yayın organı dağıtımını görmemek sadece art niyetli olmak demektir.



Bu örgüt kendini abartmıyor, söylediği tek şey “görevimi yerine getirdim, bunu elimdeki tüm imkanları kullanarak yaptım, halkımın yüksek çıkarları için şehitler verdim, zindanlar yattım, Filistin davası uğruna savaştım, Avrupa meydanlarında her türden siyasal etkinliğe katıldım” demekten ibarettir. Buna tahammülsüzlük neden?



Bu örgüt, tutumlarıyla haklı olarak kendini büyük bir örgüt olarak gördü. Bunun neresi yanlış? Tutumlarında büyük olmayan hangi örgüt, tarihin hangi kesitinde büyük halk kitlelerini örgütleyebildi? Bir örgütü örgüt yapan onun doğru olduğu ve başaracağı iddiası değil mi? Engin bu örgütteyken kadrolara, militanlara yalan mı söylüyordu? Kendi yalanlarının başkalarınca da tekrar edileceği garantisini almışsa, dönsün onları muhatap alsın. TKEP iyi bir adres olabilir.



Siyasi tutumları büyük olmayan örgütlerin, halkı temsil etmeleri dürüst bir tutum değildir. THKP-C (Acilciler) kiminin hayallerini da aşan umutlarla yola çıkmışsa, Kızldere’den sonra Beylerderesi tecellilerin temsilcisiyse, bu onun davasına bağlılığını gösteren bir veridir. Bu verinin gerçekle ne kadar uyumlu olup olmadığı ise zamanın vereceği bir karardır. Bu kararı alanlar sorumluluklarını da üstleneceklerdir. Kişilerin buna saygı göstermesinden başka bir yükümlülükleri yoktur. Eleştiri yapılsa da bu ruha kara çalınamaz. Birey ile örgüt arasındaki fark da buradadır; bu sebeple, poliste teslim olduğu için Engin Erkiner suçlanır, Acilciler örgütü değil. Örgütler siyasal kararlarının isabetli olup olmamasıyla, siyasi doğrultuları yönünde yürüyüp yürümedikleriyle, bu görevleri yerine getirmek için tüm güçleriyle çalışıp çalışmadıklarıyla eleştirilir.



Bu basit kuralları bile laf evirip çevirmeleriyle atlatan Engin, Acilcilerle ilgili kanaatlerinden önce kamuoyuna, sığındığı örgütün 26 yıllık süreçte ne yaptığını ve nerede olduğunu esamisini göstererek açıklamayı becermelidir.



Büyük örgüt, küçük örgüt, abartmalar, ufaltmalar gibi hiçbir siyasal ölçüye dayanmayan söylemlerle bu süreçleri belirleyemeyiz. 12 Eylül sürecinden bu güne, aynı örgüt olarak kalanların, yola devam edenlerin hiç denecek kadar az olduğu mirassız bir siyasal hareket ortamında, Acilciler ‘biz mirasımıza da, örgütümüze de yeni koşullardaki değişimlerimize de sahip çıkarak yolumuza devam ediyoruz’ demesinin kime ne zararı var?



Devamlılık güçtür, bunu kaç örgüt başarabilmiştir. Sovyet desteğine rağmen, büyük kesintilerle bu süreci TKP götürememiştir. Böylesi süreçleri, böylesi devamlılıkları sürdürmek için halka dayanmak gerek. Acilciler bu iddiadadır. Bu gün var olduklarını dile getiriyorlarsa, bunun tek nedeni dayandıkları ve kimlik haklarını savunma kararlılığında oldukları kitleyle doğrudan bağlarıdır. Onların destek ve varlıklarıdır.



Bunu anlamak zor mu? Hayatında çoğunluk desteği almamış, halkla ilişkisi olmamış, bir halkın davası için önermelerde bulunmamış olanların bunu anlaması mümkün değildir: Engin’i bu açıdan mazur görebiliriz. Ama bu iddiada olanları karalamasını asla mazur göremeyiz. Tarihiyle bağlantısı olmayanların, söz hakkı muteber değildir.



Engin gibi, örgütsüz düşenlerin, örgütten örgüte savrulanların hesap vermesi gereken bir ortamda, ‘olduğu kadarıyla yoluma devam diyorum, özgürlük ve demokrasi mücadelesinde varım’ diyenlere saldırmak, devrimci mücadeledeki yeniden kıpırdanışların önünü kesme gibi bir beyhude çabadır.



THKP-C(Acilcilerin) bu günü de, halkı için geçmişinin onurlu mücadelesinin, hatalarını ve sevaplarını sırtında taşıyarak yola devam etmektedir. İddialıdır, doğruları açıktır ve kamuoyuyla paylaşılmaktadır. Siyasal adresi de bellidir. www.atakdergisi.org ve http://mirural.blogspot.com/



Bu bölümü şöyle bağlamak istiyorum:



Engin’in diline doladığı kesit açısından bu örgüt, en iyi dönemini yaşamıştı.



Beğenmeyebilir, eleştirebilirsiniz, ama o döneme emekleriyle katılmış insanlara çamur atamasınız.



Tüm eleştiriler bu örgütün başında olan bana yönelmelidir, benden hesap sorulmalıdır.



Siyasi belirlemelerde ve bunun gerekleri olan eylemlerde yer alıp alınmadığı, yeterli siyasal görüş üretilip üretilmediği, ülkemizi ilgilendiren siyasal oluşumlarda etkin olunup olunmadığı, birimlerin düzenli toplanıp toplanılmadığı, rapor alış verişlerinin aksatılıp aksatılmadığı, ani gelişmeler karşısında siyasi tutum takınılıp takınılmadığı sorgulanabilir. Ama bunu yapmak yerine karalama gibi ucuz yöntemlere yönelmek, şuna-buna kulp takmak, şu ya da bu olayı genelleştirip karalamak!? İşte Engin adamın yaptığı da bu olmuştur.







Yurtdışında merkez





Engin’le sorunlarımız hiçbir zaman şahsi olmadı. Böyle olsaydı çözümü de şahsi olurdu ve bu konuyu, bu gün tartışıyor olmazdık.



Aramızdaki sorunlar derinlikte kesinlikle siyasiydi.



İlk siyasi sorun Isparta’da ve Konya’da çözüldü. Engin bizimle birlikte olma kararı verdi. Öncü savaşının askeri değil, politik savaşı vardı bizim için. Gerilla savaşı, halk savaşı ve benzeri bilinen örgütsel açılımlarımıza katıldığı oranda, bu süreçte örgütle olan siyasal sorunlarını çözdü.



HDÖ ile siyasi bağını gerileterek, zaman içinde öne sürdüğümüz görüşleri kabul etti. Bu ara Rıza Salman’la süren yazışmalarını ve kararsızlıklarını netleştirdi. Bilinen özelliğiyle, bulunduğu yere uyumlu olmak üzere bizim görüşlerimizi tercih etti.



Yurt dışında ise olay farklı bir boyut aldı.



Kimse teorik sorunlarla tartışmıyordu, şaşkınlık ve dağılma vardı. Bu süreçten en az etkilenenler, PKK ve Acilciler’di. Eylem yapabilecek güçteydi, kadroları vardı, militanları vardı ve dik durup çalışmalarını aksatmadan sürdürmekteydiler.



FKBDC tutanakları elimde, oradan da izlemek mümkün, 14 sol örgüt içinde eylem yapabilecek kadroya sahip iki örgüt vardı; biri PKK biri Acilciler’di. Tartışmalarda önerilen eylemlere cevap verenler yalnızca bu iki örgüt oldu. Zaten diğerlerinin 12 Eylül faşizmine karşı savaşmaktan çok, hitabet sanatlarını geliştirme diye bir meşguliyetleri vardı.



Örgütümüz bu tutumu nasıl aldı, olmayan kadrolarla mı bu adımlar atıldı? Nitekim dönem dönem yapılan ve ülke çapında etkili olan ve aynı anda tüm ülke sathında en önemli illerde organize edilen askeri eylemler ve siyasal çalışmalar, bunun bir göstergesiydi. Basına Bedreddin Mahir’in açıklamalarıyla geçen “büyük balık operasyonu” (ANAP eylemleri), örgütün o günkü eylem etkinliğine bir işaretti. Hatalar vardı, yakalanmalar vardı, çözülmeler vardı, eksiklikler vardı, bu doğru. Ancak buna karşın, daha iyisini başarma kararlılığı durmadan yenilenen azimlerle birlikte vardı.



Bu yönelim, yurt dışına çıkışımızla birlikte çalışma alanı olarak Ortadoğu’yu, ülkemize en yakın alan olması itibariyle temel çalışma alanı olarak seçmemizi gerektiriyordu. Ancak birileri farklı düşünüyordu. “Avrupa temel çalışma alanı” olmalıdır diyordu.



Bu tercihle örgütümüz, öncelikle ülkemiz ve ülke devrimci hareketlerine yapabileceği azami katkıyı yapmıştır. Filistin davasına şehitler vermiş, saflarında savaşmıştır. PKK başta olmak üzere tüm örgütlere lojistik destek sağlamış, evlerini, sofralarını açmıştır. Her siyasal sol örgütten devrimciye, ülkeye gidiş geliş, askeri-siyasi malzeme nakli dahil olmak üzere kesintisiz yardım sunma durumunda olmuştur. Örgütümüz, bin bir emekle kazandığı olanakları, ayrımsız bir şekilde ülkemizin devrimci mücadelesine katkı sunma iddiasında olan tüm örgütlere açmıştır. Kadrolarını, örgütsel bağlantılarını, kitle ilişkilerini bu dayanışma doğrultusunda kullanmıştır. Birçok devrimci örgütün kadrolarını ülkeden yurt dışına, yurt dışından ülkeye taşımıştır. Askeri ve siyasi malzemeyi nakletmiştir. Bunu yaparken birçok riskler göze alınmış ve bedeller ödenmiştir. Bu devrimci tutum bugüne kadar (Engin ve Engin gibiler şaşırabilir; evet bugüne kadar) devam etmektedir. Bu fedakarca dayanışma eylemlerine emeği geçen yoldaşlarımız ve dayanışma içinde olduğumuz örgütlerin ilgili sorumluları bunların tanıklarıdır. Bunları yaparken zindandaki yoldaşlarımız ve şehitlerimizin onurlu mücadelelerine dayanıyorduk, başlarının dik olması için çaba sarf ediyorduk. Bu çabaları Engin gibi birinin hafife alma çabasını, TEKP’liliğine vermekle yetineceğim.



Basit bir tartışma gibi gelebilir. Ancak bu tartışma ülkesine bir an önce dönmeyi, 12 Eylül faşizmine karşı fiili olarak savaşmayı kararlaştırmış bir örgüt için ( şahıslar bir yana) Avrupa’yı seçmek saçmalıktı. PKK’yi yükselten önemli etmenlerin başında bu kararlı tutumu gelmiştir. Binlerce militanını Avrupa’dan Ortadoğu’ya taşımada kararlı davranmış, özgürlük mücadelesine kaynak, kadro ve etkinlik yaratmıştır.



Bizler de kararlıydık.



Nitekim birçok kadro transferine Avrupa’dan Ortadoğu’ya dönük olarak yaşama geçirmeye başlamıştık. Siyasi eğitim çalışmaları için imkanları, askeri çalışma için kampları kurmuştuk. 1982 İsrail’in Beyrut’a kadar süren Lübnan işgalindeki savaşta da etkin olarak yerimizi almıştık. Filistin halkının savaşçı devrimci örgütleriyle devrimci dayanışma içerisindeydik. Onlar bize ve ülkemiz devrimci mücadelesine olanaklarını sunmuşlardı Biz bu olanakları ve dayanışmayı ülkemiz devrimi için değerlendiriyorduk. Aynı zamanda militanlarımız, bu dost güçlerle beraber Filistin mücadelesi için dayanışma içerisinde bulunuyorlardı. Bu doğrultuda 1982’de İsrail’in Lübnan’a saldırısı ve Beyrut’a kadar varan işgali sırasında, Lübnan sahasında olan yoldaşlarımız fiili olarak savaşın içinde bulundular. Birçok insan, savaşın başlamasıyla beraber Lübnan’ı terk ederken örgütümüz orayı terk etmeyi gayri ahlaki bir durum olarak değerlendirdi. Olanaklarından yararlanılan bir halk, işgale uğrayınca onu terk edip gitmek hiç devrimci bir tutum olmazdı. Bu tutumu seçen birçok örgüte ve kişilere karşın örgütümüz orada kalma ve savaşa fiili olarak katılma kararı aldı. 3 ay süren savaşta İsrail’e karşı Filistin halkının yanında örnek bir direngenlik ve disiplin göstererek savaşın başından sonuna kadar yer aldı. Aynı tutumu PKK’li arkadaşlar da gösterdi. Örgütümüz Filistin mücadelesindeki bu gerçekliği mütevazilik yaparak çok ön plana çıkarmamıştır. Ancak bundan sonra layıkıyla işlenmek üzere gündemine alacaktır. Örgütümüz tüm cephelerde hakkıyla, gücü oranında ve tüm etkinlikleriyle yer almıştı.



80-90 kesitinde ülkenin temel bir çok bölgesinde, Ortadoğu’da, Lübnan’da savaşta, Libya’da, Yunanistan’da, Almanya’da, Fransa ve Hollanda’da THKP-C(Acilciler) örgütünün her birimi harıl harıl siyasi çalışmaların merkezinde yer alıyordu. Buna ait tüm etkinlikler, belgeleriyle, fotoğraflarıyla, raporlarıyla örgüt arşivindedir.



Hiçbir siyasal görev ihmal edilmemekteydi. Ta ki, kışkırtmaların hayasız tetiklemeleriyle, “Avrupa daha rahat, iltica hakkı var, aylık destek alınıyor, yaşam iyi, devrimcilikte yapılır; hepsi bir arada, o ilkel Ortadoğu’dan çıkın gelin” baskıları ve bunun TKEP gibi destekçileri gelip kendini dayatana kadar. Burada bizlerin de ciddi hataları vardır, örgütümüzün de… Ancak bu mekanizma bir dış zorlamayla kırılmak istendi ve bu yapıldı.



Ortadoğu siyasi faaliyetlerimizin yurt dışı merkezidir dememiz, hiçbir şekilde Avrupa çalışmalarını ihmal etmemiz anlamına gelmiyordu.



Örgütümüz Avrupa çalışmasını, Ortadoğu’ya önem vererek ihmal etmemiştir. Avrupa’nın tüm kentlerinde etkin bir örgüt olması için yaptığı seri seminer çalışmaları, oturumlar, açıklamalar, yazım ve etkinliklerle, 80’li yıllarda örgütü Avrupa’nın en iyi örgütlenmiş, geniş ilişkileriyle yükselen, aktif bir örgüt haline getirmişti. Almanya’da MK üyesi Hanna Maptunoğlu yoldaş, Fransa’da Salih ve Zafer yoldaşlarla bu süreç en iyi şekilde yükseltilmiştir. O günün tüm siyasal etkinliklerinde yer alınmıştı. (Buna tanıklık eden fotoğrafları ekte sunacağım.).



Engin’le sorunumuz; ‘ülkemiz için mücadeleye davam etmek mi? Yoksa Avrupa’nın laçkalıkları içinde batmak mı?’ sorunuydu. Çalışma azami güçle her iki alanda yapılacaktı; ancak hangi alan ülkeye doğru çıkış merkezi olacaktı? Esasında bu tartışma bile abesti, doğaya bile aykırıydı. Ülkemize yaya yürüme mesafemiz 4 saatti. Hiçbir takılmaya uğramadan, binlerce kez sınırı geçip gelme olanağımız vardı. Diğer devrimci örgütlere de katkımız oluyordu. Deniz yolunu sonuna kadar en iyi şekilde değerlendirdiğimiz ise çok iyi biliniyordu. Bütün bunlara rağmen, Avrupa merkezli çalışma ısrarı, gerçekte Avrupa’da çalışmaktan çok, Avrupalı örgütlerde bireysel kurtuluşu sağlayacak sığınaklar aramaydı. Nitekim Engin bunu becerenlerden biri oldu. Ya diğerlerine ne oldu? Kaçta kaçı TKEP saflarında kaldı, kaçta kaçı bireysel olarak bile olsa devrimci bir çizgide kendini koyabildi.



Sonuçlara tam buradan bakmak gerek. Bir iddia ise; Engin bu iddiayı kaybedeli yıllar oldu. Biz mi ne kazandık? Kimlik haklarımız uğruna örgütsel mücadeleyi sürdürme gibi bir açılımla, halkımıza daha yakın olduk; örgütsel birliğimizi koruduk ve olası her siyasal gelişmeye karşı tutum belirleyecek, olduğu kadarınca ortak hareket edecek bir varlık olmayı sürdürdük. Bunun belirgin etkileri arttıkça, TKEP’li Engin’in, Acilciler’e çamur atması da çok anlaşılır olmaktadır.



Engin, istediğini tercih etti. Bu yüzden de hiç bir zaman örgütlü bir süreç içinde tutarlı olamadı. TKEP ilişkisi bile ciddiyetsizdi. Nitekim TKEP, MK üyesi ve basın yayın işlerini yürüten Ali Garip kod adlı arkadaş, bundan bir yıl önce ziyaretimize geldiğinde bize samimice şunları söyledi: “Enginlerin TKEP katılışı ahlaksız bir örtüyle gerçekleşmişti, bunun olumsuzluğunu çok hissettik”.



Bir kez daha söylüyorum, Engin’le ayrılığımızın derin nedeni kesinlikle siyasidir. Onun tüm kişisel suçlamalarla işi geçiştirmesine karşın gerçek budur. Bu en azından benim için öyleydi. Yurt dışında merkezi alanın ne olacağı tartışmalarında Avrupa ısrarı için, “bu alan, Türkiye devrimci hareketi için yurtdışında geleceği olan alandı” (Engin Erkiner 1982 makalesi) belirlemesi bu ayrılığın çok önemli siyasi boyutunu gösteriyordu.



Sorun da burada başlamıştı. Belki bu siyasal tartışma bir iç dünya yansıması olarak gündeme gelmiştir; ancak sonuçta örgütsel tüm yönelimlerimizi etkileyecek bir karardı. Biz, Ortadoğu’nun temel alan olmasını belirledik; bunu için verilerimiz ve gerekçelerimizi koyduk. Bunun için hala örgütlüyüz ve örgütümüzün boyutları ne olursa olsun yola devam kararındayız. Bizim için on yıllar önce alınmış karar, ülkemiz özgürlük ve demokrasi mücadelesine bir katkı olarak yükselteceğimiz kimlik haklarımız uğruna mücadele için de bir şanstı. Ancak bu, Engin’i ilgilendiren bir sorun değildi. O şimdi Sosyal-Demokrat partide, farklı renkleriyle Almanyalılar (Alman, Türk, Arap, Sırp, vd) için, birazcık da enternasyonalist aromalı mücadele ettiği kanısındadır. Hayırlı olsun. Biz ülkemize döneceğiz, orda yapacak işlerimiz var. İlk dönen de lakaplarla küçümsemeye çalıştığı insandır. Bunun için on yıllar önceki yurt dışı merkez tartışmamızın bu güne, kime, ne kazandırdığı konusunda kimseyle tartışacak bir şeyimiz kalmamıştır diyerek noktalayacağım.







Cemil Esad

Suriye





Engin Erkiner, anılarında Cemil Esad konusundan nemalanmak amacıyla onu diline dolamıştır. Adamı bölgenin valisi yapmış ve örgütümüze bakan kişi konumuna yükseltmiştir.



Cemil Esad’ın örgütümüzle ilişkisi, bu süreci bilmeyen Engin gibi birini birkaç gömlek aşan bir konudur. Gerçekte Cemil Esad olayı, örgütümüzün bölgedeki ilişkilerinin ikinci dönemi denilebilecek bir sürecine tekabül eder.



Zira Suriye’ye örgüt adına ilk ayak basan bu satırların yazarı, ilk ilişkisini, George Habbaş liderliğindeki Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’yle (FHKC) kurar. Bu örgüt, Türkiye’de İsrail’e karşı Yeşilköy havalimanında eylem koyan (11 Ağustos 1976) Muhammet Reşit ve Mehdi muhammet adlı militanlarını Sağmalcılar’dan kaçırıp (9 Ocak 1979) yerlerine sağ salim ulaştıran örgütümüzdü. Ve Nebil Rahoma yoldaş bu alanlara gidip gelerek, orada çok olumlu izlenimler bırakmıştı; İsrail içlerine girerek eylemlerde bulunmuştu. Filistin kampları ve eğitim çalışmalarını bu ilişkiyle başlattık. Bundan sonra 12 Eylül baskılarında örgütümüzden ve diğer devrimci örgütlerden gelenlerin akın akın buralarda yer edinme olanaklarını sunma dönemi gelmiştir: Örgütümüz buna tüm gücüyle katkı yapan bir örgüttü.



Bu adımla birlikte, Ortadoğu sürecinde örgütümüzün dayanışmacı çizgisi hiç değişmeden sürmüştür. Bu dönemin ne başlıklarıyla ne de ayrıntılarıyla, Engin adamın bilgisi ve etkisi olmamıştır, ilgilenmemiştir de. Kendisinin de dediği gibi, bir an önce Avrupa’ya kapağı atma uğraşısıyla meşgul olmuştur.



Bu ilk dönemde, Şam merkezinde evlerimiz ve siyasal çalışmalarımız uygun bir düzlemde yürüyordu. Komiteler kurulmuş, düzenli bir örgütsel kurum çalışması başlamıştır. Şam üniversitesi öğrenci birliği kurulmuş, verili olanakların örgütsel çalışmaya katkısı yönlendirilmiştir Basit kasabası (şehit yoldaşların mezarlarının da olduğu bu kasaba), ülkemize sınır bir yerde, ilk ayak bastığım yerdi. Bu alanda da kiraladığımız evlerde ilk toplanma ve siyasal çalışma süreçleri yükselmişti.



Bu dönemin ikinci safhasında Cemil Esad figürü, adamlarının evlerimize yaptıkları baskınlarla gündeme geldi. İlk iletişimimiz, böyle bir sürtüşmeyle başladı.



Müslüman kardeşler hareketinin ilerici yönetimin temel kadrolarına karşı suikastlar, bilim adamları, din adamları tasfiyeleri ülkeyi ağır bir sürece sürüklemişti. Cemil Esad’ın adamlarıyla ilk buluşmada başlayan sürtüşme, aradaki ilişkinin temel karakteri olmuştu.





Bu şahısla med-cezirlerle süren sürtüşme, ayrılıkçıların Engin ve TKEP’li olacak tayfanın ihbarlarıyla, üstümüze ölümcül saldırılarla yürüyene kadar devam etti.



Cemil Esad, bizi hiçbir zaman hazmedemedi. Aramızda dil bilmeyenlere zarar vermek için, bizleri sorgulaması, Alevicilik dayatmaları, ülkesine bir an önce dönme amacı taşıyan örgütümüzün çok dikkatli bir denge içinde davranmasını gündeme getirdi. Bunun kararını, MK’nin temel çizgileriyle belirleyerek, süreci çatışmasız geçirme politikası izledi. Cemil Esad’ın bu yaklaşımlarına katı bir direnmeyle, yoldaşlarımıza zarar gelmemesi koşuluyla sürdürdük.



Murtada hareketi olarak örgütlenen ve devlet dışı bir politikayı sürdüren bu şahsın bir gösteri davetinde, “Hey Devrimci” marşını Türkçe okuyarak ayağa kalkmamızı bile sert bir tepkiyle karşılamış, Engin ve şürekalarının hissetmedikleri ağır baskılara maruz kalmıştık. Bizleri Kilikya Ordusu güçleri olarak örgütlemek istemelerini, askeri eğitim için bir araç olarak değerlendirdiğimizde de sorunlar çıkmış, amaçlarımız bir biriyle çatışması sonucu yeni baskılarla karşı karşıya kalmıştık. Kilikya Ordusu çavuşlarından biri de Engin Erkiner’di.



Üstümüzdeki bitip tükenmeyen baskılara göğüs germek, 12 Eylül baskılarından çıkıp gelmiş yoldaşlara sağlıklı bir eğitim vermek için elimizden gelen her şeyi yapmaktaydık. Bunlar arasında dil bilmeyen yoldaşların nasıl davranmaları gerektiğini izah ederek, bilmediklerini öğrettik ve süreçleri aşma tutumlarında geri bir adım atmadık (bu satırların ne anlama geldiğini bilenler, bu sorunu aşmak için ne türden bir fedakarlıklarda bulunduğumuzu iyi bilirler).



Çok hızlı ve karmaşık bir süreçti, bizleri dizginlemek isteyenler vardı, Cemil Esad bunların başındaydı ve bizlere her koşulda baskı yapıyordu. Avrupa’dan gelen çadırlarımıza, eski elbiselerimize bile el koyup bizlerden nemalanmaya çalışıyordu. Gerçekte Engin’in dile getirdiği ve tamamı yalan olan, bizlerin Cemil Esad’tan yararlandığımız söylemi tersten işliyordu. Adam, devlet tarafından da çekilmeyen bir tipti, abisinin bile gazabını çeken biriydi. Devlet adına hiçbir sorumluluğu da yoktu.



Cemil Esad’la ilişki, bu ülkeye ayak basan tüm mültecilerin sıraya geçtiği bir ilişkiydi, Celal Talabani’den, FHKC Kıyadi El Ammi Lideri Ahmet Cibril’e kadar, Lazkiye’ye gelen herkesin uğrak yeriydi. Bu ilişkiyi son ana kadar değerli dostum Abdullah Öcalan başarıyla sürdürmüştür. Bu şahısla FKBDC yürütme komitesi de yakın bir bağ kurmak istemiş ve APO, Teslim Töre, Taner Akçam’ın ve benim de içinde bulunduğu heyet görüşmüş ve görüşmelerin devamında karar kılınmıştır.



Bu düzlem çok normal bir düzlemdir. Bu tür ilişkiler ayakları belli bir toprak parçasına basan her örgüt için olabilir ilişkilerdi. Bu tür ilişkileri saçma mantıklarla yaklaşmak sorumlu insanın yapacağı bir şey değildi. Bu gün Avrupa’nın sosyal demokrat partilerinde, süprüntü görevlere göbek atarak katlananların yaptığı ise daha vahim. Ya da devrimcilik adına “tokatçılık” yapma işi daha korkunç bir ahlaki çürüme değil mi?



İbrahim Yıldırım adlı bir Antepli devrimci adına kurdurulan Texmondial şirketiyle piyasaları “tokatlamak”, 300 000 marklık anlaşma yerine, Engin’in eliyle, İbrahim zavalısının cebine sokuşturulan birkaç bin markla geçiştirilen, Şirket çekleriyle, Fransa’nın Renes kentine “Ayı Cemal”le (İbrahim Yalçın) inşaat malzemeleri tokatlamak, bilgisayarlar, kıymetli ev eşyaları ve Avrupa sefa turları düzenleyip eğlenmek mi devrimcilik? Hadi canım oradan sen de! Temel çalışma alanı buymuş değil mi!!



Acaba Alman istihbaratı gibi dünyanın en komplike istihbaratının, Engin Erkiner’i bir biçimde, kendi söylemi ve mantığı gereği “ hiçbir devletin karşılıksız bir sunum yapmayacağına göre” kullanıldığından bahsetmek yanlış olur mu? Neden Suriye için geçerli bir kuşku çok daha ince eleyip sık dokuyan Almanya için geçerli olmasın? Yoksa Engin’de bir şeytan tüyü var da biz mi bilmiyoruz? Bu akılla birilerini karalamak, hele örgütlere saldırmak artık tarihini doldurmuş, küflü bir mantık olmuştur.



Bilinmeli ki, Cemil Esad hiçbir zaman gerçek bir dostumuz olmadı. Ama bulunduğumuz alan, Türkiye’ye yakın olan bu alanda mahalli gücü olan bu adamla savaşa girişmek, baştan kaybedilmiş ve anlamsız bir kavga olacaktı ki, misafir olduğumuz ve her an ülkemize dönme coşkusu yaşadığımız bir ortamda buna yönelmenin bir anlamı yoktu. Cemil Esad sadece, muhaliflerin bize yönelttiği, yıkıcı girişimlerde onları yanında saf belirlemiş, silahlı adamlarıyla üzerimize yürüyen bir örgüt düşmanı olmuştur.



Cemil Esad, Engin’in yıkıcı amaçlarla, ne devrimci mücadeleye ne de örgütlü mücadele türlerinden birine hizmet etmeyen kışkırtıcı, bölücü çabalarının bir ortağıydı, dostuydu.



1.Kongremizin ikili bir kongre olduğunu, gerçek kongrenin gizlice Bassit’de yapıldığını ve komünist bir kongre olduğunu, sosyalist ülke gezilerimizin bu amaçlarla gizlendiğinin ihbarını Cemil Esad’a yapanlar ve bunun sonucu silahlı baskınlarla oturduğumuz ikinci kattaki evlerimizden çoluk çocuklarımızla atıldığımız, sürüldüğümüz bu baskınların muhbiri Yusuf ve muhalifleri kışkırtan kin insanı Engin Erkiner’dir (bu baskınlarda, ölümle yüz yüze kalıp üçüncü kattan atlamak zorunda kalan bu satırların yazarı, eli kırılarak kurtulmuştur, aylar sonra 20 silahlı kişinin kuşatması altında direnerek, ağır yaralarla tutsak edilmiştir).



Bu gerçekleri bilmeyenler, kestirmeden “bunlar Arapça biliyor, birde Alevilikleri var iyi dost olabilirler” diye, aleyhimize yapılan karalamalara daha yatkın bir algı içinde olabilirler: Bir kez daha iddiayla dile getiriyorum ki, Cemil Esad’ın sadık dostu Engin ve ayrılıkçılardır. Cemil Esat’tan bize kalan ölüm, kovalamaca, baskı ve işkencedir.



Aylarca bir dizi yoldaş en ağır işkencelere Cemil Esad’ın villasında maruz kaldılar. Bu işkenceciler arasında Alaittin Özden’le direk bağlantı halinde olanlarla, Yusuf’un akrabaları da yer almıştır. Engin ve bu işkenceciler, Almanya’dan, Paris’ten üzerimize ölüm yağdıranları kışkırtmakla, hakkımızdaki en gizli bilgileri, sığınaklarımızı, malzeme depolarımızı, arşivlerimizi ele vermekle meşguldüler. Arşivimizin önemli bir kısmı bu süreçte ele geçirilip heder olmuştur. Bu acıya çocukların çektiğini ekleyip kimseyi sarsmayacağım. Sadece, bunların yaptığının ne yoldaşlığa, ne devrimciliğe, ne de insanlığa sığmadığını belirtip onları okuyucunun hükmüne bırakacağım.



Burada, Cemil Esad 20 kişilik silahlı adamları tarafından kaçırılmamı (16 Nisan 1995), ağır işkencelerle baygınlıklar, ölüm-kalım süreçlerinden geçmemi anlatmayacağım. Evimin basılmasını ve Kapıyı açan Levent Yoldaş’ın silahlı adamları yakalarken kurşunlara hedef olmasını, ölümden dönüşünü, evimde hala durmakta olan kurşun izini (boş Kovanları hala koruyorum) uzun uzun anlatmayacağım. Hedef bendim, katledilmem istenmiştir; bunun arkasında, yoldaşı yoldaşa kışkırtan Engin’in kirli, sinsi amaçları vardı.



Cemil Esad öldü. Mülklerimizi gasp eden, bize acı çektiren, tenkil ve tehcir eden bu adamın cenazesine gittim. Orada benim gibi büyük acılara maruz olanların çoğunlukta olduğunu gördüm. Ölüme saygılı bir aile terbiyesinden gelmiş olmanın sessiz ve sitemsiz duruşuyla, ‘Allah taksiratını afetsin’ diyerek yoldaşlarımla o mekandan ayrıldım.



Cemil Esad öldü ama kin ve kışkırtma tellalları hala işlerine devam ediyordu. TKEP’li Engin Erkiner’in, örgütümüze yönelik kinlerini, vefat eden benzerlerinin yerine ifa etmeye devam etmesi, bu dünyada şer ve hayır güçlerinin kavgasının sonsuz bir süreç olduğu felsefi görüşünün, ne kadar isabetli olduğunu hatırlatır gibidir, diye düşündüm.



Buradan çıkarılması gereken dersler vardır. Benim açımdan da, çektiklerimizden daha değerli olan buydu. Tekrar etmemesi gereken bir durumdu, birlikte ölüme giden insanların, kışkırtmalarla birbirinin kanına girmesine yol açacak bir ortamın oluşmaması gerekliydi. Bizler örgüt olarak bunun dersini yeterince aldık. Ancak 26 yıl sonra bu kinle birilerinin hala ders almadığını görmek çok acıdır.



Devrimciler zor koşullarda çok daha donanımlı olmalıdır. Bu tarzda küçük düşürücü sürüklenişlere yönelmemek için de siyasi olmayan ayak oyunlarına kapılmamaları gerektiğini önermek, hepimizin görevi olmalıdır.



TKEP’nin köylü kurnazlığıyla, eski yoldaşlarımız üzerinde oynadığı rolü burada lanetleyerek bu bölümün ilk kısmını kapatmayı uygun görüyorum.







Suriye konusu bu bölümün ikinci kısmında, sadece bizim örgütümüz için değil, Türkiye devrimci hareketlerinin tümü için bir ikinci adresti.



Bu ülke için bu satırların yazarı birçok makale kaleme aldı. Özetle bu ülke bölgenin tek ilerici laik yönetimi olarak, emperyalizme ve İsrail Siyonizmi’ne karşı direnen bir ülkedir. Bu konumunu da şu ana kadar korumaktadır.



Türkiye ile ilişkilerinin iyileşmesiyle ortaya çıkan açılım, iki ülke halkı için çok olumlu etkileri olmuş ve özellikle Türkiye’deki Arap halkının yeni dinamiklerle kendini ifade etmesine olanak sağlamıştır.



Bu ülke 12 Eylül zulmünde istisnasız, her devrimci güce ve şahsiyete ev sahipliği yapmış, kolaylık sağlamıştır.



PKK bu süreci en iyi değerlendiren ve ulusal özgürlük hareketinin yükselmesine dinamik katabilen olmuştur. Saddam yönetimine muhalif tüm Kürt örgütleri dahil olmak üzere, bölge devrimci hareketlerinin ana yurdu olan bu ülke, bu ifayı kimseden hiçbir karşılık beklemeden yapmıştır.



Aklı kullanma, satın alma, ilkesiz olma mihverinde olan Engin’in bu gerçekleri kavraması ondan beklenen bir şey değildir. Kılavuzu kin olanların saplanacakları yer, siyaseti yüksek performanslarla yürütenlerin yeri değildir.



Bunun aksini iddia etmek bölgemizdeki tüm Kürt özgürlük hareketlerine saygısızlıktır. Aynıyla geçerli olmak üzere Suriye bize ikinci adres olmakla bunun karşılığında hiçbir şey talep etmediği gibi, Türkiye’ye karşı özel bir kışkırtma tutumuna asla girmemiştir. Bunu bizden isteyecek yeryüzünde hiçbir güç yoktu. Almanların birilerinden böyle şeyler isteyip istemediğini ise, ben bilmiyorum; Almanya’daki seri seminer çalışmaları sırasında polisin durdurmasıyla yakalanmış, ikametsiz olduğumdan dolayı zindana atılmış ve sınır dışı edilmiştim.



Fransa’da ise bir ihbar mektubuna istinaden Fransız gizli polisinin (DTS) seri ev baskınlarında tutuklanmış, ellerim ayaklarım kelepçeli olarak, Şerif ve Zafer yoldaşla, Avrupa’nın en büyük tek kişilik hücre sistemiyle mücehhez Le Fleury-Merogis zindanında yatmıştım. Her hafta Juvisy karakolunda imza atarak kendimi göstermek zorundaydım. Uygun bir fırsatta da, Şerif yoldaşımla birlikte bu ülkeden firar etmiştim.



Bu süreçte gözlemlediğim, on binlerce devrimciye ev sahipliği yapan Suriye’nin, binlerce mülteciye ev sahipliği yapan Avrupa ülkelerinden çok daha adil davrandığıdır. Hiçbir devrimciye, ne dil ne kültür açısından entegre olma yönünde Avrupa ülkelerinin, bin bir araçla, baskının bin bir yoluyla yaptığı asimilasyona yönelmemiş, misafirini ülkesine dönecek geçici bir figür olarak algılamıştır. Bunu da üniversitelerinde eğitim olanaklarını kısmadan yapmıştır.



Bu yanıyla örgüt yönetiminin en başında olan bir insan olarak, sorumsuzca, örgütsüz birinin şahsi çıkar güdüleriyle davrandığı gibi davranmamı kimsenin beklememesi gerekirdi. Örgüt yönetimi bir devlet yönetimi gibidir. Sorumluluk ister, yaşamını kararlarına bağlamış yoldaşlarının zarar görmemesi büyük özveriler ve genişlik ister.



Bu zaman zaman bireylerin çıkarları ve fantezileriyle çatışma durumunda olabilir; ancak sorumlu olmak ayrı bir olaydır ve bunun pazarlığı yapılamazdı. Bu açıdan Suriye ile ilişkimiz de çok hassas bir düzlemde sürdü, kayıtsız şartsız hiçbir yoldaşın burnu kanamadan bu süreç aşılmıştır, buna sınırlardan geliş gidişler de, denizleri aşıp gelmeler de dahildir (sınır geçişinde Türk jandarmaları tarafından şehit edilen Ahmet Çolak yoldaş ve Ahmet Rende yoldaşın sırtındayken karda, soğuktan donarak ölen Semih Özbay Yoldaş’ın elim hadiselerinin ayrıntılarıyla sonraki anı yazımlarında yer alacaktır. Ahmet Çolak yoldaşın ölümüyle ilgili olarak ise, onunla ülkeye dönen, bu gün hala Harbiye’de yaşamını sürdüren kılavuz Aziz Kaddur’u benim talimatımla Ahmet Yiğenler sorguya çekerek konuyu aydınlatmıştır. Bu yoldaşın ölümüyle ilgili olarak Adil Okay’ın, o günlerde Antakya ceza evinde yatan nişanlısı Gülay Kerimoğlu’na hitaben yazdığı mektupta şunları dile getiriyordu. “ Sevgili Gülay, şu an günlerimin bende bıraktığı yarayı anlatamam. Ne yazacağımı bilemiyorum. Dediğin gibi, eleştirileri örgüt içinde sunmak gerekliydi. Biz örgütün dışına çıktık. Ümitsiz bir yolda yürüdük. Sonuç olumsuz oldu. Sait (Ahmet Çolak) yoldaşı şehit verdik. Türkiye’den gelirken sınırda vurulup ölmüş. Bu yoldaşın ölümünden özellikle biz ayrılan yoldaşlar sorumludur. Bunun acısını çekeceğiz. Bu gün sizlere daha iyi hak veriyorum. Eleştirileri olan insan örgütünden ayrılmaz. Örgütüme geri kabul edilmem için çalışacağım. Sende yoldaşlara bu konuda yazarsın. Derler ya zararın neresinden dönülürse kardır. (İmza) Adem.” ( Örgüt arşivi 1043 Nolu dosya)



Engin’in sık sık, Suriye’ye yönelik suçlayıcı, kuşkucu yaklaşımlarına ise verecek bir cevabım olmayacaktır. Sorumsuz olmak ile sorumlu olmak arasındaki fark buna verilecek en iyi cevaptır.



Suriye’nin iç işleri konumuz değildir; bu ülkenin halkı kendi yönetimleriyle ilişkilerini belirlemekle yükümlüdür, bizim misafir olarak bu süreçte müdahale etmemiz abesle iştigal olur.



Bu ülkenin misafirleri olarak biz, bu ülkenin emperyalist-Siyonist baskılar karşısındaki tutumunun yanında olduğumuzu her zaman belirttik, bu tutumumuzda da kararlı olduğumuzu bir kez daha teyit ederiz. Bu ülkeye karşı dil uzatmayı, bilgisizce siyasi tutumlar almayı reddederiz. Bu açıdan Engin Erkiner’le köklü bir siyasal duruş farkımızın olması çok doğaldır.



Suriye devletiyle ilişkilerde hatırlatılması gereken şey, bu ilişki tüm sol örgütlerin gelip gittiği Dış İlişkiler bürosunda cereyan ettiğidir. Burayla ilişkiler son ana kadar, örgüte muhalefet eden Yusuf’un sorumluluğundaydı. Tüm itirazlarımıza rağmen bu büro iyi bir ihbar kaynağı gördüğü Yusuf’la (Zihni Alan) ilişkisini koparmamıştır.



Engin’in bilmediği ve yalanlarla geçiştirdiği bu nokta da çok önemlidir; bu satırların yazarının, adını 90’lı yıllara kadar Suriye devletinden gizlemiş olmasına karşın, Yusuf ilk elden veren kişi olmuştur. Suriye Dış İlişkiler bürosundaki yetkili (Ebu İmad), “bizden yıllarca adını sakladın, bu ne güvensizlik” diye bu konuyu yüzüme vurduğunda, “bir devrimcinin yapması gerekeni yaptım” diye cevap vermiştim. Bu olayın tanıkları bilinmektedir.



Yusuf, ustası Engin Erkiner gibi ucuz bir itirafçıydı (unutulmamalı, Engin’in örgütteki ayrımcılık için söylediği her şeyin yalan ve abartma olduğu, muhalif Yusuf’un Arap ve Alevi kökenden gelmesiyle de belirgindir).



Bu satırların yazarı, 6 kez Suriye zindanlarında tutuklu kalmıştır. Yoldaşlarıyla toplu olarak aylarca tutuklu kaldığı dönemler yanı sıra, son olarak 1 yıl boyunca tek kişilik hücrede güneş yüzü görmeden (90x190cmlik hücrede, WC içinde) tutuklu kalmıştır. Öcalan davası ardından 1999 Ekim ayında Türkiye’nin talebiyle, baskısı ve ısrarıyla tutuklanmış, bir yıl sonra 2000 yılı kasım ayında serbest bırakılmıştır.



Çıkışımda ilk kutlayan merhum Ahmet Kaya yoldaşa, “tepkimin büyük olduğunu, ancak siyasi duruşumun hiç değişmediğini” sorusu üzerine belirtmiştim. Hiçbir surette devlet kurumlarıyla ilişkiye girmediğim gibi bundan bin bir yolla kaçındım, siyasal kültürüm hiçbir devletle barışık olmama el vermiyor; gerçek adımı son ana kadar gizledim, kendimi hep sıradan bir militan olarak tanıtıp örgütümün değerlerinin korunması için önlem aldım. Övünülecek bir şeyden bahsetmiyorum, her devrimcinin yapması gereken görevlerden bazısını dile getiriyorum ve ben bunu yaptım diyorum. Bu ise temsil ettiğim örgütümü ve örgütsel değerlerimi korumak bana Kongrede verilmiş oylarla, seçimle geldiğim görevimin onurlu bir yükümlülüğüydü.



Bu da, her zaman örgütüm adına takınmam gereken en doğru tavır olarak gündeme gelmiştir.



Müntecep Kesici



Binlerce sorun ve karmaşa içinde geçen zorlu bir süreçte, örgütün birbirini hiç tanımamış ayrı kültür ve alanlarından gelen yoldaşlar yurt dışında bir ortamda yüz yüze kaldılar. Bir araya gelen insanlar, geldikleri yerde kişilik, sosyal ilişki, etkinlik ve örgüt içindeki konumları itibariyle farklı konumdaydılar. Marmara bölgesinden, Ege bölgesinden, Akdeniz ve Anadolu bölgelerinden birbirini tanımayan insanlar bir anda kendilerini, küçücük bir alanda nefes nefese buldular.



İlk dönemde iki küçük kiralık ev içinde 100’ü aşkın yoldaş bir aradaydık. Yazın dışarıda bir ağaç altında yatılabilirdi ama kışın, üst üste yatmak zorundaydık. Filistin kamplarına gidenler, Şam’a gidenler nispeten geniş bir alandaydılar ancak oranın da sorunları farklıydı.



Bassit, merkezi toplanma alanımızdı. Bu alanda daha çok Arapça bilen arkadaşların kalması uygundu, küçük bir deniz köyüydü ve dikkat çeken bir yığılma halindeydik. Yabancı insanlar olarak devletin de, halkın da olumlu olumsuz tepkilerini çekiyorduk. Bu köy ortamında görülmemizin uygun olmamasını, daha çok ev içinde yada sonradan taşındığımız dağ evi çevresinde zaman geçirmemizi gerektiriyordu.



Yığılmanın en önemli yanı; aynı yöreden üç yönetici kuşağının üst üste gelmesiydi. Benim dönemim, Tacettin Sarı dönemi ve Şeyh (Müntecep Kesici) dönemi. Ben çok hareketliydim. Sık sık benden sonra gelen kuşağın başında kalmam söz konusu olmamaktaydı.



Her yönetici kuşak kısmen alt militanlarından belli bir sayıda insanı da birlikte yer alıyordu. Bu insanlar arasında kendi yöneticisine ve talimatlarına daha yakın olma gibi, tercihler Basit kampından uzak olduğum her kesitte sorunların çıkmasına yol açıyordu. Öyle ki, sportif faaliyetlerde bile takımlar buna göre şekilleniyor ve basit bir voleybol oyunu sert bir rekabete ve ardından karşılıklı sürtüşmelere uzandığı bilgisi alıyordum.



İlk olumsuz sürtüşmeler, Ali Sönmez yoldaşa karşı bu ikinci ve üçüncü dönem yöneticilerin tavrıyla başladı. En küçük bir mesele o dar alanda çok sert tartışmalara kadar yükseldiği izlenimleri gelmeye başlamıştı. Kampa geldiğim zaman hiç sorun yokmuş gibi birbiriyle uyumlu olanlar gerçekte birbirine şahıs olarak diş beler hale geldiği kesitler yaşanıyordu.



Şeyh çok aktif, yiğit ve sosyal bir kadroydu. Ali Sönmez Yoldaş içine kapalı, inatçı ve sert bir eylem adamıydı. Ali sönmez yoldaş, uzun süre Engin’nin bulunduğu gün yüzü görmemiş kadro çalışmaları içinden ve zindan sürecinden geliyordu. Şeyh ise kitlelerin içinden Antakya’nın geniş halk ilişkileri içinden geliyordu. Yeni militan ve kadroların da kampta olması Şeyhin Ali Sönmez’le sürtüşmelerini guruplaşmalara kadar uzatıyordu. Ancak ortalıkta siyasi bir sorun yoktu. Tablo bu çerçevede cereyan ediyordu. Şeyh üstünde Ali Sönmez gibi nispeten kapalı, bir ölçüye kadar sert bir yöneticiyi görmekten çok sıkıntılıydı.



Bu dönem içinde, Filistin kamplarında sıkıntılı olan, Avrupa’ya gitmek isteyen, Yunanistan’a gönderilen yoldaşların sorunlarını çözme gibi, bu günün gözüyle zorlukları algılanamayacak uğraşılar içindeydik (bir tek pasaportu, tek kağıtlı pasaportlar haline çevirip, soğanla mühürler yaparak yoldaşları başka alanlara taşıyorduk) . Ancak sorunu şahsi olanların bekleyecek halleri yoktu.



Kamplardan çıkardığımız yoldaşlar Şam’a taşınmıştı. Ancak orada da sorunlar ve tepkilerini sürdürme ve bu arada örgüt içinde başka örgütle dirsek temasları başlamıştı. TKEP ile kurduğumuz ittifak, dayanışma ve dostluk, örgüt içinde basit bir biçimde çözülecek ve bu güne dek hiçbir siyasal izi olmayan konular pervasız bir kaynamaya yükseltiliyordu. Oysa bu satırların yazarı, birlik dayanışma ve ittifak adına, örgütümüzün tüm imkanlarını seferber ederek TKEP’in dağınık, birbirini tanımayan ilişkilerini toparlamaya, onları kendi örgütsel çatıları altında bir olup bizimle ilişkilerini öyle sürdürmeye çalışıyordu. Bu yapılması gereken bir devrimci davranıştı. Ancak köylü kurnazları için durum farklıdır. Dost ve ittifak örgütü içinde bir sorun vardı ve bundan nemalanmak, ne işe yaradıysa, her şeyi yıkarak, ahlaksızca birkaç kişi daha kazanmak için fırsat olarak kollanıyordu.



Bu ‘ülkeye dönüş, örgütsel çalışmaları yükseltme’ diye hiçbir sorunu olmayan arkadaşlar üzerinde öylesi olumsuz etkiler yarattı ki, basitse kendi deyimleriyle “bir darbeyle örgütün bu biriminde her şeye el koyma” noktasına getiriyordu.



Tam bu kesitte Müntecep kesici, bu çevrelerle çok yakın bağı olmasa da onlardan destekle kampta Ali sönmez ve yoldaşlara karşı tepkilerini kontrol edemez hale getiriyordu. Müntecep bu süreçte uzaklaşmayı tercih etti ve biri MK’ya diğeri bana olmak üzere iki mektup iletti.



Müntecep’in MK’ya mektubu “Yoldaşlar,…ayrı kalacağım dönemde yapacağım tek şey kendimi yeniden kanıtlamak ve en sağlıklı biçimde örgütüme katılmaya çalışmak olacaktır. Gelişmeler belkide istemediğimiz yönde gelişebilir. Ancak hedeflediğim tek şey bu olacaktır. Daha sağlıklı bir biçimde örgüte yararlı olmak ve yeniden örgüte katılmaktır. Yeniden bir araya gelmek umuduyla mücadelenizde başarılar dilerim. Not: Bu mektubun tüm yoldaşlar önünde okunmasını istiyorum. Şeyh (Müntecep Kesici. Bn)” (Arşiv, El yazılı mektup)



Bana yazdığı mektupta ise “ Yoldaş, Ayrı kalacağım dönemde yapacağım çalışma MK’ya mektupta da açıkladığım gibi örgütüme yeniden katılmanın çalışması olacaktır. Seninde çoğu kez belirttiğin gibi “yaşam bizi buraya getirebilir” ancak seninle kesinlikle karşı karşıya gelmeyeceğim, böyle bir tavra giren insanlar ilk önce beni karşılarında bulacaktır. Çünkü sen ne dersen de, başkası ne derse desin, bizim aramızdaki bağ, belki de hiç kimsede olmayan bir dostluk, kardeşlik, yoldaşlık bağıdır. Bu bağın çözülmesi mümkün değildir…. Şeyh” (Arşiv, El yazılı mektup)



Şeyh yiğit ve onurlu bir yoldaştı, koşulları kaldıramaması onu bu mektupları yazarak ayrılmaya götürdü. Ancak kirli eller durmadı, TKEP, Engin ve Filistin kampları kaçkınları bir hemşeriler gurubu oluşturarak Bassit’te örgütün kimi çalışma alanlarına el koyduklarını açıklayıp Şeyhi ortak hareket etmeye zorluyorlardı. Örgüt ise son kararını vermişti; bu sorun ayrılmak isteyen arkadaşlarla bağların tamamen koparılmasıyla bitecekti.



Yanımda Mustafa Burgaz ve bir dizi yoldaşla Lazkiye’ye inip, artık serserilikleri, örgüt olanaklarına el koyma gibi saçmalıkları azılı hale gelenlere son bir uyarı yapmaya yönelmiştik.



Lazkiye’de bu insanlarla aramızda sert bir tartışma geçti, kahvehane köşelerine dağılmış bu çevreye tutumumuzun ciddi olduğu bildirildi. Aynı anda Şeyh Bassit’te parti okuluna gidip arkadaşlarla tartışmış ve bazı sıkıntılı durumlar yaratmıştı. Olaylar sonrası bana iletilen raporlarda, Lazkiye’de, sürtüşmenin yaşandığı bir anda, Şeyh yanında Kürt Hüseyin olmak üzere, Bassit’e, parti okuluna girmek ve bazı eşyaları almak istemiştir. Arkadaşlar Şeyhi iyi karşılamış ve bir sorun olmamsı için geniş davranmış ancak hiçbir eşyanın yöneticilerin haberi olmadan parti okulundan çıkartılamayacağını belirtmişlerdir. Birbirini tanıyan, aynı yörenin, hatta akrabalık ilişkisi olan bu insanlar Şeyhin davranışını çok önemli bir sorun olarak görmeden, ikna ederek bu sorunu çözmeye yönelmişlerdir. MM yoldaş ve hanımı ve Kevser yoldaş parti Okulu sorumluları olarak diğer arkadaşlarla Şeyhi ikna etme çabasını sürdürmüş, sonuç alamamışlardır. Bu durum Şeyh’in Bassit - Lazkiye hattında çalışan dolmuşun kapısına kadar devam etmiştir. Dolmuş kapısında bu durum daha sert bir hal ve tartışmaya yönelmiştir. Şeyh’in kapıdan içeri girmemesi için çabalayan yoldaşlara karşı Şeyh aşırı direnç göstermiş. Şeyh’le gelen Kürt Hüseyin bir köşede elinde 14’lü ile köşe tutmuş beklediği ve olaya karışmadığı bildiriliyor. O sürtüşme esnasında Zeki kod (HM) adlı yoldaşın elindeki tabanca patlıyor. Kevser (SS) yoldaşta bu arbedenin merkezinde bulunuyordu. Şeyh yaralı olarak yere düşünce bir dağılma ve ardından bir karışıklık geliyor. Yoldaşlar Şeyhi derhal hastaneye yetiştirmek için taşıyarak Lazkiye’ye getirilmişler. Tarih 13 Ekim 1982.



Şeyh Lazkiye devlet hastanesinde vefat etti. Ölüm, kurşunun yarattığı iç kanama sonucu olmuş.



Olay anında Lazkiye’de bulunan bu satırların yazarı bu vahim olay karşısında büyük acı duymuştur. Müntecep, Sami Kesici dayımın oğludur ve geniş aile çevresinde Müntecep bana emanet edilmişti, kardeşim durumunda. Bunun bana aile içinde şu ana kadar yarattığı sıkıntı kolay geçecek gibi değildir. Şeyhi gergin bir ortamda parti okuluna gitmeye kışkırtan ve ölüm olayını bana ve örgütüme karşı timsah gözyaşlarıyla bu güne kadar kullanmaya devam eden sahtekarlar Şeyhin cenazesine katılmak bir yana, aniden sihirli bir değnek değmiş gibi kendilerini TKEP taraftarı ilanları, traji-komik bir durum olarak belirmişti.



Bu benim de üzerimde çok zorlu bir etki yaptı, kardeşim durumunda olan bir yoldaşım bir başka yoldaşımın kaza kurşunuyla ölmüştü. Örgüt bu konuyu tüm detaylarıyla yoldaşları da sorgulayarak bir rapora bağladı. Ölüm kesinlikle istenmeden, bir kaza sonucu gerçekleşmişti. Bu olayın öncesi ve anında hiçbir üst yöneticinin ne bir bilgisi nede bir tutumu bulunmamaktaydı.



Kızgındım ve çok katı bir tutumla bu soruna son verme gerginliği içindeydim. En yakın yoldaşlarım bu kişilere gereğinden çok fazla tolerans tanıdığımı düşünmeye başlamıştı. Bu gergin ortamda, iki yıla yakındır sancısını çektiğimiz insanlarla aramızda net bir sınır çizilmesi gerektiği kararını aldık. Örgüt birimlerine el koyduğu iddiasında olan, örgüt içinde görünüp aleyhte faaliyet sürdürenlerin tutuklanması kararını aldık. Ve bunun için gerekli adımların atılmasına giriştik.



Tutuklananların başında Adem (Adil Okay) ve Hasan ( Ahmet Yiğenler) vardı. Bu arkadaşlar haklı olarak öldürüleceklerini sanıyorlardı. Oysa bu adımı atmamızın tek nedeni, artık bu çirkinliklere son verme amacı taşıyordu. Nitekim tutuklanan arkadaşlarla da konuştum. Onlar benim öğrencilerimdi, zindan yoldaşlarım, birlikte firar ettiğim insanlardı. Değil onlara, kimseye bir kötülük yapacak yaradılışım da yoktu. Ancak bu sürece bir son vermek gerekti. Geç kalınmıştı. Bir yoldaşımız ölmüştü ve kışkırtıcıların Avrupa’dan, Şam’dan uzaktan kumandalarla yaptığının zararını bizler, bu örgütü emekleriyle yaratan, yükseltenler çekiyordu.



Adem’in (Adil Okay) sunduğu 12 sayfalık el yazısı raporunda uzun uzun gerçekleri anlatıp kışkırtmaları, düştükleri hataları dile getirerek, son satırlarında şunu diyordu “ Buraya hakkımda düşündüklerinizi, hatalarımı bilerek geldim. Ama zararın neresinden dönülürse kardır. Ali Kasım yoldaşın (Mihrac Ural bn), güvencesi benim için yetti.”



Adem 4 sayfalık son yazısında, ki bu yazı TKEP’li bir yetkilinin şahitliği önünde yazılmıştır şunları söylüyordu,”Yaptığım hatalara ilişkin herkesin önünde öz eleştiri veriyorum.



Bu tutanağı kaleme alan yoldaş, TKEP’li yoldaş Vedat’ın, Acil üyesi Mehmet yoldaşın (Mehmet Koç bn) huzurlarında hiçbir baskı olmadan beyan ederim. Hüseyin Adem (Adil Okay), imza, Vadat imza M. Koç (Mehmet Koç bn) imza.



Not: Dört sahifedir, imza” (Adil Okay’ın el yazması tutanağı)



Bu arada MK adına yayınlanan bildiriye Adil Okay ve Ahmet Yiğenler iyi niyet gösterisi olarak imza atmak istediklerini dile getirdiler ve bu istekleri kabul edilerek, Örgüt bildirisinin altına imzaları alındı özetle; “13 Ekim 1982 tarihinde meydana gelen,olmasını kesinlikle istemediğimiz olaylar.. yanlış bilgilenmenin, kendiliğinden doğan bir provakasyon ortamının sonucu devrimci bir arkadaşımızı, bir kaza sonucu yitirdik. 15 Ekim 1982



(İmza) THKP-C(Acilciler) Merkez Komitesi, Hasan Muhammet (Ahmet Yiğenler, bn), Hüseyin Adem (Adil Okay, bn)”



Müntecep yoldaşın cenazesi yaklaşık bir hafta sonra kaldırılacaktı. Bu arkadaşları cenaze törenine davet ettik. ‘Hepimizin yoldaşıydı mesajımız birlik olsun buyurun katılın’ denildi. Cenazeye tek bir kişileri bile gelip katılmadı. Bu kışkırtmalarda etkin yer alan köylü kurnazı Teslim Töre tüm gelişmeleri adım adım izlemesine karşın, devrimci bir dayanışma adına bile bir taziyede bulunmadı. Öcalan Yoldaşın taziyesi ve diğer devrimci örgütlerden gelen taziyelerle Müntecep yoldaşı, tüm yoldaşların katılımıyla, pankartlı bir yürüyüş koluyla toprağa verdik.



Müntecep Kesici yoldaşın hadisesi budur.



Timsah gözyaşları döken provokatörler, artık yoldaşı mezarında rahat bırakın! Yaptığınız karalamaların kimseye faydası olmayacaktır, diyerek bu bölümü noktalıyorum.



Filistin Kamplarında süreç





Haber alıyorum, eski yoldaşlar 12 Eylül ve Filistin Günlüklerini yazmışlar. Okumadım. Bu yazım faaliyetleri çok olumludur. Umarız ki, dürüstçe yazarlar.



Filistin kampları sürecini, yurtdışı süreci bütününün bir parçası olarak kavramış bir anlatımın yararı çoktur. Birilerinin birkaç ay kaldığı, savaş ortamının da olmadığı bir koşuldaki günlüklerin itibarı; ancak birilerinin karalanması için değil, bir dönemin siyasal duruşunun açıklanması için ele alınırsa anlamlı olur. Kendini Che Guevera olarak yansıtıp, örgütü emeklerinin hazırladığı zemini, bağları, bağlantıları görmemezlikten gelerek, ben merkezli anlatımın kıymeti, ancak kendinden menkul kalır.



Kimse unutmasın, o gün örgüt bu olanakları sundu ve örgütün talimatıyla, kim nerede olduysa oldu, örgütün kararı dışında hiçbir kişinin, bir şahsi kararla yaptığı bir şey olduğunu iddia etmesinin ciddiyeti olamaz.



Bunun için, bu satırları Lübnan’daki genel kamplar sorumlusu Levent yoldaşla birlikte hatırlayarak yazmayı uygun gördüm. Zira bu süreçte Engin’in kirli elleri ortalığı bulandırmak, insanları ‘savaş olur’ diye korkutarak, Avrupa’daki bolluk olanaklarına davet etmek üzere yapılanları, örgütümüz belgeleriyle açıklamakta gecikmeyecektir. (Engin Erkiner’in el yazlı kışkırtma mektupları ve cevabi yazıları arşivde bulunmaktadır.)



Kamplar sürecinin özet anlatımı şudur.



FHKC ile kurduğumuz ilişkiler üzerine, MK kararıyla aralarında Adil Okay’ın bulunduğu yoldaş gurubunu eğitim amacıyla kamplara göndermiştik. İlk gidilen yer Sur kenti Reşadiyye kampıdır.



Bu kampta yoldaşların sıkıntılı bir dönem geçirmekte olduğu şikayetleri aldım. Kemal Bayram yoldaşımla denetim amacıyla kamplara gittik. Orda yoldaşlarla görüştük. Sıkıntılarını anlattılar ve çözüm için yetkililerle konuşacağımızı bildirdik. Sahile yakın yerdeki kampta atış talimleri yaparak, yoldaşlardan ayrıldık. Beyrut’ta FHKC yetkilileriyle yaptığım görüşmelerde yoldaşların daha uygun yerlerde ve koşullarda kalması için bilgi verdim. FHKC temsilcisi ve MK üyesi Fuat Remzi, yoldaşların toplu olarak bir kampta kalmalarının tehlikesine dikkat çekerek üç ayrı kampta eğitim görmeleri için yeniden organize edileceklerini ifade etti.



Bayada, Aytit ve Mazrait Mişrif kamplarında yeni düzenlemelere gidildi. Bu üç kamp Sur bölgesi, BM kuvvetleri denetim bölgesi içinde, ancak BM kuvvetlerinin ilgisiz kaldığı alanlardaydı. Yaz aylarına doğru ilerleyen bir zaman kesiti içindeydik.



Bu dönemde, yaz sıcaklarını aratmayan sınır boyunda kısa çatışmalar yaşanmaktaydı. Filistin gerillaları bu alanlardan İsrail içlerine doğru akınlar düzenleyip eylemlerini sıklaştırmışlardı. İsrail’in sert tepkisi her an beklenmekteydi. Tedirginlik bu sınır ve cephenin en ön saftaki bu kampta bulunan arkadaşları da sarmış gibiydi.



Sorunlu yoldaşların artan şikayet ve tahammülsüzlükleri, kamptan ayrılıp “halkla ilişkiler” adı altında Beyrut’a gidiş gelişlerini artırmıştı. Merkeze iletilen raporlarda bu konular rahatsız edici bir boyut almıştı. Mezra kampında diğer yoldaşlardan tecrit edilmeye çalışılan Ahmet Rende’nin aktardığı bilgiler bu sorunların kaynağında çok uzaklardan gelmekte olan mesajların olduğunu gösteriyordu.



Beyrut’ta örgüt adına alınan posta kutusu kanalıyla Engin’in yaptığı inanılmaz kışkırtmalar ve sunuları içeren mektupların ele geçmesiyle olayın boyutu, kampların normal sorunlarının boyutunu aşan içerikte olduğunu göstermişti. Beyrut gidiş gelişleri, yaklaşan İsrail saldırısından korku ve Avrupa’ya bir biçimde kapağı atmanın çabası olarak belirmeye başlamıştı. Bu kişilerin adları ve yaptıkları bu satırların amaç ve konusu dışındadır.



Bu süreçte Adil Okay, görevden alınarak Levent Sultan yoldaş tüm ilişkilerin tek sorumlusu olarak tayin edildi. Zafer Gündoğdu yoldaşın da MK üyesi olarak sık sık Beyrut’a denetim için gönderilme kararı alınarak sürecin denetlemesine dikkat edildi. Şahısların amaçları ile örgütün amaçları arasında burada da bir farklılaşma ve yarıklar oluşmaya başlamıştı.



THKP-C (Acilciler) örgütü bir yandan askeri ve siyasi eğitim diğer bir yandan tüm Türkiye devrimcileri ve halkları adına Filistin davasının kararlı savunucuları olarak kamplarda yer alırken, bazı kişilerin nispeten farklı niyetleri olabilirdi.



İsrail 1982 Haziran başında saldırıya geçti. Daha sonra ayrılıkçı olacak bu gurup ise 1981 yaz aylarında bu kamplarda bulunuyorlardı. Ne savaş, ne iç savaş tırmanışı vardı (iç savaş sürmesine rağmen bu yörelerde bir çatışma bulunmuyordu, Arap Barış Güçlerinin müdahalesiyle iç savaş nispi bir dinginlik içindeydi.)



Bu dönem Levent Sultan yoldaş denetiminde, siyasi ve askeri çalışmalar ve o zaman (tam 12 Eylül yıl dönümünde, 1981) TC. Büyük Elçilik Binası duvarlarına yapılan yazılamalar, askeri eylem gündeme gelmişti. Bu dönem her siyasal olayda açıklamalarımız, toplantılarda etkin yer alışımız, Filistin örgütleriyle artan bağlarımız ilerlemekteydi.



Enver Sedat’ın Ekim savaşı kutlamaları sırasında, katledilişinin ardından büyük kaygıya kapılan bazı arkadaşların sınır kamplarından Beyrut içlerine taşınması kararlaştırıldı. Filistinli göçmenlerin yerleşim alanlarından biri olan Burj El Berajina’da kiralanan bir evde ve Beyrut içindeki mevzilerde yoldaşların yerleştirilmesi sağlandı.



81 yılı sonlarında İsrail’in hazırlıkları gözle görülür bir hal almıştı. Savaş uçakları Lübnan semalarını boş bırakmıyordu. Gözlemler yoklamalar ardı arkası kesilmeden sürüyordu. Engin’in kışkırtmaları da, Avrupa tatlı rüyasını pazarlaması da aynı süreçle birlikte tırmanıyordu. Bu sorunlu süreç, 82 yılı baharına doğru korkaklıkta, çekincede, bireysel kurtuluş arayışında öncü olan bu arkadaşların kamptan çekilmesiyle sonuçlanmıştır (mart 1982).



Bunu Engin’e gönderilen şu mektupta açıkça görmek mümkündür. “Yoldaş, özgeçmişimi yollasam Arapçaya ve İngilizceye çevirip orada ilticam kabul edilir mi. Benim iltica için bir takım avantajlarım var. İşkence gördüğümün belgelenmesi, gazetelerde çıkması, polisin 6. kattan atması, ceza evi firarisi olmam vs. Yunanistan iyi bir imkan…



“ Yoldaş (Engin, bn),senin hemen örgütten ayrılmadığına dair bir tekzip yazman gerekli. Bu çok önemli. Ayrıca spekülasyon ve dedikodulara cevap vermelisin. Biz yazacağın tekzibi burada dağıtır ve ülkeye yollarız. Senin için sağ pasifist, bizim için sol pasifist deniyor. Ali Keyyal şimdi önsözü dahi savunmuyor. Ülkeden ÖS (Öncü Savaşı bn) ve SP (Silahlı Propaganda) konusunda gelecek tepkileri karşılamak zor olacak. Bu yüzden SP ya tapan yoldaşlara esnek yaklaşmak gereklidir diyoruz. Adem (Adil Okay’ın kod adı)” (Engine gönderdiği el yazılı mektubundan. Arşiv 1043 Nolu dosya.)



Bu gibi onlarca el yazılı belge uygun zamanda okuyucunun ve ilgili olanların karşısına çıkacaktır. Bilinmesini istediğimiz tek şey 80-90 döneminde yaşanan sorunlar, çirkin şahsi çıkar için çabalayanlara karşı bir örgüt savunusuydu.



Bu yazının konusu olmayan bu bölümü son anda ihtiyat amacıyla ekledim. Şimdi de uyarıyorum. Kişi kendini büyük kahraman, Filistin günlüklerinin piri olarak gösterebilir, buna diyecek hiçbir şeyimiz olmayacaktır. Bunlar kendilerini buna de inandırmış olabilirler. Bunun önemi de yoktur. Ancak, örgüte kara çalma, yoldaşların şahıslarına saldırma gibi hatalar içerecek olursa bunlara bu satırların söyleyecek çok şeyi olacaktır.



Bu dönemin ikinci boyutu, kamplara kahraman mücadeleci yoldaşların akın akın gelmesiyle başlayan döneme tekabül eder. Bunlar İsrail’e karşı, Levent Sultan yoldaşın başında olduğu direnmeyi yükseltenlerdir. Savaşa atılan bu yoldaşlar, örgütümüzün doğrularını canları pahasına teslim ettiler. Örgütün enternasyonalist dayanışmasını, halkları adına Filistin halkının haklı davası uğruna, dünyanın farklı bölgelerinden gelmiş olan direnişçilerle birlikte omuz omuza savundular. Bireysellik yapmadılar, savaştan korkmadılar, ayrılıkçıların Engin kışkırtmalarıyla yoldaşlarını terk edenlerin karşısına gerçek bir Acilci olarak çıkıp mücadeleye atıldılar.



Bu süreçte Lübnan’da Filistin devrimci güçleriyle birlikte bulunan ve tüm tutumları örgüt hiyerarşik disiplini altında olan yoldaşlar, emperyalizme ve siyonizme karşı bulundukları her alanda mücadele etme azmi ve kararlılığı içerisindeydiler. 1982 Haziran’ındaki İsrail saldırısı öncesi, askeri ve siyasi eğitimin tüm gereklerini yerine getiriyorlardı. Bu kapsamda İsrail’in içlerine operasyonlar ve keşifler dahil, askeri tatbikatlarda çekinmeden yer alıyorlardı. Cephenin en uç noktalarında, İsrail sınırında aylarca mevzi tutarak hem askeri eğitimi pratiğin içinde pişerek alıyor, hem de olanaklarından yararlandığı Filistin ve Lübnan halklarının mücadelesine fiili katkılarını sunuyorlardı.



4 Haziran 1982’de İsrail uçakları Lübnan’ı ve özellikle Beyrut’u bombardımana tabi tutarak savaşı başlattıklarında yoldaşlarımız savaş koşullarının gerektirdiği düzene ve hiyerarşiye hemen girdiler. İnsanlığın 20. yüzyılda yaşadığı en trajik koşullarından biri yaşanıyordu.



Ülkemizden bu ülkeye gelen yüzlerce kişi, savaş koşullarını görünce şaşılacak bir hızla ülkeyi terk ettiler. Ancak yoldaşlarımız, devrimci dayanışmanın ahlaki kuralları gereği asla tereddüt yaşamadılar. Emperyalizme ve Siyonizme karşı mücadelenin sınırları yoktu. Ortak düşmana karşı her yer bir cephe idi. Başka zamanlarda olanaklarından yararlandığın bir halkı, ortak düşmanın saldırısına uğradığında yalnız bırakıp kaçmak devrimcilik olamazdı. Orada bulunan bütün yoldaşlarımız bu kararlılıkta, bu bilinçte ve bu ruh halindeydi.Bu nedenle kaçış yolları arayanlara karşın onlar örgütün kararıyla ve kendi gönüllü kabullenmeleriyle ortak düşmana karşı Filistin ve Lübnan halklarının yanında savaş mevzisine girdiler.



Ve insanlığın gözleri önünde yaşanan insanlığın en trajik savaşında destanlar yazan direnişlerin içinde yer aldılar. Bunu da halklarımız adına, THKP-C (Acilciler) örgütü olarak yaptılar. Bu savaşta Levent Sultan yoldaşın yeteneği, sabrı, yönetme-kumanda etme ve manevra yetenekleri sayesinde yoldaşlarımız başarılara imza atmıştır.



82 Haziranı çok kanlı geçti. Beyrut kuşatıldı. Yoldaşlarımız kuşatma altında kaldı. Direnmeye Beyrut halkıyla birlikte devam edildi. Bu bir örgüt tutumuydu. Özel ve şahsi tutumların üstünde bir kolektif tutumdu. Ayrılıkçılar ise TKEP sığıntısı olarak Avrupaların yollarını bulana kadar örgütü tahrip etmek üzere, özellikle Bassit’te kirli işlere girişerek yoldaşın yoldaşı katledeceği ortamları hazırlamakla meşguldüler.



Bu bölümde de, Acilciler safında ilk kez bir araya yurt dışında gelenlerin birbirini sınadığı bir süreç yaşandığını belirteceğim. Bu süreçte, bireysel zaaflarına teslim olanlarla, örgütsel tutumda ısrarla ülkesindeki özgürlük ve demokrasi mücadelesine atılmak isteyenler arasındaki ayrımı açığa çıkmıştır, diyerek sonuca bağlayacağım.





Sonuç:





Engin Erkiner bu söylemlerle nereye varmak istiyor, bunun altında yatan siyasal duruşu nedir? Bu örgütümüz açısından hesaba hiç katılmayacak bir durumdur.



Anıları kin üzerine yoğunlaşmış birinin siyasal bir zeminde kavramak oldukça güçtü. Şahıs olarak ona cevap versem de örgütümüzün siyasal olmayan yaklaşımlara vereceği hiçbir cevap olmayacaktır. Kişi kendine bunu siyasal bir tercih yapmışsa, tekrar olması nedeniyle, Doğu Perinçek gibi trajedi bile olamayacaktır.



Evet, ağır bedeller ödedik, yoldaşlarımızı bize karşı muhbirlik yapmaya kadar sürüklediler. Engin bunun tek kışkırtıcısıydı. Avrupa üzerinden ayrılıkçılığı, yoldaşın yoldaşı katletmesini durmadan körükleyendi. Sorunlarımız önemli ölçüde siyasi değildi, bir araya sakince gelip anlaşmamamız için hiçbir neden yoktu. Ancak Engin gibi TKEP’lilerin de katkısıyla, ölümüne birlikte yürümüş, zindan yatmış, aynı mahallenin, aynı bölgenin, aynı ülkenin ve örgütün yoldaşları birbirini kırmak üzere insafsızca kışkırtılmıştı.



THKP-C(Acilciler) örgütü 80-90 yıllarını bu ağır iç ve dış baskılar altında geçirdi.



Muhbirlerle savaş, düşmanla savaştan çok zordu. Ancak bu da aşıldı. Ülkemize yakın bir alandaydık, mücadele kararlılığımızı terk etmeden buralarda var olduk, buna hala devam ediyoruz da. Onlar ise, istedikleri yere bir biçimde ulaştılar, aralarında dik duranlar olsa da, inanılmaz bir çirkefe bulananlar çoğunlukta oldu. Ancak doğruları kesişen ve örgüt saflarında kalanlar hiçbir dağılmaya, çözülmeye girmeden, dün olduğu gibi, olduğunca özgürlük ve demokrasi mücadelesine omuz vermeyi, örgütlerinin çatısı altında savunmaya devam etti.



Aramızdaki fark bu yazının konusu değildir. Bizler, eski yoldaşlar arasında hala dik duranları saygıyla karşılamaya devam ediyoruz. Ancak hiçbirine bu örgütün şehitleri adına, zindana düşenleri, işkenceden geçenleri ve kararlıca bu yolda yürüyenler adına örgütümüze kara çalınmasına izin vermeyeceğimizin bilinmesini isteyerek bu satırları noktalıyorum.


















1.dosya : İTİRAFÇI ENGİN ERKİNER

Polis İfadesindeki İtiraflarıyla Verdiği Dersler


“Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim” (Engin Erkiner İfadesi, s:16)


(( hz No: 1977/27398, Büro no: 1977/726, İddia No: 1977/247--- İstanbul Cumhuriyet Savcılığı toplu suçlar bürosu---- tutuklu 27.8.1977---- İddianame. Ve eki olan İfade, toplam 20 sayfa. ))


“1977 yılındaki polis ifademin yayınlanmasını istiyorum. Hatta birkaç gün önceden haber verirseniz size kısa bir önsöz bile yazarım.”( Engin Erkiner, İnternet kimliği adlı makale)

(Not: Bu yazı, verdiği söz üzerine konu kahramanından “önsöz” beklemektedir)



Mihrac Ural
mircihan@gmali.com
http://mirural.blogspot.com/

5 haziran 2008

Polis işkencesine dayanmak kadar dayanamamakta insani bir duruştur. Sonuçları kişinin kendisini ilgilendirdiği ölçüde de bu konunun dile gelmesi uygun değildir. Ancak sonuçları tek tek şahısları da aşarak bir ortak değerler bütününü yıkıcı tarzda etkiliyorsa, bu noktada söylenmesi gerekenler olacaktır. Kolektif duyarlılığın refleksi bunu zorunlu da kılar.



TKEP’li Engin, bir zamanlar THKP-C(Acilciler) saflardaydı. O saflarda yaptığı tek şey tahribattı. 1977 Ağustos “Bombacı Leyla” darbesi diye bilinen yakalanmalarda ve ardından gelen çözülmelerin başrol oyuncusuydu. Polise çok çirkin bir tarzda yardımcı olmuştur. Hatırlanacağı kadarıyla İstanbul’da çalışan bu zat, kısa örgütsel sürecini, ülke çapında hiçbir örgütsel etkinliği olmamasına karşın, bildiği, tahmin ettiği, gördüğü, tanıştığı bile istisna her şeyi polise itiraf ederek noktalamıştır. Polise teslim etmeyip geride bıraktığı, kendi çalışmalarının ürünü olacak hiçbir ilişki, kadro ve militanın olmaması nedeniyle de 77 sonrası dönemde örgütsel yapılanma içinde ne fiili ne de karar yönünden bir etkisi kalmamıştır. THKP-C (Acilciler) örgütünün fiili örgütsel varlığı, büyüme ve eylem etkinlikleri de bu dönemden sonra gündeme gelmiştir.



Örgütün toptancı yıkımına kadar uzanan polis ifadesindeki itiraflarıyla ortaya çıkan tabloda, Engin Erkiner’e karşı örgütün tavrı, o güne kadar hiçbir devrimci örgütte alınmamış bir tavırdı. Bu tavır, sorunu duygusallıklarla değil, akıl süzgecinden geçirilmiş yönelimle belirlenmiştir THKP-C( Acilciler) olarak bizler, kendisinden önce yakalanmış, işkenceden geçmiş olmasına rağmen açık vermemiş Üst Komite üyesi Rıza Salman’ın olmasına karşın, bir Üst Komite üyesi olarak yakalandığı an çözülen bu zata karşı şiddeti hiçbir zaman gündeme almadık.



Türkiye sol örgütleri arasında en olgun ve en aklı-selimle bilince çıkarılan tutumlarımızı ortaya koyarak, bu şahsı ne hain ne karşı-devrimci ne de polis ilan etmeden, örgüt içinde hazmetmeye çalıştık. Yararlı olması kaydıyla ve bilmemesi gerekenlerden uzak tutulmasıyla örgütte yer alması önünde engel oluşturmadık.



Tersine zaaflarını bilince çıkartıp bunları aşması için olanak tanıdık. Bu tür zora düşmüş yetersiz, zayıf kişilikleri eğitme gereğinin karşımıza çıktığının farkındaydık. Zira bu duruma kimsenin düşmek istemeyeceğini biliyorduk. Ancak örgütsel savunma mekanizmaları gereği, bu türlere kaldıramayacakları görevler ve bilmemesi gerekenleri yüklememe kararı içindeydik. Poliste çözülmüş olanlara karşı kendini koruma gibi doğal refleks verenlere karşı örgüt, şiddeti önerenlerini benimsememiştir.



Örgüt içinde böylesine ihtiyatlı duruma düşen insanların sıkıntılı olmaları ve sorunlar yaratmaları da beklenen bir gelişmeydi. Nispeten kendini dışlanmış hisseden bu türlerin oynadıkları olumsuz rollerin, bu güne kadar gelen izlerin oluşmasına da yol açması mümkündü. Her şeye rağmen bireyle çok farklı düşüncelerle aynı olaya yaklaşsalar da örgütün yaklaşımı her zaman toparlayıcı olmalıydı. Nitekim bu uzun dönem boyunca da yapılan bu olmuştu. Uzun da sürse, zaman zaman nüksetse de örgüt kucaklayıcı olmalıydı, onları yeniden kazanmanın yollarını bulmalıydı.



Örgütümüz de bunu yaptı. Konumuz TKEP’li Engin Erkiner’in Acilciler safındayken poliste çözülüşü, itirafları ve yarattığı yıkıma rağmen örgütün sabrı, genişliği ve kapsayıcılığıyla bu süreci göğüslemesidir. Ancak, 1982 yılı gelişmeleri ve 1986 yılı 1 Kongre sonuçlarıyla girilen yeni süreç, aradaki tüm örgütsel bağları bitirdi. 26 yıldır hiçbir bağın olmadığı süreçte yollar, kulvarlar örgütsel alanlar ve insani ilişkiler tamamen farklılaşmıştı. Ancak bu tür insanların düşüncelerini şekillendiren siyasi kaynaklı olmayan güdülerinin, çok geride kalmış geçmişlerine karşı kin ve husumet kusmayı her an tetikler durumda olduğu görülmüştür. Nitekim bu tartışmaların birdenbire ortaya çıkışı bunu gösteriyordu.



Bu şahsın 26 yıldır hiç bilmediği, ilgisinin olmadığı örgütsel değerlerimize, ilkelerimize, tarihimizde yer alan süreçlere karaçalma çabası bu eğilimi yansıttı. Bu çabaların öyle çok komplovari bir yorumuna gerek yoktur. Bu düzey ve etkide de olmayacağı açıktır. Ancak, ülkemiz sol hareketinde önemli kıpırdanmaların gündeme gelmesine paralel olarak örgütsel çabalarımızın da yükselişi, bu saldırıların zamanlamasıyla kesiştiğinden söz etmemiz yanlış olmayacaktır.



26 yıldır mensup olduğu TKEP’i eleştireceğine, daha önce içinde yer aldığı THKP-C (Acilciler)’e kara çalmasıyla tırmanan tartışmalar, bir ölçüde de etekteki taşları dökme düzlemine düşmüş gibi oldu. Oysa siyasal açıdan her devrimcinin, demokratın ve örgütsel oluşumun yapması gereken çok farklı görevler kapıda beklemekteydi. Örgütsel bilinç ve süreçte olmayanların bu disiplin dışında kışkırttığı, döktüğü, kustuğu kinler boşa harcanmış zaman gibi gelip kendini dayattığı da olmaktadır. Ortak emeklerin değeri olan örgütü savunma reflekslerimiz bu zaman kaybına rağmen, zorunlu hale gelmektedir.



Bu şahısın uzun yıllar sonra kusmakta olduğu kinin şerrinden TKEP’inde kurtulmamış olması konunun daha da ilginç hale gelmesine yol açmıştır. 1982 de bir yandan örgütümüzle dirsek temasını koparmayan, 1. Kongreye çağrılmasına (1986 Kasım) ve bu konuda sanki Acilciler örgütünde bir kişi olarak sürdürdüğü söylem ve çabalarına karşın, 1982 den itibaren TKEP üyeliğine müracaat etmiş olmasının ikiyüzlülüğü, olayın boyutu hakkında daha da ilginç bir veri olarak karşımıza çıkmaktadır.



Utanmadan konuşmak

Engin Erkiner’le örgütümüzün siyasi boyutları dışında hiçbir sorunu yoktur. Bu da çok geride kalmıştır. Kişi olması itibariyle de muhatabı değildir. Şahıs bazında bu satırların yazarı ise örgütüne yönelik haksızlığa karşı durmaktadır ve muhatabı değildir. Bu adamın polis ifadesi ise bu tartışmaların ana konusu hiç değildir. Polis ifadesinin yeri, kişinin kendi tarihi içinde taşıdığı kamburların önüne her zaman çıkacak bir sorun olduğu belirtilmiş ve bu da tamamen kolektif değerlere verdiği zarar sonucu olduğu dile getirilmiştir.


Ancak bu adam, polis ifadesi denilince hangi duyguları harekete geçiyorsa, çok etkileniyor ve sinir sistemi dağılmış halde saldırganlaşıyor. Gerçekte utanç verici bir ifadeden kurtulmak kolay değildir. Bu olumsuzluğu aşmak için kişinin ciddi ve açık bir özeleştiri yapması gerekmektedir. Bunu yapmayı beceremeyenlerin, siyasi yaşamları önünde her zaman bir kambur olarak duracağı da bilinmelidir.



Ancak, TKEP’li Engin özeleştiri yapmıyor, konuşuyor. Durmadan konuşuyor ve en sonunda polis ifadesini savunmakla kalmıyor bir daha aynı koşullarda olsa “yine aynısını yapardım” diyor. Bununla da kalmıyor, polisteki ifadesinin zevkle okunacak, derslerle dolu olduğu mealinde konuşuyor. “İnsan ne kadar az düşünürse, o kadar çok konuşur.” diyen Montesquie dan herkesin alacağı dersler olsa gerek.



Bu akıl almaz duyarsızlık, gerçekte Engin’in düştüğü zavallı durumu ve şaşkınlığı gösterse de okuyucunun kuşkulu yaklaşımlarını da körüklüyor gibidir. Oysa her ne olursa olsun hiç kimse polisteki ifadesini savunmamalıdır, zira orda baskı ve zor vardır ve insanların bu zorbalıklara dayanamama gibi doğal tepkilerinin olduğu göz önüne alınmalıdır.



Ancak Engin’in tepkisini, polis ifadesini savunmaya kadar götürmesi, okuyucuyu bilgilendirmemizi gerekli kıldı. Bunu da bir çamur deryası olan ifadesini toptan yayınlamak yerine, ilgilileri aydınlatacak birkaç başlık altında toparlayıcı bir okumayı sağlayacak aktarımlarla yetinmemizi gerektirdi.



Evet “kurbağa gökyüzünü kuyunun ağzı kadar sanır”. Bu yanılgı insanı bu tür hatalara düşürüyor.



Herkes kendi polis ifadesiyle öğünebilir. “Lafı uzatmayayım: Bugünkü aklımla o günkü gibi bir duruma düşsem yine aynısını yapardım” diyebilir de (Engin Erkiner, İnetrnet kimliği adlı makalesi).



Bu onun hakkı, ama bu ifade başkalarını ilgilendiriyorsa, öğünmeden önce başkalarının bu ifadede nelere uğradığının bilinmesi ve savunma haklarının olduğunun unutulmaması gerekmektedir.



Buna rağmen kısa bir akıl yürütmek koşuluyla şöyle bir tabloyla karşılaşmak mümkündür; polise sizden önce düşen biri varsa ve o çözülmüşse, sizin de yapacak bir şeyiniz kalmamışsa ve siz de çözülmüşseniz, sizden önce çözülen daha olumsuz bir konumda demektir. Bu noktada kişinin kendini savunması ve kendinden öncekinin açtığı hataya düştüğünü iddia etmesi akla daha yakındır. Ancak sizden önce MK düzeyinde birileri yakalanmış ve kimseyi ele vermemiş, örgütü korumuş ve siz, örgütün önemli bir yerindeki kişi olarak polise örgütün tüm kadro, militan, eylem, ev, adres bilgi ve malzemeleriyle teslim etmiş iseniz, geriye bir şey kalmamış demektir. Hatayı işleyen ve bu hatanın kefaretini özeleştiri olarak ödemesi gereken siz olacaksınız. İşte, siz bu kişisiniz, Engin Erkiner’siniz.



Kefaretin devrimci yöntem içinde ödenmesinin yolu özeleştiridir. Bunun yerine, polis ifadesini utanmadan savunmaya kalkışmak, ilgililere karşı bir aşağılama olduğu kadar bu konuyu kimsenin ele almayacağı gibi sanılarla kendini aldatmak olur. Engin bunu denemiştir. Bu kurbağa akıllı adam bir de övündüğü polisteki itiraflarına ön söz dahi yazabileceğini söyleyebilmiştir.



Önceki yazımda da belirttim, TKEPli Engin, Acilci saflardayken yaptığı inanılmaz tahribatların belgesi şudur: bakınız, hz No: 1977/27398, Büro no: 1977/726, İddia No: 1977/247--- İstanbul Cumhuriyet Savcılığı toplu suçlar bürosu---- tutuklu 27.8.1977---- İddianame. Ve eki olan İfade, toplam 20 sayfa). İddianamenin ekinde yer alan ifadelerini isteyen topluca okur.



Bu çamura bulanmış belgeyi biz yayınlamayacağız, bu işi sahibine bırakacağız. Ancak okurun bilgilenmesi için aynı bilgilerin toplu olması açısından, bir başlık altında toplayıp sunacağız; mümkün olduğunca da yorumları azaltmaya çalışacağız


İtirafçı Engin Erkiner Dersler


1. Ders: İtirafı kronolojik sıra içinde verme dersi.



1. Ders, işin Alfabesidir. Hadiseleri anlaşılır bir düzen içinde anlatmaktır. Engin 20 sayfalık itiraflarıyla, polise ve devlete unutulmaz bir uzun itiraf edebiyatı dersi verdiği kadar, olayları belli bir tarihi süreç içinde her kesiti kendi içinde tutarlı olarak anlatmayı da başarıyla yerine getirerek, ders alınacak bir itirafnameyi ortaya koymuştur. 31 yıl sonra bile sahiplenilmekten övünç duyulacak bu yaratıcı deha, sorgusu sırasında çevresini sarmış olan ve ağzı açık dinleyen polis öğrencilerine şu şekilde servis edilmiştir:



“ Kronolojik sıra içinde hadiseleri anlatırken yukarıda söylemeyi unuttuğum bir hususu daha açıklamak istiyorum” ( İfade sayfa:12 )



İtiraflarını bir tarih sıralaması içinde ve unuttuklarını hatırlayarak sürdürmekle Engin, polis ağına düşürdüğü yoldaşlara kestirme yol dersi de vermiş olmaktadır: “Her şeyi düzenli anlatın ve unuttuklarınızı hatırlarsanız, dürüst davranıp polis amcalara söyleyiniz”. Böylelikle baskıya da uğramaz direnmenize de gerek kalmaz öğüdünü yerine getirmiştir.



Bu ders sonucunda polise teslim ettiği yoldaşların, direnmelerini zayıflatarak onların da teslim olmaktan başka yolları olmadığını işkence ortamında dile getirip, polise önemli kolaylıklar sağlamanın nasıl başarılacağını fiil olarak göstermiştir; teorik ve fiili liderliğin birliğini de bu arada dışarıda gösterme fırsatı olmadığından sorguda bu görevi yeterince ifa edebilmiştir.



Ödül olarak da polisten, altında parmak izi olan 20 sayfalık bir sertifika-i itiraf vesikasıyla kocaman bir aferin almıştır.



2. Ders: Kronolojik itiraflar uygulama dersi



Engin teorik ve pratik biri olarak, yaşadığı ya da duyduğu, bildiği ya da tahmin ettiği her olayı tarih süreciyle ezberlemiş biridir. Bu ezber kabiliyetinin tarihe bir ders olarak geçmesi ve polis amcaları hayrete düşürecek kadar dakik olduğunu kanıtlamak üzere, itiraflarını gelecek kuşaklar içinde bir ibret dersi mealinde ele almıştır.



Bunun için de ne kadar diyalektik ve tarihi materyalizm esasları içinde itiraf yapılabileceği gerçeğini, polisin suratına bir tokat olarak indirmiştir. Bu tokatla afallayıp kalan polis amcalar, bülbülün kafesteki hasretini anlayışla karşılayıp bir an önce uçmasına yardım etme gereği bile duymuşlardır. Alttaki derslerde de nasıl uçtuğunu birlikte “sezmeye” çalışacağız.



Engin bu dersteki tecellisini, yakalandığı andaki örgüt üst komitesinin yanı sıra, öncülü olan komiteleri de sayarak, derin tarih kavrayışını, sağından solundan dökülen diyalektik anlatımla sunmuştur. Bu derste, şehit yoldaşların payına düşen sorumlulukları anlatmayı, konunun iyice anlaşılması için, okurun anlayışına sığınarak vermişti

1. Üst Komite:



“…1975 yılı sonlarında bir üst komite kurulmasına karar verildi. Üst komite 9 kişiden meydana gelecek, 9 kişinin 5 kişisi, yurtdışı gurubundan, 4 kişisi ise kendi gurubumuzdan olacaktı. 9 kişilik üst komiteyi kendi gurubumuzdan başlamak üzere ismen şu şekilde sıralayabiliriz. 1- İlker Akman, 2- Hasan Basri Temizalp, 3- Necati Yöney, 4- Ben ( Engin Erkiner), 5- Hasan Ercan Erciyes, 6- Sinan (takma İsim), 7- Fırat (Şimdi bana resmini gösterdiğiniz ve ismini burada Süleyman Şadi Somer olduğunu öğrendiğim şahıs), 8- Nazmi (takma isim), 9- Celal ( Takma isim). Bu üst komitenin kuruluşu sırasında komiteye Yüksel Eriş’in getirilmesini daha yerinde olacağı hususunda ileriye sürdüğüm görüş, Yüksel Eriş tarafından ege bölgesindeki çalışmalarının yoğunluğu nedeniyle kabul edilmedi, bu sebepten de üst komiteye kendi gurubumuzdan 4. şahıs olarak ben dahil oldum” ( İfade s:2)



2. Üst Komite:



“... 1976 yılı mayıs ayı içinde Yüksel Beni Ankara’da bularak tekrar toplanma gereğinden bahsetti. Ankara bahçeli evlerde şimdi hatırlayamadığım bir evde yine Yüksel Eriş’in inisiyatifinde bir toplantı yapıldı. Bu toplantıya Yüksel Eriş, ben, Süleyman Erdal, Rıza Salman iştirak etti. Yeni toplanan Dört kişi Yükselin İnisiyatifinde

Üst komiteyi teşkil ettik… Bu toplantıda görev taksimatı şöyle yapıldı Süleyman Erdal: Ankara ve çevresi. Rıza Salman: Güney Anadolu Bölgesi. Ben: İstanbul. Yüksel Eriş ise: Ege Bölgesi ve Karadeniz Bölgesi…” ( İfade sayfa:3)



3. Üst komite



“… Tüm eylemler yukarıda da belirttiğim gibi THKPC’nin bir kolu olan Acil veya Türkiye Devriminin Acil Sorunları veya 184’lükler veya, Halkın Devrimci Öncüleri olarak tanınan örgütçe yani bu örgüte bağlı olarak ve yukarıda hazırdaki üst komitelerini saydığım şahısların ki bunlar 1- Ben (ENGİN ERKİNER- İstanbul Bölge sorumlusu) 2- HAKKI (Takma ad- Ankara Bölge sorumlusu) 3- EŞBER ( Takma ad, diğer takma adı BİNBAŞI, İzmir bölge sorumlusu 4- MİHRAÇ (Güney Bölge sorumlusu) bilgi ve ortaklaşa aldıkları karar altında tüm örgütü kapsayan ve bağlayan şekilde yapılmıştır…” (ifade sayfa:13)



Evet, işte bu kadar. Yadsınmanın yadsınması kuralı gereği Üst Komitelerin sıralanışını dile getirerek polislere, itirafın bile nasıl bir ciddi iş olduğunu göstermiştir.



Bu bapta alınacak dersleri bir başlık altında toplamak zor olsa da polisler alacaklarını almaya başlamanın sevinci içinde, hep bir ağızdan “daha dün okullu olduk, sınıfları doldurduk yaşasın Engin hocamız…” diye tempo tutmaktan kendilerini alamamışlardır.



Bu alkış ve haykırış temposunun anıları altında, 31 yıl sonra, mahcubiyeti devam eden Engin, tarihe geçecek ve yeni ufuklar açacak, hitabet ve belagat sanatının incisini dile getirerek, önemli bir hatırlatma yapmıştır:



“Okuyan herkes biraz düşündüğünde örgütsel sorumluluk taşımanın ne demek olduğunu görecektir.” (Bkz. “İnternet kimliği” makalesi)



Bu ağır dersi, çalan zil sesiyle birlikte noktalayıp kapatıyoruz. Hadi geçmiş ol
sun

3. Ders: Bildiğin kadar isim ver, tahmin ettiğini de söyle dersi.
Engin, itiraflarıyla o güne kadar “devrimcilerin” hafızaları iyi olmayan, eğitimsiz, sıradan insanlar olduğu kanısını yerle bir etmiştir. Bunun da ötesine geçerek meydan okumuştur. Kendinden bir kuşak önce aynı yerden geçen Doğu Perinçek’le yarışa bile girişmiştir. Büyüklerin düellosu gibi bir deprem yaratır kaygısıyla polis amcalar, “Allah senden razı olsun ne verirsen biz razıyız” diye ortalığı sakinleştirmeye çalışmışsa da Engin bildiğini okumakta kararlı olarak tahmin ettiklerini de söylemeye koyulur. Engebeli ve sarp yollardan geçen ders servislerine kendini kaptıran bu adam, yüzleştirmelerde gösterdiği performansla teorik olduğu kadar, pratikte de kendini göstermiştir.



Bildiği ve tahmin ettiği her şeyi itiraftan sonra, kişinin artık zorluk çekmeden geride kalan her şeyi gizleyebileceğini göstererek, bu bölümün dersini de vermiş olur.



Bu erken servis, polisleri daha da heveskar etmiş, bazı olayları ve isimleri onlara tekrardan dinleme zevkini yaşatmıştır. Önlerinde böylesine anlatım yapan bir itirafçı varken, fırsat bu fırsat, ifadeden çıkan dersler kitabını, “Ekim Devriminden Çıkan Dersler” kitabı yerine yazılı olarak almışlardır.



Polislerin en başarılı notları da bu dersten gelmiştir. Kimsenin beklemediği bir dinamikle sıralanan isimler, adamları ihya etmiştir. Bu dersten çok çok istifade eden memur varlıklar, üst varlıklardan bol aferin almışlardır.



Zira 20 sayfalık itirafta geçen isimler, polis tarafından ilk kez deşifre edilmişlerdi. Bu ise polis siciline yapılan bir katkıydı. Bu katkıyla polis sicillerinde oluşan kalabalık, günün enflasyon rakamlarını kat kat aşarak illegal borsanın (o tarihte borsalar illegaldi) tavan yapmasını gündeme getirmiştir. Buna devletin en üst başları bile duyarsız kalmamıştır.



Guinesse Rekorlar Kitabı’na geçip geçmeyeceği belli olmayan bu sayıyı isimleriyle birlikte itirafnamesinden aktaralım:



Necati Yöney, Hasan Ercan Erciyes, Süleyman Erdal, Süleyman Şadi Somer, Sinan, Nazmi, Celal, Süleyman Erdal, Rıza Salman, Yusuf Doğan, Hami Gönenli, Mete Özer, Ali Şan Özdemir, Cemil Orkunoğlu, Mehmet Çelikel, Hilal Gökel (Orkunoğlu), Belma Gürdil, Eşber (Binbaşı), Mihrac, Zeynep Arzu Salman, Hakkı, Yener Orkunoğlu, Muharrem, Ali Sönmez, Nebil, Mustafa, İbrahim yalçın, Müslüm Durgun, Zühtü, Haydar Yılmaz, Naim İme, Mustafa Karaoğlu, Bengü, Filiz, İmam Kılıç, Zühal, Atakan Sakarya, Ercüment, Orhan, Haluk, Ali Yıldırım, Cumali Çakmaklı, Levent Postacıgil, Fuat, Bu listede yer alan isimler yer yer fiziki olarak ayrıntılı şekilde tarif edilmiş yer yer hangi şehirden oldukları belirtilmiş yer yer de adresleri doğrudan itiraf edilmiştir. (şehit yoldaşları suçlayan ifadeleri ve isimleri olan İlker Akman, Hasan Basri Temizalp, Yüksel Eriş, Ömür Karamollaoğlu, Ahmet Akdoğan liste dışı tutulmuştur) (Engin Erkiner, Polis İfadesi)

Bu başarısını 31 yıl sonra hatırlayan rekortmen Engin; “Bunu yaptım ve çok şeyi kurtardığıma da hala inanıyorum… Kendiyle hesaplaşmanın ötesinde ben hala aynı düşünüyorum. Aradan 31 yıl geçmiş, başka türlü düşünsem de bir şey olmaz, ama hala aynı düşünüyorum.” demiştir (Bkz. “İnternet kimliği” makalesi).


Böylesi bir ifade için hala “aynı düşünüyorum” diyen birine, hatırlatmam gereken LOWELL’in bir sözü olacaktır: “Düşüncelerini değiştirmeyenler sadece aptallarla ölülerdir.”



Bu heveskar-gazi, fırsat olursa bir biçimde aynı rekoru kırmak için deney yapabileceğini gösteren kimi yazılarını sitelere de yollamıştır. Ancak aklıselim kimi site editörleri, bu talebi ihtisas alanlarına girmediği için, şeklen reddederek kıta sahalıklarından ötelemeyi uygun görmüşlerdir.

Ne diyelim, Allah hepsinin taksiratını affetsin.


Böylesine bol isim vererek bir örgütün temellerini sarsıp, polis kayıtlarına topluca geçiren ve ele geçmeyenleri firari yaşama sürükleyen, sürgünlere, zindan ve işkencelere atan biri için, Aralarında Recep Güregen’in de olduğu “Hayli deneyimli İstanbul mahkumlarının da diyeceği tek şey var” onu da Engin yazısında aktarıyor “Abi, biz yıllardır bu alemin içindeyiz, böyle şey görmedik” (Agm)


4. Ders: Olanları verip, olmayanları saklama dersi.


Bu ders çok ağır bir derstir. Yavaş yavaş hazmedilmelidir. Aksi takdirde anlaşılması ve hatta anlatılması bile güç olur. Bu derste olmayan her şey saklanacak ve olan her şey polis amcalara kahvenin yanında ikram edilecektir. Kahve sinirleri gevşetmek için yararlıdır diye de bol bol içilecektir.



Bu ders, çok felsefi ve komplikedir. Bu güne kadar bilinen en büyük devrimcilerin bile tüm çabaları bilineni polisten nasıl gizleyebiliriz üzerinde militanları eğitirken, bu adam, ilk kez bilinmeyeni ve olmayanı nasıl gizleriz gibi zihinlere katkıyı esas alan, polislere de önemli bir bilim kurgu dersi veren içerikte kendini göstermiştir.



Böyle bir dersi anlamış olmak ve sınavından iyi puanla geçmiş olmak için öncelikle, bile istisna bildiğiniz, tahmin ettiğiniz, tanıştığınız, misafiri olduğunuz, sempatizan, militan, kadro ve üst komite üyesi herkesin adını tek tek “kronolojik olarak” itiraf edecek, unuttuğunuz olursa derhal hatırlayıp (bkz. Ders No:8) amcalara söyleyeceksiniz. Bildiğiniz bir şey kalmayınca da bilmediğiniz ve gerçekten de olmayan eylemleri gönül rahatlığıyla saklama durumunda olduğunuzu anlayarak, bu dersi başarıyla geçmiş olacaksınız. Hala algılayamadıysanız, en iyi puanı alarak sınavı geçtiniz demektir; zaten bu ders algılayabilenler için değil, algısızlar için verilmiştir (amcaların hallerine bakarak bu sonuca varıldığı söylenebilir).



Bu dersin bir başka adı da polise sol gösterip sağ vurmaktır. Engin’in itirafnamesinde, polisin farkında olmadığı imajını verdiği en önemli ayrıntı da bu olmuştur. Polis bu büyük oyuna gelerek, olan her şeyi ve herkesi öğrendikten sonra, olmayanları Engin Erkiner’e bırakmıştır. Bununla da polis amcalar, bu dersleri veren kişiye 31 yıl sonra da olsa övünebileceği şeyleri hediye olarak bırakmayı uygun görmüş oluyorlardı.





Engin’in itirafnamesinden gerçekten var olan eylemleri izleyelim:



“ … Yukarıda belirttiğim İstanbul Bölgesi sorumluluğuna getirildiğim andan beri yukarıda söylemiş olduğum bir 4. Levent Sabancı Hodingin bombalanması 2- Araba kaçırma eylemine girişilmesi (HAYDAR ve MUHARREM’İN yara alamsı dolaysıyla eylem gerçekleşememiştir. Ancak eylemi gerçekleştirebilmek için silahlı müsademe yapılmıştır.) 3- Merter iş bankası şubesinin soygunun gerçekleştirilmesi. 4- İntercontinental otelinin kurşunlanması eyleminin gerçekleştirilmesi. 5- Harbiye Akbank şubesinin soyulması ve gaspları biz THKP-C’nin bir kolu olarak (ACİL- HALKIN DEVRİMCİ ÖNCÜLERİ) …yaptık” (İfade, s: 13)



Yukarıdaki eylemleri saymakla yetinmeyen adam, bu kez duyduğu ve tahmin ettiği eylemleri ve faillerini de itiraf ederek ders vermeye devam eder. Birlikte “sezelim”:



“… Selimiye Akbank şubesinin soygununu planlayan ve eylemi hazırlayan, gerçekleştiren ben değilim. O sırada Ankara’da bulunmaktaydım ÖMÜR ölmüş yukarıda da söylediğim gibi örgütün yeni durumunu gözden geçirmek için Ankara’ya gitmiştim. Daha sonra… HAKKI Selimiye Akbank soygununun örgüt tarafından gerçekleştirilen bir eylem olduğunu söyledi… MUHARREM tarafından anlatılan olayı şu şekilde değerlendirebilir. MUHARREM tarafından orta boylu, esmer, düz saçlı ve hafif dolgun ve hafif bıyıklı şahsın örgüt Güney Bölgesi sorumlusu MİHRAÇ olacağını tahmin ediyorum.” (İfade, s:19)



Eylemleri anlatmak da yetinmeyip, eylem hazırlıkları için yapılan irili ufaklı eylemleri de ayrıntılarıyla anlatarak ne kadar dikkatli olduğunun örneklerini veriyor:



“… şoför MUSTAFA Taksimdeki ev dışında akşamları çeşitli arabalardan söktüğü plakaları koyabileceği ikinci bir ev göstermemi istedi. Bende ORHAN ve nişanlısı ZUHALİN evini gösterdim…şoför değişik akşamlar arabalardan söktüğü plakaları bu evde toplardı.” (İfade, s:19)



“… Teksir makinesinin örgüt tarafından yeni olarak alındığını tahmin etmiyorum. Zira kullanılmış bir makine idi daha ziyade bir yerden çalınmış intibaını veriyordu. Bu hususta ben Süleyman’a herhangi bir şey sormadım” (İfade, s:20)



İtirafçı Engin, yapılmış olan eylemler yanı sıra, yapılacak olan, henüz yapılmamış eylemleri de anlatarak beyninde yer edinmiş tüm izleri boşaltmıştır.



Birlikte izleyelim:



“1977 Mart ayı içinde yanlış oldu Şubat ayı içinde gazetelerde Ankara topraklık Büyük ülkü derneğine bombalı ve silahlı bir saldırı yapıldığını okudum. Bunun ÖMÜR’ler tarafından daha doğrusu örgütün Ankara bölgesi tarafından gerçekleştirildiğini tahmin ettim ve Ankara’ya giderek ÖMÜRÜ buldum. ÖMÜR eylemin kendileri tarafından gerçekleştirildiğini belirterek Ege ve Güney Anadolu sorumluları ile temas kurduğunu birkaç gün Ankara’da kalırsam. Bir toplantı yapabileceğimizi söyledi… Mart ayı başlarında Egeden EŞBER ( BİNBAŞI iki isim de takma olup esas ismini bilmiyorum), Güneyden MİHRAÇ, ÖMÜR’ün evine geldiler. Bu evde Mart ayları başlarından İstanbul’dan BEN, Ankara’dan ÖMÜR, Ege bölgesinden EŞBER, güneyden de MİHRAÇ’ın iştirakiyle bir toplantı yaptık… ÖMÜR Ankara bölgesi olarak birkaç bakanlığı bombalayabileceklerini…bu arada eylem konulacak bakanlıkları; Milli eğitim Bakanlığı, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Ticaret bakanlığı, Maliyle Bakanlığı olarak saptadık. (İfade, s:8)



31 yıl sonra Engin, bu dersleri üzerine ise şunları söylüyor, hissedelim.



“Bu örgütün en önemli askeri eylemini, Intercontinental, İstanbul yaptı. Banka işleri de ayrı bir konu... Ve bu eylemlerin hiç birisinde açık vermedik.

Bunların sadece bir bölümü ifadede var, zira bir sürü eylem de ortaya çıkmadı. İstanbul iki banka soygunu ve İntercontinantal’den ibaret değildi.” (Bkz. “İnternet kimliği” makalesi)



Bu derste Engin, olmayan eylemleri çok başarılı bir şekilde saklamıştır. Ancak hakkının yenmemesi gerek, ayrıca da sakladığı çok eylem vardır. Bunlarda bilmediği eylemlerdir. Mesela o güne kadar güney bölgesinde yapılan, MHP’ye yönelik, halka baskı yapan karakollara yönelik, faşist yurtlara, İşkenceci polislere yönelik onlarca eylemi bilmediği için polisten saklama başarısı gösterebilmiştir.



İtirafnamesinde, Güney Bölgesi’ne ilişkin söyledikleri ise devede kulak bile değildir, onlar da sadece bildikleridir.



Böylece 31 yıl sonra, “bir sürü eylem de ortaya çıkmadı” diye övünüyor.



31 yıl sonra değerlendirme yaparken, tarihi Enver Hoca yöntemiyle sil boz tahtasına çevirmesini “kurbağanın gökyüzünü kuyunun ağzı kadar görmesi”ne bağlayacağız. (Engin’den aktarma) O yarattığı yıkımı bir kenara koyarsak, örgütte en az emeği olan biridir. Bunun için, bildiğinin dışında bir gerçek tanımamaktadır. Bunu örgüt etkinliklerini kıyaslarken de yapmaktadır.



Adam, örgütün intercontinantal Oteli’ni ikinci kez kurşunladığını bilmiyor, bu ikinci kurşunlamaya katılan şehit Nebil yoldaşı ve M,F,M yoldaşların hala hayatta olduklarını burada hatırlatırız. Ayrıca bu örgütün en kapsamlı ve en büyük eyleminin ANAP’a karşı yöneltilen “Büyük Balık Operasyonu”nu ve basına yansıyan Bedreddin Mahir açıklamalarını hatırlatırız (30 Ekim ve sonrası 1987, bkz tüm basın yayın organları). Bu eylemler ülkemizin tüm bölgelerinde, İstanbul, İzmir, İskenderun, Mersin, Kayseri, Ankara gibi merkezi illerde de ANAP’a uyarı olarak gündeme gelmiştir. Ayrıca Recep Güregen’in içinde yer aldığı Zindanlardaki gardiyan zulmüne karşı yönelen uyarı operasyonunu hatırlatırız.



Ancak bu satırların yazarı örgütün en büyük eyleminin, 1976-77 yıllarında yayınlanan “TEK YOL DEVRİM” adlı yayın organı (bkz. İfade s:19) ve sonrası firar dönemlerinde, ilk sayısı 1 ocak 1978’de Beylerderesi anısıyla yayına başlayan “CEPHE” dergisi olduğu kanısındadır. Buna eklenebilecek tek şey, bu örgüt tarihinin iki kitlesel eylemleridir. O da Antakya’da yapılan ve on binlerce kişinin katıldığı yürüyüş ve mitingleridir.



Bu dersin kapanışında, Engin’e kuyusunun ağzını genişletmeyi tavsiye ederiz.


5. Ders: Ayrıntı verme dersi

Bu ders 31 yıl sonra da olsa itirafların derinliklerini anlatacak bir ders olarak görülebilir. Bunun için Engin, eylemlerde ve verdiği her şeyde ayrıntıya önem vermiştir. Polisin dikkatinden kaçabilecek ve itirafların dar kalmasını sağlayacak her şeyden nasıl kaçınılması gerektiği ve ilgisiz verilerden bile geniş ayrıntılar servis edilebileceğini göstermiştir.



Engin, okuyucunun “bir eylemin ne kadar ayrıntılı planlandığını en azından sezecektir.” (Agm) diyerek, bu dersin kişide mutlaka etkin bir iz bırakacağını dile getirmektedir.



Buyurun bu dersi seçtiğimiz iki örnekte hep birlikte “sezmeye” çalışalım.


Birinci örnek:



“SORULDU: Evimde yapılan aramada bulunan kırmızı zemin üzerinde dikey siyah çizgili plastik kaplı el defteri bana aittir. Birinci sahifesinin başında 5 madde ile belirtilen anılan yerleri mutemetlerin soyulması ve para temini için girişeceğimiz eylemlerdeki hedeflerdir. Ancak bunları istihbaratını tamamlamış değiliz. İstihbarat tamamlandıktan sonra ki bu konuda bir eylem düşünebilirdik. Yine aynı defterin birinci sahifesinde 8 madde halinde belirtilen bankalardan çarpı işaretli bulunanlar istihbaratları yapılmış, ancak soyulması imkansız görülerek vazgeçilmiş olanlardır. Yuvarlar içine alınan banka ise istihbaratı yapılan ve 19 Ağustos günü soyulan bankadır. Diğer bankaların istihbaratları ise henüz tamam değildir. İkinci sahifede yer alan 8 numara madde ile işaretlenmiş olan müessese ve şahısların ise istihbarat yapıldıktan sonra hedef olarak seçilen şahıslardır. Ancak daire içine aldığımız bir numaralı hedef olan İntercontinental oteli bilindiği gibi tarafımızdan kurşunlanmıştır. Diğerleri hakkında bir istihbarat yapmış değiliz.



SORULDU: Yine aramada evimde bulunan 10x16 ebadındaki saman kağıt üzerine kurşun kalemle yazılmış telefon numaraları ve yazı bana aittir.” (İfade, s:14)


İkinci örnek:

“Eylem için gerekli olan arabanın çalınması Şoför MUSTAFA tarafından gerçekleştirildi, Çalınan arabayı bilahire Cihangir’deki evin civarında gördüm. Beyaz renkli bir Reno’idi. Aynı Reno ile Harbiye Akbank soygununu da gerçekleştirdik. Ancak, İntercontinental eyleminden sonra arabanın plaklarını bir defa daha değiştirdik” (İfade, s:11)





Aynı arabayla birden çok eylem yaparak, askeri dehasını polise gösteren bu şahıs, itiraflarının verdiği derslerden emin olarak şunları söylüyor:



“Bir dönemin politikasının ötesinde askeri tarafını da okuyabilirsiniz böylece. Büyük ilgi çekeceğine eminim.” (Engin Erkiner, “İnternet Kimliği” makalesi)



Sizin ilginizi çekti mi bilmem, ama adı 12 kez ısrarla anılan, ilgisi olmadığı eylemlerin bile sırtına yıkıldığı bu satırların yazarı, Engin’in ifadesinden diğer yoldaşları gibi tam 31 yıldır, işkence, zindan, firar, sürgün, tehcir gibi ilgilerin yükünü çekmeye devam ediyor.





6. Ders: Polise yardım ve tüm örgüt evlerini teslim dersi.



Bu dersin mahiyetini bu satırların yazarı açıklayabilecek çapta olmadığından yorumsuz vermeyi uygun görür. Yukarıdaki derslerin mantığına uygun olan bu dersi, akılınız bu kadar genişse, buyurun siz idrak etmeye çalışın bakalım ne olacak:



“ Emniyet kuvvetlerine yardım maksadıyla yakalandığım günün akşamı ve onu takip eden günde aşağıda sıralayacağım evleri bulmaları bakımından polise yardım ettim. 1- Banka soygunundan sonra İBRAHİM YALÇIN ile birlikte gittiğimiz ve onun arkadaşlarının evi olan Teşvikiyedeki adres. 2- MÜSLÜM DURGUN’un Şişlideki evi. 3- Cihangirde eylem kadrosunun kaldığı ev. 4- Şişlideki kendi evim. 5- Bomontide ORHAN ve ZÜHAL’in kaldığı fakat sonradan taşındıkları ev. 6- ALİ ŞANÖZDEMİRİN evi. 7- LEVENT POSTACIGİLİN kaldığı ev. 8- İBRAHİM YALÇIN’ın kaldığı ev. 9- CUMALİ ÇAKMAKLI’nın kaldığı ev. 10- ALİ YILDIRIMIN kaldığı ev. 11- MEHMET ÇELİKEL’in kaldığı ev.” (İfade, s:16



7. Ders: Bir eylemde politik ve askeri lider olma dersi





Engin’in polis ifadesinde silahlı bir mücadele örgütünde politik-askeri liderliğin birliği ve önemi üzerinde derin analizleri gerektiren söylem ve dersler bulunmaktadır.



Bunu öncelikle 31 yıl sonra yani bugünün havası içinde idrak edelim.



Engin Erkiner şöyle diyor: “Silahlı mücadeleyi savunan ama doğru dürüst hiç bir askeri eyleme girmemiş “örgüt önderleri”nin aksine, ben o yıllarda sadece politik değil aynı zamanda askeri bir liderdim.” (İnternet kimliği makalesi)



Yukarıdaki satırları okuyan kişi sanır ki, itiraf etmiş olsa da eylemlerin tümüne katılmış, askeri ve politik liderliğin birliğini icra etmiş bir süpermenle karşı karşıyadır.



Oysa 31 yıl önce, kronolojik olarak polise bildiklerini anlatırken, siyasi ve askeri liderliğini şu cümlelerle ifade ediyordu.



“…Şimdiye kadar sadece silahlı eylem olarak Akbank Harbiye şubesinin soygununa katıldım” (fade, s:18)



“Yukarıda da söylediğim gibi Harbiye Akbank şubesi soygununu gerçekleştirdikten sonra MÜSLİM DURGUN’nun evine gitmiştim. Burada 45 dakika kadar oturduktan sonra dışarıya çıktım. Polisler beni alarak Emniyet Müdürlüğüne getirdiler.” (İfade, s:20)



Hayatında bir tek silahlı eyleme katılmış (o da silahlı çatışma değil, silahın hiç kullanılmadığı bir banka soygunu) ve aynı gün yakalınmış birinin kendini politik-askeri lider olarak görmesini bu satırların yazarı, ancak bir ahlak algılayışıyla açıklamayı becerebiliyor. Bu nedenle, kimi devrimci arkadaşların “ahlak” kavramını duyunca tepkiyle irkilmesini anlayışla karşılıyor.



Bu dersten sonra kimsenin kimseyi ahlaklı olmaya davet edemeyeceğini de öğrenmiş olduk. Ne diyelim…





Böylesi ikili liderler, poliste böyle ifade verirler; 31 yıl sonra, okuyucuyu aptal yerine koyabileceğini sanıp, bol keseden atmakta bir sakınca görmezler. “Ahlak” vurgularına pek içerlenen Halil Güven gibi samimi, devrimci arkadaşların bunu bir yere oturtması dileğiyle, kulağını çınlatayım.



Bu bölümü de böylece kısa tutarak noktalayalım.

8. Ders: Bu arada unuttuğunuzu hatırlayınca söyleme dersi.


Engin polise burada son gösterisini yapacaktır. Bu derste adam pilot olmuş, uçmak üzeredir ve polis bile kemerlerini sıkma zorunda kalmıştır. Polisleri öylesine köşeye sıkıştırmış ki, son bir hamleyle, dürüstlük dersi vererek mat etmiştir. “Devrimci asla yalan söylemez hatırlayınca da saklamaz” ilkesinden yola çıkarak, unutulan bir bilgi, akla gelir gelmez itirafları arasına sokarak bunu göstermiştir.



Böylesine yüksek “ahlak” sahibi bir eğitmenle karşı karşıya kalan amcalar, hayretlerinden küçük dillerini yutmuş olmalılar.



Engin yaptığı servisin cömertliğiyle amcaları sevinç gözyaşlarına boğmuş olmalı. Ancak başkaların da gözü yaş doluyordu. O da örgütümüz ve tüm yoldaşlardı.



Bu ders bir “söylemeyi unuttum” dersidir. Birlikte idrak edelim, hayır dualarınıza vesile olalım.



1- “ Şimdi hatırladım Malatya olaylarından önce yurt dışı gurubu ile birlikte kurulan üst komitede yer alan NECATİ YÖNEY örgüte faydalı olmayacağı fikrini öne sürmüş, örgütten ayrılmıştı. Onun yerine YÜKSEL ERİŞ komiteye girmişti.” (İfade s:4)



2- “…yapılacak bombalama eylemlerinden sonra ilişki kurulabileceği tahmin edilen KARS, DİYARBAKIR, BANDIRMA, KADİRLİ, TURGUTLU gibi şehirler de ... yer alıyordu. Ankara’da bu karar alındıktan sonra her bölge kendi içinde ve kendine yakın olarak tespit edilen şehirlerde eylem gerçekleştirmek üzere harekete geçti. Şu an hatırıma geldi ikinci gurupta yer alan şehirlerin içinde BALIKESİR ve İSKENDERUN’da bulunuyordu” (İfade s:7)



3- “… bu arada Merter İş bankasının müsait olduğu bilgisini arkadaşlardan biri bana getirdi. Hep beraber bankaya giderek tetkik ettik, kaçış tespit yollarını tespit ettik. Bu arada söylemeyi unuttum Ankara kadrosundan HAKKI Haziran ayı içerisinde eylemlerde kullanacağımız bir şoför getirmişti. Adının MUSTAFA olduğunu bildiğim…MUSTAFA, 1,70 boylarında, esmer, biraz topluca, kısa saçlı, saçlarını yandan ayıran, normal burunlu bir şahıstır.” (İfade,s:10)



4- “…Merter iş bankası soygunu MUHARREM, ALİ, NEBİL ve şoför MUSTAFA tarafından gerçekleştirildi. Yukarıda söylemeyi unuttum eylemden birkaç gün önce kirli sarı renkte, Murat marka bir arabayı düz kontak yaparak çaldıklarını ve Cihangir’deki ev civarına getirdiklerini biliyorum…arabayı evin civarında bana MUSTAFA gösterdi…soygun yapıldı” (İfade,s:10)



5- “… Yakarıda da söylediğim gibi 4-5 gün MİHRAÇ’ın evinde kaldıktan sonra malzemelerle birlikte BEN, ALİ, NEBİL beraberce İstanbul’a döndük. Yukarıda söylemeyi unuttum MİHRAÇ’ın evine gittiğim vakit yanımda getirdiğim 170.000 TL civarındaki parayı malzeme alması için MİHRAÇ’a vermiştim. MİHRAÇ orada kaldığım 4-5 gün içinde 400 adet civarında dinamit lokumu, tahminen 150 adet civarında elektrikli ve normal fünye 10 kutu 7,65mm çapında mermi, 8-9 kutu 60 lık 9mm lik uzun mermi, 2 adet Kalaşinkov marka tüfek,tahminen 200 adet Kalaşinkov mermisi temin ederek bana teslim etmişti. Ayrıca tahminen 10 adet “SOVYET SOSYAL EMPERYALIZM TEZLERİNİN SAÇMALIĞI” başlıklı 212 sahifelik ve HALKIN DEVRİMCİ ÖNCÜLERİ imzasını taşıyan broşürü vermişti…” (İfade, s:11)



6- “… ALİ SÖNMEZ ceketinin içine sakladığı Fransız yapısı otomatik tabancayı ceketinin içinden çıkartarak vezneye gitti. Yanlış oldu. ALİ elinde ondörtlü tabancayla vezneye gitti ve vezneden paraları aldı. NEBİL ceketinin altına sakladığı Fransız yapısı otomatiği çıkartarak ortalığı kontrol etti, NEBİL’e yardımcı olarak ben de elimde 7,65 mm. Tabanca ile etrafı kontrol ettim.” (İfade, s:12)



7- “…Yukarıda söylemeyi unuttum, paraları bankadan çıktıktan sonra daha önce arabayı koyduğumuz ve arabada bıraktığımız mavi renkli el çantasının içine koymuştum eve bu çantayla gelmiştim…” (İfade, s:12)



8- “…Kronolojik sıra içinde hadiseleri anlatırken yukarda söylemeyi unuttuğum bir hususu daha açıklamak istiyorum. Nisan ayı sonunda evimde yapıldığını belirttiğim üst komite toplantısından sonra askeri bakımdan İstanbul’un takviyesi kararı alındıktan sonra askeri kadronun gerçekleştireceği eylemleri sırasında kullanılacak vasıtanın ihtiyacı olan şoförü MİHRAC vasıtasıyla buldum… ZÜHTÜ adında bir şahısla tanıştım…” (İfade, s:12)



9- “ Yine yukarıda söylemeyi unuttum, Haziran yanlış yazıldı Nisan ayı sonunda benim evimde yapılan üst komite toplantısına Ankara’dan HAKKI gelirken bir adet 14’lü tabanca ve bir adette 7,65mm çapında şimdi markasını hatırlamadığım tabanca ve 80-90 adet civarında iki tabancaya ait mermi getirmişti.” (İfade, s:13)



10- Yukarıda sayarken unuttuğum TÜRKİYE DEVRİMİNİN ACİL SORUNLARI GURUBUNUN Türkiye çapındaki kadrosuna şunları ilave etmek istiyorum. ZEYNEP ARZU SALMAN: Ankara kadrosundadır. Önce RIZA SALMAN’a, daha sonra ÖMÜRE bağlı olarak çalışmıştır. Basın yayın yüksel okulunda örgütsel çalışma yapmaktadır. FUAT: ( soyadını bilmiyorum Antakya kadrosundadır) (İfade, s:16)



11- “ … HAKKI Selimiye AK Bank soygununun örgüt tarafından gerçekleştirilen bir eylem olduğunu söyledi. Bu soygundan şimdi hatırladığım kadarıyla…örgüt tarafından yapıldığı kesindir. Daha sonraları bu soygundan MUHARREM’de bana bahsetti. Bankaya üç kişi girdiklerini söyledi… MUHARREM tarafından anlatılan olayı şu şekilde değerlendirebilirim. MUHPARREM tarafından, orta boylu, esmer, düz saçlı ve hafif dolgun ve hafif bıyıklı şahsın örgüt Güney Bölge sorumlusu MİHRAÇ olacağını tahmin ediyorum…” (İfade, s:19)





“Be adam unutmuşsun işte, bırak ne diye hatırlatıyorsun” diyesiniz mi geliyor… Sakın öyle bir şey yapmayın, bu dersin ruhunu üzer, kemiklerini sızlatırsınız.



Bu İş böyledir, bir kez çözüldünüz mü gerisini hak getire.



Ve eğer ki, özeleştiri yapacak kadar ahlaklı değilseniz, geriye kendini aldatmaktan başka işe yaramayacak beyhude çabalarla, bu yaptığınız çirkinliği utanmazca savunmak kalır.

Unutmayın; “Sherlock Holmes’in bir sözünü severim, der ki: “Alınabilecek önlemleri almadan tehlikeye girene cesur değil, aptal denir.”(Bilin bakalım bunu kim aktarmış !?)





9. Ders: İsimler ve görevler dersi



Engin, poliste çözüldü. O da bunun farkında, bir yerde duramayacağını da biliyor. Rüyalarını bile anlatmış. İlgili ilgisiz herkesi suçlu duruma düşürdü. Adı sanı bilinmeyen, özgür iradesiyle halkının demokrasi mücadelesinde yer almak isteyen militan ve kadroları polis kayıtlarına geçirdi, aranır duruma düşürdü.



Örgüte, polisle birlikte vurduğu 77 Ağustos darbesinden sonra, geride harabenin bile kalmadığı bir ortamda örgütü yeniden kurmak ve daha yaygın ve daha dinamik hale getirmek gerekti. O geride kimseyi bırakmamıştı. Zaten örgütlediği tek bir kadro, tek bir militan ve eylem adamı da yoktu.



İtirafçı Engin’in bu dersi artık zıvanadan çıkma hareketi olarak değerlendirilebilir. Sigarınızı yakıp bir fincan kahveyi yanınıza alın. Sonra zıvanadan çıkmamak için kemerlerinizi iyice sıkın. Buyurun “sezelim”.



“… TÜRKİYE DEVRİMİNİN ACİL SORUNLARI ve ya HALKIN DEVRİMCİ ÖNCÜLERİ’nin Türkiye çapında faaliyet gösteren ve benim tanıdığım kişileri ve görevleriyle birlikte şu şekilde sıralayabilirim.



MİHRAÇ: Orta boylu, 165-170 boyunda, esmer, siyah saçlı, güney bölge sorumlusu

HAKKI: Uzun boylu, 175 boyunda, zayıf, beyaz tenli, kısa saçlı. Ankara bölge sorumlusu. Üst komite üyesi…

EŞBER (BİNBAŞI)…: 175 boyunda, zayıf hafif sarışın İzmir bölge sorumlusu



MİHRAÇ-HAKKI-EŞBER üst komite üyeleridir.



CEMİL ORKUNOĞLU: HAS-İŞ ve TÜM-DER’de örgütsel çalışmayla görevlidir.

HİLAL ORKUNOĞULU (GÖKER): TÖB-DER’de örgütsel çalışma ile ilgili görevlidir.

BELMA GÜRDİL: Boğaziçi Üniversitesinde örgütsel çalışmaile ilgilidir.

ALİŞAN ÖZDEMİR: Sempatizan

BENGÜ: Sempatizan…

İMAM KILIÇ: Sempatizan…

ALİ SÖNMEZ: Örgütün eylem kadrosunda yer alır (takma ismi ZEKİ)

NEBİL: Örgütün eylem kadrosundadır.

MUHARREM:.. Örgütün eylem kadrosundadır.

MUSTAFA: Bütün eylem kadrosunda yer alır.

İBRAHİM YALÇIN: örgütün eylem kadrosundadır.

ALİ YILDIRM: Sempatizan…

HAYDAR YILMAZ: Örgütün eylem kadrosundadır ( takma ismi AHMET’tir) NEBİL’in takma ismi SABRİ, MUHARREM’in takma ismi SİNAN’dır

FİLİZ:.. Sempatizan durumundadır

ATAKAN SAKARYA: Sempatizan durumundadır.

ERCÜMENT : … Sempatizan.

ORHAN:… Sempatizan.

ZUHAL:…. Sempatizan

MEHMET ÇELİKEL: Seviyesi sempatizanlığın biraz ilerisi ve HAS-İŞ‘de çalışır.

CUMALİ ÇAKMAKLI:... Sempatizan.

NAİM İME: TÜM-DER’de faaliyet göstermekte olup ACİL’e yaklaşmak durumundadır.”(İfade, s:16)



“ACİLCİLER’in örgütsel faaliyetinin nasıl bir seyir takip ettiğini, hangi tarihten itibaren oluştuğunu yukarıdaki ifademde kronolojik sıra içinde anlatmaya çalıştım.” (İfade, s:17)



Bu itirafları içi burkularak okuyanınız varsa, öncelikle bu satırların yazarına bir sitem yollasın. Sakinleşince de itirafçının, 31 yıl sonra bu gün söylediklerini okusun:



“…karar verdikten sonra da size ne yapılırsa yapılsın o yoldan vazgeçmemeniz gerekiyordu. Bunu yaptım ve çok şeyi kurtardığıma da hala inanıyorum.” (“İnternet kimliği” makalesi) Yanlışta bu ısrara ne denir…



Ne diyelim Allah taksiratını affetsin.



Sonuç yerine:



Bu heyecanlı dizinin devamında ne mi oldu?



Mücadeleye devam kararlılığı gösterenler, itirafçının adlarını polis siciline işlediği firariler oldu. Örgütü yeniden ayağa kaldırmak, kurum ve işlerliğiyle rayına oturtmak bu darbeden firar edebilenlerin omzuna kaldı.



Ağır takip koşullarında örgüt, geceler gündüzlere katılarak olabildiğince belirginleştirildi. Karınca kadarınca da olsa, siyasal doğruları uğruna mücadele eden bir devrimci siyasal yapı yeniden ayakları üzerine getirildi. Bu süreçte itirafçı, mahkemeler karşısında örgütsel savunma için bile bir doğrultuya sahip değildi. (bu da Isparta’da bir araya gelinince, bu satırların yazarının talimatıyla aşıldı). Mahkemede bayrak açma kararını Ali sönmez yerine getirdi. Mahkeme heyetinin yüzüne karşı örgüt sloganlarını haykırmaktan korkan bu itirafçı, o kritik anda bile, dava arkadaşlarını provaka ediyordu; haykırışlara, itirafçı hariç, herkes ortak oldu ve mahkemenin üstüne yüründü. Ring arabasına kadar bu olaylar devam etti.



Evet ol hikaye işte budur. Acılarla, ihanetlerle örülüdür.



Kapanmış bir defter, zorlamalarla açıldı. Birileri ayıbını 31 yıl sonra örtmek istedi, yanlışta ısrar etti. Sonuç herkesin zararına oldu bu açık. Ama artık bilinmesi gereken yüz kızartıcı çok şeyinde açığa vurulması gerekiyordu. Bu utanmazlar bir daha ortaya çıkıp haksızlıklarını böylesine pervasızca savunma durumunda olmasınlar. Bu sonuca ulaşmak mümkün mü kesin bilmiyorum. Ama İtirafçı Engin’in bir daha polis ifadesini ağzına bile almayacağını çok iyi biliyorum; bunu özeleştiri yapacak kadar dürüst olmadığı için daha fazlasını beklemeden belirtiyorum.



Kimseye faydası olmayan bu didişmenin tarihi miadı çoktan doldu.



Herkesin emek vererek oluşturduğu ve doğruları arkasında işkence, zindan, firar, sürgün, iltica hallerine düştüğü THKP-C(Acilciler) örgütünü küçük düşürmeye kimsenin hakkı yoktur. Buna yeltenenler binlerce belgenin tokadıyla yere serileceği bilinmelidir. Örgüt bir değerler birliğidir, bu değer programında ifadesini bulan (ki, örgütümüz Türkiye devrimci örgütleri arasında en erken siyasal bir program sahibi olan örgüttür) siyasi doğruları eleştirilebilir. Bu doğruların arkasında tüm gücüyle durup durmadığının eleştirisi ise yöneticilerine yöneltilir örgüte değil.



Örgüt, kongre ya da konferansla bu doğruları yöneticilere teslim etmiştir, gerisi onlara aittir. Eleştirilerin oku bu durumda yöneticileredir. Bu da görevlerin yerine getirilip getirilmediğine, imkanların rasyonel kullanılıp kullanılmadığına vb yöneltilir. Yöneticileri eleştirmek yerine ortak değerler bütünü örgütü karalamak ve küçük düşürmeye çalışmak ise hiçbir şekilde iyi niyetli olamaz. İtirafçı Engin, kinlerini örgütümüze karşı kusarken bu hataya düşmüştür.



Bu satırların yazarının duruşu da, böylesi bir durumda doğan cevap hakkından kaynaklanmaktadır. Bunu da sorumluluğu gereği yapmıştır.



Talebi olmamasına karşın bu satırların yazarı cevap hakkını, saldırının vuku bulduğu sütunlarda vermesi gerekirdi.



Ancak, ne Nazilerin Dimitrova verdiği savunma hakkından ne de en ilkel burjuva hukukunun tanıdığı bu haktan haberi olmayan Pol Pot’çu kafaların, fi tarihinde bu örgüte kattıkları değerlere karşı duruşlarını sorgulamak, artık kendilerine düşen bir sorumluluk gibi durmaktadır.



Bu satırların yazarı böylesine düşmüş insanlara hiçbir zaman şahıs olarak saldırmayı uygun görmez. Düşmüş bir kez. Buna rağmen siyasal bir görüşü varsa bu görüşlerle sorunu olsun ister.



Nitekim, kendi kulvarımda, siyasal yazılarım bloğumda ve hala yayınlanmakta olan ATAK dergisinde ve değişik sitelerde yer almaya devam ediyor.



Engin’in ifadesi, aynı zamanda Engin’in karakteridir de. Siyasal olarak çizdiği inanılmaz zikzakların kaynağında bunun önemli etkileri vardır. Bu zikzakların bilançosuyla da ilgili değilim. Muhatabım da hiç değildir. Benim yolumda halkımın kimlik hakları, ülkemin özgürlük ve demokrasi mücadelesi için ortaya konması gereken siyasal duruşlar vardır. O “Bulgaristan’da sosyalizmde kapitalizme geçiş”le uğraşsın.



O kendini açıklama derdinde. Varsa ilgili bir siyasal etkinliği ve aktif bir okuyucusu, siyasal renk armonileri içinde Engin’in ne dediğini anlamaya çalışsın. Biz bu sorunu çok uzun yıllar önce aştık; siyasal programımızı, yönelimlerimizi ve yapacaklarımızı temel yönleriyle belirledik. Kimseyle şahsi bir sorunumuz da yok.



Bu noktada sorun kişinin görüşlerini ilerletmesi, değiştirmesi değildir. Sorun bu değişimi ve ilerlemeyi geçmişin birikimleri üzerinde yapıp yapmadığıdır. Engin’in siyasal zikzakları, araziye uyma kaygısıyla, bulunduğu çevreden etkilenme üzerine kurgulanmıştır. Bunun için aslı dururken taklidine kimse önem vermemektedir.



Engin, kendi emekleriyle edindiği bilgilerin sentezini soyutlayarak bilince çıkaran biri değildir. Ezberlerin, okuduğu kitapların özetleriyle eklektik bir tablo sergileyendir. Bu açıdan onu bir yere oturtabilirseniz de, kendine ait bir yerde bulamazsınız. Bu yüzden yazdıklarıyla çizdikleriyle hiçbir zaman orijinal değildir.



Bunu anlamak için dönün bakın, ortaya koyduğu siyasal yaklaşımlar etrafında bir tek örgütsel etkinlik bulamayacaksınız.



Siyasal çabaların amacı, insan ve doğanın yaşam ve gelişiminin ve buna ait tüm verilerin belli dengeler içinde sağlanmasına yöneliktir. Bu amacın tarih içinde gerçekleşmesi ne ansiklopedik bilgi sahiplerince ne de büyük filozoflarca olmuştur. Bu süreç, bilgi birikimlerini özümsemiş, soyutlamalarıyla geleceğe ilişkin sonuçlar çıkartabilmiş, kitleleri o yöne kanalize edecek etkin siyasal kadroların yükselteceği bir süreçtir. Bu süreçte bilgiyi etkinliğinden soyutlamış, bir içsel algı, geviş getirme olayı olarak ele alanlar ise, ezelden ebede kadar süren kahredici yalnızlıkları, etkinsizlikleri ve silik kişilikleriyle dengesiz ve kontrolsüz olarak kalırlar. Bu süreçte tanık olduğumuz dengesizliklerin kaynağında bu doku vardır.



Hiç düşündünüz mü? Örgüt tarihi anlatılıyor ama bu örgütün merkez yayın organı CEPHE’nin esamisi okunmuyor. Neden?



Çünkü onu bilmiyor, onunla ilgili bir emeği yok. Onun için Enver Hoca’cı yöntemle, CEPHE’yi tarih panosundaki yerinden siliyor. Bu vasatın neresini muhatap alacağız. Bilen varsa beri gelsin..



İtirafçı Engin’in bittiği yerde tas tamam burasıdır.


********************************************************

Kimden: Gün Zileli

Yanıt: komun-inisiyatifi@googlegroups.com



Kime: komun-inisiyatifi@googlegroups.com



tarih16 Eylül 2008 Salı 10:55

konuRE: DİRENİŞE DİL UZATANLAR

posta listesi Bu posta listesindeki iletileri filtrele

gönderengooglegroups.com

imzalayangooglegroups.com



ayrıntıları gizle 10:55 (15 saat önce) Yanıtla





hoıp hop hop... Kim bu sorumsuzca 'itirafçi' isnadını kulanan kişi. Ben Erkiner'i tanırım. İtirafçı faln değildir. Nasıl izin veriliyor bu tür sorumsuzca nitelmelere...


Mihrac Ural Kime: komun-inisiyat.

ayrıntıları görüntüle 02:44 (2 dakika önce) Yanıtla


Değerli Gün Zileli,



uzun zamandır yazılarınızı yakından takip ederim. Bilgi birikimleriniz ve algılarınız siyasal farklılıklarımıza rağmen önemle izlenmesi gerektiğine inananlardanım. Engin Erkiner'in İtirafçılık meselesine refleksinize de saygı duyarım. Ancak iyi okuyan ve tarih süreçlerinin endekslenmesinde önemli bir aydın olmanızın genişliğine sığınarak şunu söylemek isterim, birincisi; hiç bir kişi yoktan suçlanamaz. En küçük bir hukuk algısında bile bir iddia somut delil ve kanıtla desteklenmese palavra olur. Bunun için refleksiniz bilgi almak için bir soru olarak görmem size saygım gereğidir. İkincisi; elbette insanlar hata yapabilir ama bu hatalarını nerede ve nasıl yapmışlarsa o ortamın gerekleri içinde özeleştiriyle bunu aşması mümkün olur, bu hala yapılmamış ve hatanın övgüsü yapılıyorsun, buna ben değil sizin bir ad bulmalısınız derim. Üçüncüsü; gereksiz bir didişmeyle başlayan ve hiç kimsenin işine yaramayan bir tartışmada sadece belgeleri ve kanıtları ortaya koymanın vebali sanırım kimseyi ne hukuki ne de vicdani bir sorumluluk altına alır. Takdirlerinize sığınarak lütfedip şu polis ifadesini okuyunuz.



**************************************



Sabri’nin gün Zileliye iletisi

Sayın Gün Zileli,



Acele ederek Engin Erkiner'in itirafçılığıyla ilgili "hop,hop,hop", "sorumsuz nitelemeler" demişsiniz. Bildiğimiz yazı üslup ve sakın yaklaşımlarınıza uymayan bu siteminizin, yine size uygun olmayan genişlik ve geçmişliğiyle konuları ele alışınıza uyumlu bulmadık.



Engin'i gerçekliğiyle tanımıyorsunuz. Hiç bir zaman yol arkadaşlığınızda olmadı, bir toplantıda, bir konuşmada bir yürüyüşte en fazla bir iki saat mı birlikte oldunuz. Ama dönün birde yıllarca en illegal koşullarda birlikte olanlara sorun. Siteminizin arkasında duracaksanız lütfen karşı tarafta da devrimcilerin olduğunu ve sizin adil, tarafsız yaklaşımınız gereği acele etmemeniz gerektiğini bekleyenlerinde olabileceğini hesaba katınız. Engini tüm yönleriyle tanır mısınız bilemem, hangi çevrede nasıl gelişti biliyor musunuz, bunlara önemde vermeye bilirsiniz altı üstü bir iki saatlik peryodsuz görüşmeler için bunları araştırmaya vaktiniz de yoktur. Olsun bu şahıs yüzünden hala sürgünlerin acılarını yaşayanların olabileceğini hesaba katınız.



Yörükoğlu'nun cenazesini betimlerken dile getirdiğiniz burukluğu, Engin'in yaşayan ve polisteki itiraflarıyla yakılmış insanların dramlarını düşünmeyi en azından bundan sonra dener misiniz? Ölüm oruçlarıyla da ilgili olan bir yazınızı da çok haklı vurgularınız vardı, artık geçerli değildir demiştiniz ve çok haklıydınız, peki itiraflarıyla yaşarken insanları her gün yeniden öldüren bir davranışın en azından özür ve özeleştiriyle bir yara bandı olması gerekmez mi? buna karşı direnip "koşullar bir daha tekrar etse polisteki ifademi aynen tekrar edermi" diyen biri için söyleyecek "hop,hop,hop..." larınız olmaz mıydı?



Bu şahsın geçmişimizdeki temiz tüm alanları kirli göstermek için, hafife almak için günü birlik size gösterdiği maskesi ardındakı gerçek kimliğiyle yazdıkları biliyormusunz.

Bu şahıs sizin karşınızda takındığı maskenin ardındaki şahıs değildir."Kendine ait hiç bir görüşü olmayan bulunduğu yerden çabuk etkilenim eklektik bilgilerle ezberlerini dile getirmekten başka becerisi olmayan bildik yanıyla" gerçek değildir. Milliyetçiliğini futbol maçlarındaki bir kaç holiganın dünyanın değişik yerlerindeki sokak şaklabanlıklarından yola çıkarak "küresel Ulus Türkler" tezini biliyor musunuz? Kapitalizmin nasılda çevreciliğe terfi olduğunu iddia eden yaklaşımlarını, 12 Eylüle karşı kimsenin kılı kıpırdamazken bir taş atmanın bile direnme olduğu kesitte ellerinden geldiğince direnen ve şehit olanları hafife almak için derin devletin yanık topraklar siyasetiyle devrimcileri mirassız, geçmişsiz bırakmak isteğini uygun yazıların okudunuz mu?



Bunları uzatmayacağım. İlgili iseniz ve siteminizi takip edecekseniz şu belgeye göz atmanız gerekecek :

(hz No: 1977/27398, Büro no: 1977/726, İddia No: 1977/247--- İstanbul Cumhuriyet Savcılığı toplu suçlar bürosu---- tutuklu 27.8.1977---- İddianame. Ve eki olan İfade, toplam 20 sayfa) bu belgeyi http://mirural.blogspot.com/ da bulabilirsiniz.



Bu şahsın, hayatını özgürlük ve demokrasi mücadelesine atamış insanlara kanıtsız belgesiz ve sallamalarla yaptığı solun bildik ittiham edepsizlikleri biliyor musunuz. Polisteki itiraflarıyla insanlara bu güne kadar çektirdiği acılardan utanması yerine birde suçlamalar yöneltmesine hop hop hop diyecek misiniz.



Sizi hiç bir şeyden sorumlu değilsiniz elbette. Benim ne ilgim var da diyebilirsiniz. Haklısınız da, ama siteminiz biraz aceleci oldu diyeceğiz… Nerede bir yazınız varsa okuyoruz, kalitenizi de biliyoruz. Çok şeffaf olmanız medeni cesarettir. Başkalarının da böyle olmasını dilemenizi isteriz. Adam polisteki itiraflarına ilişkin bu güne kadar bir özür bile dileme genişliği göstermedi, siz ona "Engin, Polis ifadeni okudum, bunun savunulacak bir yanı yok. Git açıkça özür dile" diyebilecek duruşu gösterebilecek misiniz?



Okurunuz olarak ben de sizden bunu bekliyorum. Yapacağınıza da inanıyorum.





********************************************

Hasan Yoldaşın iletisi



Dursun yilmaz Kime: komun-inisiyat.

ayrıntıları görüntüle 12:57 (1 dakika önce) Yanıtla


Gün Zileli,



Bedrettin Mahir imzalı "DİRENME HATTINA DİL UZATMAK" başlığını taşıyan ve http://mirural.blogspot.com/ linkinde yayınlanan yazısı üzerine , dikkatlerimizi "itirafçı" tanımlamasına çekmek istedi. Bu dikkat çekişin ardında doğal bir yaklaşım olduğu kesin.Konuları tartışmaları, ilgili kişilerin geçmiş ve bu günlerini bilmek yada araştırma ardından çekilmiş bir dikkat değil. Ancak tepkisel gibi durması, Gün zileli gibi bir aydından beklenmemesi gereken bir davranış izlenimi bırakabilir.



konuyu ilk kez okuyacaklar için şu aktarmamı okumaları gerek, yukarıda sözü geçen makalede konu şöyle geçmiştir maklenin soptundan bir aktarmayla yetineceğim.



"Birileri bize ısrarla diyor ki;



"Yaptığınız her şey yanlıştı… Yetersizdiniz ve her şeyinizle hatalıydınız… Başarısızdınız, mafyalıktı tüm işleriniz, direnmeniz boş bir ajitasyondu, kendini aldatmaktı, mücadeleniz hiçbir zaman tutarlı değildi olmayacakta, örgütleriniz ve örgütlü halleriniz bir hiçti ne yapsanız da başaramayacaksınız, geçmişte elle tutulur bir değeriniz olmadı olmayacak…Cek cak cak…"



Bilin bakılım bunları kim fısıldıyor, kim bu şüpheleri üfleyip duruyor?

Yenilmeden bizleri mağlup ilan etmeye yelteniyor?

Devrimci değerlerimizi hor görmeye çalışıyor?



Direnme etkinliklerimizi, hiçbir şahsı karşılık görmeden yaptığımız özverileri çalışmalarımızı, haklarımız için mücadelemizi

karanlık söylem ve şüphelerle kirletmek,

devrimci temiz alanlarımızı

yanık topraklara çevirmek isteyenler kim ?



Derin devlet mi? Ergenekon'un eski ya da yeni kuşakları mı?

Özel Harp Dairesi mi?



Evet bunların tümü bu karalamayı yapıyor,

ama bunları soldan seslendirenler var;

bunlardan biri de

İtirafçı Engin Erkiner'dir."
Gün Zileli, Engin Erkiner'i bir biçimde tanımış ve onun itirafçı olarak anılmasını garipsemiş. Yukarıdaki yazının konusu Engin'in tüm devrimci hareketleri ve onların direnmelerini hor gören yaklaşımlarıyla ilgili, özel olarak Enginin İtirafçılığını gösteren bir yazı değildir. Böyle olmadığı için kısaca itirafçı olarak anıldığını bilmemesi çok normal. Oysa ilgili olanlar bilirler, aylardır Acilciler'in 1982 ayrılığı üzerine tartışma ve suçlamalar yapılmaktadır karşılıklı. Bundan doğal olarak çok uzak olan Gun Zileli bu sonuçlarla karşılaşınca hayret edebilir. Yapabilabilecek tek şey doğru bilgiyi vermektir. Bu tartışmalarda taraf olmaktan çok eski bir Acilci olarak vicdanımın sesiyle gerçeklerin bilinmesini isterim.Bunun için çok söze gerek yok Gün zileli abi şu aşağıda yer alan Engnin polisteki itiraflarını okusun kendisi her şeyi çok hızlı bir şekilde kavramış olacaktır.